25-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow BAAS DİKTATÖRLÜĞÜ VE SURİYE'DE HALK DİRENİŞİ
BAAS DİKTATÖRLÜĞÜ VE SURİYE'DE HALK DİRENİŞİ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 5
KötüÇok iyi 
Yazar Ali KAÇAR/Genç Birikim-Mayıs, 2011   
16-05-2011
BAAS DİKTATÖRLÜĞÜ VE SURİYE’DE HALK DİRENİŞİ!..

                                                    Ali KAÇAR/Genç Birikim-Mayıs, 2011
Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde son aylarda yaşanan olayları, bölgenin bugünkü problemleri etrafında değerlendirmek ve anlayabilmek elbette mümkün değildir. Meydana gelen bu gelişmeleri, daha sağlıklı bir biçimde analiz etmek ya da yorumlayabilmek için, bölgenin ve bu bölgede kur(dur)ulan devlet(çik)lerin tarihi sürecini de bilmek gerekir. Tarih, bir toplumun ortak hafızasıdır. Bu hafıza kaybedildiğinde, sadece geçmiş kaybedilmiş olmaz, gelecek de kaybedilmiş olur. Çünkü bir toplumun geleceği, ancak geçmişi bilindiğinde sağlam temeller üzerine inşa edilebilir.  Bu bölgede
son aylarda -Tunus ve Mısır hariç- meydana ge(tiri)len olaylar, aslında geçmişin, yani tarihin tekerrüründen ibarettir. 1963’lerden beri Suriye’de egemen olan Baas diktatörlüğü, Hama’da gerçekleştirdiği insanlık dışı katliamı, bugün Dera’da, Duma’da, Humus’ta, Lazkiye ve ilçesi Banyas'ta ve daha birçok kentte tekrarlamak istemektedir. Nitekim çeşitli kentlerde yüzlerce mazlum insanın katledilmiş olması ve binlercesinin ise zindanlara atılmış olması, Suriye’de, tarihin yeniden tekerrür ettiğini göstermektedir. 

Tarihi süreç içerisinde Suriye, 1916 yılında İngiliz ve Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot Antlaşmasına[1] göre, Beyrut dâhil, Adana ve Mersin bölgeleri Fransa’nın egemenliğine bırakılmıştı. İngiltere ve Fransa, 1920 yılında toplanan San Remo konferansında, Milletler Cemiyeti’nin (Cemiyet-i Akvam’ı) destek ve onayıyla Arap dünyasını, Sykes Picot antlaşmasında belirlenen çerçevede paylaşmak için harekete geçmişlerdir. Bu çerçevede müttefik devletler söz konusu bölgede dört ayrı bağımsız (!) devlet kurdurmuşlardır. Kurulan bu yeni devletlerden Suriye ve Lübnan Fransa’nın kontrolüne verilirken, Irak ve Filistin ise İngiltere’nin hegemonyasına verilmiştir. Fransızların Suriye’deki bu işgali 1945 yılı sonlarına kadar yani İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği yıllara kadar devam etmiştir. 15 Nisan 1946’da Fransız askerleri Suriye topraklarından çekilince, Fransa’nın 25 yıllık manda yönetimi de son ermiş ve Suriye sözde de olsa bağımsızlığına kavuşmuştu. Bağımsızlığına kavuşan Suriye’nin ilk devlet başkanlığına ise Şükrü el-Kuvvetli getirilmiştir. Suriye’de bağımsızlıkla birlikte arka arkaya onlarca askeri darbe gerçekleştirilmiştir. İlk darbe, bağımsız Suriye’nin ilk başkanı Şükrü el-Kuvvetli’ye karşı Mart 1949 tarihinde General Hüsni Zaim tarafından yapılmıştır. İngiliz ve Fransızlar tarafından desteklenen Hüsni Zaim, 14 Ağustos 1949’da General Sami el-Hinnavi tarafından; General Hinnavi, 19 Aralık 1949’da Albay Edip Çiçekli tarafından; Albay Çiçekli ise, 25 Şubat 1954’de bir darbe ile yönetimden uzaklaştırılmıştır.

Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'nin, Arap birliğinin sağlanması yönünde ilk adım sayılabilecek olan Birleşik Arap Cumhuriyeti (UAR) adı altında birleşmesi Baasçıları memnun etmemiştir. Çünkü Nasır tüm gücü eline geçirdikten sonra Baas Partisi de dahil bütün partileri kapatmıştır. Ayrıca Suriye ordusundaki önemli mevkilerde bulunan birçok Suriyeli subayı görevlerinden alarak (yaklaşık 11.000 subay) yerlerine Mısırlıları görevlendirmiştir. Bu durum, Suriye'de huzursuzluğa neden olmuş vr28 Eylül 1961 tarihinde bir gugrup Suriyeli subayın ayaklanması neticesinde birlik de dağılmıştır.

Mişel Eflak ve Salah Bitar’ın siyasi faaliyetleri, daha çok üniversite ve ortaöğretim kurumlarındaki öğrencilere yönelik propaganda faaliyetlerini içeriyordu. Arap ulusunun rönesansını gerçekleştirmeyi amaç edinen Baas Partisi 1946 yılına kadar daha çok entelektüel bir hareket olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu tarih itibariyle Baas Partisi Suriye’de gittikçe güçlenmiştir.

Şubat 1958’de Mısır ve Suriye'nin, Arap birliğinin sağlanması yönünde ilk adım sayılabilecek olan Birleşik Arap Cumhuriyeti (UAR) adı altında birleşmesi Basçıları memnun etmemiştir. Çünkü Nasır tüm gücü eline geçirdikten sonra Baas Partisi de dâhil bütün partileri kapatmıştır. Ayrıca Suriye ordusundaki önemli mevkilerde bulunan birçok Suriyeli subayı görevlerinden alarak (yaklaşık 11.000 subay) yerlerine Mısırlıları görevlendirmiştir. Bu durum, Suriye’de huzursuzluğa neden olmuş ve 28 Eylül 1961 tarihinde bir grup Suriyeli subayın ayaklanması neticesinde birlik de dağılmıştır.

Suriye’de, 1962 yılı Mayıs ayında eski ve yeni üyelerin katılımıyla Baas Partisi’nin kongresi yapılmıştır. Bu kongre, hem partinin yenilenmesine, hem de iki farklı grubun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu farklılığın temel nedeni ise, Arap ülkeleriyle birleşme, Sovyetler Birliği ile ilişkiler ve Sosyalist politikaların nasıl uygulanacağı yönündeki ihtilaftan kaynaklanmıştır. Mişel Eflak, Selahaddin el-Bitar ve Sünni sınıfa mensup General Emin el Hafız bölgesel politikalara, Salah Cedid, Muhammed Ümran ve Hafız Esad ise, Sosyalist politikalar uygulanmasına ve Sovyetler Birliği ile yakın işbirliği kurulmasına öncelik verilmesini istemekteydiler. Bu iki grubun ve diğer grupların iktidar mücadelesi, Suriye’de, birçok darbenin gerçekleştirilmesini beraberinde getirmiştir. 

Nasırcılarla Basçılar arasında meydana gelen çekişmede, Nasırcılar iktidarı Baasçılara bırakmak zorunda kalmışlardır. Basçılardan Sünni Tuğgeneral Emin el-Hafız, Şam’da gücü ele geçirdikten sonra Başbakanlık koltuğuna kendisi oturmuştur. Ancak,  Baas’ın iki kanadı arasındaki rekabet 1963 yılında Emin el-Hafız’ın iktidara gelmesinden sonra daha da artmıştır. Bu rekabette ilk raundu, Bitar’ı kabineden çıkaran ve Eflâk’ı da yurt dışına kaçmak zorunda bırakan Emin el-Hafız kazanmıştır. Ancak bu da rekabeti sona erdirmemiştir. Çünkü rekabet bu sefer Emin el-Hafız ile Genelkurmay Başkanı Salah Cedid arasında başlamıştır. Baas politikalarındaki farklı düşüncelerin ve iktidara kimin hükmedeceğinin yol açtığı ihtilaflara ilaveten, mezhebi ve şahsi rekabetin etkisiyle ülke yeni bir çekişmenin içine girmiştir. Alevi ve Dürzî subayların çoğunluğu Cedid’i desteklerken, Emin el-Hafız ise, Sünni subayların çoğunluğunun ve eski Baas liderliğinin desteğini almıştır. Hükümet, 1965 yazında Suriye ordusunda yetkilerin Alevi ve Dürzî azınlıkların ellerinde toplanmasını bir tehlike olarak fark ettiğinde bu grupların nüfuzlarını kırmak amacıyla bazı tedbirler almaya girişmiştir. Yılın sonlarına doğru, ülkedeki siyasi mücadeleyi Emin el-Hafız’ın kazandığı yönünde güçlü alametler belirmeye başlamıştı ki, 23 Şubat 1966 tarihinde Cedid’in başını çektiği askerler Suriye’nin bağımsızlığından bu yana 13’ncü ve en kanlı askeri darbesini gerçekleştirmişlerdir.

Emin el-Hafız ile Salah Cedid arasındaki güç mücadelesinde Hava Kuvvetleri Komutanı General Hafız Esad etkin rol oynamıştır. Ve nitekim bu güç mücadelesinde, alevi subaylardan Hafız Esad, Salah Cedid ve onlarla işbirliği yapan Sünni kökenli Nurettin el-Atassi darbeden muzaffer olarak çıkmışlardır. 1966’daki darbe ile Hafız Esad, Cedid’ten sonra ülkenin ikinci adamı haline gelmiş, aynı anda hem Genelkurmay başkanlığı ve hem de Hava Kuvvetleri Komutanlığını yürüterek, Suriye politikasında en etkili kişilerden biri olmuştur. 

1967 yılı Haziran ayı başlarında Siyonist İsrail’le yapılan savaşta alınan yenilgi ve Suriye’nin en stratejik bölgelerinden biri olan Golan Tepeleri’nin kaybedilmesi, Suriye ve Mısır’daki radikal sosyalist rejimlere duyulan güveni tamamen yok etmiştir. Bunun Suriye iç politikasına yansıması ise, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Savunma Bakanı olan Esad’ın otoritesini azaltacağına arttırmıştır. Esad, 1967 yenilgisinden bir taraftan sivilleri ve hükümeti sorumlu tutarken, diğer taraftan ise, kendi etnik grubuna bağlı kişileri etkin mevkilere yerleştirmeye başlamıştır. Ordunun tamamında gücü ele geçiren Hafız Esad, iki rakibi Başbakan Yusuf Zuayyin ile İbrahim Makhus tutuklatmış ve kendisine yakın adamları hükümette önemli görevlere getirmiştir. Bununla da yetinmeyen Esad, kısa bir süre sonra, daha önce birlikte hareket ettiği ve kendisi gibi alevi olan Salah Cedid’e meydan okuyacak kadar güçlenmiştir.  

12 Kasım 1970’de toplanan Baas kongresi, Esad’a karşı, Cedid hükümetini destekleme kararı almıştır. Toplantı ardından Cedid hemen harekete geçmiş ancak, Esad ve yardımcısı Mustafa Talas’ı görevinden alamadan, kendisi, hükümeti ve Baas’ın tüm yöneticileri Esad tarafından tutuklatılarak yönetime el konulmuştur. Böylece Suriye’de Hafız el- Esad’ın azınlık diktatörlüğüne dayanan totaliter yönetimi de başlamış oldu. 

HAFIZ EL ESAD’IN, 30 YILLIK NUSAYRİ-1  DİKTATÖRLÜĞÜ!..
6 Kasım 1930 yılında halen Lazkiye kenti sınırları içinde bulunan Kardaha köyünde doğan Esad, Alevi (Nusayri)[1] bir aileye mensuptur. 1951’de girdiği askeri akademiden sonra Sovyetler Birliği’nde savaş pilotu eğitimi görmüştür. 33 yaşında iken Hava Kuvvetleri Komutanı olmuştur. 6 Haziran 1967’de 6 gün savaşları olarak da anılan Siyonist İsrail’le yapılan savaşta aynı zamanda savunma bakanı olarak da görev yapmıştır. Arap ordularının hezimete uğradığı Altı Gün Savaşında Suriye Hava Kuvvetleri komutanı olan Hafız el-Esad gerekli tedbirleri almadığı için hava savunma sistemi daha savaşın hemen başında iken yerle bir edilmiştir. Hava korumasından mahrum kalan Suriye Kara Kuvvetleri İsrail kuvvetleri karşısında hiç varlık göstermeden geri çekilmek zorunda kalmıştır. Son derece stratejik öneme sahip olan Golan tepeleri de bu savaşta kaybedilmiştir. Ama asıl şaşırtıcı olan Esad’ın Salah Cedid’i zor durumda bırakmak için gerekli tedbirleri bilerek almadığı yönündeki iddiaların birçok kesim tarafından dile getirilmiş olmasıdır. 

Suriye İhvan-ı Müslimin Hareketi, 70’li yıllardan itibaren ülkenin en büyük muhalif hareketi haline gelmiştir. Suudi Arabistan ve Ürdün’ün lojistik desteğini arkasına alan İhvan, Baas yönetimine çok zor anlar yaşatmıştır. Aldığı çok sert tedbirlere rağmen hareketi bir türlü kontrol edemeyen Esad, tarihte çok ender rastlanan canice bir yönteme başvurmuştur. Şubat 1982’de Hama’da Müslüman halka yönelik gerçekleştirdiği saldırıda binlerce masum insanı katletmiş, binlercesini zindanlara atmış, binlercesini de ülkeyi terk etmek zorunda bırakmıştır. En iyimser tahminlere göre 20 ila 30 bin kişiye mezar olan Hama üzerinden yıllar geçmesine rağmen katliamın izlerini hâlâ silinmemiştir. Eli kanlı Esad’ın Nusayri yönetimi, Müslümanlara yönelik yapılan bu insanlık dışı katliamla da yetinmemiş, ilerleyen yıllarda da Müslüman halka dönük katliamlarını devam ettirmiştir. Esad’ın kardeşi Rıfat’ın başında bulunduğu savunma tugayı binlerce kişiyi sebepsiz yere öldürüp on binlercesini de en ağır işkencelere maruz kalacakları hapishanelere göndermiştir.

1983 yılında Esad’ın kalp krizi geçirmesini fırsat bilen kardeşi Rıfat Esad, kardeşine karşı darbe girişiminde bulunmuştur. İslami muhalefeti susturma konusunda sonuna kadar ağabeyinin yanında yer alan Rıfat, o derece güven duyulan birisiydi ki, kendisinin Suriye ordusu dışında özel birlikler oluşturmasına dahi izin verilmiştir. Esad, iyileşmesinin ardından orduda bir tasfiye hareketi başlatmıştır. Kardeşi Rıfat’la beraber hareket eden subayların tasfiye edilirken, Rıfat’ın komutasındaki “Savunma Müfrezeleri” de dağıtılmıştır.

Hafız Esad kendisine veliaht olarak büyük oğlu Basil’i belirlemişti. Bu nedenle Basil’e binbaşı rütbesi verilerek cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı yapılmıştı. Ancak, Esad’ın bütün umutlarını bağladığı oğlu, 21 Ocak 1994’de Şam’da şüpheli bir trafik kazasında can verince yeni bir halef arayışına girmek zorunda kalmıştı. Hafız Esad, bu amaçla, Avrupa’da göz doktoru olarak staj yapan 28 yaşındaki oğlu Beşşar’ı Şam’a çağırmıştır. Askeri Akademi’de jet hızıyla eğitim alan Beşşar Esad, babasından devlet yönetme dersleri almak üzere onun yanına, Muhacirun Sarayı’na yerleşmiştir.

Beşşar Esad’ın veliahtlığına tahammül edemeyen amcası Rıfat Esad, Beşşar’a karşı adı konulmamış bir savaş başlatmıştı. Hafız el-Esad da, kardeşi Rıfat’ın bu tavrına karşı, kendisini Şubat 1998 tarihinde başkan yardımcılığı da dâhil bütün görevlerinden azletmiştir. Ancak Rıfat Esad ile oğlu Sümer boş durmamış, çeşitli ülkeler nezdinde Suriye’de resmi politikadan farklı ve alternatif bir politika yürütme girişimlerinde bulunmuştur. Rıfat-Sümer ikilisinin Hafız-Beşşar ikilisine karşı yeni bir meydan okuması olarak değerlendirilen tüm bu siyasi manevralar, 20 Ekim 1999 tarihinde sıcak çatışmalara dönüşmüştür. Rıfat Esad’ın Lazkiye kentinde bulunan özel malikânesine baskın düzenlenmiş, çatışmada ölenlerin yanında ziyaretçiler dâhil tutuklamalar gerçekleştirilmiştir. 

BAAS DİKTATÖRLÜĞÜ, OĞUL BEŞŞAR DÖNEMİNDE DE DEVAM ETMEKTEDİR!..
Hafız el-Esad Ortadoğu’nun hatta dünyanın en kanlı Tiranı/diktatörü olarak Suriye’ye yönetmiştir; kan ve gözyaşı üzerinde tam otuz yıl ülke insanlarına zulmetmiştir. Ve nihayet kendinden önceki diğer firavunlar, tiranlar ve diktatörler gibi o da ölmüştür. 2000 yılında ölen Hafız el-Esad’ın yerine, veliaht olarak yetiştirdiği oğlu Beşşar Esad geçirilmiştir. Beşşar Esad’ın yaşı küçük (34 yaşında) olmasına rağmen anayasa değişliği (anayasa 40 yaşında olmayı öngörüyordu) yapılarak devletin başına yüzde 97 küsur oyla (!) oturtulmuştur. 

Beşşar Esad 1965 Şam doğumlu idi. Babası Hava Kuvvetleri Komutanı iken yani 1967 Savaşı sırasında iki yaşındaydı. Babası, 1970’de bir darbeyle iktidara el koyarken Beşşar 5 yaşında idi. Beşşar Esad siyasetten uzak bir şekilde İngiltere’de okumuştu. Beşşar alevi olmasına rağmen evlendiği eşi Esma ise Sünni bir aileye mensuptu. Beşşar, 2000 yılında tahta oturmasıyla halkın umut ve beklentileri artmıştı. Halk nezdinde Beşşar, en azından babası gibi halka zulmetmeyeceğine, baskı yönetimini az da olsa gevşeteceğine ilişkin bir kanaat oluşmuştu. Ancak ilerleyen yıllar içerisinde Beşşar, babasını bile aratmayacak zulüm içeren uygulamalara imza atmıştı. Olağanüstü hal uygulaması, İhvan mensuplarına ilişkin idamı öngören 49 sayılı kanun başta olmak üzere baskı ve zulmü öngören birçok madde ve Baas Partisi dışında hiçbir partiye izin vermeme gibi, kısacası Esad ailesi öncülüğünde Baas diktatörlüğü kaldığı yerden itibaren devam etmekteydi. 

Hâlbuki Beşşar Esad iktidara geldiğinde, istihbarat teşkilatlarının halk üzerindeki baskılarını tamamen sona erdirmekten, ifade özgürlüğünü tanımaktan ve çok partili parlamenter sisteme geçmekten söz etmişti. Baas Partisi’nin de diğer partilerle eşit şartlarda seçim rekabetine girmesi gerektiğini bile söylemişti. Ancak bu vaadlerinin hiçbirisini yerine getirmemişti. Tersine Baas diktatörlüğü, babasının dönemini aratmayacak tarzda devam etmekteydi. Rejimin "R"sini bile eleştirenler zindana atılıp işkenceden geçiriliyor, onların akıbetlerini araştıran akrabaları da içeri alınıp işkence tezgâhına yatırılmaktaydı. İşkence ve katliamdan kaçıp yabancı devletlere sığınan yüz binlerce Suriyelinin ve onların Suriye'deki akrabalarının umutları da boşa çıkmıştı. 

Beşşar Esad,  bırakın Suriye tarihini, insanlık tarihine bile kara bir leke olarak kazınan Hama Katliamı dolayısıyla acıları azaltıcı bir adım bile atmamıştır. Binlerce insanın katledildiği, binlercesinin kaybedildiği ve binlercesinin sürgüne gitmek zorunda bırakıldığı bu olay dolayısıyla bırakın özür dilemeyi, 1982’den beri Hama’da işlenen insanlık dışı vahşetin izlerinin bile silinmesine müsaade edilmemiştir.
   
Beşşar, Tunus ve Mısır'da gerçekleşen halk ayaklanmalarının Suriye'yi etkileyebileceğini düşünmüyordu. Çünkü diyordu Beşşar Esad "biz Amerikan-İsrail işbirlikçisi değiliz, halkımızın hassasiyetlerini paylaşıyoruz." Rejimin İsrail karşıtlığı ve Hamas'a /Hizbullah'a gösterdiği yakınlık Suriye halkını elbette memnun ediyor, ama bu konudaki memnuniyet rejimin fenalıklarına duyulan tepkileri bastırmaya yetmemişti. Çünkü diğer ülkelerde meydana gelen ayaklanmalara inat Baas/Nusayri diktatörlüğünün ülkedeki zulmü hiç bir şey olmamış gibi devam etmekteydi. Uygulana gelen bu zulmün neticesinde ilk kıvılcım Dera şehrinde başladı. Aslında Dera’daki olaylar, büyümeden, Dera halkına zulmedenlere cezaları verilerek engellenebilirdi. Ancak, Baas diktatörlüğünün basiretsiz davranışı ilk kıvılcımın diğer kentlere de yayılmasına neden olmuştur. Dera'daki olaylar, bir bayan doktorun, yine Dera'da yaşayan bir bayan arkadaşını telefonla arayarak Mübarek’in devrilmesiyle ilgili olarak "Darısı bizim başımıza" diye kutlaması üzerine iki bayanın da gözaltına alınmasıyla başlamıştır. Gözaltına alınan bayan doktorun saçları sıfıra verilmiş ve ayrıca işkenceden de geçirilmiştir. Olaylar, iki delikanlı gencin duvarlara “halk rejimi devirmek istiyor” yazısını yazmaları dolayısıyla onlar da gözaltına alınınca akrabaları çocukların akıbetini sormak için Dera Siyasi Şube Müdürü Atıf Necib'e gitmesiyle daha da alevlenmiştir. Necib heyete, "Bugün çocuklarınızı aldık, bir daha sormaya gelirseniz karılarınızı alacağız" deyince, heyet, belki yardımcı olur düşüncesiyle Dera Valisi Faysal Kelsüm'e gitmişlerdir. Faysal Kelsüm, Hama katliamı sırasındaki üstün başarıları nedeniyle baba Hafız Esad tarafından "Baas'in şerefi" tabancasıyla ödüllendirilmiş eli kanlı bir katildir. Faysal Kelsüm de Dera'nın önde gelenlerinden oluşan heyeti aşağılıyor ve makamından kovmuştur. Hakarete uğrayan öfkeli halk valiyi Cuma namazının ardından darp etmesi üzerine valinin korumaları halkın üzerine gelişi güzel ateş açmalarıyla iki kişi olay yerinde, ağır yaralanan iki kişi de hastanede ölmüştür. Bununla da yetinilmemiş El-Ömer Camii'ne sığınan halka da saldırılmış ve tam anlamıyla bir katliam gerçekleştirilmiştir. Böylece olaylar çığırından çıkmış ve Suriye'nin dört bir yanına yayılmaya başlamıştır. 

Suriye’de 15 Mart’tan beri devam eden olaylar, yüzlerce kişinin ölümüne, binlercesinin zindanlara atılmasına neden olmuştur. Günlerce kuşatma altında tutulan Dera kentinde, diğer kentlere de örneklik teşkil etmesi için insan avı başlatılmıştır. Halen Dera kentinde giriş ve çıkışlar yasaklandığından ne olup bittiği bilinmemektedir. Baas diktatörlüğü, bu olayların nedeni olarak emperyal ve Siyonist güçleri göstermektedir. Bu tür bir suçlama çok kolay bir suçlamadır. Oysa Suriye’de Baas Partisi’nin bir darbeyle iktidara geldiği 1963’den beri devam eden zulümler nedeniyle katledilen, zindanlarda işkenceden ve kötü uygulamalardan ölen, sürgün edilen ya da ülkeyi terk etmek zorunda bırakılan insanların suçluları da mı emperyal ve Siyonist güçlerdir?  Hama’da katledilen 30 bini aşkın insanın, kaybedilen ve halen kendilerinden haber alınmayan bir o kadar insanın suçlusu da mı dış güçlerdir? Ülkede kurulan istihbarat teşkilatı Muhebaratın estirdiği terör nedeniyle insanlar yurt dışında bile Suriye ile ilgili bir şey sorulduğu zaman korkularından sus işareti yapmalarının nedeni de mi bu dış güçlerdir? Elbette bu emperyal ve Siyonist güçlerin bu olup bitenlerden hiç katkısı yok demek mümkün değildir. Ancak her olayın suçlusu olarak bu güçleri göstermek de doğru değildir.

Diğer gerici, diktatörlükle idare edilen Arap ülkelerinde olduğu gibi, Suriye için de artık deniz bitmiştir. Şu ana kadar on yıllardır baskıyla, zulümle ve terörle devam ettirdikleri kandan beslenen rejimlerinin sonu gelmiştir. Gönül ister ki, bu halk ayaklanmalarında da, yeni yönetimlerin oluşmasında da halkın iradesi egemen olsun. Ancak, emperyal ve Siyonist işgalci güçler, buna ne kadar fırsat verirler, bunu elbette zaman gösterecektir. Ancak bu güçlerin boş durmayacaklarını ve bu ülkeleri kendi menfaatleri doğrultusunda yeniden dizayn etmek için bütün imkanlarını seferber edeceklerdir. Bu işgalci ve terörist devletlerin halklara karşı diktatörlükle idare edilen yönetimlerin yanında olmalarını anlamak hiç de zor değildir. Çünkü bu devletler için ilke, insani değer ve uluslar arası kuralların hiçbir önemi yoktur. Ancak, ya Bahreyn’de, Umman’da, Yemen’de halkın direnişini destekleyen, ama Suriye’de ise azınlık Nusayri yönetimini destekleyen İran’a ne demeli? Gerçi İran, aynı tavrı 1982’de Hama katliamını gerçekleştiren Hafız Esad yönetiminden yana koyarak da göstermişti. Oysa Müslümanlar nerede zulüm varsa, zulmedenlerin kimliklerine bakmaksızın karşı çıkmaları inançları gereği değil midir? Yani Bahreyn’de zulme uğrayan halkı desteklemek de, Suriye’de zulmeden, binlerce, on binlerce insanı katleden Baas diktatörlüğüne karşı mücadele eden halkı desteklemek de inancımız gereği değil midir? Peki, öyleyse İran, neden Baas diktatörlüğünü desteklemeye devam etmektedir? Bunu anlamak gerçekten zordur!  

[1] Sykes-Picot anlaşması 1916 yılında Fransız ve İngilizler arasında bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma özellikle Ortadoğu’nun bugünkü haline gelmesine sebep olması açısından önemlidir. İngiliz Subay Mark Sykes ile Fransız subay Georges Picot Kahire’de bir araya gelerek masa başında Ortadoğu’yu iki ülke arasında paylaştırdılar. Bu paylaşıma göre;
1-Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı,
2-Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları,
3-İngiltere'ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilecektir.
4-Fransa ile İngiltere'nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,
5-İskenderun serbest liman olacak,
6-Filistin'de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.

[1] NUSAYRİLİK: Hicri üçüncü yüzyılda ortaya çıkan Batıni bir harekettir. Nusayrilik; Muhammed b. Nusayr en-Nemiri (ö.883) tarafından kurulmuş aşırı bir Şii fırkasıdır. İbni Nusayr, İmamiyye’nin onuncu imamı Ali en-Naki’nin gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia etse de, mezhebin asıl felsefesi, Kufe ve Halep arasındaki Cunbula’da yetişip 968 yılında Halep’te ölen Hüseyin bin Hamdan el-Hasibi tarafından oluşturulmuştur. El-Hasibi tarafından yazılan ve 16 sureden oluşan Kitabu’l- Mecmu, Nusayrilik’in kutsal kitabı kabul edilmektedir. Ali’nin ilahlaştırılması temelinde yükselen mezhebin nazariyesi, Hıristiyanlık’taki Baba/Oğul/Kutsal Ruh üçlemesine benzer şekilde Ali/Muhammed/Selman üçlemesi yaparak Batıni bir akideye dayanmaktadır. Giriş için büyük seramoniler gerektiren mezhebin en belirgin özelliklerinden biri de erkeklere has olmasıdır. Çoğunlukla Suriye’de yerleşmiş, Hatay, Tarsus, Adana, Fırat boyları ve Lübnan’a da yayılmış olan Nusayriler’in toplam sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte yaklaşık 400.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Amaçları İslâm’ı yıkmak ve ilkelerini yok etmektir. İslâm yurtlarına saldıran herkesle işbirliği yaparlar. Suriye’deki Fransız sömürgeciliği bunların gerçek yüzlerini saklamak ve kamuoyunu uyutmak için ‘Aleviler’ diye adlandırılmışlardır.


 



Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 15-11-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73530089 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net