20-11-2017
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL İÇİN YOL BİRDİR

(THERE İS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleriSAĞ TIKLAYIN
lütfen)





























 
Önerdiğimiz sayfalar:
M. SAİD ÇEKMEGİL 
anısına
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090


Nuri BİRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek



Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   kardeşimizin
(facebook sayfasından
dikkate değer görüşler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52



M.Selami Çekmegil'den
(twitter'da kısa beyan 
                ve tartışmalar)
https://twitter.com/M
SelamiCekmegil



M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!
1-
http://tr.wikipedia.org/
w
iki/Selami_%C3%87
cekm
egil
2-
http://www.biyografya.com
/biyografi/5959



    ____________________
BU SİTE
    Selami ÇEKMEGİL’in
Yeğenleri:
    MelikeTANBERK ve 
    Fatih ZEYVELİ'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGİL 
  anısına ARMAĞANIDIR!  


   Anasayfa
DANİŞMEND OĞULLARININ SİYASETİ-1 PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 19
KötüÇok iyi 
Yazar Prof. Dr. Mikâil BAYRAM*   
22-02-2008

DANİŞMEND OĞULLARI’NIN

SİYASETİ (1)

Prof. Dr. Mikâil BAYRAM*
                                                                                                
Giriş                           
Bilindiği gibi 1071 Malazgirt Zaferi sonrasında Orta ve Doğu Anadolu’da Türkiye Selçukluları devleti kurulurken Anadolu’nun muhtelif yörelerinde bir takım beylikler kuruldu. Erzurum ve çevresinde Saltuk Oğulları, Ahlat ve Batı Azerbaycan’da Ahlat-Şahlar veya Sökmen Oğulları, Diyarbekir ve Mardin yörelerinde Artuk Oğulları, Erzincan ve Divriği çevresinde Mengücek Oğulları, Orta ve Kuzey Anadolu’da Danişmend Oğulları beylikleri teşekkül etti. Bu beylikler arasında Danişmend Oğulları Meliklik statüsünde kurulmuştur.
Bunun sebebi ileride daha iyi anlaşılacaktır. Fakat burada şu kadarını söyleyelim: “Sahaifu’l-ahbâr” sahibi Müneccim-başı Ahmed Dede Efendi Sultan Alp Arslan’ın Danişmendiyye Devleti’ni kuran Gümüş-tigin Ahmed Gazi’ye Meliklik menşuru verdiğini ve ona bazı imtiyazlar tanıdığını bildirmektedir.[1]
Vâkıa Ahmed Gazi bastırdığı sikkelerde Melik ünvanını kullanmıştır.[1] Çünkü bu beyliğin kurucusu olan Gümüş-tigin Melik Ahmed Gazi (498/ 1105) Selçuklu hanedanının muallimi olan Türkmen Danişmend (Bilge) Ali Taylu’nun oğludur. Kendisi de babası gibi, bilge bir kişi olduğu için “Danişmend Ahmed Gazi” veya “İbn Danişmend” diye anılmıştır. Babası Ali Taylu Harezm ve Maveraünnehr’de (Buhara’da) Selçuklu şehzâdelerine muallimlik yapmış, Selçuklu ailesine kız vererek ve kız alarak akraba olmuştur.[2] Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda büyük hizmetleri bulunmuş ve hatta devletin kuruluşunda pay sahibi olmuş[3] ünlü bir kişidir. Onun oğlu ve ahfadı tarafından kurulan Danişmendoğulları Devleti yüz kusur yıl yaşamış, bu müddet içinde Anadolu’daki ilmi ve kültürel faaliyetlerde ve Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında büyük hizmetleri bulunmuştur. Hatta Anadolu’da ilk ilmî ve fikrî faaliyetler Danişmendliler zamanında ve Danişmend İli dediğimiz orta ve kuzey Anadolu’da başlamıştır. Bunun sonucu olarak Anadolu’da ilk medreseler de gene Danişmend ilinde ve Danişmend Oğulları zamanında Niksar, Tokat, Amasya, Sivas, Kayseri gibi şehirlerde inşa edilmiştir.
Burada Danişmend Oğulları’nın dinî eğilimleri ve ülkelerinde uyguladıkları dinî ve millî politikaları ve bunun sonucu olarak Danişmend İli’nde meydana getirdikleri dinî ortam tasvir edilmeye çalışılacaktır. Ancak bu konuya girmeden önce Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulduğu dönemlerde Selçuklu hanedan üyelerinin dinî siyasetleri üzerinde bir nebze durmak gerekmektedir. Çünkü Danişmend Ali Taylu Selçuklu ailesine ve şehzadelere muallimlik yapan bir kişi olarak hanedan üyelerinin dinî duygu ve düşüncelerinin şekillenmesinde derin bir etki yarattığı muhakkaktır. Bu itibarla Büyük Selçuklu Devleti’nin dinî siyasetini yönlendirmede de bu Danişmend-i Buharî denilen Ali Taylu’nun etkili olduğu anlaşılmaktadır.

a- İlk Selçuklu Sultanlarının Dinî Siyasetlerine Genel Bir Bakış
Büyük Selçuklu Devleti’nin zuhuru sırasında birçok hanedan üyesi şehzâdelerin devlet hizmetinde bulundukları ve ülkeler yönettikleri bilinmektedir. Bu şehzâdelerin bazıları hariç, çoğunluğunun eğitim durumları ve bilgi düzeyleri ve hatta dinî eğilimleri hakkında hemen hiç bilgi bulunmamaktadır. Fakat bazı hanedan üyelerinin ve devlet adamlarının dinî eğilimleri hakkında -az da olsa- bilgi edinilebilmektedir. Bu mahdut bilgilerden anlaşılıyor ki, hanedan üyelerinin bazıları “Mu’tezile mezhebi” eğiliminde idiler. Bilindiği gibi Mu’tezile Mezhebi İslâmın doğuşundan bir asır sonra ortaya çıkmış, İslâm dinini akıl ölçü ve kurallarına göre yorumlayan dinî ve felsefî bir harekettir. Mu’tezile mezhebi mensuplarına İslâm Dünyası rasyonalistleri (Akliyecileri) denir. Bu dinî anlayışı benimseyen Selçuklu devlet adamları bu eğilimlerini dinî uygulamalarında da açıkça görmekteyiz. Bu devlet adamlarından biri de Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Beğ’in oğlu Mikâil’in büyük oğlu Sultan Tuğrul Beg’dir. İbn Tağrıberdi onun dinî eğilimi hakkında şu önemli bilgiyi vermektedir:
445 (1053) yılında Selçuklu sultanı Tuğrul Beg Eş’ârî’nin “Makâlât” adlı eserine vakıf oldu. Tuğrul Beg, Hanefî mezhebliydi.[4] Onun için minberlerden Eş’ârî’nin lanetlenmesini Emretti. Çünkü o eserinde dünyada Allah’ın kelâmı bulunmadığını ileri sürmektedir. Bu uygulama Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî’ye ağır geldi. Bunun üzerine “Şikâyetu ehli’s-sünne ma nalehum mine’l-mihne” (Maruz Kaldıkları Baskılardan Sünnîlerin Şikâyeti) adlı bir risale kaleme aldı. Bundan sonra bazı olaylar meydana geldi. Kuşeyrî ve Eş’ârîler’den bir topluluk Tuğrul Beg’in huzuruna çıktılar ve Eş’ârî’yi lanetleme emrinin kaldırılmasını ondan talep ettiler. Tuğrul Beg onlara: “Bana göre Eş’ârî bid’atçıdır. Mu’tezile’ye karşı haddini aşmıştır. Çünkü mutezile Kur’an-ı Kerim’in (Allah’ın sözünün) mushaftaki sözler olduğunu ispat etmiştir. O ise, (Eş’ârî) bunu inkâr etmektedir.”[5]
Burada görüldüğü üzere Tuğrul Beg, İmam Eş’ârî’nin ve Eş’ârîler’in Kur’an-ı. Kerim’in yani Allah’ın sözünün kadim olduğu tezine karşı Mu’tezile mezhebi mensuplarının Kur’an-ı. Kerim’in mahluk yani sonradan yaratılmış olduğu görüşünü savunmakta ve Eş’ârî’nin Kur’an-ı. Kerim’in kadîm yani ezeli olduğu fikrini bid’at (dinde uydurmacılık) olarak nitelendirmekte ve mezhebî tercihini, Eş’ârî ulemâya karşı savunmaktadır. Buradaki açıklamalardan Tuğrul Beg’in dinî ve Kelâmî mes’elelere vakıf ve İmam Eş’ari’nin “Makâlâtü’l-İslâmiyyin” adlı eserini okuyacak kadar bilgili bir kişi olduğu da anlaşılmaktadır. Bilâhare Eş’ârî’nin lanetlenmesi emrinin kaldırıldığı da anlaşılmaktadır.[6] Bu olaydan beş sene sonra Tuğrul Beg’in Abbasî halifesi ile vaki olan görüşmesi, bundan birkaç yıl önce ünlü Eş’ârî siyaset bilimcisi Ebu’l-Hasan el-Mâverdî’nin halifenin elçisi olarak Tuğrul Beg ile görüşmesi sırasında bu konunun da gündeme gelmiş olduğu muhakkaktır. Selçuklu Devleti’nin dinî siyaseti ve uygulamaları ile ilgili olarak Tuğrul Beg’in dikkati çekildiği gelişen olaylardan anlaşılmaktadır.
O dönemde Abbasî halifeleri Eş’ârî mezhebi savunucuları konumunda idiler. Abbasi Halifesi Harun er-Reşid ve oğulları zamanında Abbasîler Mu’tezile Mezhebi’ni resmi mezhep olarak kabul etmiş ve bu resmî dinî anlayışa muhalefet eden veya kabul etmeyenleri cezalandırmaktaydılar Fakat Mu’tezile mektebinde yetişen İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin (330/942) bazı itikadî mes’elelere farklı yorumlar getirmesi ve fikirlerinin kabul görmesi sonucunda Mu’tezile mensupları ile Eş’ariler arasında büyük bir fikri ve dinî mücadele meydana geldi. Bu mücadelede tasavvufî çevrelerin de Eş’arilerin yanında yer almaları onların galip gelmelerinde önemli rol oynadı. Çünkü akliyeci (Rasyonalist) olan Mu’tezile mensupları Tasavvufî düşünceye muhalif idiler. Eş’arilik Hilafet merkezi olan Bağdad’da büyük bir kabul gördü ve zamanla Abbasî Devleti yetkilileri de Eş’ariliğe meylettiler ve bu mezhebin hamisi konumuna geldiler. Mu’tezilileri takibata almaya ve hatta cezalandırmaya başladılar. Selçuklu Devleti zuhur ettiği sıralarda Irak ve Horasan’da itikatda Eş’arî Mezhebi amelde Şafiî Mezhebi hakim durumdaydı. Selçukluların ilk zuhur ettiği bölgeler olan Maveraünnehr’de Maturidi Mezhebi, Harezm’de ise Mu’tezile Mezhebi hakim durumda idi. Mu’tezile geleneğinin Harezm’de çok kuvvetli olduğu farkedilmektedir. Bu yüzden o dönemde Harezm’den çıkan Ebu Reyhan el-Beyrunî, ünlü Müfessir ez-Zemahşerî gibi alimler Mu’tezile mezhebindendirler. Bu iki mezhep mensupları amelde Hanefi mezhepli idiler.
Selçuklu ailesinin tanınmış üyelerinden olan Anadolu Selçukluları hanedanının ceddi Kutalmış’ın da Mu’tezile mezhebli olduğu anlaşılmaktadır. İbnü’l-Esîr’in Kutalmış hakkında verdiği şu bilgiler bunu göstermektedir: “Şaşılacak şeydir ki, Kutalmış Türk olmasına rağmen astronomi ilmini çok iyi biliyordu. Bundan başka felsefe geleneği ile ilgili bilimleri de biliyordu. Kendisinden sonra oğulları ve ahfadı da felsefe geleneğinden gelen ilimleri öğrenmeye devam ettiler ve bu alanda isim yapmış olan bilim adamlarını himayelerine aldılar. Bu durum onların dinî inançlarında pürüz meydana getirdi.”[7]
Burada görüldüğü üzere bu bilgileri veren Eş’ârî mezhebinden olan İbnü’l-Esir, Kutalmış’ın astronomi ve felsefe bilmesini tuhaf bulmakta, bu felsefî bilgilerin onun dinî inanışında yer tutmasını da hoş bulmamaktadır. Bu durum Kutalmış’ın Mu’tezile mezhebine mensup bulunduğunu gösteriyor. Zaten felsefe geleneği bilimleri (ulûmu’l-kavm), Mu’tezile ekolünün meydana getirdiği, Yunan felsefesine dayanan düşünce akımının adıdır. Demek Kutalmış bu felsefî geleneğe mensup bir kişidir. İbnü’l-Esir Kutalmış’ın oğulları ve torunları olan Türkiye Selçukluları sultanlarının da bu geleneği devam ettirdiklerini de vurgulamaktadır.
Selçuklu Hanedan üyeleri arasıdna görülen bu dinî eğilimin hanedan üyelerine hocalık yapan Harezmli Türkmen Danişmend Ali Taylu’dan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu Danişmend Ali Taylu Harezm’deki dinî çevrede yetişmiş ve çok erken tarihlerde Selçuklu ailesine yakın olma fırsatı bulmuş ve hanedan üyelerine muallim olmuştur. Bu bilge kişi Selçuklu hanedanına kız vererek ve kız alarak onlarla akrabalık da tesis etmiştir. Süryani tarihçi Ebu’l-Ferec, Danişmendoğlu Melik Ahmed Gazi’den bahsederken onu Kutalmış oğlu Süleyman-Şah’ın dayısı olarak tanıtması[8] bu akrabalığı ifade etmektedir. Onun için Selçuklu ailesinin saygı duyduğu bir kişidir. Beyhâki’nin onun hakkında verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre bilahere Buhara’ya yerleşen bu Türkmen danişmend burada muallim olarak ve güzel sözlü bir diplomat olarak Selçukluların hizmetinde bulunmuştur.[9] Zeki Velidi Togan Hocamız Beyhakî’nin verdiği bilgilere dayanarak bu Buharalı Danişmend’in Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda büyük hizmetlerde bulunduğunu ve devletin kuruluşunda pay sahibi olduğunu yazmaktadır.[10] Onun oğlu olan Danişmend Oğulları devletinin kurucusu Gümüş-tigin Ahmed Gazi’ye Alp Arslan tarafından Meliklik ünvanı verilmesi babasının bu konumu ile ilgili olmalıdır.
İşte bu Danişmend-i Buhari’nin rahle-i tedrisinde yetişen Selçuklu hanedan üyelerinin birçoğunda böyle İtizali eğilim görülmektedir. Türkiye Selçuklularının ceddi olan Kutalmış, Danişmend Ali Taylu’nun damadı idi. Kutalmış oğlu Süleyman’ın Suriye’de ve Anadolu’da Mısır’daki Şiî Fatımilerle siyasî ve dinî ilişkiler içine girmesi, şiîleri dinî bakımdan kendisine daha yakın bulması ile de ilgili olmalıdır. Çünkü İbnü’l-Esir Kutalmış’ın oğulları ve torunlarının da onun dinî eğilimini devam ettirdiklerini yazmaktadır. İleride ifade edileceği gibi bu Danişmend Ali Taylu’nun daha sonraları İsfahan’a yerleştiği anlaşılmaktadır.
Kaynakların bildirdiğine göre Tuğrul Beg Dandanakan zaferinden sonra sultan olunca kitabet ve inşa san’atında mahir bir elemana ihtiyaç duydu. Ona bu işlerde çok mahir biri olarak Ebu Nasr el-Kundurî tavsiye edildi. Muhtemelen Ebu Nasr el-Kundurî’ yi Sultan Tuğrul’a tavsiye eden de Danişmend Ali Taylu olmuştur. Çünkü bu Amidü’l-Mülk Ebu Nasr el-Kundurî onun gibi Mu’tezile mezhebinden biriydi. Bilahare Vezir olan Kundurî bu makama geldikten sonra Mu’tezile mezhebini devletin resmi dinî görüşü haline getirdi ve bu yönde uygulamalara başladı. Onun bu uygulaması Horasan’da Eş’arî ve Şafi’i Mezhebi mensupları arasında büyük rahatsızlıklara yol açtı. Böylece bir dönemde Bağdad’da Eş’arîlerle Mu’tezilîler arasında cereyan eden ve Eş’arîlerin zaferi ile neticelenen yukarıda sözünü ettiğimiz mücadele yeniden gündeme gelmiş oldu. Bazı Selçuklu Prenslerin -başta Tuğrul Beg olmak üzere-Amidü’l-Mülk el-Kundurî’ye destek verdikleri anlaşılmaktadır.
Bu uygulamanın bir sonucu olarak Cuma hutbelerinde İmam Eş’arî lanetlenmeye başlandı. Bazı Eş’arî Mezhebi ileri gelenleri -başta Ebu’l-Kasım el-Kuşeyri olmak üzere- tutuklandılar. Ünlü Eş’ari Mezhebi usulculerinden olan İmamü’l-Haremeyn Ebu’l-Maali el-Cuveyni Horasan’ı terketmek zorunda kaldı. Eş’arîler takibata uğradılar.[11] İşte bu uygulamalar üzerine Ebu’l-Kasım el-Kuşeyri, yukarıda sözünü ettiğimiz “Şikâyetu ehli’s-sunne ma nalehum mine’l-mihne” adlı eserini yazdı. Çok geçmeden Eş’ari çevreler bu konudaki şikâyetlerini Sultan Tuğrul’a arzetme imkânı buldular.[12] Abbasî Halifesi’nin elçisi Eş’ari Mezhepli, siyaset bilimcisi el-Maverdî’nin diplomat olarak Tuğrul Beg ile görüşmelerinde bu konu da gündeme gelmiş olmalı ki, bir müddet sonra Eş’ariler üzerinden bu baskılar kaldırıldı.
Eş’arî ve Şafiî mezhepli olan Nizamü’l-mülk’ün, Amidü’l-mülk Ebu Nasr el-Kundurî aleyhindeki faaliyetleri de bu mezhep çatışmalarından başka bir şey değildir. Bu mücadeleler sonunda Sultan Alp Arslan Kundurî’yi tutukladı. Kunduri tutuklu iken de yandaşlarına mektuplar yazıyor ve onlarla haberleşiyordu. Nihayetinde idam edildi[13] Onun idam edilmesinde Nizamü’l- Mülk’ün çok önemli rol oydadığı kabul edilmektedir. Nitekim yerine de Nizamü’l-Mülk Selçuklu Veziri oldu. Bu defa Nizamü’l-mülk, de Eş’ari ve Şafiî Mezhebini Büyük Selçuklu Devleti’nin resmî mezhebi konumuna getirdi. Bu mezhebin yerleşmesi ve tutunmasını sağlamak için “Nizamiye Medreselerini” açtı. Selçuklu Devleti coğrafyasında yirmi üç Nizamiye Medresesi kurulmuştur.[14] Bu medreselere Eş’arî ve Şafiî mezhebinden ilim adamları tayin ediliyor ve bu alanda büyük paralar harcanıyordu.
Öyle görünüyor ki, Sultan Alp Arslan Surabâdi’ye Kur’an-ı Kerim tefsiri yazdırarak[15] bu münakaşaların içinde olanları K. Kerim’e yönlendirmek ve K. Kerim’in hükmünü esas almak gerektiği fikrini vermek istenmiştir. Bu eserin Arapça değil Farsça olarak kaleme alınması bu konularda daha geniş tabana hitabetme ve onlara yol gösterme amaçlanmıştır. Sultan Alp Arslan’ın Tuğrul Beg’e nazaran Abbasî Halifeliği ile daha uyumlu bir dinî ve siyasî ilişkiler içine girdiği de fark edilmektedir. Bu siyasî gelişmeler giderek Mısır ve Deylem’deki Şiî şahlanışa karşı Sünnî diriliş hareketine dönüşmekteydi.
Bu açıklamalardan sonra esas konumuz olan Danişmend Oğulları Devleti’nin dinî ilmî ve milli siyaseti konusuna geçebiliriz.

b- Danişmend Oğulları Zamanında İlmî ve Fikrî Faaliyatler
Anadolu’da ilmî ve fikrî faaliyetler ne zaman ve nasıl başladığı geçtiğimiz asrın başlarından itibaren söz konusu edilmeye başlanmıştır. Türk Kültürü’nün pek çok meselelerinde olduğu gibi bu konuda da ilk defa fikir serdeden Fuad Köprülü olmuştur. O bu konuda şöyle demektedir: Anadolu’nun Türkler tarafından fethedilişinin başlangıcı sayılan Malazgird Zaferi’ni (l071) takib eden ilk yüz senede Türkler Anadolu’yu askerî bakımdan fethetmekle meşgul olduklarından bu devrede Anadolu’da ilmî faaliyetler görülmemektedir.[16] Daha sonra bu alanda yapılan çalışmalar ve el-yazması eserler ihtiva eden kütüphanelerin muhtevalarının açıklanması gösterdi ki, Anadolu’da ilk ilmî, fikrî ve kültürel faaliyetler Denişmend İlinde ve Danişmend Oğulları’nın himayesinde çok erken sayılabilecek bir tarihte başlamıştır[17]. Bu devletin kurucularının bilge bir aileden gelmeleri ve bilimsel bir geleneğe bağlı bulunmalarının erken bir tarihte Anadolu toprağında bilimsel faaliyetleri başlatmalarında etken olduğu muhakkaktır. Vakıa Anadolu’nun ilk medreseleri de Danişmend İli’nde Niksar, Tokat, Amasya, Sivas, Kayseri gibi vilayetlerde ve Danişmend Oğulları zamanında inşa edildiği görülmektedir. Danişmend Oğulları Devleti II. Kılıç Arslan tarafından XII. asrın son çeyreğinde ortadan kaldırıldıktan sonra da Danişmendliler zamanında Danişmend İlinde yerleşmiş olan bilimsel geleneğin birkaç asır daha devam ettiği görülmektedir. Dinî bakımdan fıkhî kaidelere çok bağlı olan Danişmendliler bu geleneği ülkelerine yerleştirmişler, XV. asra kadar bu gelenek Danişmend İli’nde ve Danişmendliler’in kurdukları medreselerde devam etmiştir. Burada bu ilmî, fikrî ve dinî gelenek tasvir edilmeye çalışılacaktır:
Bugünkü bilgilerimize göre Anadolu’da te’lif edilen ilk eser Danişmendlilerin Kayseri Şehir muhafızı olan Kayserili İbnü’l-Kemal diye ünlenen İlyas b. Ahmed adlı bir zat tarafından Farsça olarak kaleme alınmış “ Keşfü’l-akebe” adındaki astronomi ve felsefeye dair olan eserdir. Yazar eserini Danişmendiye Devleti’nin kurucusu Gümüştiğin Melik Ahmed Gazi’ye sunmuştur. Bir süre önce ortaya çıkarıp yayınladığımız "Keşfü’l-akebe" adlı eserin Anadolu’da te’lif edilen, bilinen en eski eser olup, Melik Ahmed Gazi’ye sunulmuş olduğunu tesbit etmiş bulunuyoruz.[18] Bu eserde Melik Ahmed Gazi’nin ilmî, kültürel faaliyetlerine dair şöyle denmektedir: "O yüce zatı iltizam edenler çoğunlukla fazıl ve filozoflardır. Dünyanın her yanından bilgin kişiler (ehl-i ukûl) o hazrete yöneldiler. Her biri ilmini yayması miktarınca itibar görüp, o hazretin cömertlik denizinden paylarını aldılar."[19] Bu kayıt Malazgirt Zaferi’nden kısa bir zaman sonra Danişmend Oğulları ülkesinde ilmî çalışmaların başlamış olduğunu ve Melik Ahmed Gazi’nin çok sayıda ilim ve fikir adamlarını himaye edip, çalışmalarına imkân sağladığını açık olarak göstermektedir. Onu "Sahib-kıran" diye anan İbnü’l-Kemal, Onun Rum, Ermen ve Şam’da (Suriye) gerçekleştirdiği fetihleri de dile getirmekte ve bu ülkelerde geniş bir kültürel faaliyet içinde bulunduğunu da "Rum, Ermeni, Şam memleketleri o Sahip-kıranın varlığının feyzi ile İslâm nuruyla bezendi"[20] diye ifade etmektedir.
Kutalmış’ın oğulları ve ahfadı olan Türkiye Selçuklularında ilk Sultanların dinî ve ilmî konumları hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. En azından Andolu’nun fatihi Süleyman-Şah’ın babasının yolunda ve onun anlayışında olduğu rahatlıkla söylenebilir. Türkiye Selçukluları sultanlarının da atalarından gelen geleneği sürdürdüklerini İbnü’l-Esir bildirmektedir.
Bununla beraber II. Kılıçarslan’ın felsefî konulara ilgi duyduğunu ve bu alandaki ilmî tartışmalara katıldığını Süryani Mihail bildirmektedir.[21] İbn Bibi, I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in İbni Sina’nın hayranlarından olduğunu bildirmektedir.[22] Mutaassıp bir Şafiî olan İbnü’l-Esir, II. Kılıç Arslan’ın diğer oğlu ve Danişmend İli’nin Meliki, II. Süleyman-Şah hakkında şöyle diyor: “ Ancak onun itikadının bozuk olduğu felsefî inançlar taşıdığı, bu inançta olan kimseleri himaye ettiği ve onlara destek verdiği bildirilmektedir.”[23] Demek oluyor ki, bu bilimsel ve felsefî gelenek Anadolu’da devam etmiştir. İşte buna benzer haberler Selçuklular zamanında (ilk bir buçuk asırda)Anadolu’da devlet adamlarının felsefî geleneğe bağlı bulundukları ve Mu’tezile mezhebine yatkın olduklarını ortaya koymaktadır. II. Kılıç Arslan’ın kızı Gevher Nesibe Hatun’un Kayseri’de bir Tıp Merkezi inşa etmesi de tabiat ilimlerine duyulan ilgiden kaynaklanmış olmalıdır.
Danişmend Oğulları ve Türkiye Selçukluları zamanında ilk 130 yıl boyunca Anadolu’da te’lif edilen eserlerin hemen tamamı tıp, astronomi (heyet) matematik, felsefe gibi aklî ve tabiî ilimlere dairdir. Bu dönemde Anadolu’da bulunan bilim adamları bu yönde faaliyet göstermişlerdir. Bu devrede Anadolu’da te’lif edilen eserlerin büyük bir kısmı Danişmend İli’nde yazılmışlardır. Yani Danişmend İli’ndeki ilmî ve felsefî geleneğin ürünleridir. O dönemlerde Anadolu’ya (Diyar-i Rum) gelen Ömer b. Muhammed b. Ali es- Sâvî “Akaid-i ehl-i sünnet” adlı bir eser kaleme almış olup, önsözünde “Diyar-ı Rum’a geldim. Herkesin ilm-i nucûm (astronomi) ile uğraşmakta olduklarını, dinî ilimlerden bî-haber olduklarını gördüm” demektedir.[24] Buradan da anlaşılıyor ki, başlangıçta Anadolu’da tabii ilimler çok rağbette idi. Selçuklu ve Danişmendli devlet adamları bunu teşvik ve himaye etmişlerdir. Ancak XIII. Yüzyıldan itibaren dinî ilimlere, özellikle de Tasavvufa ve Sünnî İslâmî anlayışa hızlı bir yöneliş olmuştur. Bunun sebepleri konumuzun dışındadır. Ancak şu kadarını söylemeliyim. Zamanla Büyük Selçuklu Devleti’nin dinî politikası ve Nizamiye Medreseleri’nin yarattığı dinî atmosfer Anadolu’da da etkisini göstermiştir. Nitekim “Akaid-i ehl-i sünnet” adlı eserin sahibi Ömer b. Muhammed es-Savî de Nizamiye Medreseleri’nin en tanınmış müderrisi İmam Gazzalî’nin(505/1111) paralelinde bir dinî anlayışta olduğu görülmektedir.
Danişmend Oğulları emirlerinden Kastamonu Fatihi, Emir Karatekin’in, İbn Makula’nın hadis ricaline dair (478/1086) "el-İkmal" adlı eserini okuduğuna dair bir kaydın bulunması,[25] bu dönemde dinî-ilmî faaliyetlerin mevcudiyetini gösterir. Zaten Niksar, Tokat ve Kayseri’de Danişmend Oğullarından günümüze ulaşan medreseler de bu hususu açık olarak göstermektedir. Bu medreseler Anadolu’nun en eski medreseleridir. Hiç şüphesiz bu medreseler Danişmend İline ilmî bir muhteva kazandırmıştır.
1164-1200 yılları arasında Kayseri’de bulunan Tiflisli Hübeyş b. İbrahim 25 kadar eser te’lif etmiş olup bu eserlerin tamamına yakın bir kısmı tabiat ve aklî ilimlere dairdir.[26] Bu eserler arasında Mu’tezile Mezhebi’nin tanınmış ilim ve fikir adamlarından olan Zamehşerî’nin(538/1145) bazı eserlerinin tercümeleri de bulunmaktadır. İranlı ünlü İşrakî filozof Şihabü’d-din Sühreverdî (587/1292) de bir süre Anadolu’da ve Danişmend İli’nde bulunmuş, birçok eserlerini Anadolu’da kaleme almıştır. Bu felsefî şahsiyet Anadolu’dan Haleb’e gitmiş, oradaki Eş’arî ulema onun zındıklığına hükmetmişler ve idam edilmesine sebep olmuşlardır.


[1] A. Tevhid, Meskûkât-ı Kadîme-i İslâmiyye Kataloğu, İstanbul 1321, s. 84.

[2] Sefer Solmaz, “Danişmendli Ailesi İle Büyük Selçuklu Hanedanı Arasındaki Akrabalık İlişkileri”, I. Uluslar Arası Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Kongresi Bildirileri, (Konya 11-13 Ekim 2000) II, Konya 2001, s. 271-282.

[3] Sefer Solmaz, “Danişmendli Ailesinin Büyük Selçuklu Devleti’nin Kuruluşundaki Rolü”, Niksarın Fethi ve Danişmendliler Döneminde Niksar Bilgi Şöleni Tebliğleri, (Niksar 8 Haziran 1996), Tokat 1996, s. 49-59.

[4] Mu”tezile mensupları dinî uygulamada Hanefî mezhebine tabi oldukları için çoğu zaman Hanefî sözü ile Mu”tezile Mezhebi kasadedilmektedir.

[5] İbn Tağrıberdi, en-Nücûmu’z-zâhire, V, s. 54.

[6] Aynı eser, V, s. 55.

[7] el-Kâmil fi’t-târih, X, s. 36-37.

[8] Tarih-i Ebü’l-Ferec, Terc. Ö. Rıza Doğrul, Ankara 1987, I331-332. Ayrıca Karş. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 115; Z. Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981, s. 197.

[9] Beyhaki, Tarih-i Beyhaki, Neşr. Ali Ekber Feyyaz, Tahran 1371, II, 641.

[10] Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 197.

[11] Bu olaylar hakkında geniş bilgi için bkz. Şerefeddin Yaltkaya, “Selçukiler Devrinde Mezahib”, Türkiyat Mecmuası, İstanbul-1925, I, 102-105.

[12] en-Nucumu’z-Zahire, V, 54.

[13]Rahatü’s-sudur, I, 115-116; Sadrü’d-din Ebu’l-Hasan Ali el-Husaynî, Ahbaru’d-devleti’s-selcukiyye, Terc. N. Lugal, Ankara 1943. s.17-18.

[14] Nizamiye Medreselerinin kuruluş amacı ile ilgili geniş bilgi için bkz. Zeki Mubarek, “el-Ahlak inde’l-Gazzali”, Kahire-1390/1971, s. 26-45.

[15] Bu eser “Tefsir-i Surabâdî” adını taşımaktadır. Yazar önsözde eserini Ebü’ş-Şuca Alp Arslan için kaleme aldığını bildirmektedir. Türkiye kütüphanelerinde çok kıymetli nüshaları olmasına rağmen henüz basımı gerçekleşmemiştir. Bir nüshası da Konya Mevlana Müzesi Ktp. Nr. 7562’dedir. 

[16] Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul l928 s. 246.

[17] Bu konuda geniş bilgi için Bkz.Mikâil Bayram, Anadolu’da Te’lif Edilen İlk Türkçe Eser Meselesi, S.Ü.Selçuklu Araştırmaları Merkezi V. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri (20-22 Mayıs 1994), s. 124-132; Mikâil Bayram Anadolu’da Te’lif Edilen İlk Türkçe Eser “Keşfü’l-akabe”, Konya 1981.

[18] Bkz. Anadolu'da Te'lif Edilen İlk Eser "Keşfü’l-akebe", Konya 1981, s. 10-15. Bu eserin aslı Fatih (SüIeymaniye) Ktp. Nr. 5426 dadır.

[19] Keşfü’l-akebe, Fatih Ktp. Nr. 5426, yp. 250a.

[20] Aynı eser ve aynı yerde.

[21] O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 230-233.

[22] el- Evamirü’l-alaiyye, nşr. A. Sadık Erzi, Ank. 1956, s. 25.

[23] el-Kâmil fi’t-târih, X, s. 36-37.

[24] Fatih (Süleymaniye) Ktp. Nr. 5426, yp. 193a.

[25] Kayseri Raşid Ef. Ktp. Nr. 1052 de kayıtlı bulunan nüshasının Kıraat kayıtlarında Emir Karatekin'in adı geçmektedir.

[26] Kamilü’t-tabir, Neşr. M. Huseyn Rukn-zâde-Ademiyyet, Tahran 1363, (Mukaddime), s. 2-ll. 
 
* S.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü.

[1] A.g.e., II, s. 575-576.

Yorum
Laf Üreten İş Üretmez!!!
Yazar kubha açık 2008-02-24 14:32:50
Eşariymiş, Maturidiymiş...Selçuklular bu kadar boş işlerle uğraşsalardı Haçlı Seferlerini nasıl durdurabilirlerdi. Anadolu'da İslamı nasıl yaygınlaştırabilirlerdi? 
 
Yazara yeni bir boyutla bizi tanıştırdığı için teşekkür ederiz...
Yazar Fahri açık 2008-02-26 08:52:42
yazarına çok teşekkürler. ama yazının önemini farkedip, bizlere sunana çok çok teşekkürler. 
benim için oldukça faydalı oldu. eksik bir halkayı tamamlamama yol açacak bilgiler buldum.
Yazının ikinci bölümü...
Yazar sanih açık 2008-03-02 10:05:56
Yazının ikinci bölümü için link adresi: 
 
http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=669&Itemid=47

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 21-06-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
29460878 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net