17-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow M. Said Çekmegil arrow İÇTİMAİ ÇÖKÜNTÜNÜN ALTINDAN GÖZÜKEN IŞIK
İÇTİMAİ ÇÖKÜNTÜNÜN ALTINDAN GÖZÜKEN IŞIK PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 8
KötüÇok iyi 
Yazar (Merhum) M. Said ÇEKMEGİL   
24-06-2008

İÇTİMAİ ÇÖKÜNTÜNÜN ALTINDAN

                                   GÖZÜKEN IŞIK

                                                                  (Merhum) M. Said ÇEKMEGİL

      Bir önceki “Fikri Durgunluk” başlıklı yazımızda, İslam alemindeki arayıcılık ibadetinin aksamasıyla, insanlara musallat olan taklit marazının açtığı yaralara dokunmuştuk. Ayrıca günün acı sancılarından sonra doğacak aydınlık belirtilerine de işaret etmiştik. (1) şimdi de içtimai çöküntü ve getirdiklerine bakacağız.

     Fikri kısırlığın şuur kıtlığına düşürdüğü kitlelerin bocalayışı tabiidir de, İslam’a nispet edilen bir toplumun kopyacılık bataklığında çırpınışı normal görülmez.

     Nebilerin sonuncusu olan, Allah resulünün vefatından sonra da adalet dağıtacakları sahaların genişletilmesine devam eden Müslümanların ma’şeri güçleri tamdır. Buna rağmen onlarda da hatalar görülmüş olabilir. Ancak ne var ki, mevcut aksamalar onları, ana gayeyi unutturacak bir gaflete götürür halde bulunmaz. Ömer bin Abdülaziz gibi büyük devlet reislerini, Ebu Hanife gibi güçlü fıkıh önderlerini bağrından çıkaran içtimai yapıyı dimdik ayakta tutan bir dinamik yaşanıyordu. Bir ucu Çin’e, diğeri İberik yarımadasına dayanan; doğu ve batı’ya İslam davetini ulaştıracak güçte aktif bir cemaat berhayattı. Buna da sebep bazı aksamalara rağmen Resulullah’ın “… bir dengini bulmuyorum” (2) dediği ve insanlara adil bir sistem sunan İslam tebliğlerini yayma gayretinin adı olan “Cihad” ibadetini yerine getirebilme gayretiydi. Selahaddin-i Eyyubi’lerle temsil edilen; Ehl-i Salip’i kovup perişan eden moral gücün çelikleşmesi, İmamı Takiyyüddin’lerle temsil edilen, zalim Moğolların tahribatlarını gideren ilmi hamlelerin kılıçlaşması, bu gayretin tarihteki silinemeyecek izler bırakan hamasetlerinin nirengi noktalarıdır. Osmanlı kuruluşunda da bu gayreti diniyenin, canlı canlı ayakta durduğunu görüyoruz. Fikri aksamalara rağmen, Osmanlının üç kıtada hakim bir güç haline gelmesine sebep elbette ki İslam gayreti idi. Bu Fatih’te şöyle mısralamıştır : “Imtisali cahidu fillah oluptur niyyetim, Din-i İslamın mücerret gayretidir gayretim…” Ancak ne var ki, bu gayret, ilmi konularda, Gazali’lerin, İbni Rüşt’lerin kritiklerinin yapacak çapta bulunan Hocazade’lere rağmen, aynı hızda olmamış; veya olamamıştı.

      Yukarıda sözü edilen sebeplerle, refahın getirdiği sarhoşluğa kapılar açılır olmuştu. Kanuni’lerden beri başlayan bu refah sarhoşluğu ; cenneti dünyada yaşama sabırsızlığı, Emevilerin de Abbasilerin de yıkılış sebepleri arasında görülür.

      Yavuz’la gelen hilafetin, Osmanlıları, tüm dünya Müslümanlarının lideri haline getirmiş görülmesi yadırganamazdı. 1964’de Mekke-i Mükerrem’de, Filipin adalarından gelen kardeşlerimizle görüşmelerden anladığım kadarıyla öğrendim ki, orada pek çok camilerde hutbeler hala “Sultan II. Abdulhamid” adına okunur haldeymiş.

     Böylesine yüce bir nimet, tarihte pek az kavme kısmet olmuştur; onun kıymetinin bilinmesi ve ona layık olmaya bütün güçlerle çalışılması gerekiyordu. Eldeki dokümanlarımıza göre bu gerek gereği gibi yapılamamıştı. Rahata düşkünlük, fantezi bir hayat özlemi ile “Cihad-İctihad” gibi temel ibadetler ya yok sayılmış,  ya da ikinci plana düşürülmüş bulunuyordu. Bundan dolayı az zaman sonra, iç çürüme artık su yüzüne çıkmaya başlamış oluyordu. Tehlike çanları çalmaya başlamıştır, ama toplum şuuru ilme dayanmadığından , veya dayandırılamadığı için, aranılan çareler imani olmuyor; dünyacı bir kafa ile “ıslahatlara” yöneliniyordu.

    Takva bağlarnı zayıflatmış fasık idarecilere dur diyemeyen şeyhül İslamlar ve mukallit bir efkar-ı umumiye’yi besleyen çoğu cerci valizler, ilme yönelmeyen amirlerle beraber uçuruma doğru yuvarlanmaya başlayan koca bir kitleyi kurtarmaya vesile olabilecek güçler artık çok zayıflamış bulunuyordu.

    Çok düşündürücüdür; bir paşa çıkıyor – bu paşa Kanuni’nin eniştesidir – adam sarayının önüne birkaç heykel diktiriyor da bazı cılız itirazlardan başka bir mukabele görmüyor. (3) Bir halife düşünelim, ki bu halife 1829’ların sultanı II. Mahmut’tur. Devlet dairelerine resmini astırmaya başlayan ilk padişah olduğu kaydediliyor. (4) Zamanında çürümüş kurumuşlarla beraber, güzel manalar da kaldırılıp atılıyordu. Mesela, 1826’da “…mehter takımının kaldırılarak yerine Avrupa stilini taklit eden bir boru takımının kurulması, onun devrinin tipik zihniyetini gösterir.(5) Bu sultan aynı zamanda, komplekslerden yakasını kurtaramadığından “Avrupalılaşmak çığrını ilk defa açan hükümdar..” olarak tarihe geçiyor ve halk tarafından da, “gavur Padişah” denilecek kadar mustağripleşiyor…(6)
    Bir de şu manzara; Sultan Abdülmecit halife makamındadır. Devrin Şehülislamı, Mekki-zade Mustafa Asım Efendidir. Sadrazam (başbakan) Koca Hüsrev Mehmet Paşa’dır. Taklide terk edilen halk bunlara bel bağlar bir görüntüdedir. O günün, tavan ve tabanıyla, toplumu bu… Sene 1839, Mübarek Ramazan ayına bir haftadan az bir zaman vardır. “Padişahla vükela ve ülemanın, Hırka-i Şeref odasında”, “harfe-harf icrasına” ve “ …tağyirini (değiştirilmesini) tecviz” etmeyeceklerine yeminle söz verdikleri : anayasa mahiyetinde ki TANZİMAT fermanı için bir karar alınmıştır. Batılıların tasvip ettiği, araştırıcı Müslümanların “.. devlet eliyle kendi küfrünün ilanı anlamına geldiği” kaydedilen (7) ve “Tanzimat-ı Hayriye” diye anılan, aslında gizli bir şer ifade eden bu karar, o zaif ve aciz dönemin tipik bir şuursuzluk ürünüdür. Böyle olduğu halde, gel gör ki devrin halifesi olan biçare zat, bu gayrı İslamı kanunun “hilafına hareket edenler Allah-u Teala hazretlerinin la’netine mahzar olsunlar” diyen ilanatlarla beddualar yapıyordu. Osmanlı tarihinin bir büyük gaflet ve zaafını gösteren işbu Tanzimat-ı “şerriye”, ulema, vükela, şeyhülislam ve Müslüman halka rağmen pervasızca ilan edilebilmişti işte…(8)

   Artık böylesi bir toplumdan İslam adına ne beklenebilirdi? Gerçi bu iç kanamalar dıştan görülemediği için Japon İmparatoru halkına İslamı öğretecek alimleri günün halifesinden istemiş; ama bulamamıştı. Bu hususu, Sultan II. Abdülhamid’in neşredilen hatırasında şöyle buluruz: “Japon İmparatoru benden Müslüman alim istedi. İstediklerini ben bulabilseydim, evvela milletimin ve halifesi bulunduğum İslam aleminin istifadesini temin ederim” diyerek, “içtihad sahibi büyük alim” telakki ettiği Cemaleddin-i Efgani gibilerin yokluğundan bahseder ve medreselerin “birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrum” olduğunu söyler.(9) Dahası var, günümüzde dahi övüle övüle bitirilmeyen, gerçekten de esaslı hukuki maddeleri muhtevi (içeren) büyük bir kanunname olan, o dönemin “Mecelle”sinde, hayret, faiz yasağı bulunamamıştır. (10) Bir de, Türk sancağına haç koyduracak kadar ahmaklıklarla övünebilecek bu gözükara kimselerin sadarete (başkanlığa) tırmanmasına bakarak (11), bu masum milletin hangi badirelerden geçmiş olduğunu anlamak mümkün. Faiz yasağının işlemediği hilafet merkezinde batılı bankalar boy atmaya başlamıştır artık. Bu yıkılış döneminin halife telakki edilen padişahı, “cümlenin efendisi” dediği şeyhini : “… bütün canlılara ruh ve hayat veren” diye anacak kadar sekre düşmüş bulunur. İşte böylece, saltanat, Tanzimat, meşrutiyet diye diye, hakim zümreleriyle şaşkın bir toplum meydana gelmiştir. Bu toplumda İslam mütefekkiri değil, batı hayranı, ya da mukallidi aydıncıklar boy atmaya başlar… Batı’lı bir müellifin dediği gibi, “ İslam dünyası kendinden utanmaktadır” artık. (12)
   Şairi, mürted Tevfik Fikret ; sosyologu, teslisçi Ziya Gökalp; müçtehidi gafil Dr. Abdullah Cevdet ; sanatkarı sarhoş Neyzen Tevfik; romancısı, “Vurun Kahbeye” yazarı Halide Edip ; Başvekili, İslam bilmez Talat Paşa ; padişahı, aciz Sultan Reşad olan bu camia, hasta imparatorluğun koma girdiği bir döneminde çaresiz baş ucu bekleyicilerdir.

    Elit görünen, sentezci geçinen bi neslin meydanlara hükmettiği bir dönemdir ki, cinayetler, hiyanetler başını alıp yürümektedir.  Koca Akif gibi, sayısı çok azalmış bulunan münevver Müslümanlar pek azdır o devirde. Yazık “Panislamizm” gibi reçete görünenler bile çok geç kalmıştır. Bundan sonra kahraman Müslümanlar, fert fert, haksızlıkların karşısına dikilmiş de olsalar; köprü başlarını tutmuş bulunan üst düzeydeki batıcıların tahribatını önlemeleri çok zor bulunuyordu. Nitekim önlenemedi de. Altı asır ayakta duracak gücü, hak yolunda değil de, dünyacı hevesler ardında harcaya harcaya bitiremedikleri, nihayet tirakisi oldukları bayağı zevkleri uğrunda şereflerini feda edecek ve gözleri kendilerinden başkasını görmeyecek hale geldikleri bir zamanda çöktüler. Çökenler sade kendileri değil, “Türkler halifemiz, efendimiz” diye keyiflerince yaşayan İslam alemindeki tüm halkın hayallerini de beraber çöktürdüler.

   “Osmanlı devletinin hakim olduğu topraklar üzerinde bugün yirminin üzerinde devlet kurulduğu söyleniyor” (13). Büyük imkanlar böylesine israf edilebilir miydi? Elbette böyle yakın bir geçmiş, sebep ne olursa olsun, mahsunluk veriyor insana… Ancak ne var ki, Allah’tan ümit kesemezdi mümin.

    Yaratıcı, Müslümanlara, tabii bir yıkılışın altından, taptaze oluşlara imanlarını yenilemek; fikirlerini hurafelerden, amellerini atmasyon ve köhnelikten kalma (bid’at)lardan temizleyebilmek imkanlarını yine bir başka şekilde açıyor… Müslüman olmayanlar, nükleer savaş veya sosyalist barış, ya da zevk ve sefaletleriyle oyalanırken Müslüman olanlar ilmi bir yola girerek ferasetleriyle şahsiyet kazanabilirler…


    Yüce yaratıcı hanif millet için, İslam gibi yüce bir nimeti adil bir sistem olarak vazetmiştir. Takva esas; zulüm, israf, tembellik yasak olmalıydı… ona uyanlar, uyabildikleri kadar aziz, koptukları nispette de zelil olurlardı. Müfessirimizin, “..kim dininden dönerse duysun : Allah onun yerine öyle bir kavim geçirecek ki Allah onları sever, onlar Allah’ı sever..” mealindeki ayeti açarken dediği gibi : Kur’anı İslam’a “Evvela Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, badehu Emeviyyenin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Arapdan aceme doğru geçmiş, … kavimi Fürs ma’nen ve maddeten İslam’a pek büyük hizmetler eylemiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu def’a da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Fürslerin kadrini bilmeyip zayi ettikleri devleti İslam’ı ele alarak İstanbul’ a ve oradan kıtaatı Arzın her tarafına yaymışlar. Binaenaleyh… onlar da bu nimetin kadrini bilmez, küfr-ü küfrana doğru giderlerse, mevkilerini Allah’ın göndereceği diğer bir kavime terk etmeye mecbur olacaklardır.”(14)

     SÜNNETULLAH bu: “Senin Rabbin – ahalisi ıslahedip duruken de – o memleketleri zulmederek helak edecek değil” (15). “Eğer yüz çevirir” de (16) “..dininden dönerse..” bir topluluk (17)  Cenabı Hak onları giderir de yerlerine yepyeni bir halk getirir (ki) bu Allah’a göre güç (bir iş) değildir. (18) hem bilinsin ki: “.. bir kavim nefislerinde olan (iyi hali) değiştirinceye kadar Allah da onlara ihsan ettiği bir nimeti değiştirici değildir.”(19) Ve “..onlar, nefislerindeki (güzellikleri)ni bozmadıkça Allah da (onların iyi gidişatını değiştirip) bozmaz. (Fakat, nefislerinde bulunan güzel istidatlara ihanetle, fıtrata uymayan zalim düzenlere rıza gösteren bir topluluğu da cezalandırmak için bir) kötülük irade ederse, artık onun reddine (bizzat kendileri tövbe etmedikçe hiçbir kimse) çare bulamaz. Onlar için ondan başka bir vali yok (ki)” (20)

   “.. kötü düzen ona ehil (müstehak) olandan başkasını (ebedi olarak) sarsmaz. Ya onlar (Sünnetullah da görülen bu ebedi kanunları anlamak istemeyen) daha evvelkiler (hakkında cari olan) kanunlardan başkasını mı bekliyorlar? Sen Allah’ın Sünnetinde bir değişiklik bulamazsın: sen Sünnetullah da (bulunan bu ilahi müeyyidelerde) asla bir başkalık da göremezsin.”(21)

    Özetlersek; bir çöküntü olmuştur. Bu gerçek. Sorumluları düşmanlar değil, müslümanım diyen, Sünnetullah’ı hesaba almayan; takvaya yönelik, bulunmayan insanlardır. Her neyse, bu halin mes’ulleri varsa, ki vardır, onları hesaba çekecek olan bizler değil, “Ahkamül’hakimin” olan Adil-i mutlaktır. Bizle çöküşün altından sızan ışık menfezlerinden Sünnetullah’a uyup uymadığımızın kontrolüyle vazifeliyiz. Bu yüce vazifelere dikkat etmeyenlerin, kainat Müslüman olsa bile, kendilerine bir ecir beklemeye hakları yoktur; vazifelerinde kusur etmemeye talip halde yaşayanlar ise, alem küfre batsa, onlar ebediyetteki ecirlerinden hiçbir gayba uğramazlar. “Rabbimiz Allah’tır deyip de sonra doğruluğu (dosdoğru gitmeyi prensip) iltizam edenlere hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklar.” (22)

    Nefsimizi ve diğer müminleri, mahzun olunacak hallerden korunmaya çağırıyoruz. 





(2)     Riyazussalihin, Cilt : 2, Sh. 404. Ve ibadet Anlayışımız, Sh. 60

(3)     Bkz. Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İ. Hami Danişmend, Cilt :2 , Sh. 118. Bu heykelleri diktiren İbrahim Paşa’ya o zaman şöyle bir sitem de yapılıyor : “Bir Halil-i evvel gelüp asnamı kılmıştı şikest/ Sen halilim geldin halkı kıldın putperest?”

(4)     Bkz. Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi, Prof. Osman Turan, C. 2, Sh. 268

(5)     Milli Eğitim ve Kültür, Sayı: 24

(6)     Bkz. Türkiye Tarihi, Yılmaz Öztuna, Sh. 226

(7)     Yeni Devir, 21.9.1977, Rasim Özdemir

(8)     Age. Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt : 4, Sh. 124

(9)     Bkz. Bilginin Gücü, M. Said Çekmegil, Sh. 102

(10)  Bu hususu bir Batı’lı Yazar da fark etmiş, bkz. İslamiyet Ve Kapitalizm, Maxime Rodinson. Sh. 196 Biz de Mecellenin borçlanmalarla ilgili kısımlarına baktık, faizin yasaklanacağına dair bir şey göremedik. Yanılmış olmamızı dilerim.

(11)  Bkz. Age. O.T. Kronoloji, Cilt: 4, Sh. 241

(12)  Bkz. Batıyı Büyüleyen İslam, Maxime Rodinson, Çev. Cemil Meriç, Sh. 69

(13)  Türk edebiyatı, Sayı: 123, Sh. 30

(14)  Türkçe Tefsir, Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, Cilt : 2, Sh. 1719

(15)  Hud: 117. İslam Daveti, Seyyid Sabık Çev. Ahmet Gürtaş Sh. 139

(16)  Muhammed Suresi : 38/17 –Maide Suresi : 54/18 – Fatır Suresi : 16,17/19 Enfal Suresi : 53 Rad Suresi 11/20 – age Tefsir Cilt: 4, Sh:2945/21 – Fatır Suresi 43/22 Ahkaf Suresi : 13

Yorum
Yazar Fahri açık 2008-07-01 02:49:33
"Takva esas; zulüm, israf, tembellik yasak olmamalıydı…" 
YANLIŞ MI yazılmış.? Olmalıydı, yazılması gerekirdi. 

Bütün yeryüzünde, parmakla gösterilen ilerlemeyi ve medeniyeti kuramayan bir toplumun, övünmeye ve ben ibadetimi hakkıyla yerine getiriyorum demeye, -BENCE- hakkı yoktur.  
İslam gelişmeye engeldir diyenler, ne zamanki, böyle bir "mucize" sonucu; bu gelişmenin nedeni bu insanların inançları mıdır diye tartışmaya başlar, işte o zaman Müslümanlar, İslam'ı hak ettiği yere ulaştırmış olurlar. TÜRK gibi. TÜRKLÜK gibi. 
Mustafa Kemal Paşa, bu yolu açmıştı. İşte bundan dolayı hayranım, minnettarım.  
İngiliz himayesindeki halifeyi, Amerikan İslamını, Alman Pan-Türkizmini neyleyeyim.? 
"Yok mudur bahtı kara maderini.."  

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 08-09-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82130168 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net