29-01-2023
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow İRAN-SURİYE İLİŞKİLERİ VE SURİYEDEKİ HALK DİRENİŞİ!..
İRAN-SURİYE İLİŞKİLERİ VE SURİYEDEKİ HALK DİRENİŞİ!.. PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 2
KötüÇok iyi 
Yazar Ali KAÇAR/Genç Birikim   
02-10-2012
İRAN-SURİYE İLİŞKİLERİ VE SURİYE’DEKİ HALK DİRENİŞİ!..

                                                                         Ali KAÇAR/Genç Birikim
         İran’da Şah’ın yıkılışına ve Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin kovulmasına götüren 1979’daki halk ayaklanmaları, sadece Türkiye’de değil, İslam dünyasının tamamında ve hatta bütün dünyada umutsuzluğa kapılmış mazlum ve mahrum halklarda bir umut, bir heyecan meydana getirmişti. Çünkü yenilmez, baş edilmez olarak bilinen dünyanın iki emperyal süper ülkesi, tabiri caizse yalın ayaklılar tarafından mağlup edilmiş, tılsımları bozulmuş ve yenilmezlik efsaneleri yerle bir edilmişti. Afganistan’da,
Sovyetler Birliği’nin Afganlı mücahitler, İran’da Amerika Birleşik Devletlerinin de İranlı Müslümanlar tarafından kovulmuş olması, gerçek anlamda bir devrim/inkılâp olarak tarihteki yerini almış ve özellikle de İran devrimi bir milad oluşturmuştur. İran’da devrimin silahsız gerçekleştirilmiş olması, bu devrime bambaşka bir anlam ve önem kazandırmıştır.

         O dönemleri yaşayan bizim yaşıtlarımız, emperyal küfre, şirke ve işgale karşı verilen mücadelenin kitlelerde meydana getirdiği umutla yatıp kalkar olmuşlardı. Devrimin kahramanları dilimizde düşmez ve onlar için, onların muzaffer için sürekli dua edilirdi. İçinde yaşadığımız totaliter, egemen Kemalist sistemin bütün baskılarına rağmen yapılan her eylemde, bu kahramanlar sloganlaştırılır ve hatta ‘İran, Afganistan, sıra sende Türkiye’ türü ya da benzeri sloganlar eksik olmazdı dillerimizde! Hayallerimizi, rüyalarımızı süslerdi bu iki ülke ve bu ülkelerde verilen mücadele!  

Afganistan’da, Sovyetler Birliği’nin kovulmasından kısa bir süre sonra mücahidlerin kendi aralarındaki kavgaları, birbirlerini katletmeleri sadece umutlarımızı değil, hayallerimizi de söndürmüştür. Çünkü Müslümanlar kardeştir ayeti ve benzeri diğer ayet ve Hadis-i Şeriflere rağmen Müslümanların birbirlerini katletmeleri emperyal tağuti ve şeytani rejimleri sevindirmekten başka bir şeye yaramıyordu: üstelik her iki tarafından ölenler de, öldürenler de kendilerini İslam’a nisbet etmekteydi. ‘Devrim kendi evlatlarını yer’ sözünü gerçekleştirircesine, düne kadar Sovyetler Birliğine karşı mücadele eden Müslümanların daha sonra birbirlerini katletmeleri anlaşılır gibi değildi, ama maalesef bu, kahredici bir şekilde devam etmekteydi. Daha sonra, Afganistan’da birbirlerine karşı savaşan bu gruplara karşı Molla Ömer başkanlığında, Pakistan’da medreselerde okuyan gençlerden oluşan ‘Taliban’lar 1994’de harekete geçmiş ve bütün bu grupları bir tarafa iterek ya da boyun eğdirerek yönetimi ele geçirmiştir. Taliban ile ilgili lehte ve aleyhte çok şey söylenmiş ve halen de söylenmektedir. Aleyhte söylenen bu şeylerin büyük bir kısmı Müslümanları yönlendirme amaçlı emperyal istihbarat örgütlerinin yalan yanlış yaydığı istihbari bilgilere dayanmaktaydı. Elbette Taliban’ın hataları olmuştur, ama herhalde Rusya ya da ABD veyahut CIA güdümünde kuruluna Karzi Hükümeti’nden kötü değildi. Ne yazık ki Taliban ile ilgili, emperyal ülke istihbarat örgütleri tarafından gündeme getirilen manipüle edici bu iddiaların tamamı –fasıkların getirdiği haberlerin araştırılması emrine rağmen- doğruymuş gibi kimi Müslümanlar tarafından kabul görmüştü. Oysa Taliban, kanaatimce bütün yanlışlarına ve hatalarına rağmen bu suçlamaları hak eden bir yapılanma değildi. Daha sonra 11 Eylül olaylarının ardından emperyalist ve küresel terörist ABD’nin tehdit ve zoruyla oluşturulan ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu işgalci ve istilacı ülkeler tarafından Afganistan işgal edilerek Taliban yönetimi devrilmiştir. En azından kimi Müslümanlar açısından bir umut olan bu yönetim de uluslar arası işgalci güçler tarafından yüz binlerce masum insanın ölümüne ve sakatlanmasına neden olarak, halkına rağmen yönetimden uzaklaştırılmıştır. Ne yazık ki halen bu ülkede bunca katliam, yıkım ve talana rağmen işgal devam etmektedir. Türkiye’nin Afganistan’da, emperyal işgalci güçlerle birlikte işgalci konumda iken, Ortadoğu’da Tunus’la başlayan halk ayaklanmalarından yana gözükmesi hiçbir anlam ifade etmemektedir. Türkiye, Afganistan’da muharip güç olarak bulunmadığını söylese de, eli kanlı katiller güruhu ABD ve işbirlikçilerine lojistik destek sağlayarak, bu işgalci güçlerle aynı konuma gelmektedir. Tarih ve dolayısıyla Müslümanlar, Türkiye’nin bu durumunu asla affetmeyecektir. Türkiye’nin alnına sürülmüş bu kara lekenin silinmesi, ancak, hemen ve bir an önce Afganistan’daki askerleri çekmesiyle mümkün olabilir. Aksi halde Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarına taraftar gözükmesinin de ‘işbirlikçilikten’ başka hiçbir anlama gelmeyecektir.

İran’da devrim gerçekleştirildikten ve Ayetullah Humeyni Paris’ten Tahran’a 1 Şubat 1979’da döndükten sonra oluşan hava, Sünni’siyle Şii’siyle bütün Müslümanlara, hatta bütün mazlum ülke halkları için bir umudun yeşermesine neden olmuştu. Ayetullah Humeyni’nin, gerek kendisini karşılayan halka ve gerekse daha sonra kendisini ziyarete gelen heyetlere yaptığı konuşmalar da diğer coğrafyalardaki Müslümanlar tarafından dikkatle, heyecanla ve peşin bir kabulle izlenmekteydi. Çünkü İran, yenilmez, baş edilmez denilen emperyalist ABD’yi ve işbirlikçisi Şah’ı kendi ülkesinden kovmuş ve yerine İslam’a dayalı bir yönetim kurmuştu. Sadece bu yön bile bizlere heyecan vermeye yetiyor ve artıyordu!

Ancak kısa bir süre sonra başlayan Irak-İran savaşı, bizlerde bir hayal kırıklığı meydana getirmişti. Çünkü bu savaşın da, Afganistan’da mücahidlerin birbirleriyle savaşmalarının arkasında da emperyal işgalci güçler bulunmaktaydı. Acaba, Müslümanlar, bir ülkeyi İslam’a göre yönetmeye, her türlü işgal, istila ve engellemelere rağmen güç yetiremeyecekler miydi? Eğer, her defasında emperyal işgalci güçler, İslam’i yönetimleri ılımlaştırarak kendi güdümlerinde birer yönetim haline getireceklerse, o zaman mücadele etmek anlamsızlaşmıyor muydu? Ama buna rağmen yani Irak’ın Sünni (!), İran’ın da Şii olmasına rağmen bütün gücümüzle ve kalbimizle İran’ı desteklemiş ve muzaffer olması için dua etmiştik. Çünkü Saddam, bize göre 17 Temmuz 1968’de akrabası Hasan el-Bekr ile birlikte bir darbeyle yönetime geldikleri günden bu yana bazen ABD’nin, bazen de Sovyetler Birliği’nin taşeronluğunu yaparak Iraklı Müslümanlara zulm etmiş ve halen de yapmaktaydı. Çünkü Saddam rejiminin ne İslam’la ne de Sünni’likle bir ilgisi vardı; Saddam, 1943’de Şam’da (Suriye) sosyalist, Arap ırkçıları tarafından kurulmuş Baas Partisi’nin başında bulunmakta idi ve aynı düşünceyi taşımaktaydı. Dolayısıyla İslam’la, İslami düşünce ile bir ilgisi yoktu. Zaten Saddam Hüseyin kendisi de dahil Müslümanlardan hiç kimse Irak yönetimini İslam olarak kabul etmemekte idi. Bizlere göre o dönemde, dünyada, eksiğiyle fazlasıyla İslam’la yönetilen iki ülke vardı; bunlardan birisi İran, diğer ise Afganistan idi. Bazı Müslümanlar İran’ın, bazıları da Afganistan’ın İslamiliğini kabul etmeseler de, böyleydi.  İslam’la yönetildiği iddia edilen Suud, Mısır, Ürdün vd ülke rejimleri ise İslami değildi, ama halkları Müslüman olan ülkelerdi.
Bundan dolayı da Saddam’ın başında bulunduğu Irak Baas yönetiminin, yıkılması gereken bir yönetim olarak görüyorduk. Çünkü Saddam Hüseyin, 17 Temmuz 1968’den beri akrabası Hasan el Bekr ile birlikte, 16 Temmuz 1979’dan sonra da yalnız başına Şii’si ile Sünni’si ile Irak Müslümanlarına yaptığı zulüm ve gerçekleştirdiği katliamlardan ve özellikle de 16 Mart 1988’deki Halepçe Katliamı bütün bunların tuzu biberi olmuştu. İşte bu ve benzeri başka nedenlerle ve İran’da yeni oluşmakta olan İslami rejime karşı başlattığı emperyal işgalci güçlerin güdümündeki savaş nedeniyle bütün gücümüzle, Saddam yönetimine karşı çıkmaktaydık.

İLK KIRILMA HAMA OLAYLARI İLE BAŞLADI!..
Müslümanların İran’a bakışı ve kabullenişi genelde müsbet idi. Ancak, İran’ı bütün kalbiyle benimseyen kimi Müslümanlar açısından İran’a bakıştaki ilk kırılma, Suriye’de 2 Şubat 1982’de Nusayri Baas rejimi tarafından gerçekleştirilen Hama katliamı ile başlamıştır. Bilindiği gibi Ayetullah Humeyni 1 Şubat 1979’da İran’a dönmüş, 2 Şubat 1982’de yani üç sene gibi kısa bir süre sonra da Esad yönetimindeki Baas diktatörlüğü, Hama’da, kimi kaynaklara göre 30, kimilerine göre ise 40 bin masum Hamalı katledilmiş, bir o kadarı da kaybedilmiştir. İran, Müslümanlarla Esad arasında -İran-Irak savaşından dolayı- en az tarafsız kalması gerekirken, ne yazık ki, ilahlık taslayan İslam düşmanı Esad’ın tarafını tutmuştur. İran, İhvan ayaklanmasını, Irak’la devam eden savaşında tek çıkış kapısı olan Suriye’yi İran’dan kopartmak amacıyla emperyal Batılı ve Siyonist güçler tarafından kışkırtılması olarak görmüş ve bu nedenle de Esad diktatörlüğünü desteklemiştir. Aslında İran, bugün de aynı iddiaları tekrarlayarak 20 aya yakın bir zamandır on binlerce insanı katleden ve Suriye’nin tarihi zenginliğini yerle bir eden Beşşar Esad’ı desteklemektedir. İran’ın, azınlık Nusayri diktatörlüğünü destekleme gerekçesi olarak 1982’de de, bugün de gündeme getirdiği bu iddialar doğru değildir. Çünkü Suriye’de İhvan öncülüğünde Nusayri Baas diktatörlüğüne karşı başlatılan kıyam, İran devriminden ya da İran-Irak savaşından sonra başlatılmış bir kıyam değildi. Aslında bu kıyam, 8 Mart 1963’de Suriye’de Baas darbesi gerçekleştiğinden bu yana ve özellikle de 1970’lerden itibaren kesintisiz bir şekilde devam etmektedir. Suriye’de, İhvan öncülüğünde, 1963’de, 1964 ve 1966 yılında başarısız halk ayaklanmaları başlamıştı. 1969 ve 1970’li yıllarda Suriye İhvanı silahlı mücadele yanlısı ve karşıtı olmak üzere iki gruba ayrılmış ve İhvan yönetimine silahlı mücadele yanlısı ekip gelmişti. 1973’de Said Havva’nın öncülüğünde başlayan eylemler daha sonraki yıllarda da artarak devam etmiştir. Mervan Hadid öncülüğünde ayrı bir ekip de uzun zamandan beri silahlı mücadele vermekte idi Suriye’de! Mervan Hadid’in 1976’da Suriye zindanlarında Esad’ın işkencecileri tarafından işkence ile şehid edilinceye kadar silahlı mücadeleye devam etmiştir. Mervan Hadid’in işkenceyle şehadeti ve Baas diktatörü Esad’ın 1976’da Lübnanlı Müslümanlara karşı Lübnan Marunîleri korumak bahanesiyle Lübnan’a girişi ve Müslümanları katletmeye başlaması silahlı mücadeleyi daha şiddetlendirmiştir.  

Kısacası Suriye’de, İhvan’ın kıyamı 1982 Hama olaylarıyla ve dolayısıyla İran-Irak savaşında İran’a yardım eden Suriye’yi bundan vazgeçirmeye dönük başlamamıştır. Suriye’ye ve özellikle de Suriye’deki İhvan mücadelesine kabaca göz gezdirenler, bu mücadelenin çok önceleri –yukarıda da belirttiğimiz gibi 1963’de- başladığını görürler. Hama katliamından sonra Said Havva’nın Saddam’ı sığınması ve Saddam’ı övücü sözler sarf etmesi asla kabul edilemez. Ancak, İran’ın, emperyal Batılı emperyal devletler tarafından kuşatılmışlığını gündeme getirerek İslam düşmanı ve yıllardır Müslümanları katleden Nusayri Rejimini desteklenmesini savunanlar, neden Baasçı diktatör Esad tarafından özellikle de Hama katliamından sonra Said Havva’nın bu tavrını eleştirmektedirler? Aynı kuşatılmışlık, aynı çaresizlik Said Havva için de söz konusu değil miydi? Bize göre, Said Havva’nın bu tavrı ne kadar yanlış ise, İran’ın, eli kanlı katil Esad’ı 1982’den beri savunması daha çok yanlış ve savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Çünkü İran devlettir; üstelik İslami devlet iddiası bulunmaktadır. Hama olayları, İran’ı destekleyen Suriye Nusayri rejimini zor durumda bırakmak için Batılı ve Siyonist güçlerce desteklenmiştir iddiası, içi boş bir iftiradan başka bir şey değildir. Çünkü Hafız el-Esad, bir darbe ile en yakın arkadaşı Salah Cedid’i Eylül 1970’de devirdikten sonra başlangıçta Müslümanların gönlünü kazanmak için geçici bir takım adımlar atmışsa da 1973’den itibaren bu tavrı değişmiş ve 1982 Hama Katliamına kadar geçen sürede, Müslümanlara karşı ölümüne bir mücadele vermiştir. Tekrar belirtelim ki, Suriye’de İhvan’ın Esad rejimine karşı mücadelesi İran devrimiyle ya da İran-Irak savaşı ile başlamış değildir. Dolayısıyla İran’ın bu gerekçelerle Suriye’deki İslam’la ve insanlıkla ilgilisi bulunmayan azınlık Baas diktatörlüğünü savunması asla kabul edilemez. Çünkü bir Müslüman, ancak Müslümanları kendisine dost edinebilir ve hangi hallerde kâfirlerle işbirliği yapacağı da bellidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de geçen birçok ayet, bir Müslüman’ın ancak bir Müslüman’ı kendisine dost edineceği, kâfirleri ise asla dost edinemeyeceği açıkça belirtilmektedir. Aşağıda örnek olarak verilen birkaç ayet bile bu gerçeği açıkça teyid etmektedir:
“Zâlimlere asla meyletmeyin. Aksi takdirde Cehennem ateşi size dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım görmezsiniz (Hud, 11/113).
“Kâfirleri dost edinen, Allah’ın dostluğunu bırakmış olur.” (Al-i İmran, 3/28)
“Ey iman edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin.” (Mümtehine, 60/1)
“Ey müminler, mümin olmayan kâfirlerle dost olmayın!” (Al-i İmran, 3/118; Nisa, 4/144)
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah’a aittir.” (Nisa, 4/139)

Beşşar Esad’ın da, babası Hafız el-Esad’ın da İslam’la ve Müslümanlıkla uzaktan yakından hiçbir ilgileri yoktur. Her ne kadar baba Esad, Suriye Anayasası’ndaki devlet başkanı Müslüman olmalı şartı dolayısıyla kendisinin de 30 senedir Müslüman olduğunu iddia etmiş, umreye gitmiş, bastırdığı Kur’an-ı Kerim ilk sahifesine kendi resmini koydurmuş ve Şam’ın büyük camilerinde namaz kılmışsa da bu gerçeği asla değiştirmez. Zaten Suriye Müslümanları da bu konuda ikna da olmamışlardır. Hatta, Suriye Müftüsü Ahmet Keftaro’nun Hafız el-Esad’ın Müslüman olduğuna şehadet etmesi, Lübnan Emel örgütünün kurucusu Musa Sadr’ın da 1973’de Nusayrilik dahil bütün Alevilerin (Türkiye’deki aleviler de dahil) ‘Şii Müslüman’ olduğuna dair verdiği fetva da, Suriye Müslümanlarını tatmin etmemiştir. Bu fetvalara rağmen Suriye Baas Parti ideolojisinin laik, seküler, Arap milliyetçisi oduğu, Esad ailesi tarafından da hiç gizlenmemiştir. Nitekim Beşşar Esad Tv’ye çıkıp “Biz Arap milliyetçileri olarak İslamcılara karşı mücadele ediyoruz” dediği ve bu dediğinin sadece söylemde de kalmadığı Esad hanedanın Suriye’de işlediği katliamlar açıkça göstermektedir.

Irak’ta Saddam nasıl diktatör ve kan içici idiyse, aynı şeklide hatta daha fazlasıyla Esad ailesi de (Hafız el-Esad, Rıfat Esat, Beşşar Esad, Mahir Esad ve diğer avenesinin tamamı) eli kanlı katil ve kan içicidir. Hiçbir stratejik gerekçe, hiçbir dış politik mülahaza ne Hama katliamı esnasında, ne de 20 aydır devam eden ve Suriye halkına her gün yeni Hama’lar yaşatan eli kanlı katil Esad’a yardım etmeyi, onu mazur göstermeyi haklı çıkarmayacaktır.

İKİNCİ KIRILMA İSE AFGANİSTAN İŞGALİ İLE YAŞANMIŞTIR!..
İran konusunda ikinci kırılma ise Afganistan işgali ile yaşanmıştır. Taliban ile geçinemediğini hiç gizlemeyen İran, Taliban’ın devrilmesi için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışmıştır. Hatta ırkçı ve İslam düşmanı Raşit Dostum’un da içinde bulunduğu Kuzey İttifakı’na Rusya ve Tacikistan ile birlikte her türlü desteği sağlamıştır. Bu destek sözde de kalmamış, aynı zamanda Kuzey İttifakının denetimindeki havaalanlarına her gün onlarca İran nakliye uçağı ile malzeme taşımıştır. Zaten Taliban’ın, 1994’den itibaren Afganistan’ı ele geçirme mücadelesinde önünde –neredeyse- tek engel olarak İran ve Rusya Bloğu bulunmakta idi. Üstelik İran, 1982’lerden beri Afganistan’daki Şii Hazara’ları özel önem vermiş ve onları İran’da özel eğitime tabi tutmuş ve silahlandırmıştır. İran’ın bu desteği sayesinde Hazara’ların Sovyetler’in Afganistan’dan çekilmesinden sonra kurtarılmış geniş bir bölgeye egemen olması sağlanmıştır.

Kuzey İttifakı, Ekim 2001’de Amerika ve İngiltere’nin Afganistan işgali başlayana kadar Şah Mesud’un doğum yeri olan Penşir Vadisi’ni ve kuzeydoğunun dağlık kesiminde küçük bir bölgeden oluşan ve ülkenin %5’inden azını oluşturan bir alanı kontrol etmekteydi. Dünyayı “bizden olanlar” ve “karşı olanlar” şeklinde ikiye ayıran küresel terör devleti ABD, 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’a Sınırsız Özgürlük adını verdiği hava taarruzunu başlatmasıyla Kuzey İttifakı’nın etki alanı gittikçe daha da genişlemiştir. Ve nitekim çağın yüz karası insanlık dışı vahşi saldırıya, “Haçlı Seferi’ne başlıyoruz” adını veren George Bush, İran’ın da desteklediği Kuzey İttifakı ile birlikte kısa bir sürede on binlerce Müslüman’ı katlederek Taliban yönetimine son vermiştir.

Taliban devrilip yerine ABD güdümünde CIA pasaportlu Hamid Karzai hükümetinin kurulması herhalde İran’ı sevindirmiştir. İran eski devlet başkanı yardımcısı Muhammed Ali Ebtahi İran'ın, Amerikan'ın Afganistan ve Irak işgalini desteklemedeki rolünü 15.01.2004'te şöyle açıklamıştır; 'Şayet İran'ın desteği olmasaydı Amerika, Afganistan ve Irak'ı bu kadar kolay işgal edemezdi!” Benzeri başka açıklamalar da çeşitli yetkililer tarafından yapılmıştır.[1] İran, daha sonraki süreçte de, ABD güdümlü CIA pasaportlu Karzai Hükümeti’ni siyasi ve ekonomik olarak desteklemeye devam etmiştir. 15 Ağustos 2007’de Kabil’i ilk defa ziyaret eden Mahmut Ahmedinecat, Hamit Karzai ile basın toplantısı düzenlemiştir. Yedi antlaşma imzalanan bu görüşmede Ahmedinecat yaptığı konuşmada: “Biz Afganistan’daki siyasi süreci tüm gücümüzle destekliyoruz. Zira İran, Afganistan’daki güvenliğin tesis edilmesinden ilk etkilenen ülkedir” demiştir. Karzai ise iki ülke arasındaki iyi ilişkiler olduğunu belirtmiş ve el Beyan gazetesinin ifadesine göre: “Elhamdulillah Afganistan komşusu İran ile gerçekten son derece iyi komşudur, yakın bir dost ve bir kardeştir” şeklinde konuşmuştur.[2]

10 Mart 2010’da Kabil’i tekrar ziyaret eden Ahmedinecad, Afganistan Cumhurbaşkanı kukla Hamid Karzai ile görüşmüş ve Karzai ile birlikte yaptığı basın açıklamasında “Yabancı güçlerin Afganistan’daki varlığı, Afganistan’daki barışın sağlanması açısından çözüm değil. Çözüm, meşru olan Afganistan hükümeti üzerinden gerçekleşir. İran, Afganistan’ın istikrarının bozulmasında olumsuz rol oynamamıştır. İran, Afganistan halkının ve hükümetinin yanında durmaktadır”[3] demiştir.
İran, Karzai hükümetini desteklemekle, ilişkilerini devam ettirmekle, aslında aynı zamanda ABD’nin, Afganistan, hatta Orta Asya ile ilgili çizdiği siyasal çerçeveyi desteklemiş oluyor. Bu ise, kabul edilebilir bir şey değildir. İran’ın, Taliban’ı iktidardan uzaklaştırarak yerine Şii olmasa bile kendi doğrultusunda bir hükümetin işbaşına gelmesi için çabalaması –çok uygun olmasa da- anlaşılır bir şeydir. Ancak İran’ın, Taliban’dan sonra Afganistan’daki siyasi süreci belirleyen ABD’nin işbirlikçisi ve CIA pasaportlu Karzai Hükümetini desteklemesi asla kabullenilemez. Çünkü bu durum, İran’ı, Taliban’ın devrilmesinde ve Afganistan’ın işgal edilmesinde, ABD ile işbirliği yapan bir ülke konumuna getirmektedir. Bu ise, her defasında ABD’ye karşı olduğunu, ABD’yi büyük şeytan olarak gördüğünü söyleyen İran’ın bu iddialarını boşa çıkarmaktadır. Taliban, çok kötü olabilir, birçok hata da yapmış olabilir, ama Taliban, ne ABD ile ne de onun işbirlikçisi CIA’nın maaşlı adamı Karzai ile asla mukayese edilemez. Her şeyden önce Taliban, kurduğu yönetimin İslami olduğunu ve İslam şeriatını uyguladığını ve bu konuda da –hatalarına rağmen- ciddi adımlar attığını, tıpkı İran gibi iddia eden bir harekettir. Böyle bir hareketi temsil eden Taliban ile komşu olmayı içine sindiremeyen İran, eli kanlı küresel katil ABD ile ve onun güdümünde kurulan Karzai Hükümeti ile komşu olmayı içine sindiriyor olmasını anlamak mümkün değildir.

ÜÇÜNCÜ KIRILMA NOKTASI İSE IRAK İŞGALİ İLE OLMUŞTUR!..
Ortadoğu uzmanı ve dergimizin yazarlarından Süleyman Arslantaş ile dergi adına İran’ın Türkiye Büyükelçisi Firuz Devletabadi ile Mayıs 2006’da bir röportaj gerçekleştirmiştik. Bu röportajda Büyükelçi Firuz Devletabadi’ye sorduğumuz bir sorunun bir bölümü şöyle idi:
“İran ise, İsrail’in en büyük destekçisi ABD ile Afganistan’da ve Irak’ta dolaylı da olsa işbirliği yaptığına dair bir takım haberler var. Mesela Afganistan’da ve Irak’ta İran’ın karşıt olduğu bir rejim Amerika vasıtasıyla ortadan kalkması ve buna karşılık olarak da İran’ın özellikle Irak’ta ABD’nin işini kolaylaştırdığına dair iddialar var. Bu konuda ne diyorsunuz?”
Büyükelçi bu sorumuza özet olarak şöyle cevap vermişti; “Aslında Amerika’nın, Irak’taki Saddam’ı ve Afganistan’daki Taliban’ı çökerttiği doğrudur. Fakat bunu İran için bir yarar olsun diye veya İran’ın çıkarlarını korusun diye yapmamıştır. Afganistan’da el-Kaide’nin, Irak’ta da Saddam’ın kendi kontrollerinden çıkması dolayısıyla bu işgaller gerçekleştirilmiştir. Bunları İran için yaptığını söylemek çok doğru olmaz. Kendi çıkarları doğrultusunda yaptılar fakat hamdolsun bu kendi zararlarına dönüşmüş oldu…”

Büyükelçiye sorduğumuz sorudaki iddialar, yukarıda da vermeye çalıştığımız gibi bazı İranlı yetkililer tarafından da kabul edilmiş iddialardır. Yani gerek Afganistan’da ABD ile birlikte hareket eden Kuzey İttifakını İran’ın desteklemesi ve savaş malzemesi göndermesi ve gerekse Irak işgalinde, İran’ın etkin olduğu Şii gruplarının (Irak İslami Devrim Yüksek Konseyi[4]) ABD ile birlikte hareket etmesi de, bu iddiaları doğrular niteliktedir. Kısacası ABD’nin Irak işgalinde, Iraklı Şii gruplar, Saddam’a karşı ABD’yi desteklemişlerdir. Denebilir ki, on yıllardır kendilerine zulmeden Saddam’a karşı ‘denize düşen yılana sarılır misali’ ABD’yi desteklemeyip Saddam’ın zulmünün devamına rıza mı gösterselerdi. Biz, Irak’taki Şii grupların ne Saddam’ın zulmünün devamına, ne de emperyal kafir olan ve dünyanın birçok yerinde katliam gerçekleştiren ve özellikle de Siyonist İsrail’in ve bölgedeki gerici, diktatör Arap rejimlerinin hamisi olan büyük şeytan ABD’nin işgaline rıza göstermelerini isterdik. Çünkü Saddam’ı böyle vahşileştirerek canavarlaştıran, onu silahla, dolarla destekleyerek İran’a saldırtan ABD ve diğer emperyal işgalci ülkeler değil midir? Üstelik Saddam, sadece Irak’taki mazlumları katlederken, eli kanlı işgalci ABD ve diğer işgalci ülkeler ise, dünyanın dört bir yanında masum ve mazlum halkları; kadın-erkek, yaşlı-genç, hatta henüz dünyaya yeni gelmiş bebekleri acımasızca katletmektedir.

İran, Irak’taki Şii gruplar üzerinde özellikle de Irak İslami Devrim Yüksek Konseyi üzerinde etkilidir. Bu konseyin milis gücü Bedir Tugaylarıdır. Bir zamanlar bu milis gücün başında Konsey’in başkanı olan Muhammed Bakır el-Hekim’in kardeşi Abdülaziz el-Hekim bulunmaktaydı. Bedir Tugayları, İran-Irak Savaşı’nda Irak’a karşı İran’ın, Feluce katliamında da Iraklı Müslümanlara karşı işgalci ABD güçlerine yanında savaşmıştır. Mukteda es-Sadr’a bağlı olarak faaliyet gösteren milis güç ise, Mehdi Ordusu’dur. Mukteda es Sadr kısa bir süre ABD’ye karşı direnmiş, ama onun direnişi de çok kısa sürmüştür. Irak’ta ABD emperyalizmine karşı direnen güçler ise sadece Sünni güçler olmuştur. İran ise, kendisiyle birlikte hareket eden Şii grupları bırakın ABD’ye karşı direnişe teşvik etmeyi, tam tersine sessiz kalarak –kimine göre de teşvik ederek- ABD’ye yardım etmelerini sağlamıştır. Saddam’la, Taliban’la komşu olmak istemeyen, onların varlığına tahammül etmeyen İran, işgalci, terörist, emperyalist, İslam düşmanı büyük şeytan ABD ile komşu olmaya fazla ses çıkarmamıştır.

Suriye’de, 1963’den beri, özellikle de 15 Mart 2011’den beri insanlık dışı ve çağın yüz karası bir vahşet sergilenmektedir. Suriye’nin bütün şehirleri, tanklarla, savaş uçaklarıyla yerle bir edilmiş; ekmek kuyruğunda olanlar, evlerine, okullara, camilere ve hastanelere sığınanlar bombalanmış ve tam anlamıyla bir insanlık trajedisi yaşanmaktadır. Gazze’de 22 gün süren Siyonist İsrail’in işlediği vahşetin bir benzerini, eli kanlı katil Esad, kendi halkına karşı işlemektedir. Küfür tek millettir; Esad ile Şaron ya da Netanyahu arasında bu yönüyle hiçbir fark yoktur. Tek fark, Siyonist katiller bu vahşeti Filistinli Müslümanlara, diktatör Esad ise kendi halkına karşı işlemektedir.

Eğer, Suriye’deki ayaklanmalar İran’ın iddia ettiği gibi Siyonist ve emperyal güçler tarafından kışkırtılmış olsaydı, bunca ölüme ve katliama rağmen 20 aydır bu ayaklanmalar devam eder miydi? İran da çok iyi biliyor ki, Suriye’deki halk ayaklanması, yerel dinamiklerden kaynaklanmaktadır. Çünkü Esad ailesi 1970’den beri Suriye halkına aynı zulmü yapmaktadır. 15 Mart’ta 2011’de Dera’da, Mahir Esad’ın gerçekleştirdiği katliamlar bardağı taşıran son damlalar olmuştur.

İran, on binlerce insanın en vahşi şekilde katledildiği bir Suriye rejimine karşı savaşsın istenmiyor. Ancak İran’ın, bu zalim diktatörlüğü, halka yönelik katliamları durdurmak için yapacağı çok şeyi vardır. Bunları, daha çok kan dökülmeden, daha çok bebek katledilmeden ve daha çok mü’min kadına tecavüze uğramadan yapmalıdır. Yarın, İran için çok geç olacaktır. Dün, İran’ı bağrına basan Müslüman kitleler, bugün, İran denildiği zaman ürperiyor ve ürküyorsa, İran bunu düşünmelidir. İranbu konuda üzerine düşeni yapınca, ancak, Siyonist ve emperyal güçlerin çokça istediği ve kışkırttığı Şii ve Suni çatışmasına engel olabilir. Aksi halde, gerisini düşünmek bile, insanı ürpertiyor! Bunun da tek yolu Suriye’deki katliamı durdurmasıdır. Bunca katliamdan sonra buna gücü yeter mi, ya da ne kadar yeter. Bu da ayrı bir meseledir. Ancak İran dahil herkes bilmelidir ki, küfür devam edebilir, ama zulüm asla devam etmez. Bir gün –er ya da geç- Suriye’deki Nusayri diktatörlüğü son bulacaktır. İran, eğer üzerine düşeni yapmazsa, işte o zaman, bölge halklarında yüzüne bakacak ya da elini sıkacak kimse bulamayacaktır.
[1] http://forum.memurlar.net/konu/1090541/
[2] http://irananaliz.wordpress.com/2010/01/04/iran-taliban-meselesi-ve-bazi-gercekler-i/
[3] http://www.sde.org.tr/tr/haberler/929/afganistandaki-savas-ucuncu-dunya-savasi-mi.aspx
[4] Irak İslami Devrim Yüksek Konseyi’nin ABD güdümünde oluşan Irak Geçici Konseyi’ne üye vermesi ve Konsey’in ruhani lideri Muhammed Bakır el-Hekim’in Irak işgalinden önce ‘Saddam Hüseyin’i devirmek konusunda ABD ile işbirliği yapmaya hazır olduğunu” şeklindeki açıklaması ve daha geniş bilgi için bkz: Ali Kaçar, Emperyal Kuşatma ve İslam Dünyası Genç Birikim yayınları, 1. bsk Haziran 2011, Ankara, s. 162

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 02-10-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
93692144 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net