15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow AİHM Hakimleri Hakkında!..(Devamı)
AİHM Hakimleri Hakkında!..(Devamı) PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 4
KötüÇok iyi 
Yazar Mehmet YAMAN   
12-09-2011
AİHM Hakimleri İle İlgili SUÇ DUYURUSU Hakkında Mehmet YAMAN basın bildirisi (devamı)
(Baştarafı bir öncede:)
http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=2086&Itemid=52

F – ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARLARI:
Anayasa Mahkemesi’nin önüne başörtüsü hakkında iki adet iptal talebi gelmiş olup, bunlar aşağıda gösterilmiştir:
1 – İlk talep, YÖK-ek:16. maddeyle ilgili idi. Bu madde, “…Dini inanç sebebiyle, boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.” diyordu. Bu madde, Anayasa Mahkemesinin, 07.03.1989 t.ve 1989/1-12 s.lı kararıyla ve “…Dinsel inanç gereğine dayalı bir düzenleme getiren dava konusu kural, Anayasa’nın 174. maddesine de aykırılık teşkil eder…” gerekçesiyle iptal edildi.
2 – İkinci talep ise, YÖK-ek:1 ve 17.maddelerinin iptali ile ilgili idi. Bu karar da, 09.04.1991 tarih ve 1990/36 esas ile, 1991/8 karar sayılıdır.
İptali istenen kanunun ek:1. maddesi, “bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce, yüksek öğretim kurumlarında verilen kılık-kıyafetle ilgili her türlü disiplin cezalarının, bütün hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkmasını öngörüyordu. Bu maddenin talebi oy birliğiyle reddedildi ve böylece, bütün üniversitelerle başörtüsü sebebiyle verilmiş bulunan cezaların tümü birden kaldırılmış oldu.

Ek:17. madde ise, “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla, Yüksek öğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.” Diyordu. Bu madde üzerinde yapılan bir takım tartışmalardan sonra, oy çokluğuyla, iptal talebi reddedildi. Yani her iki madde de Anayasa’ya uygun kabul edilerek onaylandı.
Ancak, bu kararın gerekçesinde, önemli bir kısmına katılamayacağımız, ama bir kısmına da katılabileceğimiz konular vardı. Şimdi burada uzun uzun bu konuları incelemeye gerek yoktur. Ancak şunu bilelim ki, mahkeme kararları, hüküm fıkralarıyla meriyyül-icradırlar. Bu kararın alınmasında yapılan bir sürü tartışmalar, dikkate alınmaz.
3 – Anayasa’mızın 153/2. fıkrası çok açık olarak, Anayasa Mahkemesinin bu konuda izleyeceği yöntemi göstermiş olup, şöyle demektedir:
“Anayasa Mahkemesi, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir kısmını iptal ederken, KANUN KOYUCU GİBİ HAREKETLE, YENİ BİR UYGULAMAYA YOL AÇACAK BİÇİMDE HÜKÜM TESİS EDEMEZ. Anayasa’nın bu açık hükmüne göre,
Anayasa Mahkemesi, iptal ettiği bir kanunun yerine, yeni bir uygulamaya yol açacak hiçbir hüküm koyamaz, yorumlayamaz, bu yorumuyla hareket edilmesini isteyemez. Kendisini yasama (TBMM) yerine koyamaz. Bu çok açık hükme rağmen, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, sanki kanun iptal edilmiş te, bunun yerine Anayasa Mahkemesi yorumları geçerli imiş gibi, ülkede, Anayasa’nın yukarıdaki maddesine aykırı bir uygulama dayatılmaktadır. Bu uygulamalar tümüyle yanlıştır. Bizzat Anayasa’yı ihlal suçunu oluşturmaktadır.
Yukarıdaki izahımızın haklılığını gösteren önemli bir Anayasa Mahkemesi kararını, dikkatle okumanızı öneriyoruz. Karar, 12.05.1998 tarih ve 1998/17–14 sayılıdır.
Karar şöyledir:
“…Yasa metinlerinin ve sözcüklerinin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılmaları gerekir.  Yasa kuralının, gününü toplumsal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile yürürlükte kaldığı sürece uygulanması, hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışına çıkılması,
METİNLERİN, ANLAMLARINDAN BAŞKA BİÇİMLERDE YORUMLANMASI, METNİN BİR TÜR DÜZELTİLMESİNE KALKIŞILMASI, ASLINDA, YASADA OLMAYANI YASAYA YAKIŞTIRMAK VE YORUM YOLUYLA AMACINI DEĞİŞTİRMEK, YA DA YASA KOYUCUNUN YERİNİ ALMAK OLUR.”
Anayasa’nın yukarıdaki maddesi ve buna ilişkin tatbikatı gösteren, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, bir gerçeği ortaya koyuyor ki, ülkemizde uzunca bir müddettir yapılan yanlış yorumlarla, yargı ve yasama kurumalarının görev ve yetkileri birbirine karıştırılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, önüne gelen yasa, ya da yasa hükmünde kararnamenin Anayasa’ya uygunluk denetimini yaparken, metinin iptali ile ilgili talebi ya kabul ederek yasayı iptal eder, ya da talebi reddeder. Metin yasalaşmış olur.
Yasa metni iptal edilince, Mahkeme bu metni TBMM. ‘ne geri gönderir. Bunun dışında hiçbir işlem yapamaz, hiçbir alternatif yorumda bulunamaza, yeni bir uygulamaya yol açacak hiçbir telkin ve tavsiyede bulunamaza. Eğer her hangi bir üye ya da başkan, buna aykırı hareket ederse Anayasa’yı ihlal suçunu işlemiş olur. Dikkat edilirse, ANAYASA MAHKEMESİ, TATBİKAT VE UYGULAMA KOYMA MAKAMI OLMAYIP, YASA METİNLERİNİN ANAYASA’YA UYGUNLUĞUNU DENETLEMEKLE GÖREVLENDİRİLMİŞTİR.
Tatbikatta, kamuda gördüğümüz bu yanlış davranışlar. Anayasa’ya aykırı olup, hiçbir vesileyle kabul edilemez.
Kaldı ki, 1991 tarihli Anayasa Mahkemesi  kararı, bir iptal değil, bir uygunluk kararıdır ve kılık-kıyafeti serbest bırakan yasa maddemiz, Meclisten geçtiği gibi halen yürürlüktedir. Hatta muhalefet şerhinde, Sayın Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer, o zaman bu madde iptal edilmezse, üniversitelerde başörtüsü takmanın serbest olup, yasaklanamayacağını yazmışlardı, kararda.
HAL BÖYLEYKEN, HER ÖNÜNE GELEN.
“KILIK-KIYAFETİ YASAKLAYAN KANUN VAR, ANAYASA MAHKEMESİ KARARI VAR” DİYEREK, ÜLKEDE BİR DEFAKTO MODEL OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYOR.
 Bu militanlıktır. Bu gerçekleri ters yüz etmektir. Bu Jakobence, hukuk devleti ilkelerini katlidir. Demokrasimizde hiçbir zaman militanlık yoktur, militanca davranışlar sergilemek, demokratik hukuk devleti ilkeleriyle asla bağdaşmaz. Herkesin, Anayasa’mızın dibacesini bir kere daha dikkatlice okumasını öneririz. Dibace’nin 3. paragrafının son cümleciği bunları ifade ediyor. Burada görüldüğü gibi, demokrasinin tek özelliği vardır, bu da “Hürriyetçi” oluşudur. Bunun gereği de hukuk düzeni kurallarının dışına çıkılmamasıdır.

G – DANIŞTAY KARARLARINA GELİNCE :

Son zamanlarda, verdiği kararlarla, sağıyla soluyla pek çok aydın ve okumuş kesimden tepki toplamış bulunmakta olan Danıştay’ımızın kararlarından iki tanesini burada örnek olarak birlikte irdeleyelim. Bu kararın her ikisinin altında da imzaları bulunan yargıçların tümü, kamu görevlerinde Laikliği esas almış, Atatürk İlke ve İnkılaplarını benimsemiş insanlardır. Birisi, hukukun teknik gelişimine ilişkin, diğeri ise, hukukun siyasallaşmasının örneğidir. Biz bir hukukçu olarak, siyasal anlayışların hukuku etkisi altına almasını değil, hukukun, siyasetçileri hukukiliğe sevk etmesini arzu dene düşünceye mensup bulunmaktayız.  Aşağıdaki kararları, Anayasa’mızın dibacesindeki esaslara uygun olarak, özgürlükçü gelişim ilkesine göre, birlikte gözden geçirelim:
1 – Danıştay 5. Daire’nin 1976/3651 Esas ile 1977/1749 Karar sayılı ve 6.4.1977 tarihli bir kararı bulunmaktadır. Bu karar, Ege Ün Tıp Fak. Kadın Hastalıkları ve Doğum Kürsüsü’nde açık bulunan asistanlık sınavını birincilikle kazandığı halde, kendisinin başörtülü bulunması nedeniyle ataması yapılmayarak talebi reddedilen Dr. Perihan Özarslan ile ilgilidir. Kararın hüküm fıkrasını aşağıda arz ediyoruz.:
“Taraflara usulüne uygun olarak söz verilip dinlendikten sonra, dosya incelendi ve gereği düşünüldü.
Davacı, E.Ü.T.F. Kad, Has ve Doğ. Kürsüsünde münhal bulunan asistanlık kadrosu için açılan sınavı birincilikle kazandığı halde, kendisinin asistanlığa atanmaması hususundaki davalı idare işleminin iptalini istemektedir…
Bu durumda, Anayasa Mahkemesince iptal edilmeyen 1750 s lı kanunun 30.maddesinin 1.fıkrasının atıfta bulunduğu yönetmeliğin diğer hükümleriyle birlikte, atama şeklini gösteren hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
Ege Üniversitesi Asistanlık Yönetmeliği’nin 8.maddesinde, “adaylar arasında yapılacak tercihte, kürsü başkanının bölüm veya kürsünün gerektirdiği şartlar da göz önünde tutularak, tercih sebebinin gerekçeli olarak gösterileceği, adayın fakülte yönetim kurulunun onayı üzerine atanacağı” Hükmü yer almıştır.
Dosya münderecatından, sınavı birincilikle kazanan davacının, bu hükme göre, kürsü başkanı tarafından atanmasının teklif edileceği,  ancak dekanlığın, kürsü kurulunun, bu husustaki önerilerinin göz önünde tutularak teklif yapılmasını istediği, kürsü kurulunun ise, 1750 s. lı Ü. K. nun 37.maddesinin kürsü kurullarına verdiği görevlerin genel esprisi içinde, yer alan ve seçmekte göz önüne alınacak esaslar hakkında öneride bulunarak seçmeyi, kürsü başkanına bırakması gerekirken, branşın özelliği dolayısıyla, adayın fizik yapısı ve gücü, branşta önemli olan kollobratif çalışma özelliği, yabancı literatürü izleme yönünden, lisan durumu gibi hususlar göz önüne alınarak doğrudan doğruya seçme yapıldığı anlaşılmaktadır.
Bu durumda, bilimsel yönünden yeterliliği sınav sonucunda belirlenen davacının, sadece başörtüsü kullanmak gibi, sübjektif bir değerlendirme ile asistanlığa atanmamasına ilişkin işlemin, hukuki dayanağı bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, hukuka aykırı dava konusu işlemin iptalin, .. davalı idareden alınmasına oybirliğiyle karar verildi.
Başkan                       Üye                               Üye                                Üye                         Üye
Sıtkı Gökalp    Şerafettin Özbek           Galip Tanrıöver              Cüneyt Ertan             Güzin Ersoy
        2 – Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun verdiği, Y.D. İtiraz no:1999/229 Karar s. lı ve 7.5.1999 tarihli bir kararı daha mevcuttur. Bu karar, Danıştay 8.Dairesi’nin 1998/5912 E. S. lı ve 9.3.1999 t. li kararıyla verilen yürütmenin durdurulması kararının ortadan kaldırılmasıdır.
Danıştay 8.Dairesi, itiraz edilen yukarıdaki kararında, “başını örtmesi nedeniyle, belirlenen yasa (!) ve hukuk hükümlerine aykırı davranan davacıya, öncelikle eyleminin karşılığı olan, 5/g maddesi uyarınca, uyarma cezası verilmesi gerekirken, 11/a kapsamında bir eylem tespit edilmeden, doğrudan, bu madde uyarınca kamu görevinden görevinden çıkarma cezası verilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığından yürütmenin durdurulmasına… “ demişti. Usul açısından bu doğruydu. Zira Disiplin cezaları sayılırken hafiften ağıra doğru gidilir olup, memura verilebilecek cezalar yukarda açıklanan mevzuata göre, her ne kadar kanunla düzenlenmek zorunda iken, yukarda sayısı verilen Anayasa Mahkemesi kararına göre, bırakın yönetmeliği, kanun hükmünde kararname ile bile düzenlenemezken, bu Anayasa hükmüne aykırı olarak, ülkemizde, yönetmelikle düzenlenmiş olup 5/g maddesine, suç olarak belirtilen bu kıyafete verilecek olan ceza “Uyarma cezası” idi. Dev. Me. Kanunu 125/2. fıkrasında” disiplin cezasının verilmesine sebep olmuş bir fiil veya halin,, cezaların sicilden silinmesine ilişkin süre içinde tekerrüründe bir derece ağır ceza uygulanır.” 3.fıkrada ise, memur geçmişte başarılı ise, takdire göre, ceza ağırlaştırılmayabilir de. Yönetmeliğin başörtüsü hakkındaki belirlediği tek ceza “uyarma” olup, tekerrüründe en fazla “kınama” verilebilecekken idarece verilen meslekten ihraç cezasında,
bu kanuni gerekliliğe riayet edilmediğinden, 8. Dairece verilen bu yürütmeyi durdurma kararı madde aynen “Kimseye, suçu işlediği zaman, kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.”  demekte olup, kim tarafından, hangi amaçla ve gerekçelerle olursa olsun, aykırı uygulama yapmak Anayasa’nın bu maddesini ihlaldi.
Ancak ne var ki. Danıştay 8.Dairesinin bu doğru kararına yapılan itirazla Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 1999/29 s. lı bir karar verdi. Bu karar aynen şöyledir:
“YÖK. Yön. , Öğr. Elem. ve Mem. Dis. Yönetmeliğinin 5.maddesi “g” bendinde “belirlenen kılık ve kıyafet hükümlerine aykırı davranmak” fiili, uyarma cezası verilmesini gerektiren bir fiil olarak, 11.maddesi g bendinde ise, “İdeolojik veya siyasi amaçlarla, kurumların huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak” fiili kamu görevinden çıkarma cezası verilmesini gerektiren fiil olarak sayılmıştır. İtirazla ilgili dosyanın. . İncelenmesinden davacının uymak zorunda olduğu kuralları bilmediği veya bu konuda uyarılmadığı için değil, kıyafet yönetmeliğinde yer alan kuralları benimsemediği, görev mahallinde başı açık görev yapmayı kabul etmediği, ileriye yönelik olarak ta, aynı şekilde davranacağı ve yönetmeliklerde yer alan kıyafetle ilgili kurallara uygun davranmayacağını açıkça ifade ettiği ve aynı davranışını sürdürdüğü anlaşılmaktadır.
Bu durumdan uyarı cezası verilmesini gerektiren davranıştan farklı olarak, uyulması gereken kuralları biliyor olmasına rağmen, ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmak biçiminde gerçekleşen davranışlarını ısrarlı bir biçimde sürdüren davacıya…  Yönetmeliğinin 11.maddesinin “a” bendinin uygulanmasında mevzuata aykırılık görülmemiştir.”
Genel kurulca verilen bu karar, yukarda metin olarak verdiğimiz, aşağıda da topluca değindiğimiz, ülke mevzuatı açısından hiç te isabetli değildir. Önce, Anayasa, uluslar arası sözleşmeler ve Anayasa Mahkemesi kararı gereğince, verilecek ceza kanunla belirlenmek zorunda. Sonra, yine verilecek ceza, kanunda belirtilen cezadan daha ağırı olamaz. Yanlış ta olsa bir an yönetmeliği kanun yerine koysak bile, ilgili maddesi, bu suça sadece ihtar ve tekerrüründe kınama cezasının verilebileceğini açıkça belirlemiş. Memur nasıl oluyor da, inancının gereğini yaşamak gibi bir yasal özgürlük varken, kendisi inanç ya da örf ve adeti gereği taktığını beyan etmesini karşın, bu bir metrelik bez parçası, yönetmelik 11/a maddesindeki suçlar arasına giriyor. Yine bir Anayasa Mahkemesi kararı demiyor mu, Anayasa, TCK ve Uluslar arası sözleşme hükümlerine göre, izafe edilen suçun unsurları hiçbir yoruma, karışıklığa neden olmayacak bir biçimde açıkça yasada belirtilecek. Yasa yok ya, haydi yönetmeliği yasa sayalım(ne kadar garip te olsa) bu yönetmeliğin ihracı gerektiren 11/a fıkrasında belirtilen, ideolojik, siyasi davranış bu olayda nerde?.. Kurumun sükun ve çalışma düzenini nasıl bozmuş. Bu sayılan suçlar, siyasal ya da ideolojik, aktif bir biçimde tüm kurumu kapsayacak bir eylemle vuku bulur. Eylemi sadece kendisinin başına başörtüsünü takmış olan bir kişi, kendi nefsine uyguladığı bu basit bir başörtüsü takma işlemiyle, koskoca bir kurumun asayişini, sükununu nasıl bozacak.. Devamlı horlanan ve kimyası bozulmuş halde iken? Nerde siyasal ya da ideolojik amaçlı davranış?.. Bu sayılan unsurlar olayda mevcut mu?.. Zaten korkudan ayakları tiril tiril titrediğinden yere bile zor basıyor. Köklü dayanakları bulunan, demokratik, laik bir hukuk devleti olan bu koskoca devletimizi bu kadar bazit, güçsüz, köksüz ve yıkıma hazır göstermek hiçbir iyi niyetli aydına yakışmaz.
Sonuç olarak yukardaki Anayasa maddeleri ile kanunlarımız ve uluslar arası sözleşmelerle, başörtü konusundaki bilirkişilerin raporlarını bir kez daha topluca gözden geçirdiğimizde şunları görürüz.:


a – Lozan’ın 38.maddesine göre, kişinin inancının gereğini, özgürcü yapabilecektir.
b – Anayasa’nın 27.maddesine göre, her kesin bilim ve sanatı  serbestçe öğrenme hakkı bulunmaktadır.
c – Anayasa’nın 90. maddesine göre, ülkemizde, hakkında iptal davası dahi açılamayacak bir kanun olarak geçerli bulunan Bir. Mil. İ. Hk. Ev. Bildirgesinin 18.maddesine göre, kişinin inancının gereğini tek başına ya da topluca, açık olarak ya da özel biçimde eğitim, öğretim, uygulama, tapınma ve ayinlerle göstermek özgürlüğü vardır.
ç – Aynı bildirgenin 26.maddesine göre, fiziksel yapıları, renkleri, kıyafetlerine göre değil, yeteneklerine göre, yüksek öğretimin her kese tam eşitlikle açıktır.
d – Kişisel ve siyasal haklara ilişkin uluslar arası sözleşmenin 18.maddesine göre, herkesin inancının gereğini, teker teker ya da topluca tapma, uyma, uygulama ya da öğretme özgürlüğüne sahiptir ve
hiç kimsenin, bu özgürlüklerini zedeleyecek bir baskı ile karşı karşıya bırakılamayacaktır.
e – Kopenhag belgesinin (kriterlerinin) 9/4. madde ve fıkrasına göre, herkesin inancının gereğini, bireysel ya da topluca, kamuya açık ya da özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve dinsel ödevlerin yerine getirme özgürlüğü bulunmaktadır.
f – Kopenhag belgesinin (kriterlerinin) 5/18. madde ve fıkrasına göre, hiç kimsenin,
suçun unsurlarını açık ve belirgin bir biçimde tanımlayan bir yasayla ön görülmüş olmadıkça, bir suç işlediği sayıyla suçlanıp yargılanamayacak ve suçlu ilan edilemeyecektir.
g – Kopenhag belgesinin(kriterlerinin)9/4. madde ve fıkrasına göre, “d” başlığından belirtilen bu hakların kullanılmasının, yasayla öngörülen ve ortaklaşa kabul edilmiş, uluslar arası normlarla bağdaşanlardan başka hiçbir suçlamaya konu olamayacaktır.
ğ – Şapka ve Kisve kanunu dahil, ülkemizde hiçbir kanunun, kadının başörtüsünü yasaklanamamıştır (ve bu konuda, aşağıda görüleceği gibi, AİHM’nin verdiği kararlarla, hakikate aykırı, sahte belge tanzim etme suçunu işlemiştir. )
h – YÖK, ek–17. maddesine göre, “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmayan (ki, hiçbir kanun başörtüsünü yasaklamıyor) her türlü kılık-kıyafetin serbest”tir.
ı – Anayasa’nın 38.maddesine göre, kimsenin, işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun (yönetmeliğin, ya da k. Hükmünde kararnamenin değil) suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz.
i – Anayasa’nın 38.maddesinin “kimseye, suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri, ancak kanunlar konulur. İdare kişi hürriyetinin kısıtlanmasını doğuracak bir müeyyide uygulayamaz. “ demesi nedeniyle, kanunda olmayan bir suç ile hiçbir zaman suçlanıp cezalandırılamayacaktır.
j - Anayasa Mahkemesi’nin E. 1990/12 ve Karar 1991/7 sayılı kararında “Disiplin cezaları, kamu göreviyle ilgili bir ceza türü olarak benimsenmektedir. Anayasa’nın 38.maddesinde, idari ve adli cezalar arasında bir ayırım yapılmamış, ayrıca ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri de bu madde kapsamına alınmıştır. Buna göre, disiplin cezaları, Anayasa’nın 38.maddesi kapsamındadır. Bu nedenlerle, 399 s. lı kanun hükmünde kararnamenin disiplin suç ve cezalarını düzenleyen maddelerinin iptali gereklidir.” Dendiğine göre, bu kararda disiplin cezalarının, kanun hükmünde kararname ile bile konamayıp sadece suçun unsurları en açık bir biçimde belirtilecek bir kanunla konabileceğini ifade ettiğine göre, yönetmelikle bir disiplin cezanın verilemesi hiç mümkün değildir.
k  – Yine Anayasa Mahkemesinin 12.5.1998 t. ve 1998/17-14 s.lı kararında, “YASA METİNLERİNİN VE SÖZCÜKLERİNİN, HUKUK DİLİNDEKİ ANLAMINA GÖRE ANLAŞILMALARI GEREKİR. YASA KURALININ, GÜNÜN TOPLUMSAL VE EKONOMİK GEREKLERİYLE ÇELİŞTİĞİ SANILSA BİLE, YÜRÜRLÜKTE KALDIĞI SÜRECE UYGULANMASI HUKUKUN GEREĞİDİR. KİMİ GEREKÇELERLE, BU KURALIN DIŞINA ÇIKILMASI, METİNLERİN ANLAMLARINDAN BAŞKA BİÇİMLERDE YORUMLANMASI, METNİN BİR TÜR DÜZELTİLMESİNE KALKIŞILMASI, ASLINDA YASADA OLMAYANI YASAYA YAKIŞTIRMAK VE YORUM YOLUYLA AMACINI DEĞİŞTİRMEK YA DA YASA KOYUCUNUN YERİNİ ALMAK ALMAK OLUR.” Dendiğine göre, konumuz yönünden çok önemli bulunan bu karara göre,
gerek hakikate aykırı hüküm konmuş bulunan AİHM kararı ve gerekse bazı mahkemeler kararlarının yaptığı zorlama ve adeta yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yasanın amacını değiştirerek, metnin yetkisiz bir biçimde düzeltilmeye çalışılması gibi, ülkemizdeki en yüksek yargı organının kararına aykırı ve niyetlere göre ideolojik yorumları hatırlatan kararları tümüyle isabetsizdir.
l - Anayasa’nın 136. maddesine göre, İslam inançlıları ile ilgili örgüt olarak kendi kanunuyla kurulmuş bulunan ve buna göre objektif bir bilirkişi kurumu olan(ki, AİHM yukarda da bir örneği sunulduğu gibi, değişik kararlarında Musevi inançlılarla ilgili olarak o ülkedeki “Hahambaşılığı” ve “Yahudi Fetva Kurumunu”,  Işevi inançlılar için de, o ülkülerdeki, “Papalık” ve “Patrikhane”leri bilirkişi kurumu olarak seçmiştir.) D. İş. Başkanlığı’nın değişik zamanlardaki kakarlarında, (örn. 1980/77 ve 1993/06 s. lı) başörtüsünü bir dinsel görev olarak belirlemiş ve nedenle de, yukarıdaki mevzuat hükümlerine göre, temel hak ve özgürlükler arasında bulunmaktadır.
Yukarda sayılan 15 adet temel ve yasal kanun ve kurallar ortadayken, bunların hiç yok kabul edilerek, geçersiz olmasına karşın, sadece yönetmelik 5/a madde ve fıkrasında bulunan ve buna göre de, olsa olsa, uyarma cezası verilebilecekken, yönetmelik 11/b–1 madde ve fıkrasındaki suç unsurlarını açık ya da kapalı, uzaktan ya da yakından hiç taşımadığı ve ilgili olmadığı halde, yine Anayasa Mahkemesi’nin yukarda arz edilen kararlarına aykırı olarak, “kural dışına çıkılması, metinlerin anlamlarının başka biçimde (sübjektif niyet değerlendirmeleriyle) yorumlanması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek” gibi hatalı değerlendirmelerle, yine yukarda arz edilen Anayasa Mahkemesi kararına göre, kanun hükmünde kararname olsa bile, iptali gerekli bulunan yönetmelik hükümlerinde sayılan hiçbir unsuru taşımamasına karşın, idarenin yanlış olarak verdiği bu ihraç kararına karşı, 8. Daire’nin yukarıdaki yasal gerekçelerle doğru ve isabetli bir biçimde verdiği durdurma kararının kaynağı bulunan, Anayasa’mıza göre, tüm birimlerce uyulması zorunlu olan yasalar ve Anayasa Mahkemesi kararları adeta hiçe sayarcasına dışlanarak, Danıştay ilgili genel kurulunca, hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın (yukarıdaki sayılan 15 adet hukuki gerekçeye aykırı olarak) verilen bu kararın, gerek doktrin er bakış ve gerekse mevcut uygulamalar açısından, hukuk tarihimiz içinde, hiçbir yapıcı değeri bulunmadığı gibi, ülkenin yasal düzeninin oluşturan temel kaynakların, kişi ve kurumlarca istendiği zamanda istendiği gerekçelerle yok edilebileceğinin kötü bir örneği olarak, önümüzde durmaktadır.
Gerek Danıştay 1. Dairesi’nin ve gerekse 8. Dairesinin, kararlar altında imzası bulunan kıymetli yargıçlarından hiç birisinin, sübjektif değer ölçüleriyle, eylemlerin değil  (adeta temel ilkelere aykırılık teşkil ederek) niyetlerin yargılandığı bir karar biçimini andıran, bu genel kurul kararının altında imzaları bulunan yargıçlardan daha az vatansever, daha az Atatürkçü ve daha az laiklik ilkelerine saygı duyan insanlar olduğunu, iddia etmek değil, düşünmek bile tutarlı olmasa gerektir. Bir takım yanlış önyargılı yaklaşımlarla, zihinlerde hayaller kurularak oluşturulan suç tipleri icat ederek, onları cezalandırmak bir hukukçuya (doğrusu, bu üyelerin kaç tanesinin hukukçu, kaç tanesinin, iktisatçı ve kaç tanesinin de idarecilerden oluştuğunu bilmiyoruz ) hiç te yakıştırılamaz.
Hukukun evrensel genel geçer zorunlu ilkelerinin, toplumun tüm bireyleri ile kurumlarını, gerçek hayatta da bağladığı gündür ki, demokratik hukuk devleti olma özlemimize kavuşmuş olduğumuzu kabul edebiliriz.
Kısaca yukarda arz edilen nedenlerle, Danıştay ilgili genel kurulunun verdiği bu kararın, hem hukuk ve hem de maşeri vicdan nezdinde, isabetsiz, hatalı, adalet ve nasfet ilkelerine aykırı bir karar olduğunu arzla, yapılan bu vahim hukuki hatanın bir önce giderilmesini istemek, asgari hukuk eğitimi almış, hukuk ilkelerine ve onun teminatı altında gelişen ve yasal sınırları tecavüz etmeyen özgürlüklere saygılı bir misyon sahibinin, en tabii hakkı ve görevidir,sahırız.                                                     
H - KILIK – KIYAFET OLARAK,  BAŞÖRTÜSÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ
Ülkemizde, gerek Anayasamız, gerek, kanun hükmünde Uluslar arası sözleşmelerin yukarıdaki maddeleri ve gerekse kanunlarımız birlikte incelendiğinde, şu hususlar açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır:
1 – Temel hak ve özgürlükler, ülkenin bölünüp parçalanması, Cumhuriyeti, milli egemenliğin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacıyla, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olarak, (Anayasa:13)
Suçun unsurlarının açık ve belirgin bir biçimde yazıldığı (Kopenhag belgesi, 5/18) uluslar arası normlarla bağdaşacak bir YASAYLA (Kopenhag belgesi:9/4, Anayasa :13) kısıtlanabilir. Zorlamalarla iddia edildiği gibi, bırakın yönetmeliği, kanun hükmünde kararname bile uygulamanın kaynağı olamaz, bu açık hükümler karşısında.
2 – Gerek erkek, gerek kadın, gerek başörtülü ve gerekse başörtüsüz, hiç kimse eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılamaz.
3 – Hiç kimse, işlediği zaman, yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir eylem ve işlemden dolayı cezalandırılamayacağından (Anayasa:38), kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hüküm olunamayacağından, İdare düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza koyamayacağından kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamayıp, bu hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamayacağından (TCK:2), yukarıdaki iki adet bilirkişi raporuyla başörtüsü takmak bir
inancın gereği bulunmakla, yukarıdaki kanunların verdiği, vazgeçilemez, devredilemez bir temel hak ve özgürlük olup, gerek öğrenim hayatında ve gerekse sivil hayatta başörtüsü takmak hiçbir kanunda suç olmadığından, kişinin başörtüsü takması, Anayasa’mızın 38. ve TCK.’muzun 2.madde ve fıkraları gereğince, hiçbir biçimde gerek suç olarak ve gerekse tedbir olarak mütalaa edilemez.
Kanun hükmünde kararname, tüzük, ya da yönetmelik maddeleriyle cezalandırılamaz.
4 – Bu konuda ortaya koyduğumuz tespit, Anayasa Mahkemesi’nin bir kararıyla en açık bir biçimde pekiştirilmiş olup, karar şöyledir:
“Disiplin cezaları, kamu görevi ile ilgili bir ceza türü olarak benimsenmektedir. Anayasa’nın 38.maddesinde idari ve adli cezalar arasında bir ayrım yapılmamış, ayrıca ceza yerine geçen güvenlik önlemleri de, madde kapsamına alınmıştır. Buna göre, disiplin cezaları, Anayasa’nın 38.madde kapsamındadır… Bu nedenlerle, 399 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMENİN DİSİPLİN SUÇ VE CEZALARINI DÜZENLEYEN MADDELERİNİN İPTALİ GEREKLİDİR. (Anayasa Mahkemesi, 1990/12 E. ve 1991/7 K. Sayılı kararı.)

I - İNANÇSAL AÇIDAN BİR ZORUNLULUK OLDUĞU GÖRÜLEN BU BAŞÖRTÜSÜ TAKMA OLAYINDA, BİR TAKIM İNSANLARIN İSTİSMARINI ÖNLEMEK İÇİN, İDARENİN YAPACAĞI ŞUNLAR OLMALIDIR :
(TEKLİFLERİMİZ)
1 – Bilindiği gibi, “türban” çağdaş bir Fransız modası olup, gerek halk arasında ve gerekse idari yetkililerce yanlış ifadelendiriliyor ve başörtüler de türban gibi algılanıyor. Türban, bonenin biraz daha genişçesi ve çeşitli kumaşlardan yapılmışıdır. Bu konuda “Vakko” da ve yakışan çağdaş örnekler çizilmiştir ki, bunun hem ülkemizde ve hem de Avrupa’da, her hangi bir dinsel güdü içinde olmaksızın, zevke göre ve beğenilen bir kıyafet olarak kullanıldığını zaman zaman görüyoruz. Bu tarz takanların, her hangi bir dinsel iddiaları da yok. Sadece moda olarak ya da beğeni çeşidi olarak takılabiliyor. Yukarda betimlemesini yaptığımız türban, son zamanlarda ülkemizde bilgisizliğin bir yansıması olarak, farklı giysiler için kullanılmaya başlandı ki, bunun türban ile hiç alakası yoktur.
2 - İngiltere, bayan Müslüman polislerin, siyah-beyaz damalı bir desenin işleneceği çağdaş bir başörtüsü giyebileceğini, yeni düzenlediği yönetmelikle belirtmiş (26.04.2001 tarihli Milliyet Gazetesi) olup, halen bu uygulama devam etmektedir.
Yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nin Leyla Şahin ile ilgili verdiği kararın 61 numaralı bendinde şu saptamayı yaptığını görüyoruz:
“İngiltere’de Irk Eşitliği Komisyonu, okullarda başörtüsü takılmasını, SADE VE LACİVERT OLMASI VE BOYUN HİZASINDA BAĞLANMASI (boyun hizasını geçmemesi) KOŞULUYLA  kabul etmiştir.” (AİHMBD:61 numaralı bent)
3 – Görüldüğü gibi, bağcı dövmek değil de üzüm yenmek istenirse, bu temel hak ve özgürlük, modern bir biçimde çözülebiliyor olup, bir takım insanların elinde bu konunun oyuncak edilmemesi açısından, idarenin inisiyatif üstlenerek, olgun ve çağdaş bir ölçüde, çizgileriyle, renk ve biçimleri de belirlenmek kaydıyla ve gerekirse bone türü de gözden geçirilerek, tek tip (yüzü ve gözleri de kapatacak karmakarışık giyimlere fırsat vermemek amacıyla) bir örtünme biçimi oluşturması mümkündür. (Nitekim bazı okullarda öğrenci kıyafetleri ve formaları yönetmelikle tespit edilmektedir. )
4 – Bu problemi yukarıda önerildiği biçimde çözerek, hem halkın kutuplara ayrılması önlenip rahatlatılması ve hem de şu kadar resmi görevlilerin, her gün, Anayasayı ihlal suçu işlemelerinin önlenmesi, halen ki hükümetin önemli bir görevi olup, kendilerini bu bildiri istikametinde (ki., kendi beyanlarında bunun kendileri için bir namus borcu olduğunu da ifade etmişlerdi) göreve davet ediyoruz.
İ- AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İLGİLİ DAİRE VE BÜYÜK KURUL KARARLARINDA İMZASI BULUNAN YARGIÇLAR HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNA GELİNCE :
Bildiğiniz gibi A. İ. H. Mahkemesi, Leyla Şahin’in başörtüsüyle ilgili olarak, 29.6.2004 tarih ve 44774/98 sayılı kararı vermiş ve bu karara yapılan itiraz üzerine de A. İ. H. M. Büyük Dairesi itirazı inceleyerek, 10.11.2005 tarih ve aynı sayılı kararı vermiştir.
Bu her iki kararın birlikte incelenmesi sonucunda, bu kararların her ikisinde de ayrı ayrı olmak üzere, ülkemizde geçerli bulunan yasalarımızın, başörtüsünü yasaklamış olduğu bildirilmiş olup, böyle bir yasa olmadığı halde, ülkemizde devrim yasaları arasında sayılı bulunan 1934 t. li “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine dair Kanun”la ilgili olarak, ülkemizde Türk Ceza Kanunu’nun 204.maddesiyle ifade edilen “Resmi Belgede Sahtecilik Suçu” işlenme pahasına da olsa metne ve anlama aykırı bir biçimde cümleler kurulup, gerçekler tersyüz edilerek, hukuk adına ciddi bir cinayet işlenmiştir.  Bu işlenen suçları, kararlarda bulunan başkaca tenkide şayan pek çok husus olmasına karşın onlara hiç değinmeksizin, aşağıda belgeleriyle birlikte huzurunuza getiriyoruz:
2596 s.lı 1934 tarihli “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” aşağıya aynen alınmıştır:
KANUN NO: 2596
BAZI KİSVELERİN GİYİLEMİYECEĞİNE DAİR KANUN (*)
3.Kânunuevvel 1934
(Resmi Gazete ile neşir ve ilanı: 13. Kânunuevvel 1934 – Sayı: 28793
3.t.Düstur, c. 16 – s. 24
Madde 1 – Her hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır :
Hükümet her din ve mezhepten münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabet ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsaadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya bir başka ruhaniye verilmesi caizdir.
Madde 2 – Türkiye kanuna tevfikan teşekkül etmiş ve edecek olan izcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve kulüp gibi heyetler ve mektepler mahsus kıyafet, alamet ve levazım taşımak istedikleri zaman yalnız nizamname veya talimatname ile muayyen tiplere uygun kıyafet, alamet ve levazım taşıyabilirler.
Madde 3 – Türkiye’de bulunan Türklerin ve yabancıların, yabancı memleketlerin siyaset, askerlik ve milis teşekkülleri ile münasebetli kıyafet ve alametlerini ve levazımını taşımaları yasaktır.
Madde 4 – Ecnebi teşekkül mensuplarının kendi kıyafet, alamet ve levazımları ile Türkiye’yi ziyaret etmeleri, İcra Vekilleri Heyetince tayin olunacak mercilerin müsaadesine tabidir.
Madde 5 – Türkiye Devleti nezdinde memur bulunanların kıyafetleri beynelmilel meri adetlere tabidir.
Müsaadem mahsusa ile gelen yabancı memleketler kara, deniz, hava kuvvetlerine mensup kimseler resmi üniformalarını nerelerde ve ne zaman taşıyabilecekleri İcra Vekilleri Heyeti kararıyla tayin olunur.
Madde 6 – Bu kanunun tatbik suretini gösterir bir nizamname yapılır. (**)
Madde 7 – Birinci maddenin hükümleri bu kanunun neşri tarihinden itibaren altı ay sonra ve diğer maddelerin hükümleri kanunun neşri tarihinden itibaren meri’dir.
Madde 8 – B kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

(*) Bu kanun, 7 Kasım 1982 tarih ve 2709 sayılı (TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI ) nın 174 üncü maddesinde belirtilen devrim kanunlarından olup Anayasanın kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.
(**) B. Bakanlar Kurulunun 3 Şubat 1935 tarih ve 2/1958 sayılı kararnamesiyle yürürlüğe konulan Tüzük, T.C. Tüzükleri: c. 2 – S.. 32
2310
Bu kanun okununca görüleceği gibi, kanunun hiçbir maddesinde, her hangi bir dine inanan insanların, dinlerinin gereği bulunan giysiden bahsedilmemektedir. Birinci maddesi ise, din adamlarının (Ruhanilerin) dinsel kıyafeti ile ilgili olup, dinsel kıyafeti ile ilgili olup, din adamlarının dışında sair insanları kapsamaz, bu madde, Maddede görüleceği gibi, din adamları, dini giysilerini(cübbe ve başlık) mabetlerin dışında giyemezler. Ancak Diyanet İşleri Başkanı, Papa ve Başhaham ile varsa başka dinlerin en tepedeki dini liderleri, bu giysileri giyebilirler. Zaten her hangi bir dine mensup bulunan inananının, ibadet sırasında giyeceği özel bir giysi de yoktur… Pantolonla, gömlekle, paltoyla vs. (kaldı ki, İslam’da ibadet evde kendi başına da yapılabilir) kiliseye de camiye de havraya da gidilebilir. Görüldüğü gibi., yukarıdaki madde, sadece din  görevlilerini kapsamaktadır.
Gerçek bu kadar açıkken, mahkemenin kararlarında KASTEN YAPMIŞ OLDUĞU KANAATI HASIL OLAN, SAHTE EVRAK TANZİMİ İŞLEMİNİ GÖZDEN GECİRELİM:
 1- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 29 haziran 2004 t. ve 44774/98 s. lı kararının “B. Tarihçe ve evveliyat” başlıklı bölümdeki, 29 numarayla bildirilmiş bulunan bendi aşağıya alınmıştır:
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
LEYLA ŞAHİN / TÜRKİYE BAŞVURUSU
(Başvuru no. 44774/98)
KARAR
STRASBOURG
29 Haziran 2004
Bu karar Sözleşmenin 44/2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Karar yayım için gözden geçirilebilir.
(SON METİN)
Leyla Şahin Türkiye başvurusunda,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Dördüncü Bölüm) aşağıdakilerden oluan bir daire olarak :
Sir                       NİCOLAS BRATZA,  Başkan,
Bay                     M. PELLONPAA,
Bay                     A. PASTOR RİDRUEJO,
Bayan                 E. PALM,
Bay                     R. TÜRMEN,
Bay                     M. FİSCHBACH,
Bay                      J. CASADEVALL, hâkimler,
Ve
Bay                     M. O’BÖYLE, Bölüm Yazı İşleri Müdürü,
2 Temmuz ve 19 Kasım 2002, 9 Aralık 2003 and 8 Haziran 2004’te istişarelerde bulunarak,
Bahsedilen son tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
B. Tarihçe ve evveliyat
1- Dini kıyafet ve laiklik ilkesi
27- Türkiye Cumhuriyeti Devletin laik olması ilkesi üzerine kurulmuştur. 29 Ekim 1923 ‘de Cumhuriyetin ilanından sonra, kamu ve din alanları bir dizi reformla birbirlerinden ayrılmıştır. 3 Mart 1923’te hilafetin ilgası; 10 Nisan 1928’de İslam’ı devlet dini kabul eden anayasa hükmünün kaldırılması ve son olarak, 5 Şubat 1937’de laiklik ilkesine anayasal bir statü kazandıran anayasa değişikliği (bakınız 1924 Anayasasının 2.maddesi ve yukarıda 26. paragrafta yer verilen 1961 ve 1982 Anayasalarının 2.maddeleri).
28- Cumhuriyet sisteminin en önemli özelliği bireysel Hakların kadınların da yararlanmalarını sağlayan kadın haklarına verilen statüdür. Süreç kadınlara ve erkeklere özellikle boşanma ve miras bakımından, medeni haklardan yararlanmada eşiklik sağlayan Medeni Kanunun 17 Şubat 1926’da kabulü ile başlamıştır. Müteakiben, 5 Aralık 1934 tarihli bir anayasa değişikliği ile (1924 Anayasasının 10. maddesi) kadınlar erkeklerle eşit siyası haklara kavuşmuşlardır.
29- Osmanlı İmparatorluğu zamanında, gerek merkezi hükümet gerek dini gruplar kişilerin dini inançlarına göre giyinmelerini istemekteydi. Cumhuriyetin kıyafet sorunu ile ilgili olarak yaptığı reformlar toplumun 19. yüzyıldaki evriminden ilham almış ve öncelikle ve en fazla din ve mezhep sebebi ile ayrımcılık olmaksızın, tüm vatandaşların eşitliğini güvence altına alan dindışı bir alan yaratmaya hedeflemiştir. Bu alandaki ilk kanun, kıyafete çağdaşlık ile ilgili bir mesele olarak davranan, 28 Kasım 1925 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisabı Hakkında Kanundur.
Benzer şekilde. İlgili inançlar arasında fark gözetmeksizin. Dini kıyafetlerin mabet ve ayinler haricinde giyilmesi 3 Aralık 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun ile yasaklanmıştır.
30- 3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu ile, dini okullar kapatılmış ve tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Bu kanun Anayasanın 174. maddesi ile korunan anayasal statüden yararlanmaktadır.
31- Okullar ve üniversitelerde başörtüsü takılması Türkiye’de 1980’lerde başlayan yeni bir olgudur. Sorun hakkında yoğun tartışmalar yapılmakta, mesele Türk toplumunda hareketli münakaşaların konusu olmaya devam etmekteydi. Başörtüsünün tarafından olanlar, takılmasını bir görev ve/veya dini kimlik ile bağlantılı bir açıklama şekli olarak görmekteyken; başörtüsüne karşı olanlar, onu dini akaidi temel alan bir rejim kurulmasını isteyen ve iç huzursuzluk tehlikesi yaratan ve cumhuriyet yönetiminde kadınlar tarafından hükümetinin gelmesi tartışmaya kuvvetli siyasi vurgular kazandırmıştır. Refah Partisini. Başbakan dâhil,  liderlerinin demokratik değerlere bağlılıkları hakkında gösterdikleri kararsızlık ve her dini cemaat için farklı dini kurallara göre işleyecek birden fazla hukuk sisteminin varlığını savunmaları, Türk toplumunda cumhuriyet değerlerine ve iç barışa yönelik açık bir tehdit olarak algılanmıştır. (bakınız Refah Partisi ve Diğerleri başvurusu- Türkiye [GC], sayılar 41340/9S, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98, ECHR 2003–11).
32-Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin siyasi partilerin kapatılmasına dair verilen iki kararında ele alınan konulardan birinin siyasi amaçlarla dini simgelerin kullanılması olduğu kaydedilmelidir.
(Kaynak :
http://www.yargitay.gov.tr/aihm/tcyaleylasahin.html )

2 – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 10 Kasım 2005 t. Ve 44774/98 s.lı kararının “B. Tarihçe ve evveliyat” başlıklı bölümdeki 33 numarayla bildirilmiş bulunan bendi de aşağıya alınmıştır:
LEYLA ŞAHİN – TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no 44774/98)
LEYLA ŞAHİN – TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 44774/98)
KARAR
STRAZBURG
                                                                                                          10 Kasım 2005
                              
   Bu karar nihaidir. Ancak üzerinde şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.

Leyla Şahin – Türkiye davasında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi,
Başkan L. WILDHABER,
Yargıçlar C. L. ROZAKIS,
J –P. COSTA,
B. M.ZUPANCIC,
R. TÜRMEN,
F. TULKENS,
C. BİRSAN,
K. JUNGWIERT,
V. BUTKEVYCH,
N. VAJIC,
M. UGREKHELIDZE,
A. MULARONİ,
J. BORREGO BORREGO,
E. FURA-SANDSTRÖM,
A.GYULUMYAN,
E. MYJER,
S. E. JEBENS ve
Büyük Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı T.L. EARLY’nin katılımı ile 18 Mayıs ve 5 Ekim 2005 tarihlerinde kapalı oturumda toplanmış ve 5 Ekim 2005 tarihinde izleyen kararı vermiştir.
                               …………………        …………………………     ………………………
B. Tarihçe ve evveliyat
1.Dini kıyafet ve laiklik ilkesi
30. Türkiye Cumhuriyeti, Devlet’in laik olması ilkesi üzerine kurulmuştur. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanından önce ve sonra, kamu ve din alanları bir dizi devrimsel reformla birbirlerinden ayrılmıştır. 3 Mart 1924 tarihinde hilafetin kaldırılması, 10 Nisan 1928 tarihinde İslam’ı devletin dini kabul eden Anayasa hükmünün kaldırılması ve son olarak, 5 Şubat 1937 tarihinde, laiklik ilkesine anayasal bir statü kazandıran Anayasa değişikliği (bkz. Yukarıda 29. paragrafta yer verilen 1924 Anayasası’nın 2.maddesi ile 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddeleri)
 
31. Laiklik ilkesi, 19. yüzyıl ile Cumhuriyet’in ilanı arasındaki dönemde Osmanlı toplumunda meydana gelen olaylar sonucunda ortaya çıkmıştır. Din, grup ve cinsiyet ayrımı yapmadan eşitliğin tüm vatandaşlara garanti edildiği modern bir toplum yaratma fikri, daha 19. yüzyılda Osmanlı’da tartışılmaya başlanmıştır. Kadın haklarında önemli ilerlemeler bu dönemde gerçekleşmiştir (eğitimde eşit muamele, 1914’te çok eşliliğin yasaklanması, evlenme davalarında yargı yetkisinin 19. yüzyılda kurulan laik mahkemelere geçmesi).
32. Cumhuriyet ülküsünün tanımlayıcı özelliği, kadının kamu hayatındaki varlığı ve topluma aktif katılımı idi. Sonuç olarak, kadının dini kısıtlamalardan kurtulmasının ve toplumun modernleşmesinin çıkış noktası ortak idi. Böylece boşanma ve miras başta olmak üzere, medeni haklardan yararlanmada cinsiyet eşitliğini sağlayan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilmiştir. Buna müteakip, 5 Aralık 1934 tarihli Anayasa değişikliği ile (1924 Anayasası’nın 10. maddesi) kadın8lar, erkeklerle aynı siyasi haklara sahip olmuştur.
33. Kıyafeti düzenleyen ilk kanun, kıyafeti bir çağdaşlık unsuru olarak değerlendiren 28 Kasım 1925 tarihli (671 sayılı) Şapka Kanunu’dur. Aynı şekilde, dinler ve inançlar arasında fark gözetmeksizin, dini kıyafetlerin mabet ve dini törenler haricinde giyilmesi, 3 Aralık 1934 tarihli (2596 sayılı) Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun ile yasaklanmıştır.
34. 3 Mart 1924 tarihli (430 sayılı) Tevhidi Tedrisat Kanunu ile dini okullar kapatılmış ve tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu kanun,  Anayasanın 174. maddesi ile anayasal statüsü korunan yasalardan biridir.
        35. Türkiye’de okullarda ve üniversitelerde İslami başörtüsü takılması, 1980’lerde ortaya çıkan yeni bir olgudur. Konu hakkında yoğun tartışmalar yapılmakta, mesele Türk toplumunda hararetli tartışmaların konusu olmaya devam etmektedir. Başörtüsünü savunanlar, bunun takılmasını bir görev ve/veya dini kimlik ile bağlantılı bir ifade şekli olarak görmektedir. Ancak, başörtüsü (gevşek bağlanan geleneksel Anadolu Başörtüsü) ve türban (saçı ve boğazı kapatan, sıkı bağlanan düğümlü başörtüsü ) arasında ayırım yapan laiklik savunucuları, İslami başörtüsünü siyasi İslam’ın bir sembolü olarak görmektedirler. 28 Haziran 1996 tarihinde iktidara İslamcı Refah Patisi ile merkez sağdaki Doğru Yol Partisi’nden oluşan bir koalisyon hükümetinin gelmesi tartışmaya kuvvetli siyasi vurgular kazandırmıştır. Refah Partisi’nin, dönemin Başbakanı dahil, liderlerinin demokratik değerlere bağlılıkları hakkında gösterdikleri kararsızlık ve her dini cemaat için farklı dini kurallara göre işleyecek birden fazla hukuk sisteminin varlığını savunmaları, Türk toplumunda Cumhuriyet değerlerine ve iç ve barışa yönelik gerçek bir tehdit olarak algılanmıştır. (bkz. Refah ve Diğerleri – Türkiye [BD], no. 41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98, AİHM 2003-II).
36. Yüksek öğretim kurumlarında kıyafete ilişkin ilk mevzuat, Bakanlar Kurulu tarafından 2 Haziran 1981 tarihinde kabul edilen, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlar ile devlet kurumları personeli ve kız öğrencilerin olağan, makul ve çağdaş kıyafet giymelerini zorunlu kılan bir dizi yönetmeliktir. Bu yönetmelikler, kadın çalışanların ve öğrencilerin eğitim kurumlarında kapalı giyinmelerini de engellemekteydi.
37. 20 Aralık 1982 tarihinde, Yüksek Öğretim Kurulu, yüksek öğretim kurumlarında başörtüsü takılması ile ilgili bir genelge çıkarmıştır. Sınıflarda İslami başörtüsü takılması yasaklanmıştır. Danıştay, 13 Aralık 1984 tarihli kararında söz konusu düzenlemelerin yasal olduğuna karar vererek;
“Başörtüsü takmak, masum bir uygulama olmanın ötesinde, Cumhuriyet’in temel ilkelerine ve kadın özgürlüklerine aykırı bir görüntünün sembolü haline gelmeye başlayan bir süreç içindedir.”
Sonucuna varmıştır.
(Kaynak : http://www. Yargıtay.gov.tr/aihm/leylasahin.htm )

Huzurlarınızda hep birlikte inceleyerek gördüğümüz gibi, Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine ilişkin  olarak 1934 yılında çıkarılan kanun sadece ruhanilerin (din adamlarının) dini giysilerini mabet ve ayin haricinde giymelerini yasaklayıp, bunun dışında diğer  insanlar için bu yasak olmadığı halde ve bu husus maddede sarahaten ortadayken, gerek A.İ.H.M. ilgili dairesinin 29.nolu paragrafında ve gerekse Büyük Dairesinin 33.numaralı paragrafında belirtildiği gibi, verdikleri bu her iki kararda da, T.C.K. 204. maddesinde geçen suçları işledikleri açıkça ortada bulunmakta olup, gerek ülkemiz ceza kanunun 204. maddesi ve gerekse, AİHM.’NİN KURULU BULUNDUĞU ÜLKENİN CEZA KANUNUNDA, BU SUÇA İLİŞKİN CEZAİ MADDESİ İLE AYRICA A. İ. H. M. nin kuruluş kanunundaki ilgili hükümleri açıkça ihlal etmiş olmalarından dolayı, gerek birinci karar ve gerekse ikinci karar altında imzaları bulunan bu yargıçların tümünün, yukarıdaki cezai maddeler açısından, usulünce tahkikattan geçirilerek, kendileri hakkında bu yasa maddelerinin ihlallerinin karşılığı bulunan ceza ile tecziye edilmeleri için, gereken teşebbüse geçmelerini, siz kıymetli basın mensupları aracılığınızla, Yüksek Adalet Bakanlığımıza ve Cumhuriyet Başsavcılığımıza suç duyurusunda bulunarak, cezalandırılmalarını talep ediyorum.
                                                                                                                                             
28.06.2006
Suç duyurusunda bulunan
Araştırmacı-Hukukçu
Mehmet YAMAN

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 14-09-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66501004 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net