18-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow SURİYE, DİRENİŞ CEPHESİNDE Mİ?
SURİYE, DİRENİŞ CEPHESİNDE Mİ? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Ali KAÇAR/Genç Birikim   
19-10-2012
SURİYE, DİRENİŞ CEPHESİNDE Mİ?
                                                                                                                                                           
                                                           Ali KAÇAR/Genç Birikim                         
Suriye’de halk ayaklanması 15 Mart 2011’de başlamış ve yaşanan bunca katliama rağmen de bütün hızıyla hala devam etmektedir. Olayların ilk günlerinde katledilen masum insanların sayısı 20–30 rakamı ile ifade edilirken, son aylarda ise bu rakam 100’le, 200’le ifade edilmeye başlanmıştır. Esad’ın zulmünden canını zar zor kurtaranların bir kısmı Ürdün’de, bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı Lübnan’da ve çok az kısmı da Irak’ta mülteci konumunda ve çok zor şartlar altında yaşamaktadır.Suriye içerisinde kendi evlerini terk eden ve sayısı birkaç milyon olduğu söylenen mültecilerin durumu ise, bu mültecilere göre daha da kötü durumdadır. Çünkü komşu
ülkelerdekiler az da olsa sıcak bir tas çorba bulabilirlerken, Suriye içerisindeki mülteciler ise bırakın sıcak bir tas çorbayı, her gün ölüm korkusu altında bir parça kuru ekmek bile bulmakta zorlanmaktadırlar.

Suriye’de, 15 Mart’tan beri tam anlamıyla bir insanlık trajedisi yaşanmaktadır. Bu trajedi, Siyonist ve emperyal işgalci devletlerin kendi menfaatleri doğrultusunda takındıkları tavır/sızlık/larından dolayı daha da büyümektedir. Buna bir de İran gibi isminde İslam olan bir devletle ve yine düne kadar özellikle de Suriye Müslümanlarının gözdesi olan Hizbullah örgütünün eli kanlı Baas rejimine verdikleri destek de eklendiğinde bu trajedi daha da vahim hale gelmektedir. Oysa 1979’daki İran Devrimi, mazlumların, mahrumların, tabiri caizse yalın ayaklıların zulme karşı, diktatörlüğe karşı ve küresel Batı ve Doğu emperyalizmine karşı gerçekleştirdiği ve Suriye halkı dahil bütün mazlum halkların desteklediği bir kıyamdı. Ancak bugün, benzeri bir ayaklanmadan dolayı İran devleti, Suriye’deki mahrumların ve mazlumların sesini kısmak, esaretlerinin devamını sağlamak için eli kanlı katil Baas rejimini desteklemektedir. Niçin bu destek diye sorulduğunda ise, Siyonist İsrail, ABD ve bilmem kimler gerekçe olarak gösterilmektedir. Oysa Ortadoğu’daki olaylar, oyunlar ve senaryolar incelendiğinde, Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarına kadar var olan mevcut bütün bölge ülke yönetimleri, kendi halkları aleyhlerine Rusya, ABD ve Siyonist İsrail terör örgütünün müttefiki, işbirlikçisi olan devletlerdi. Suriye’deki Baas rejimi de, gerek Hafız el-Esad ve gerekse oğul Beşşar döneminde, gerek Siyonist İsrail’in ve gerekse diğer emperyal işgalci devletlerin memnun olduğu bir rejimdir. Bugün Esad rejiminin katliamlarına hâlâ devam ediyor oluşu, hem ABD’nin hem de Siyonist İsrail’in işine gelmektedir. Ve her işgalci devlet de yerine güvendikleri yeni bir yönetim gelinceye kadar da Esad rejiminin değişmesini istemeyeceklerdir. Eğer Esad’dan sonra kendi güvendikleri, işbirlikçi bir yönetimin işbaşına geleceğini bilseler bugün, Esad rejiminin devrilmesi için hem Rusya’yı hem de Çin’i kolaylıkla ikna ederler. Bunun örneklerine dünya kamuoyu daha önceleri defalarca şahit olmuştur.

Baas Partisi de, Esad ailesi de İslam düşmanıdır. Bu nedenledir ki, İslam’a ve Müslümanlara düşman olan herkesle; Siyonist İsrail’le, ABD ile Rusya ile işbirliği yapmaktan hiç çekinmemiş, bilakis ideolojisinin bir gereği olarak kabul etmiştir. Böyle bir rejimi savunmak, onun yanında yer almak hele hele Müslüman olmasa bile masum bir halkı katletmede, bu rejime destek vermenin –hangi gerekçe ile olursa olsun- hiçbir izahı yoktur. Vicdan sahibi herkesin Suriye’de aylardır devam eden bu insanlık trajedisi karşısında yapması gereken hem azınlık Nusayri rejimine, hem de Suriye üzerinden menfaat çatışmasına giren Siyonist ve Batılı/Doğulu emperyal güçlere karşı durmaktır; bu çerçevede bir direniş hattı/cephesi oluşturmaktır. Çünkü zalim Esad ailesi 1970’den beri kendi halkını esaret altında tutarak zulmetmektedir. Esad ailesi bu zulmü, sadece Suriye’deki Müslüman halka değil, Nusayrilere[1] de, Dürzîlere de, Kürtlere de velhasıl bütünüyle Suriye halkına yapmaktadır. Bu nedenle, vicdan sahibi olan herkesin Suriye’de işlenen bu vahşete karşı çıkması gerekir; velev ki direnen Suriye halkı Müslüman olmasa bile! Çünkü Suriye’deki azınlık Nusayri rejimi, sadece Suriye halkını değil, aynı zamanda insanlığı/insanlık vicdanını da yok etmektedir. Her gün katledilen 100’de fazla insan; bebek, küçücük çocuklar, kadınlar ve yaşlıların kulakları sağır edercesine canhıraş feryatları karşısında, bırakın desteklemeyi sessiz kalmak bile, gerçekleştirilen bu zulümlere ortak olmayı beraberinde getirir.            

                HAFIZ EL-ESAD KİMDİR?
Hafız el-Esad 6 Kasım 1930 yılında Lazkiye kentinde Nusayri/Alevi bir aileye mensup olarak doğmuştur. İlkokulu doğduğu köyden okuyan Esad, henüz küçük denebilecek yaşlarında, 1946 yılında, Arap Sosyalist Baas Partisi saflarına katılmıştır. 1951’de girdiği askeri akademiden sonra Sovyetler Birliği’nde savaş pilotu eğitimi görmüştür. Mısır’da da eğitim gören Esad, Mısır’da iken kendisi gibi Nusayri/Alevi olan Muhammed Ümran ve Salah Cedid ile beraber Baas Partisi’nin gizli Askeri Komitesi’ni kurmuşlardır. 1958 yılında, amcasının kızı Enise Ahmet Mahluf ile evlenen Hafız Esad, bu tek evliliğinden, Büşra, Beşşar, Basil, Mecid ve Mahir isminde beş çocuk sahibi olmuştur.[2]

Esad, 33 yaşında iken Hava Kuvvetleri Komutanı olmuştur. 6 Haziran 1967’de 6 gün savaşları olarak da anılan Siyonist İsrail’le yapılan savaşta aynı zamanda savunma bakanı olarak da görev yapmıştır. Hafız el-Esad, genç yaşta bu makamlara gelişi çok zeki, çok yetenekli oluşundan kaynaklanmamaktadır. 1958’de Mısır ile Suriye birleşip Birleşik Arap Cumhuriyeti adını alınca, Mısır devlet başkanı Cemal Abdu’n-Nasır yeni Cumhuriyet’in de devlet başkanı olmuştur. Ordu da tek/birleşik ordu haline gelince, Nasır, 11 bin civarında çeşitli rütbelerdeki Suriye subayını emekliye sevk etmiştir. 1961 Eylül ayında bir darbe gerçekleştiren Suriyeli subaylar, BAC’dan çekilince, Esad için altın günler de başlamıştır. Çünkü 1961’de Birleşik Arap Cumhuriyeti döneminde birçok üst rütbeli Suriyeli Subay emekliye sevk edilmesi nedeniyle Suriye Silahlı Kuvvetleri’nde yüksek rütbeli subay kalmadığı için kısa sürede Hafız el-Esad rütbe atlayarak hak etmediği halde üst rütbeli makamlara getirilmiştir. Esad’ın hızlı yükselişi Mart 1963 Baas darbesinde aldığı önemli rolden dolayı ivme kazanmıştır. Bir süre Suriye Hava Kuvvetleri’nde büyük bir askeri havaalanın komutanlığını yapan Hafız Esad, birkaç ay içerisinde yarbaylığa terfi etmiş ve 1963 yılının sonlarında fiilen Suriye Hava Kuvvetleri’nden sorumlu bir duruma gelmiştir. 1964’ün sonunda ise Tuğgeneral rütbesiyle resmen Hava Kuvvetleri Komutanlığına atanmıştır.

Mart 1963’de Baas Partisi darbeyle yönetimi ele geçirince, Baas partisi kadroları arasında kavgalar çıkmış, bu kavgalara rağmen 1966 yılına kadar Emin el-Hafız yönetimi elinde tutmuştur. 1966’da Sünni olan Baasçı Emin el-Hafız, Nusayri olan Salah Cedid ve Hafız el-Esad ikilisi tarafından kanlı bir darbeyle devre dışı bırakılarak Suriye yönetimi ele geçirilmiştir. Hafız el-Esad, kısa bir süre sonra Eylül 1970’de arkadaşı ve mezhepdaşı olan Salah Cedid’i devirerek yönetimi ele geçirmiştir. 2000 yılında ölünceye kadar ülkeyi bir demir yumrukla idare etmiştir.

1980’den sonra Esad ailesi içerisinde de iktidar mücadelesi başlamıştır. Hafız el-Esad’ın 1983 yılında kalp krizi geçirmesini fırsat bilen Hama Katili kardeşi Rıfat Esad, kardeşine karşı darbe girişiminde bulunmuştur. Hafız el-Esad iyileşmesinin ardından kardeşi ile birlikte hareket eden bütün subayları tasfiye etmiş, annesi Naesa Esad’ın araya girmesi ile Rıfat Esad’ı göstermelik bir görevle “üçüncü derecede başkan yardımcısı” yaparak yönetim konusunda problem çıkarmaması için önce Moskova’ya oradan da Fransa’nın başkenti Paris’e sürmüştür. İki kardeş arasındaki kavga, çocukların[3] da devreye girmesiyle daha da alevlenmişse de, Hafız el-Esad’ın, Rıfat Esad ve oğlunu tamamen yönetimden ve Suriye’den uzaklaştırmasıyla sona ermiştir.

HAFIZ EL-ESAD, DAİMA İHANET İÇERİSİNDE OLMUŞTUR!..
Hafız el-Esad’ın, bölgedeki direniş örgütlerini desteklediği, kendi ülkesinde barındırdığı hep iddia edilegelmiştir. Oysa Hafız el Esad, iddia edildiği gibi direniş cephesinde yer alan Hamas, İslami Cihad, Hizbullah gibi örgütleri desteklememiştir. Ortadoğu’nun kanlı tarihine kısa bir göz atan herkes, Siyonist İsrail kadar olmasa da bazen Siyonist İsrail’i bile aratır katliamların Suriye’nin Nusayri Esad rejimi tarafından gerçekleştirildiğini görecektir. Yalnız kaldığını ve uluslar arası emperyal güçler tarafından çeşitli gerekçelerle kuşatıldığını hissettiği zamanlarda direniş örgütlerini desteklemiştir. Ancak bazen kendi menfaatine, bazen de emperyal güçlerin menfaatlerine aykırı gelişmeler söz konusu olduğu zaman da, bu direniş örgütlerine yönelik katliam gerçekleştirmekten de geri kalmamıştır. Esad rejiminin kuşatılma gerekçesi ise, bazen direniş örgütlerini kontrol altında tutmaya, bazen emperyal ve Siyonist güçlere daha çok boyun eğmeye, bazen de bölge ülke halkları nezdinde prestijini yükseltmeye yönelik olmuştur. Yoksa Siyonist ve emperyal güçler, gerek baba Esad ve gerekse oğul Esad rejiminden göründüğü ve gösterildiği gibi hiçbir zaman rahatsız olmamışlardır. Bu çerçevede gerektiğinde Hizbullah’a gerekli desteği vermiş, gerektiğinde de Siyonist ve emperyal batılı eli kanlı istihbarat örgütleri tarafından başkent Şam’da İmad Muğniye[4] gibi Hizbullah’ın askeri komutanlarına yönelik suikast gerçekleştirilmesine zemin de hazırlamıştır. Suriye istihbarat örgütü Muhaberat’ın bu suikasttan haberinin olmaması kesinlikle mümkün değildir. Ayrıca Lübnan’da Emel örgütünün ideologu ve imamı Musa Sadr’ın Libya diktatörü Kaddafi tarafından öldürülmesinde bile Suriye’nin rolü olduğu şüphesi hala giderilebilmiş değildir.[5] Hafız el-Esad ya da Rıfat Esad yani Esad ailesi birbirlerine karşı verdikleri iktidar mücadelesi bile göstermektedir ki, Esad ailesi, kendi menfaati için yapamayacağı hiçbir şey yoktur.

GOLAN TEPELERİNİN KAYBEDİLMESİ!..
Hafız el-Esad, kendi halkına ve direniş örgütlerine karşı yapmadığı ihanet kalmamıştır. Hafız el-Esad’ın ilk ihaneti 6 gün savaşı olarak da bilinen 5 Haziran 1967’de başlayan savaş esnasında gerçekleşmiştir. Bu savaşta, Esad hem Savunma Bakanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı, hem de Genel Kurmay Başkanı’dır. Yani Suriye Silahlı Kuvvetleri’nin tek patronu Hafız el-Esad’dır. 1967 Savaşı’nda ortaya çıkan iki önemli çelişki bugün bile cevaplanamamıştır. Bunlardan ilki, Suriye’nin sahip olduğu muazzam taktik avantajlara ve Golan bölgesinin büyük stratejik önemine rağmen, işgale karşı ordunun gösterdiği direncin zayıf kalması ve Esad’ın başında bulunduğu komuta kademesinin gösterdiği zafiyettir. İkincisi de, Mısırlı komutanlarla daha önce anlaşılmış olmasına rağmen, savaşın üçüncü günü olduğu halde Suriye kuvvetlerinin Mısırlı askerlerle eş zamanlı olarak harekete geçmeleri gerekmesine rağmen bunu yapmamalarıydı. 1967 savaşındaki kötü yönetimi, Baas içinde Esad’a karşı güçlü bir muhalefet çıkarmıştı.

Toplam altı gün süren savaşın 4. gününde İsrail birlikleri Golan Tepeleri’ne girerek hızla ilerlemeye başladığında anlaşılmaz bir sebeple Şam radyosu sabah 8.45’de Şam’a 40 km mesafedeki stratejik Kuneytra yerleşim biriminin düştüğünü ilan etmiştir. İsrail kuvvetlerinin Kuneytra’ya ulaşmasına bir hayli mesafe olduğu halde Şam radyosunun böyle bir açıklama yapması, Şam’dan yardım gelmeyeceğini gören Suriye kuvvetlerinin Kuneytra’yı boşaltarak geri çekilmesine neden olmuştur. Esad,  Salah Cedid’i ve ekibini zor durumda bırakmak için Suriye askeri güçlerini zamanında harekete geçirmediğini iddia etmiştir. Bu savaşta asıl suçlu Esad ve başındaki silahlı güçler olmasına rağmen, Esad’ın sivil yöneticileri suçlaması ve buna ilişkin güç kullanarak yönetim kademesinde bazı değişiklikler yapması da bu iddiayı doğrulamaktadır.

KARA EYLÜL KATLİAMI
İkinci İhaneti ise, Kara Eylül olaylarında olmuştur. 1967 mağlubiyetinden sonra evleri ve yurtları işgal edilen Filistinlilerin bir kısmı Suriye’ye, çoğunluğu ise Ürdün’e göç etmek zorunda kalmıştır. Ürdün’de sayısı gittikçe artan Filistinliler, Siyonist İsrail açısından bir tehdid oluşturmaya başlamıştır. Aynı zamanda Ürdün kralı Hüseyin de, Filistinlileri kendi geleceği için tehdid olarak görmekteydi. 1970 yılı Eylül ayında Ürdün ordusunun, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) bağlı gerillaların kaldığı kamplara yönelik başlattığı saldırı sırasında, Filistinlilere yardım etmek için yaklaşık 200 Suriye tankı Ürdün’e gönderilmişti. Kara Eylül olayları olarak bilinen çatışmalarda Irak’ın da Ürdün Kralına yardım amacıyla 12 bin kişilik askeri güç göndermişti. Salah Cedid’in Filistinlilere yardım etmesini ve Ürdün kralının devrilmesine yönelik politikasını benimsemeyen Genelkurmay Başkanı Esad, çatışmalara müdahale edilmesine karşı çıkarak uçak göndermeyi reddetmiştir. Ürdün ordusu ile Filistinli gerillalar arasındaki çatışmalar 10 Temmuz 1970’de başlamış ve aralıklarla 27 Eylül’de yapılan ateşkes antlaşmasına kadar devam etmiştir. Kral Hüseyin bu ateşkes antlaşmasına rağmen ABD ve Siyonist İsrail’in de kışkırtmasıyla 13 Temmuz 1971’de tekrar Filistinlilere saldırarak toplam 3000 Filistinliyi katletmiştir. Kral Hüseyin’in Filistinlilere yönelik gerçekleştirdiği bu katliam tarihe Kara Eylül olarak geçmiştir.

TEL ZAATAR’DAKİ KATLİAM!.
Esad’ın üçüncü ihaneti ise 1976’da gerçekleşmiştir. Aralıklarla 15 yıl devam edecek Lübnan iç savaşı 13 Nisan 1975’de Falanjistlerin, içinde Filistinlilerin bulunduğu bir otobüse ateş açarak 27 kişiyi öldürmeleri ile başlamıştır. Lübnan’ı kendi tabii uzantısı olarak gören Suriye, farklı amaçlarla da olsa Ürdün ve Siyonist İsrail de, Filistinlilerin Ürdün’de etkin bir konumda bulunmalarından hoşlanmıyordu. Hele Filistinlilerin 12 Nisan 1976’da yapılan seçimlerde, Ürdün Batı Yakası’nda zaferle çıkmalarına bu güçler hiç tahammül etmediler. Çünkü Filistinlilerin burada güçlenmesi Hafız Esad’ın “Doğu Cephesi” planlarını bozarken, Siyonist İsrail’in genişleme siyasetine ve Ürdün’ün de uzlaşmacı ve işbirlikçi yönetimi için bir tehdid oluşturmaktaydı. Bu nedenle, Filistinlilerin oluşturduğu bu tehdidin bir an önce giderilmesi gerekmekte idi. Bu amaçla da, Lübnan’ın tamamına yayılan bu iç savaşta, Filistinli güçlerle müttefiklerinin daha da güçlenmesini engellemek için Lübnan’a giren Suriye güçleri, Siyonist İsrail ve ABD ile birlikte Lübnan sağcı güçleri Falanjistleri desteklemişlerdir. Lübnan iç savaşının, Suriye aleyhine Filistinliler lehine gelişmesinde endişeye kapılan ABD, Arap Barış Gücü oluşturulmasına katkıda bulunarak, Filistinliler lehine oluşmaya başlayan dengeyi bozmaya çalışmıştır. Bu çerçevede Haziran sonlarında Tel Zaatar ve Cisr El-Paşa Filistin mülteci kampları kuşatılmıştır. Cisr El-Paşa, Hıristiyan Filistinlilerin yaşadığı küçük bir mülteci kampı idi ve fazla dayanamadan teslim olmuştu. Tel Zaatar ise inanılmaz bir direnme göstermekteydi. Tam bir abluka altında yiyeceksiz, içeceksiz ve ilaçsız olmalarına ve tepelerine yağmur gibi kurşun, top, tank ve roket mermileri yağmasına rağmen Tel Zaatar Kampı’ndaki Filistinliler dayanmaya yemin içmişlerdi. 53-54 gün dayanan Tel Zaatar, Filistin Devrimi’nin onur simgesi haline gelmişti. Lübnan’ın sağcı Falanjist güçleri, bir taraftan Siyonist İsrail tarafından eğitilerek silahlandırılırken, diğer taraftan da ABD, Siyonist İsrail ve Suriye donanmaları Filistinlilere yardımı engellemek için Lübnan kıyılarını abluka altına almışlardı. Zaman zaman zor duruma düşen Lübnan’ın sağcı Hıristiyanlarına Suriye ordusu imdada yetişmekteydi. Abu İyad, Tel Zaatar’ın düşüşünden Hafız el-Esad’ı sorumlu tutarken hiç de haksız değildi.[6] Çünkü Hafız el-Esad, bu kampta işleyeceği katliamı durdurabilecek tek güçtü; yapmaları gereken ise Tel Zaatar yolu üzerinden çekilmekti. Ancak bunu yapmayarak tam anlamıyla bir katliam yaşanmasına neden olmuştur. 5000 civarında Filistinli bu direnişte can vermiştir. 12 bin Filistinli kamptan tahliye edilmiş ve evleri buldozerlerle yerle bir edilmiştir.

Tel Zaatar direnişçileri 13 Temmuz’da “dünya halklarına” gönderdikleri açık mektupta şöyle diyorlardı:

“Şimdi size,… sempati toplamak için değil, bu uzun süreli kuşatmanın tümü boyunca sürdürdüğümüz kahramanca kararlılık konumundan sesleniyoruz…

“Hâlihazırda, yüzde 40’ı yoksul Lübnanlılar ve gerisi Filistinlilerden oluşan 30,000 dolayında insanın bulunduğu kampımız tam bir yıkım manzarası arz ediyor. Top ateşi ve ölüm tehlikesi altında kuyulardan taşıyabildiğimiz çok az su dışında suyumuz yok; evlerimizin enkazından kurtarabildiklerimiz dışında yiyeceğimiz yok; ne herhangi bir elektriğimiz var, ne de ilacımız ve tıbbi tedavi olanağımız…

“Kampımıza karşı -ne yazık ki- Suriye silahları kullanılırken, Şam’daki yöneticiler, Lübnan’da bulunmalarının nedeninin kampımızı korumak olduğunu söylemeye devam ediyorlar. Bu, herkesten çok bizi yaralayan alçakça bir yalandan başka bir şey değil… Ama şunu bilmenizi isteriz ki, bütün cephanemiz tükense ve silahlarımız sussa da bu kampı çıplak ellerimizle savunmaya, açlıktan ölmemek için kemerlerimizi sıkmaya devam edeceğiz. Edeceğiz; çünkü biz teslim olmamaya karar verdik ve teslim olmayacağız da…

“Açlığa, susuzluğa ve tam bir ilaçsızlığa, hiç kimsenin felç edemeyeceği ve kıramayacağı bir kararlılıkla meydan okuduk. Bunu yapabilmemizin nedeni, kampımızı savunmakla varoluşumuzun ta kendisini, halkımızın yaşamını, onun var olma iradesini ve anayurduna geri dönme savaşımını sürdürme kararlılığını savunuyor olmamızdır.”[7]

Lübnanlı Marunîler ve Falanjistler, Hafız Esat yardım ve desteğiyle Tel Zaatar kampında bu insanlık dışı vahşeti işlediklerinde, ne işbirlikçi Arap rejimlerinden, ne de Filistinlileri desteklediğini söyleyen Sovyetler Birliği’nden herhangi bir yardım gelmemişti. 

Bu katliamlara, Hafız el-Esad’ın Suriye İhvan’ına karşı 1970’lerden itibaren gerçekleştirdiği katliamları da ilave edersek, Esad’ın ne kadar zalim, ne kadar gaddar olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bu katliamlardan sadece Hama katliamı bile Esad’ın nasıl eli kanlı bir katil olduğunu göstermeye yeter.

ESAD REJİMİ, SİYONİST İSRAİL’İN GÜVENCESİDİR!..
İslam düşmanı Nusayri Esad rejimi, kendisini daima direniş rejimi olarak takdim etmiş ve meşruiyetini Amerikan ve İsrail düşmanlığı üzerinden sağlamaya çalışmıştır. Oysa Hafız el-Esad’ın, Suriye’de oluşturduğu azınlık rejimi, hem Siyonist İsrail için, hem de ABD için birçok ülkeyle mukayese edilmeyecek derecede bir güvence oluşturmuştur. Merhum Kelim Sıddıki’nin de belirttiği gibi, Suriye ve benzeri komşu Arap ülke yönetimleri Siyonist İsrail için koruyucu bir zırh gibidir. Beşşar Esad’ın anne tarafından birinci dereceden kuzeni ve Suriye’nin en güçlü işadamı olan Rami Mahluf da, Selefilere karşı ön cepheyi oluşturduklarını ve gitmeleri halinde Selefilerin geleceğini ve savaşı dışarıya (İsrail'e) yayacaklarını ileri sürmesi de, Suriye’nin Siyonist İsrail için nasıl bir güvence oluşturduğunu göstermesi açısından önemlidir. Daha da önemlisi Hafız el-Esad’ın, 'İsrail Golan'dan çekilsin, saldırmazlık antlaşması imzalarız' şeklindeki açıklaması, Esad rejiminin Filistin davasına ya da direniş cephesine olan bağlılığının konjonktürel ve  ne kadar çürük olduğunu göstermektedir. Zaten Esad’ın, Suriye’nin Golan Tepeleri’ni kaybettiği 1967’den 1970’e kadar en etkin bir isim iken, 1970’den sonra ise tek isim olmasına rağmen o günden bu güne Golan Tepeleri’ni tekrar almak için konuşmanın[8] dışında ciddi hiçbir adım atmaması da Siyonist İsrail’e düşman olduğu iddialarını boşa çıkarmaktadır. Siyonist İsrail ve ABD için Esad rejimi bilinen kötüdür, bilinen kötü ise, her zaman bilinmeyen kötüden iyidir.

Esad rejiminin düşmesi durumunda direniş cephesinin çökeceği yönündeki iddialar da doğru değildir. Tam tersine Ortadoğu’da direniş cephesi, Siyonist İsrail’e ve emperyal Batılı ve Doğulu devletlere karşı daha da güçlenecektir. Çünkü ilk defa, bu Siyonist ve emperyal işgalci güçlerin karşısında halkın iradesiyle işbaşına gelmiş yeni yönetimler olacaktır. Bu yönetimler ise, asla eski diktatörlükler gibi Siyonist İsrail ya da Batı yanlısı politikalar izlemeyeceklerdir. Üstelik bu yeni yönetimler, İslami olmasalar bile, yine de Siyonist İsrail’in ve emperyal işgalci devletlerin uykularını kaçırmaya yetecektir.

Esad rejimini devirmek için Suriye halkı korku duvarını aşmıştır. Bu korkusuzluğunun ve fedakârlık ruhunun ilerde Siyonist İsrail’e ve diğer emperyal işgalci güçlere karşı yönelmesi için hiçbir engel yoktur. Suriye halkı, Esad rejimini devirmek için gösterdiği büyük cesaretin ve ödediği büyük bedelin aynısını pekâlâ hem Siyonist İsrail’e ve hem de diğer işgalci güçlere karşı gösterebilir.


[1] Nusayrilik; Muhammed b. Nusayr en-Nemiri (ö.883) tarafından kurulmuş aşırı bir Şii fırkasıdır. İbni Nusayr, İmamiyye’nin onuncu imamı Ali en-Naki’nin gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia etse de, mezhebin asıl felsefesi, Kufe ve Halep arasındaki Cunbula’da yetişip 968 yılında Halep’te ölen Hüseyin bin Hamdan el-Hasibi tarafından oluşturulmuştur. El-Hasibi tarafından yazılan ve 16 sureden oluşan Kitabu’l- Mecmu, Nusayrilik’in kutsal kitabı kabul edilmektedir. Ali’nin ilahlaştırılması temelinde yükselen mezhebin nazariyesi, Hıristiyanlık’taki Baba/Oğul/Kutsal Ruh üçlemesine benzer şekilde Ali/Muhammed/Selman üçlemesi yaparak Batıni bir akideye dayanmaktadır. Giriş için büyük seramoniler gerektiren mezhebin en belirgin özelliklerinden biri de erkeklere has olmasıdır. Çoğunlukla Suriye’de yerleşmiş, Hatay, Tarsus, Adana, Fırat boyları ve Lübnan’a da yayılmış olan Nusayriler’in toplam sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte yaklaşık 400.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
[2] Bunlardan Eczacılık eğitim alan kızı Büşra Albay Asaf Şevket ile evlenmiştir. Asaf Şevket, bombalama neticesinde ölünceye kadar Suriye İstihbaratı’nın üst düzey görevlilerinden biri idi.  Mühendislik okuyan Basil, babasının direktifiyle orduya katılıp yönetimin en güçlü adayı olarak yetiştirildiyse de 1994 yılında şüpheli bir trafik kazasında ölmüştür. İkinci büyük oğlu Beşşar, tıp öğrenimi alarak göz doktoru olmuştur. Babasından sonra 2000 yılında Suriye Devlet Başkanlığına getirilmiştir. Mecid ekonomi okuyarak ülkenin önemli zenginlerinden biri olmuştur ve siyasetle doğrudan ilgili görünmüyor. Diğer evlat Mahir ise makine mühendisi olarak okumuş, Dera’daki katliamı gerçekleştirmiş, ancak bombalama olayında ağır yaralı olarak kurtulmuşsa da sonradan öldüğü iddia edilmiştir.
[3] Hafız el-Esad’ın oğlu Beşşar, Rıfat Esad’ın oğlu Sümer.
[4] Hac İmad Muğniye, Hizbullah'ın askeri kanat lideri idi. Muğniye, 25 yıldır 42 devlette, CIA ve Mossad ajanları tarafından aranmaktaydı. Amerika, Muğniye’nin yeri hakkında bilgi verenlere 25 milyon dolar ödül vereceği ilan etmişti.  İmad Muğniye, 12 Şubat 2008’de, Hz. Rukeye’nin kabrini ziyaret ettikten ve matem gecesine katıldıktan sonra Suriye’nin başkenti Şam’da uğradığı suikastla şehid edilmiştir. Muğniye, kendi aracının arkasına parkeden bir araca yerleştirilen bombanın patlatılması neticesinde şehid olduğu öğrenilmiştir. Daha geniş bilgi için bkz; http://www.israhaber.com/sehadetinin-2-yilinda-bilinmeyen-yonleriyle-imad-mugniye-8400-haberi.html
[5] Kaddafi’nin uydu telefonu ile yerini tesbit ederek adresini NATO güçlerine verenin de oğul Esad olduğu daha yeni basında yer almıştır. Bkz: http://www.sabah.com.tr/Dunya/2012/10/02/kaddafiyi-esad-satti/#
[6] Daha geniş bilgi için, Cengiz Çandar, Direnen Filistin, May Yayınları, 1.bsk. Aralık 1976, İstanbul, s.452 vd.
[7]http://turkishmarxist.wordpress.com/2005/01/28/tel-el-zaatarin-53-gunu/
[8] Esad, 1986'da İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri için şöyle diyordu, 'Sizi temin ederim ki vatanımız iyi durumdadır. Golan için endişe etmeyiniz, çünkü 12 milyon Suriye vatandaşı Golan'ı geri almaya muktedirdir.'
Bu konuşmanın üzerinde 26 yıl geçti, Suriye'nin nüfusu iki kat arttı, Sovyet ve İran yardımı sayesinde ordusu daha da güçlendi ama işgal altındaki Golan'dan bir karış toprak parçası bile al(a)madı.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 20-10-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82151154 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net