24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow Yargılama Basitleştirilebilir mi?
Yargılama Basitleştirilebilir mi? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 5
KötüÇok iyi 
Yazar Av.Cüneyt Toraman   
31-05-2011

Yargılama Basitleştirilebilir mi?

                                   Avukat Cüneyt TORAMAN
Yargılama, insanlık tarihi kadar eskidir. Suçluyu cezalandırmak veya uyuşmazlığı çözmek için, gücün yanında, vicdanları tatmin eden kurallara da ihtiyaç duyulmuştur. Dünyanın hemen her yerinde, yargılama, (ulusal veya uluslararası) belli kurallara bağlanmıştır. Bu kurallar olmadığı takdirde, adaletin gerçekleşemeyeceği düşünülmektedir. Yargılama mercii veya yargılanan kim olursa olsun, her yargılama, ortak özelliklere sahiptir. Yargılama hukuku, tarafsız ve adil bir yargılama için, bazı kurallar geliştirmiştir.  Örneğin, yargıcın, kendisi ve yakın çevresiyle ilgili davaya bakması yasaklanmıştır.  Taraflar da, yargıcın tarafsızlığını etkileyecek durumlarda, 
Yargıcın reddini talep etme hakkına sahiptir. Yargılama hukuku, yargıçların, dış etkilere karşı korunması için de, bazı  güvenceler getirmektedir. Yargılamanın en temel konularından birini de, “ispat hukuku” oluşturmaktadır. İspat araçları, yargılama usulünde net olarak belirlenmediği takdirde, aynı uyuşmazlık, her yargıca göre, farklı bir şekilde çözümlenecek, bu da toplumdaki adalet duygusunu zedeleyecektir.  Tanıkla ispatın mümkün olduğu durumlarda, tanığın beyanlarının tespiti de, belli kuralları gerekli kılmaktadır. Aynı şekilde, (teknik konularda gerekli görüldüğü takirde) “bilirkişilerin” seçimi, inceleme usulü, belli kurallara bağlanmıştır.  Yargılama sonunda, yargıcın vereceği karar, bazen bir tarafı, bazen her iki tarafı de tatmin etmeyebilir. Bu kararın, bir üst mahkeme tarafından kontrol edilmesi (temyiz/itiraz) de, belli kurallara bağlanmıştır. Bu iş için belli kurallar konulmadığı takdirde, taraflardan biri, farklı bir zamanda, farklı bir gerekçeyle, kararın bozulmasını isteyebilecek, bu da, büyük bir karmaşaya ve kaosa yol açacaktır. Mahkemeler, mevcut delillere göre karar verdiğinden, verilen karar, her zaman gerçeği yasıtmayabilir. Karar verildikten sonra, “yeni kanıt” elde edilmesi ihtimaline karşı, “yargılamanın yenilenmesi” kurumu getirilmiştir. Yargılama usulündeki kuralların önemi, “şekil, keyfiliğin can düşmanı ve hürriyetin ikiz kardeşidir” (Ihering) özdeyişiyle vurgulanmaya çalışılmıştır.

Ancak, yargılama usulüne ilişkin kuralların önemi, bu kurallar yığınından, hangisinin zorunlu, hangisinin gerekli, hangisinin faydalı ve hangisinin fazlalık olduğunun tartışılmasına engel teşkil etmemelidir. Yargılama kurallarının, ülkeden ülkeye farklılık göstermesi, bu konudaki kuralların, değişmez ve sabit olmadığını göstermektedir. Her ülke, kendi tarihsel koşullarına ve ihtiyaçlarına uygun mahkemeler kurmaktadır. Bir ülkede bulunan bir mahkeme, başka bir ülkede bulunmayabilmektedir. Örneğin, bizde, askerlere mahsus mahkemeler, çok az ülkede mevcuttur. Bizdeki Danıştayın yetkileri, başka hiç bir ülkede bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi dahi, bazı ülkelerde hiç olmadığı gibi, olan ülkelerde de, (bizdekiyle) aynı işlevi görmemektedir. Bazı ülkelerde,yargılama sisteminin gedikleri, “ombudsmanlık” kurumuyla kapatılmaya, idareye aleyhine başvurular, daha işlevsel hale getirilmeye çalışılmaktadır. Aynı ülkede dahi, yeni mahkemeler kurulabilmekte, mevcut olanlar kaldırılabilmektedir. Örneğin, Anayasa Mahkemesi, 1982 anayasıyla kurulmuş, aynı tarihlerde kurulan “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” 21 yıl sonra,  yürürlükten kaldırılmıştır.  Mevcut yargılama usulü kuralları da, aksaklık görüldüğünde, zaman içinde değiştirilebilmektedir. Örneğin, “gıyap” müessesesi, tamamen kaldırılmıştır. Sulh hukuk mahkemelerinin kararlarına karşı temyiz süresi, 8 gün iken, daha sonra 15 güne çıkarılmış, Asliye Hukuk Mahkemelerinin 30 günlük temyiz süresi, 15 güne indirilmiştir. Takip edilmediği için işlemden kaldırılan davaların, (harçsız, üç ay) bir yıllık yenileme süresi, (harçsız, bir ay) üç aya indirilmiştir.

Farklı mahkemeler, Farklı Yargılama usulleri:
Yargılama usulündeki karmaşıklığın temel sebeplerinden birini, “yargılama birliği” illkesinden sapma oluşturmaktadır. Bu sapma sonucunda, yeni yeni mahkemeler kurulmuş, her mahkeme, kendi yargılama usulünü getirmiştir. Bunlar arasında, “Anayasa Mahkemesi”,  “Danıştay”,  “Sayıştay”, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi”,   gibi yüksek mahkemeler dışında, “Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Mahkemeleri”,  yine, temel mahkemeler olarak nitelendirilen “asliye” mahkemeleri yanında, “Ticaret Mahkemeleri”,  “İş Mahkemeleri”, “İcra Hakimlikleri”,   “Kadastro Mahkemeleri”, “Tüketici Mahkemeleri”,  “Fikri ve Sınai Haklar mahkemesi”, “Aile Mahkemeleri”, “Denizcilik ihtisas Mahkemeleri” ,“Çocuk Mahkemeleri” gibi, ihtisas mahkemeleri görev yapmaktadır. Adli yargı içinde yer alan bazı mahkemelerde, belli davalar için, özel yargılama usulü uygulamaktadır

Yargılamanın basitleştirilmesinde, (yargı birliği) mahkemelerin birleştirilmesi, önemli ise de, asıl sorun, yerleşik yargılama mantığındadır. Mevcut yargılama sistemi içinde de, (çeşitli mahkemelerin) yargılama usulündeki farklılıkları kaldırmak veya bazı değişiklikler yapmak suretiyle, yargılamayı basitleştirmek mümkündür.

Her uyuşmazlık için belli mahkemelerin görevlendirilmesi ve bu mahkemelerin yargılama usullerinin farklı olması, “yargılamayı” bu konuda uzman olmayanların başaramayacağı bir hale getirmiştir. Asliye mahkemeleri tarafından görülmekte olan davalar, görev ve işbölümü ayırımıyla pek çok mahkemeye dağıtılmış, bu mahkemelerin dışında da, onlarca mahkeme görev yapmaktadır. Hangi uyuşmazlığın, hangi mahkemede görüleceğini tayin etmek bazı davalarda, ciddi bir uzmanlık gerektirmektedir. Dava açılırken görevli mahkemeyi tayin etmek yeterli olmamakta, yetkili mahkemeyi de doğru tayin etmek gerekmektedir. Davanın doğru yerde açılmasının sadece bir başlagıç teşkil ettiği kuşkusuzdur. Açılan bir davada hata yapmamak için, bu mahkemelerin “yargılama usülünü” de iyi bilmek gerekir. Kendisi aleyhinde açılan bir davayı, bizzat takip etmek isteyen bir vatandaşın, yargılama sonuçlanıncaya kadar, usul çukurlarından birine düşmemesi, mucize sayılmak gerekir. Bu konuda eğitim almış,  yargıçları ve avukatları bile yanılgıya sevk eden yargılama usulü kurallarını vatandaşın bilebilmesi zaten mümkün değidir.

Yargılama usulü kurallarını, değiştirilmesi mümkün olmayan bir yazgı gibi kabullenmek, zaten karmaşık olan bu yapıyı, daha da karmaşık hale getirecektir. Yargılamanın, “olmazsa olmaz”larından ödün vermemek kaydıyla, uzman olmayanların da takip edebileceği ölçüde “basitleştirilmesi” elbette mümkündür. Mevzuatımızda, bazı davalar için, “basit yargılama usulü”[1]  uygulanmakta ise de, bu yazıyla, bu yargılama usülünü  kastetmediğimi belirtmek isterim. Basit yargılama usulü, oldukça sınırlı bir uygulama imkanına sahip olduğu gibi, bu yargılama usulü de, usul hükümlerinin büyük bir kısmıyla bağlı bulunmaktadır. Yargılama usullerinin herbirinin ayrı ayrı incelenmesi, gereksiz zaman kaybına yol açacağından, bütün yargılama sistemlerini kapsayan gelen değerlendirmeler dışında, en yaygın kullanım alanına sahip olan, “hukuk yargılama usulü”ndeki bazı uygulama örneklerine yer vereceğiz.

Görev-Yetki:
Yargılama usulünde, mahkemelerin görevleri “yasayla” belirlendiği için, yasalayla belirlenen görevleri dışında yargılama yapma imkanı bulunmamaktadır. Mahkemeler, “görev” konusunu, taraflardan birinin itirazına gerek kalmaksızın, re'sen (kendiliğinden) gözetmek zorundadır. Mahkeme, önüne gelen davada, görevli olmadığı kanısına varırsa, görev yönünden davanın reddine karar vermektedir. Davanın görev yönünden reddedilmesi, gereksiz zaman kaybına neden olduğu gibi, görevsiz mahkemede dava açan aleyhine, yargılama giderine hükmedilmesine de neden olmaktadır. Görev konusu, itiraza tabi hususlardan olmadığına göre, yargılama usulünde, dava açılırken, mahkemelere, “ön inceleme/kontrol” yükümlülüğü getirilebilmelidir. Mahkemelerin, davanın kaydı sırasındaki ön incelemesi, bu yanlışlıkları büyük ölçüde azaltacaktır. Davacının, “yetkili” mahkemeyi seçmesi, (yetki itirazında bulunulmadığı takdirde mahkeme yetki kazanacağından) kendi ihtiyarına bırakılabilir.

Yargılama usulündeki süreler:
Yargılama usulünde en çok tartışma yaratan hususlardan biri de, “süreler”dir. Yargılama usulündeki sayısız sürelere, mahkemelerin ilave ettiği süreler de eklendiği takdirde, tarafların, tam bir cendere içine sıkıştırıldığı görülecektir. Bunların başında, “davaya cevap süresi” gelmektedir. Davacı davasını açtığında, dava dilekçesi, karşı tarafa tebliğ edilmekte, davalı da, tebliğden itibaren 10 gün içinde, cevaplarını sunmak zorundadır.[2] Bu süre içinde cevaplarını sunmadığı takdirde, “münkir” (davayı inkar etmiş) adeddilmektedir. Davayı inkar etmiş sayılmanın, davalı açısından ağır hukuki sonuçları vardır. Bu kişi, ancak, inkar kapsamında delil sunabilir. Pratikte, aleyhine dava açılan birinin, dava açılır açılmaz avukata gitmediği, (gitse bile) hemen avukat tutmadığı/tutamadığı, bilinen bir gerçektir. Araştırmaları, (çoğu kere) duruşma gününe kadar sürmektedir. Duruşma günü geldiğinde, mahkemede, beklemediği bir durumla karşı karşıya gelmektedir. Belki de “çok önemli” ve “haklı” sebepleri olan davalı, on günlük cevap süresini kaçırdığı için, hakkını ispat edemeyecektir. Davaya cevap süresinin duruşma gününe kadar uzatılması, veya ilk duruşmada 15 gün mehil verilmesi, kime, ne zarar verebilir?! Mahkeme, davalıya, ilk duruşmada, cevaplarını ve delillerini sunması için, 15 gün süre verilebilir. Davaya cevap süresinin, ilk duruşmaya kadar uzatılması halinde, yapılacak işlemler azalacağı için, böyle bir değişiklik, olağan yargılama süresini de uzatmayacaktır.

Dava dosyasının işlemden kaldırılması:
Hukuk yargılama usulündeki önemli kurumlardan biri de “davanın müracaata bırakılması” uygulamasıdır. Davacı, (mazereti olmaksızın) duruşmaya katılmadığı takdirde, dava dosyası işlemden kaldırılmaktadır.[3] Davacı, mahkemeye başvurarak, (ilk bir ay içinde,   harç ödemeksizin) üç ay içinde, davasını yenileyebilmekte, karşı tarafa yeni duruşma günü tebliğ edilerek, dava kaldığı yerden devam etmektedir. Davanın üçüncü kez müracaata kalması halinde, “davanın açılmamış sayılmasına” karar verilmektedir. Duruşmaların saatinde yapılmadığı, adliyelerin dağınıklığı  ve trafik yoğunluğu dikkate alındığında, yargılama usulündeki bu hüküm nedeniyle, binlerce kişi, “hakkından” mahrum olmaktadır. Müracaata bırakılan davaların önemli bir kısmının, “sayılı dakikalarla” müracaata bırakıldığı düşünülecek olursa, güya davayı hızlandırmaya yönelik bu kurum, bir tuzağa, yıllarca süren davalarda, tam bir kabusa dönüşmektedir. dir. Davacıya kısaca şöyle denilmektedir: “haklı olabilirsin ama, davana üç kez yetişemediğin için bu hakkını iptal ediyoruz!” Daha da vahimi, avukatlar, -davayı takip iradesi olarak kabul edilebilecek- faksla mazeret dilekçesi gönderdiği halde, (mazeret dilekçesinde) pul ekli olmadığı için, davası müracaata bırakılmakta, Yüksek mahkeme de bunu onaylamaktadır. Davacı, mazeretinin kabul edilmediğini ve davasının müracaata bırakıldığını üç ay geçtikten sonra öğrendiğinde, iş işten geçmiş olmaktadır.
Davacı duruşmaya yetişemeyeceği durumlarda, (bırakın pul ekli mazeret dilekçesini) yargıca veya kaleme -mazeretini- telefonla bildirmesi dahi yeterli olmalıdır!!! Bu bildirim, “tutanakla” tespit edilip, dava dosyasına konulabilir. Bildirimde bulunmaksızın yetişemediği takdirde, (o günkü) duruşmaların sonuna bırakılabileceği gibi, (ilgili baro ve adalet komisyonunun ortaklaşa alacağı karara göre önceden belirlenen) “makul bir süre” de beklenebilir. Davacı, bu süre içinde de gelmezse, davanın müracaata bırakılması, “ihtarlı tebligattan” sonra kabul edilmelidir. Davacı, ihtardan sonra, mazeretini kanıtlayamadığı takdirde, “duruşma giderine” mahkum edilebilir. Ayrıca, müracaata bırakılma sayısının, adli yıla göre belirlenmesi, yıllarca süren davalar için, hakkaniyete daha uygun olacaktır.

Görevli ve Yetkili Mahkemeye gönderme süresi ve masrafları:
Hukuk yargılama usulündeki tuzaklardan biri de, mahkemenin “görevsizlik” veya “yetkisizlik” kararından sonra, on gün içinde, görevli ve yetkili mahkemeye gönderme masraflarının yatırılmasıdır. Davalı veya davacı, iş bölümüne dayalı mahkemelerde, kararın verildiği tarihten, diğer mahkemelerde, kararın kesinleşmesini müteakip on gün içinde, gönderme masraflarını yatırmak zorundadır. Bu masraflar, bu süre içinde yatırılmadığı takdirde, dosyanın gönderildiği (görevli/yetkili) mahkeme, bu durumu resen (kendiliğinden) inceleyerek, “davanın açılmamış sayılmasına” karar vermek zorundadır.  Görevsizlik veya yetkisizlik kararları kesinleşmeden görevli/yetkili mahkemeye gönderilemeyeceği için, mahkemeler, karar kesinleşinceye kadar, dava dosyasını göndermemektedir. Bu kuralı bilenler, karar verildikten sonra, kararın kesinleşmesini beklemeksizin, dava dosyasının, (görevli/yetkili mahkemeye) gönderme masraflarını mahkeme kalemine yatırmakta, karar kesinleştiğinde dosya, mahkemece görevli/yetkili mahkemeye gönderilmektedir. Davacı, bu önemli kuralı bilmediği ve on günlük süre geçtikten sonra (gönderme) masraflarını yatırdığı takdirde, başına gelecek olan, yukarıda belirtildiği gibidir. Mahkemenin, sırf görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesiyle, davacının davasını takip etmeyeceği düşünülebilir mi?! Eksik yatırılan temyiz giderinin tamamlanması için, mahkeme kalemi tarafından gönderilen muhtıranın (ihtarlı davetiyenin), gönderme masrafları için işletilmemesinin haklı bir mantığının bulunmadığı kanısındayım. Sırf masraf eksikliği yüzünden, davalar, aylarca sürüncemede kalmakta, bazen hak kaybına sebep olmaktadır.  Oysa, usul yasasında küçük bir değişiklikle buna çözüm getirilebilmesi mümkündür. İdari yargılamada olduğu gibi, dava açılırken, (artarsa, yargılama sonunda iade edilmek üzere) yedek tebligat masrafı alınabilir.

Temyiz süreleri:
Yargılama usulündeki en önemli hükümlerden birini de, “temyiz süreleri” oluşturmaktadır.
Aleyhine karar verilen kişi, kararı temyiz etmek istediği takdirde, o mahkemeler için belirlenmiş temyiz süresi içinde, temyiz harcını yatırarak, kararı temyiz etmek zorundadır. Bu süre geçtikten sonra yapılan temyiztalebinin reddine karar verilecektir. Hukuka aykırı olduğu düşünülen bir kararın temyiz incelemesi için, belli bir süre konulması, olağan karşılanmalıdır. Ancak temyiz süresinin, kimi zaman tefhimden kimi zaman tebliğden itibaren başlatılması, bu sürelerin, davadan davaya ve mahkemeden mahkemeye değişmesinde bir zorunluluk olmadığı kanısındayım. Bütün temyiz süreleri, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren başlatılmalıdır. Mevcut yargılama sistemimizde, temyiz süreleri, -kural olarak- ceza mahkemelerinde tefhimle, hukuk mahkemelerinde ise tebliğden itibaren başlamaktadır. Bununla birlikte, bazı hukuk mahkemelerinde, (İş Mahkemesi, İcra Hakimliği) temyiz süresi, (tebliğle değil) tefhimle başlatılmaktadır. Hukuk mahkemelerinde bu kuraldan ayrılmayı gerektirecek bir zorunluluk olmadığı kanısındayım.
Temyiz sürelerinin, her mahkemeye göre farklılık göstermesi, bazen, temyiz sürelerinin geçirilmesine neden olmaktadır. Temyiz süreleri, Asliye ve Sulh Hukuk Mahkemelerinde 15 gün.  İş mahkemesinde 8 gün,[2] İcra Hakimliği'nde 10 gün, Danıştay, İdare ve Vergi mahkemesinde 30 gündür.  Karar düzeltme süreleri de, temyiz süreleriyle bağlı olmaksızın, mahkemeden mahkemeye değişmektedir. Herhangi bir kazaya maruz kalmamak için, her davanın temyizinden önce, yasaya bakmak en sağlıklı yol olarak gözükmektedir. Temyiz ve karar düzeltme sürelerine bakıldığında, bu sürelerin, genel olarak, 7 gün ile 30 gün arasında değiştiği görülmektedir. Bazı mahkemeler ve davalar için, temyiz ve karar düzeltme sürelerindeki 3-5 günlük kısaltmanın, yargılamanın hızlanmasıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığı kanısındayım. Bir tebligat, 10-15 günden önce yapılmazken, temyiz sürelerini kısaltarak yargılamayı hızlandırmaya çalışmak, abesle iştigaldir. Hangi mahkeme olursa olsun, temyiz süreleri, tefhimden değil, tebliğden itibaren başlatılmalıdır. Temyiz süresi, tefhimden itibaren başlatıldığı takdirde, gerekçeli karar yazılıp tebliğ edildinde, (gerekçeli kararda, temyizi gerektirecek hususlar olsa bile) temyiz süresi çoktan sona ermektedir. Gerekçeli karar taraflara tebliğ edilmeden temyiz süresi işlemeye başlatılmamalıdır.

Temyiz süresi de, davadan davaya ve mahkemeden mahkemeye değişmemeli, bütün mahkemeler için “aynı süre” belirlenmelidir. Örneğin, bütün mahkemeler için, temyiz süresi, (tebliğden itibaren) 15 gün olarak belirlenebilir. 15 gün, iki haftayı da aşan bir süre olduğu için, bu süre, yeterli ve makul bir süre olarak kabul edilebilir. Ayrıca, temyiz için, yeniden harç istenmesi, adaletin bir gereği değil, temyiz başvurularını azaltmaya yönelik bir uygulamadır. Basit bir inceleme (kontrol) için yatırılan harç, bazen yıllarca süren dava harcıyla eşdeğerdedir. Yenidern yargılama yapmayan temyiz incelemesi için istenen harç son derece yüksektir. Diğer yandan, hukuka aykırı olduğu düşünülen bir kararın (temyizinin) faturasını, niçin temyiz eden ödesin?! Temyiz eden haksız çıkarsa, zaten yargılama giderlerini ödemek zorunda kalacaktır. Temyiz için mutlaka harç alınacak ise, harcın yatırılmasıyla ilgili hükümlerin yumuşatılması, bu hakkın daha geniş bir şekilde kullanılmasına imkan verecektir. Örneğin, temyiz başvurusu sırasında, başvuru harcı yeterli kabul edilebilir. Temyiz dilekçesi karşı tarafa tebliğ edildiğinden, temyiz edene, temyizden itibaren 15 günlük bir süre verilebilir.
“Yazılı kanıt” sorunu:
Yargılama usulündeki kuralların belki de en önemli kısmını, hiç kuşkusuz, “yazılı kanıt” sistemi ve kuralları oluşturmaktadır. Taraflar, -kural olarak- belli bir miktarın üzerindeki iddialarını, sadece yazılı belge ile kanıtlayabilir.   Yazılı kanıt esasına dayanan bir   yargılama sistemi, ancak, sağlam bir alt yapı üzerinde adalet dağıtabilir. Sağlam bir alt yapı olmadığı takdirde bu sistem, adalet değil, “adaletsizlik” üretecektir. Bu ilkenin geçerli olduğu hukuk sistemlerinde, ekonominin tamamına yakını kayıt altına alınmıştır. Kayıt dışı bir faaliyet ağır yaptırımlara tabidir. Bu ülke vatandaşlarının, (hukuki sonuç doğuran muamelelerinde) yazılı belge temin etmeleri için, özel bir gayret göstermelerine gerek bulunmamaktadır. Üretimden tüketiciye kadar, tüm ekonomik faaliyet kayıt altındadır. Oysa ülkemizde, kayıt dışı faaliyet, kayıtlı olandan çok daha fazladır. Bunun yanında, “yazılı kanıt sistemi”, yüzlerce yıllık geleneğimizle de örtüşmemektedir. Batıda, (en küçük bir işte) “sözleşme” geleneği yaygın olduğu halde, bizde, bazı önemli ortaklıklar bile, resmi kayıtlara dayanmamaktadır. Üreticiden faturasız mal alan kötü niyetli bir esnaf, borcunu ödemediği takdirde, (mevcut) yargı sisteminden, “tam bir himaye” görmektedir.  Bu durum, hukuka güveni yok etmekte, mağdur olanları, hukuk-dışı çözüm arayışlarına itmektedir. Yargılama usulünde, “yazılı kanıta” dayanan bu sistem, yeniden gözden geçirilmeli, (bu sistemin muhafazası düşünülüyor ise) sağlam bir alt yapı kuruluncaya kadar, daha esnek hale getirilmelidir.

“Tanık” sorunu:
Mevcut yargılama sistemimiz, “yazılı kanıt” esasına dayandığı için, “tanık” deliline çok istisnai durumlarda başvurulmaktadır. Bu yola başvurulduğunda da, tanığa güvenilmemektedir. Bunun temelinde de, yargılama sistemi yatmaktadır. Tanığa değer ve önem vermeyen bir yargı sisteminin, tanık delilini, sağlam temeller üzerine inşa etmesi beklenemez. Mevcut yargı sistemi içinde, tanığın güvenilir olup olmadığına önem verilmemekte, bununla ilgili, hiç bir araştırma yapılmamaktadır. Daha da önemlisi, ağır iş yükü altında, tanık, “usulen” dinlenmekte, tanığın doğru söyleyip-söylemediği yönünde en küçük bir şaşırtmaca dahi yapılmamaktadır. Oysa, (geçmiş) yargı geleneğimizde, tanıklık, saygınlık karinesi olup, herkes tanık olarak kabul edilmez, tanıklar hakkında, “güvenilirlik” soruşturması yapılırdı. Tanıklıkla ilgili gerekli düzeltmeler yapılmadığı takdirde, (sadece) yazılı kanıt esasına dayanan sistemin esnetilmesi, tek başına bir anlam ifade etmeyecektir.

Diğer yasalar:
Adil bir yargılamaya, sadece (gereksiz) “yargılama usulü kuralları” değil, diğer yasalar da sayısız engeller koymaktadır. Özellikle “zamanaşımı” kurumu, hak sahiplerinin karşısında, ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Sırf belli bir süre içinde dava açmadığı için, on binlerce kişi, hak kaybına uğramaktadır. Zamanaşımı sürelerinin çoğu, adalatin gereği için değil, yargının yükünü hafifletmek amacıyla (ve oldukça kısa) belirlenmiştir. Hak sahibinin hakkı, 1 yıl, 2 yıl, 5 yıl gibi sürelerle kısıtlanmamalıdır. Süre sınırlamalarının yanında, çoğu gereksiz şekil şartları da, davanın esasına girilmeden reddine sebep olmaktadır. Örneğin, elinde yazılı kira sözleşmesi olmayan kiraya veren, kira miktarında uyuşmazlık halinde, kiracının insafına terk edilmektedir. Oysa bu sorun, tahliye davası içinde, “ön mesele” olarak incelenip halledilebilir. Yine, kiraya verenin, kirayı ödemeyen kiracısı aleyhine keşide ettiği ihtarname, ihtarnamede bazı kelimelerin yer almaması nedeniyle “geçersiz” sayılması; “şekli”, “hakka” tercih anlamına gelmektedir. Yine, eser sözleşmesinde, müteahhidin ayıplı ifasında, muayene sürelerini geçiren eser sahibi, sırf bu nedenle, eksikliklerin bedelini dava etme hakkından mahrum bırakılmaktadır.

Sonuç:
Mevcut yargılama sistemi, bu konuda özel eğitim almış kişilerin bile içinden çıkamayacağı karmaşık bir hale gelmiştir. Hukuk literötürünün önemli bir kısmını, bu usul tartışmaları oluşturmaktadır. Bu kuralların büyük bir çoğunluğu (bizce) gereksiz, önemli bir kısmı da, yüzlerce yıllık tarihsel birikimimizle ve geleneklerimizle bağdaşmamaktadır. Yargılama usulü kuralları, (yargılamanın nihai amacı olan) “hakkın” ve “adaletin” önüne geçmiştir. Hakkı sahibine teslim edemeyen bir yargı sisteminin, adil ve yararlı olduğunu öne sürmek mümkün değildir. Yargılamayı, vatandaşların da anlayabileceği bir düzene sokmak, basitleştirmek, hukuk devletinin asli görevlerinden biri olmalıdır.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 31-05-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60219763 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net