24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow YARGI ÖZELLEŞTİRİLEBİLİR Mİ?
YARGI ÖZELLEŞTİRİLEBİLİR Mİ? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 1
KötüÇok iyi 
Yazar Av. Cüneyt TORAMAN   
13-05-2011
YARGI Özelleştirilebilir mi?                                      

                                                 Cüneyt TORAMAN (Avukat)
Modern devlet anlayışı, devletin küçültülmesini, pek çok görev ve yetkisinin “özel teşebbüse” devrini öngörmekte,[1]  bu eğilimin bir sonucu olarak, günümüzde, eskiden devlet tarafından yürütülen faaliyetlerin önemli bir kısmı, özel teşebbüs tarafından yürütülmektedir.[2]   Bir grup,  “devlet malının çok düşük bir bedel karşılığında peşkeş çekildiği”, özelleştirilen işletmelerde çalışanların “iş güvencesinin olmadığı” gerekçesiyle özelleştirmeye karşı çıkarkan, özelleştirme yanlıları, “bu tür faaliyetlerin, çok büyük maliyetlerle yürütüldüğü, gereğinden fazla eleman
çalıştırıldığı, (kaynak yetersizliği ve bürokratik zorluklar nedeniyle), yürütülen faaliyetin, günün koşullarına uyum sağlayamadığı, kaliteli hizmet sunamadığı, daha da önemlisi, sürekli zarar ettiği ve oluşan zararın, halkın vergileriyle karşılandığı, yatırım için harcanacak paraların zararlara tahsis edildiği, sürekli zarar eden bir faaliyetin sürdürülmesinin savunulabilir bir yanının olmadığı” gerekçeleriyle özelleştirmeyi savunmakta, “Bu kurumların, en yüksek değer karşılığında özelleştirilmesini kendileri de temenni etmekle birlikte, geciken her günün, kamunun zararını daha da artırdığını, dolayısıyla, gerçek değerine ulaşmasının beklenemeyeceğini” öne sürmektedirler. Her iki görüş yanlılarının da (kendince) haklı sebepleri bulunmakla birlikte, özelleştirmenin, faydalarının sakıncalarından çok daha fazla olduğu, geniş bir kesim tarafından kabul görmektedir. Siyasi partiler de, bu eğilimin bir sonucu olarak, seçim beyannamelerine “özelleştirme” hedefini koymuşlar, ancak, hükümet olduklarında aynı kararlılığı gösterememişlerdir. Muhalefette kaldıklarında ise, seçim öncesi vaadlerinin aksine, özelleştirmenin “karşısında” yer almışlardır. Bunun sonucu olarak, özelleştirmede “çok laf”, “az iş” üretilmiş, özelleştirilen kimi kurumlar da, “yargı” engeline takılmıştır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, “özelleştirme” konusunda ülkemizde de, önemli bir mesafe katedilmiştir. Örneğin, stratejik öneminden söz edilen PTT nin “P” si yıllar önce özelleştirilmiş, “gönderi” işini, özel kargo şirketleri, yıllardır, “başarıyla” yürütmektedir. P.T.T. nin ikinci “T” sinin (telekom) hisselerinin bir kısmı, daha önce özel teşebbüse devredilmiş, bir kısmı ise, bundan kısa bir süre önce ihaleye çıkarılmış, devir için onay beklemektedir. Bu çercevede, devletin bir çok “işletmesi” özelleştirilmiştir. Özelleştirme, yeni bir yönetim anlayışının ürünü olup, devletin “ekonomik faaliyetleri” yanında, diğer alanlarda da etkisini göstermektedir. Bunun bir sonucu olarak, bu gün, devlet okullarının yanında, çok sayıda “özel okul”, faaliyet göstermekte, “özel üniversitelerin” sayısı, öğrenci kapasitesi ve etkinliği, her geçen gün  artmaktadır. Bu değişim, “sağlık” sektöründe de dikkat çekmekte, “özel hastaneler”, devletten daha iyi hizmet sunmaktadır. Özelleştirme, sadece devletin ekonomi, eğitim ve sağlık faaliyetlerini özel teşebbüse açmakla sınırlı kalmamış, “güvenlik” alanında da önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Özel güvenlik kuruluşlarına izin verilmesi, faaliyet alanı ve çalışan sayısı ne kadar sınırlı olursa olsun, mantalite açısından devrim niteliğindedir.

Yukarıdaki örneklerde görüleceği üzere, kamu kurumları tarafından yürütülen kimi faaliyetlerin, “özel teşebbüse” devri, vatandaşa sunulan “hizmet standardını” yükseltmiş, “bu gün git, yarın gel!” anlayışı, yerini, “velinimete” yarım asırdır hasret kalınan“güleryüze” bırakmıştır. Vatandaşlar, özelleştirme ile, hem deveyi gütmekten, hem de diyardan gitmekten kurtulmuş, hizmetini beğenmediğinden vazgeçip, başkasını seçebilme hakkına kavuşmuştur. Bu sürecin “başarısını” veya nereye kadar devam edeceğini, kuşkusuz zaman gösterecektir. Ancak, asıl belirleyici faktörün, bizim” kaliteli hizmet” talebimizin oluşturacağı açıktır.

Yargının mevcut durumu:
“Yargıda özelleştirmenin mümkün olup-olmadığı?” konusunda bir değerlendirmeye geçmeden önce, yargının mevcut yapısına göz atmak, iki sebeple  yararlı olacaktır. Birincisi, her üç kişiden birinin mahkemelik olduğu ülkemizde, “yargı” vatandaşların tamamının ilgi alanına girmekte, kapsama alanı bu kadar geniş bir faaliyetin nasıl işlediğinin ele alınmasında zaruret bulunmaktadır. İkincisi ise, yargının mevcut durumunu dikkate almayan bir incelemenin, “eksik” olacağı hususudur. Zira, yargıda sorun yok ise, çözüm üretmek de mantıksız olacaktır. Bu arada, “yargı” deyimi ile, “normatif yapı”(mevzuat), “yargılama araçları” ve “yargılama faaliyeti” (muhakeme),  bütünü anlaşılmalıdır.

a)-Normatif açıdan:
Yargının en temel araçlarından biri, normlardır. Yargının iyi işlemesi, her şeyden önce, normların, toplumsal yapıyla bağdaşmasına, etkinliğine ve normaları yapanların tercihlerinin isabetli oluşuna ve başarısına bağlıdır.

aa)-Toplumsal yapıyla uyum açısından: Bir ülkenin hukuk yapısını oluşturan normlar, (tarihsel bir tecrübenin/birikimin eseri olmakla birlikte), ait olduğu uygarlığın tercihlerini yansıtmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizdeki hukuk normları, bu toplumun tarihsel birikiminin bir sonucu değildir. Zira mevcut hukuk normları, (istisnalar hariç) başka ülkelerin normlarının motamot tercümelerinden ibarettir. Bir yasanın, salt “tercüme” oluşu, elbette eksiklik olarak addedilemez. Ancak, üzerinde yeterince düşünülmeden uygulamaya konan bu yasaların kabul edildiği tarihten bu güne kadar geçen uzun süre, bu tercihin, sorunları çözmede yeterli olmadığını, tam aksine, mevcut sorunlara, “yeni sorunlar” eklediğini göstermektedir. Örneğin, yüzyıllardır bu topraklarda uygulanagelen “sözlü yargılama” sisteminin yerine, (birden bire) “yazılı” esasa dayanan yeni yargılama sisteminin uygulanmaya başlaması, “adalet” açısından ciddi sorunlara neden olmuştur. Yine, ekonomik faaliyetler kayıt altına alınmadan ve kültürel altyapısı hazır olmadan uygulamaya konulan Ticaret Kanununun bazı hükümleri, formaliteleri iyi bilmeyen tacirlerin bir kısım işlemlerinin[1]  geçersiz sayılmasına ve mağduriyetlerine neden olmuştur. İsviçre'den alınan medeni kanunun, (katolik mezhebinin etkisiyle) boşanmayı zorlaştıran hükümleri nedeniyle, yüz binlerce çift boşanamamış, bunun sonucunda, nesep ve miras konusunda “ciddi sorunlar” yaşanmasına neden olmuştur. Zinanın suç olduğu dönemde, fiilen “biten” evlilikler hukuken sona erdirilemediği için, binlerce kişi, hapis yatmıştır.[2]  

bb)-Hukuk devleti ilkeleri açısından: Normların toplumsal yapıyla bağdaşması, faydalı ise de, yeterli değildir. Bu normların, aynı zamanda, hukuk devleti ilkelerine de uygun olması gerekir. Normlar hiyerarşisinin en üst basamağında yer alan Anayasa'nın, askeri darbe ürünü olması, normatif yapının ne kadar “sorunlu” olduğunu göstermektedir.  İdarenin eylem ve işlemleri, etkin bir yargı denetimine tabi değildir. İfade özgürlüğü önündeki engeller devam etmektedir. Hukuk normlarının bir kısmı, AB uyum yasalarıyla düzeltilmiş ise de, önemli bir kısmı düzeltilmeyi beklemektedir. Özellikle, ceza yasalarının “otoriter” yapısı, normatif yapının, en belirgin vasfını oluşturmaktadır.

cc)-Normlarımızın kapsama alanı açısından: Normların bir başka özelliği de, otoriter ve liberal ortamlarda, kapsama alanı ve içeriğindeki farklılıklardır. Otoriter devlet yapılarında, normlar daha müdahaleci bir karaktere sahipken, liberal hukuk düzenlerinde, kamusal faaliyetlerin çoğu özel teşebbüse bırakıldığından, normlar daha esnektir. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizde, yargının kapsama alanı son derece geniş olup, hemen her konu, (mirasçılık belgesi, kira tespiti, şirketlerin tasfiyesi, tasfiyenin sona ermesi, vs.) yargının “görevleri” arasındadır.[3] Özetle, idare (devlet), yargı alanında da “aşırı müdahaleci” yapısıyla, hayatın her alanına müdahale etmektedir.

b)-Yargılama araçları bakımından:
Yargılama araçları; yargılama mekanları (adliyeler), sosyal donatılar (oto park, lokanta, sağlık kurumları, dinlenme tesisleri vs.) yargılama mekanlarındaki araç-gereçler (bilgisayar, internet, güvenlik, vs.) adli personel, (yargıç, savcı, yardımcı personel, vs.) bütününü kapsamaktadır.

aa)-Yargılama mekanları: Yargılama mekanları, son derece yetersizdir. Bir çok adliye, yargılama faaliyetine elverişli olmayan iş hanlarında, (başkalarının özel mülkünde kiracı olarak) faaliyet göstermektedir. Bir çoğu eski olduğu için, ihtiyaca cevap vermemekte, son derece güvensiz ve sağlıksız ortamlarda yargılama yapılmaktadır. Avukatlar, (satlerce) duruşma salonları önünde beklemekte, oturacak yer dahi bulamamaktadır. Aynı durum, infaz kurumları için de söz konusudur. Cezaevlerinin önemli bir kısmı, bakıma muhtaçtır.

bb)-Sosyal donatılar: Yargılama mekanlarındaki yetersizlik, sosyal donatılar için de geçerlidir. Palyatif önlemler dışında, adliyede görev yapan veya buraya gelenlerin ihtiyaçlarına cevap verecek tesisler, sağlık kurumu, lokanta, park, vs. bulunmamaktadır. Çoğu adliyenin çevresinde otomobili park edecek alan dahi bulunmamaktadır.[4] 

cc)-Araç gereçler: Yargı, yargılama araçları bakımından da yetersizdir. Bilgisayar kullanımına daha yeni geçilmiştir. Bilgi paylaşımı, henüz oluşturulmamıştır. Adliyelerin çoğunda kütüphane, kütüphane bulunanlarda da (ihtiyacı karşılayacak) kitap bulunmamaktadır. Duruşma salonlarının hiç birinde, (avukatlar için) bilgisayar kullanımına uygun tesisat bulunmamaktadır. Yine, adliyelerin çoğunda, kırtasiye (kağıt, kalem, toner vs.) sıkıntısı çekilmekte, tertipli ve düzenli arşivleri bulunmamaktadır.

c)-Yargılama faaliyeti açısından:
Normlar, araç ve gereçler, ne kadar yetersiz olursa olsun, iyi bir uygulama, bütün bu eksiklikleri hissettirmeyebilir. Zira, normları da uygulayan (nihayet) insandır. Bununla birlikte, “uygulama” da (muhakeme), ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Yargılama faaliyetinde yer alan “avukat” ve “bilirkişilerin”[5], “kamusal” karakteri olmadığından, inceleme kapsamı dışında bırakılmış, “kamu” adına görev yapan sujelere göre, (yargıç, savcı, memur, kolluk), değerlendirme yapılmıştır.

aa)-Yeterli personel: yargılama faaliyetinin yürütülebilmesi, herşeyden önce, yeterli personelin varlığına bağlıdır. Gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında, (nüfusa ve dosya sayısına göre) ülkemizdeki yargı personeli, son derece yetersizdir. Çok az sayıda personelle, ağır iş yükünün altından kalkılmaya çalışılmaktadır. Az sayıda hakim ve savcıdan, hem kaliteli ve hem de hızlı iş üretmesini beklemek haksızlıktır. Bu nedenle, hakim ve savcı açığının giderilmesi gerekir. Yargılama faaliyetine katılan yardımcı personel açısından da ciddi yetersizlikler söz konusudur. Kolluk, hem sayı, hem de nitelik açıdan yetersizdir. Ceza davalarında soruşturmanın önemli bir kısmı, kolluk tarafından yürütüldüğü için bu yetersizlik, direkt olarak dava dosyalarına yansımaktadır. Trafik kazalarında, iki sayfadan ibaret matbu tutanak, “yetersizliği” her açıdan gözler önüne sermektedir. Mevcut yapı, aynen muhafaza edildiği takdirde, bu açağın hiç bir zaman doldurulamayacağını da peşinen belirtmek isterim.

bb)-Nitelikli personel: Normları uygulayanların görevi, (prensip olarak) “normları uygulamaktan” ibaret ise de, normlar, kişiler eliyle yaşama geçirildiğinden, (normun yanında), bu kişilerin uygulama biçimi de büyük önem taşımaktadır. Zira, “adil bir yargılama” normların iyi uygulanmasıyla, normların iyi uygulanması da, iyi yetişmiş personelle mümkün olabilir. İyi yetişmiş personel, meslek öncesi ve sonrasında, sorunları göğüsleyebilecek nitelikte iyi eğitim almayı gerektirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, yargı faaliyetinin temeli olan “hukuk eğitimi” son derece yetersiz, günümüzün sorunlarından uzak, kuru ezbere dayalıdır. Staj süreci de (deyim yerindeyse) formaliteden ibarettir. Yargılama faaliyeti, etkin bir şekilde denetlenememekte, etkin bir denetim olmadığı için, nitelik yönünden bir ilerleme kaydedilememektedir. Bir şekilde “yargıç” veya “savcı” olan biri, kanıtlanabilir bir “yolsuzluk” veya tıbben tespit edilen bir “akıl hastalığı” olmadığı takdirde, ömrünün sonuna kadar, bu işi yürütebilmektedir.

cc)-Adil yargılama: Yargılama faaliyetinin meyvesi, “adil yargılama” ve bunun sonucu olarak adalettir. Adil yargılama gerçekleştirilemediği takdirde, yargılama faaliyeti de iyi işlemiyor demektir. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizde, basit bir uyuşmazlık, “yıllarca” sürmekte,  yargılama sonunda verilen karar, her iki tarafı da tatmin etmemektedir. Yargı kararları sağlam gerekçelere dayanmadığı gibi, denetim mekanizması da sağlıklı işlememektedir. Temyiz edilen dava dosyaları, yıllarca Yargıtay'da/Danıştay'da beklemekte, bu durum, vatandaşları “yargı dışı” çözüm arayışlarına itmektedir. Yargılama usulünün evrensel değerleri, ülkemizde başkalaşım geçirmiştir. Duruşma, gerçek işlevini yitirmiş; basit bir uyuşmazlık için, onlarca “duruşma” yapılmaktadır. Gerçekte “duruşma” sayılamayacak “ara işlemlere” yetişemeyen avukat, duruşmaya katılmama yaptırımına tabi olmaktadır. Duruşmanın inzibatına yönelik usul hükümleri, yargıcın “dokunulmazlık” aracı olarak kullanılmaktadır. Önemli-önemsiz, gerekli-gereksiz her konuda, “kesin mehile” başvurulmaktadır. Yargıdaki en önemli sorulardan biri de, “yargıdaki siyasallaşma” olup, (siyasal içerikli bazı davalarda),  “siyasal tercihler”, hukukun önüne geçmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, Türkiye'yi, adil yargılama ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle, sürekli tazminata mahkum etmesi, sorunların ciddi olduğunu göstermektedir.[6]

d)-İnfaz kurumları açısından:
Yargıyı bir bütün olarak ele aldığımızda, infaz sistemini ve infaz kurumlarını da bu sisteme dahil etmek gerekmektedir. Zira, infaz sistemi, “yargının” ayrılmaz bir parçasıdır. Yargının iyileştirilmesi projesinde, infaz sistemi devre dışı bırakıldığı takdirde, infazdaki sorunlar, “yargı sorunları” olarak tekrar karşımıza çıkacaktır. İnfazın asli amacı, suçluyu, işlenen suçun yanlışlığı yönünde eğiterek, topluma yeniden kazandırmaktır. Oysa ülkemizde “infaz sistemi”, cezaevine “amatör” olarak girenleri, “profesyonel” olarak topluma kazandırmakta, tutuklu/hükümlü idare ilişkileri açısından, “suçluyu ikinci kez cezalandırma aracı” olarak düşünülmektedir. İnfaz kurumlarının fiziki yapısı, idari yapısı, tutuklu ve hükümlülere yaklaşım/davranış biçimi, bunu açıkça göstermektedir.[7] Cezaevlerine yönelik ölümle sonuçlanan operasyonlar, infaz sistemindeki sorunların üst seviyede olduğunu göstermektedir. Tutuklu veya hükümlü olarak cezaevinde kalmakta iken “hasım” muamelesine (ve şiddete) maruz kalanların, dışarı çıktıktan sonra aynı şekilde mukabele etmesi kaçınılmaz olacaktır.

Satır başlarıyla işaret etmekle yetindiğimiz “yargı sorunları”, sayılamayacak kadar fazladır. Diğer kamu kurumlarında da buna benzer sorunlar vardır. Ancak, yargıyı diğer kurumlarla kıyaslamak, son derece yanlıştır. Zira, diğer kurumlardaki hataların telafisi mümkün iken, (son başvuru mercii) yargıdaki hataların telafi imkanı bulunmamaktadır.

Yargı Özelleştirilebilir mi?
Bu genel değerlendirme, yargının, gereksiz ve ağır iş yükü altında ezildiğini, sorunların katlanarak arttığını göstermektedir. Bu sorunlara cevap aramak,  tüm hukukçuların görevi olmalıdır. Çözüm arayışlarından birini, “yargıda özelleştirmenin mümkün olup-olamayacağı” konusu oluşturmaktadır. Yargı, (yargılama,[8]  mekan, araç,  alt yapı, mevzuat, infaz, vs.) oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır. Aşağıda, yargının özelleştirilmesi konusu, mevcut uygulama, dünyadaki gelişmeler ve mevzuatımız çerçevesinde ele alınmaya çalışılacaktır. Bu yazı, yargının sorunlarına farklı açılardan yaklaşmak suretiyle, çözüm üretmeye katkı sağlama amacı taşımakta, sorunların sayısı kadar, çözüm bulunabileceğine işaret etmektedir.

“Yargı özelleştirilebilir mi?” sorusuna, hukukçuların büyük bir çoğunluğu, bilinçaltı bir refleksle, “hayır” diyeceklerdir. Ön yargıya dayalı bir cevabın, “hukukçu” kimliğiyle bağdaşmadığı bir yana, bu sorunun, “evet” veya “hayır” şeklinde cevaplanabilmesi de mümkün değildir. Sorunun, hukuk bilimindeki gelişmeler, dünyada ve Türkiye'deki uygulamalar ışığında değerlendirilmesi, devlet anlayışındaki değişimin de diktkate alınması gerekmektedir. Gerçekten, modern devlet anlayışı, faaliyet alanını sürekli daraltmakta, yetkilerinin önemli bir kısmını, özel teşebbüse devretmektedir. Bununla birlikte, “özelleştirme” yapılırken, “devlete ait bir alan” bırakılmaya da özen gösterildiğini, devletin, “adalet/yargı”, “iç güvenlik/asayiş” ve “dış güvenlik/savunma” işlerini devredemeyeceği konusunda, görüş birliği olduğunu hatırlatmak gerekir.[9] Bu ilkeyi mutlak olarak ele aldığımız takdirde, “yargının özelleştirilmesinin mümkün olamayacağı” sonucu çıkmakta ise de,  “uygulama”, bu alanlarda da, (devletle birlikte) “özel teşebbüsün” de faaliyet gösterebileceğini  göstermektedir. 

Örneğin, devlet mahkemelerine göre “özel mahkeme” statüsündeki “tahkimin” etkinliği her geçen gün artmakta, Türkiye’nin taraf olarak yer aldığı, uluslararası şirketlere verilen ihalelerde bile, sözleşmelere, (bu şirketler tarafından) “tahkim” şartı konulmakta, bu sözleşmeler yetkili kamu kurumları (hatta Danıştay)  tarafından onaylanmaktadır. Yine, özelleştirmeyle bağlantılı olarak, pek çok “uyuşmazlık türü”, (kamu hukuku alanından çıkarak) “özel hukuk” alanına intikal etmiştir. Örneğin, madenlerin işletilmesinin devlet tekelinden çıkarılması, ceza mahkemelerinin yükünü azaltmış, pek çok fiili, suç olmaktan çıkarmıştır. Eskiden kamu tarafından yürütülen faaliyetlerin, özel teşebbüse devriyle, özel hukuk tüzel kişilerinin “hizmet araçlarına” zarar verilmesi, tazminat hükümlerinin; görevlilere yönelik haksız fiiilerde de, özel kişilere ilişkin hükümlerin uygulanması sonucunu doğurmuştur.[10]  Yukarıdaki örnekler, “yargıda özelleştirme olamayacağı” tezini geçersiz kılmakta, yargıdaki birikmiş sorunların, nasıl azaltılabileceği yönünde kafa yormamızı gerektirmektedir.

Çözüm Önerileri:
Mahkemelerdeki iş yükü, aşırı derecede fazla olup, bunun en önemli sebeplerinden biri, mevzuatımızdır. Önemli önemsiz her konu, yargının görev alanına girmektedir. Mahkemeler, önüne gelen davalara bakmakla yükümlü olduğu için, fazla mesai dışında, sorunlara çözüm üretme imkanı da bulunmamaktadır. Yukarıda, yargının, devletin (vazgeçemeyeceği) üç temel görevinden biri olduğu ve bu yetkisini “devredemeyeceği” belirtilmişti. Devletin, bu yetkisini tamamen devri mümkün olmasa da, mevzuatımız baştan sona tarandığı takdirde, mahkemeye intikali gerekmeyen pek çok uyuşmazlık ve konu, mahkemelerin görev alanı dışına çıkabilir.

a)-Özel hukuk uyuşmazlıkları ve tahkim:
Yargının görev alanına giren konuların önemli bir bölümü, özel hukuk ilişkilerinden kaynaklanan uyuşmazlıklardır. İki özel hukuk kişisi arasındaki (özel hukuk) uyuşmazlıklarının, iki tarafı ilgilendirdiği açıktır. Mevcut hukuk yargılaması, tarafların, özel hukuktan kaynaklanan uyuşmazlıklarını, tahkim yoluyla kendi aralarında çözebilmelerine imkan vermektedir. Diğer bir deyimle, eskiden yargının mutlak görev alanında bulunan uyuşmazlıklar, şimdi, tarafların istemesi halinde, kendi belirleyecekleri hakemler eliyle çözümlenebilmektedir. Usul kanunlarındaki bu imkan, taraflara, uyuşmazlığı çözmek için, devletin mahkemeleri dışında başka kurumlara başvurma imkanı vermektedir. Bir anlamda, “yargının özelleştirilmesi” olarak nitelenebilecek bu durum, son derece sınırlı bir uygulama alanına sahiptir. Dolayısıyla, yargının yükünü hafifletmemektedir. Gerekli yasal düzenlemeler yapılarak, (noterlik benzeri) sürekli görev yapacak “tahkim büroları”nın kurulması, kararlarının icrai nitelik taşıması,  yargının iş yükünü önemli ölçüde azaltacaktır.

b)-Kamusal uyuşmazlıklar:
Yargının görev alanına giren konuların önemli bir kısmını, kamu düzeniyle ilgili uyuşmazlıklar oluşturmaktadır. Yukarıda arz edildiği üzere, devlet,  özel hukuktan kaynaklanan uyuşmazlıklarda, “yargı” yetkisini, özel hakem heyetlerine devredebilir ise de, kamusal niteliği ağır basan konularda, bu yetkisinden vazgeçebilmesi mümkün değildir. Kamuyu ilgilendiren konularda devletin müdahalesi, görevinin bir gereği olduğu gibi, “egemenlik” yetkisinin de doğal bir sonucudur. Ancak, (yasalarda) “kamusal” olarak nitelenen konuların, “ne kadarının kamusal olduğu” ayrı bir tartışma konusudur. Bizce, kamusal olarak nitelenen konuların tamamı yeniden gözden geçirilmeli, devletin mutlak müdahalesini gerektiren konular, “yeniden” belirlenmelidir.

aa)-Ceza yasaları: Devletin yargı yetkisinin en fazla olduğu alanlar, ceza yasalarıyla düzenlenen alanlardır. Zira, işlenen suçlar, kişiler kadar, kamuyu da ilgilendirmektedir.  Kamu düzenini, kamu barışını, milli güvenliği ilgilendiren konularda, devletin yetkisi mutlaktır. Örneğin, devlet, adam öldürme, hırsızlık, dolandırıcılık, taciz, tehdit vs. suçunu işleyeni, yakalayıp cezalandırmak durumundadır. Zira bu suçlar, suça maruz kalan bireyler kadar, toplumu da yakından ilgilendirmekte ve etkilemektedir. Devletin, bu yetkisi, devredilmez ve vazgeçilmez niteliktedir.

Bununla birlikte, ceza yasalarındaki bazı düzenlemeler, ceza mahkemelerinin görevi dışına çıkarılabilecek niteliktedir. Örneğin, “karşılıksız çek keşide etme” suçu, geçmişte, kamu düzeninin ihlali olarak nitelendirilmiş, iki taraf anlaşsa bile, sanık, hapisle cezalandırılmıştır. Yıllar sonra, çek yasası, borçlunun, çek bedelini, faiziyle birlikte ödemesi halinde, (karşı tarafın onayına gerek kalmaksızın) “kamu davasının düşmesi” şeklinde değiştirilmiştir. Bu değişiklik, devletin egemenlik yetkisinden vazgeçmesi değil, sadece kişileri ilgilendiren bir konunun, -hatalı olarak- “kamusal” olarak nitelendirilmiş olması anlamına gelmektedir.

Bunun yanında, komşuluk ilişkilerinden kaynaklanan kimi uyuşmazlıkların, önce, muhtara veya belediyeye başvuru şartı getirilerek, sorun, yargıya intikal etmeden çözümlenmeye çalışılabilir. Kişilere ve mallara karşı işlenen suçlarda, sanığın, zararının tamamının karşılanması ve şikayetçinin kabulü/şikayetten vazgeçmesi halinde, kamu davası ortadan kaldırılabilir. Bazı suçlarda, “karşılıksız çek keşide etme” suçunda olduğu gibi, zararın tazmini halinde, karşı tarafın onayı alınmadan dava düşürülebilir.

bb)-Kamusal karakterli uyuşmazlıklar: Mevzuatımızın, (gerek hukuk ve gerekse ceza)  bazı konular, “kamusal” olarak nitelenmekte, tarafların, buna aykırı düzenleme yapma imkanı bulunmamaktadır. Bu konular dikkatlice incelendiğinde, önemli bir kısmının, kamusal nitelik taşımadığı (kamu düzeniyle ilgili olmadığı) görülmektedir.

Örneğin, “kira” konusu, kamu düzenini ilgilendiren bir konu olarak kabul edilmekte, “özel bir yasayla”[11]  düzenlenmektedir. Kira ilişkisinin, özel bir kanunla düzenlenmesi kabul edilebilir bir durum ise de, bu yasada düzenlenen konuların tamamının mahkemelerde görülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Örneğin, “kira tespit davaları”, bu yasaya dayalı olarak sulh hukuk mahkemelerinde görülmektedir. Mahkemeler, uyuşmazlık konusu taşınmazın kirasının tespiti için bilirkişiye başvurmakta, bilirkişi tarafından sunulan rapora göre karar vermektedir. Bu sistem iyi işlememekte, aynı binadaki emsal taşınmazlar için açılan davalarda, tespit olunan değerler, bilirkişiden bilirkişiye, mahkemeden mahkemeye farklılık göstermektedir. Kira konusunu düzenleyen 6570 sayılı yasa, belediye sınırları içindeki taşınmazları kapsadığına göre, bu konuda, belediyelerin daha isabetli “tespit” yapması mümkündür. Kira bedeli konusumda “uyuşmazlık” durumunda, kiraya veren belediyeye müracaat edebilir, kira bedeli, kiracının da görüşü alındıktan sonra, (binanın değeri, bulunduğu semt,  emlak vergi değeri, genişliği, kullanış amacı, yapı kalitesi, vs. dikkate alınmak suretiyle) özel “hakem heyeti” tarafından karara bağlanabilir. Hakem heyetinde, avukatlar veya yargıçlar[12]  görevlendirilebilir, ücretleri, belediye tarafından karşılanabilir. Belediye hakem heyeti tarafından verilen kararların,  -itiraz veya temyiz yoluyla- mahkemelerce denetlenebilmesi mümkündür. Yasalar baştan sona taranmak suretiyle, “kamu düzeni açısından devletin müdahalesini gerektirmeyen hususlar” tespit edilip, yargının görev alanı dışına çıkarılabilir. Yasalarımızdaki “kamu düzeni” kriterinin son derece yaygın olarak kullanıldığı dikkate alındığında, bu gün kamu düzenine ilişkin olarak nitelenen pek çok konunun, gerçekte bu nitelikte olmadığı tespit edilecektir.

Yine, (sigortalı dahi olsa), “maddi hasarlar”, ancak mahkeme kanalıyla tespit edilmektedir.[13]    Mahkemelerin ağır işleyen hantal yapısı, mesai saatleri dışında başvuruya imkan tanımadığı gibi, mesai satleri içinde de, (davanın açılması, tevzi edilmesi, bilirkişinin tespiti vs.) anında müdahaleye imkan vermemektedir. Zamanında yapılamayan tespitler, bitmek bilmeyen uyuşmazlıklara kapı aralamaktadır. Sigorta şirketlerinin, kendi bünyesinde eksperleri bulunmakla birlikte, gelişmiş ülkelerde, bağımsız “eksper kuruluşları” faaliyet göstermektedir. Eksper kuruluşlarıyla ilgili yasal düzenleme yapılması ve yetki tanınması halinde, bu kuruluşların, mahkemelerden çok daha süratli, isabetli, ucuz, hasar tespiti yapmaları mümkün hale gelecektir. Az gelişmiş bölgelerde meydana gelen ve uzmanlık gerektirmeyen durumlarda, tespit yetkisi, yerel yönetimlere de bırakılabilir.

cc)-İdari işlemler: Mahkemelerin görev alanına giren uyuşmazlıkların önemli bir kısmı, “idari” nitelikte olup, idare tarafından kesilecek “para cezasıyla” halledilecek konulardır.  İdare, para cezası dışında da yaptırıma sahip bulunmaktadır. Örneğin, yangın merdiveni yapılmayan bina için para cezası kesen belediye, bu eksikliğin giderilmemesi halinde, binayı mühürleme yoluna dahi gidebilir. Aynı şekilde, şirketlerin kapanış ve tasfiye işlemlerinin bir çoğu, yargı kararını gerektirmektedir. Tamamen idareye ait olması gereken bir konunun, yargıya devri, yargının iş yükünü gereksi yere artırdığı gibi, sorunların çözümünü de ertelemeye sebebiyet vermektedir. Mevzuatımızda, gerekli düzeltmeler yapıldığı takdirde, bu konular, idare tarafından daha etkili bir şekilde yerine getirilebilecektir.

c)-Yargılama araçları:
Yukarıda değinildiği üzere, yargılama alt yapısının “devletçi” karakteri ve “yetersiz” oluşu, yargıdaki sorunları artırmaktadır. Örneğin, tebligattaki gecikmeler, yargılamanın uzamasına  sebebiyet vermekte, bazen, bir tebligat, aynı semte, iki haftada ulaşmaktadır. Oysa kargo şirketleri, kargo işlevini başarıyla yürütmekte, istenilen gönderiyi, çok kısa bir sürede, muhatabına ulaştırmakta ve teslim edebilmektedir. Özelleştirme sırasında, “mektup” ve “adli tebligat” yetkisinin, kamuda bırakılmış olması,  önemli bir eksikliktir. Tebligatların önemli bir kısmının, basit ihbar/bildirim niteliğinde olduğu dikkate alındığında, hiç olmazsa bu bildirimlerin (yönetmelikle belirlenerek) özel kargo şirketlerine devri, gecikmelerin önemli bir kısmını önleyebilir.

d)-İnfaz kurumları:
İnfaz sistemindeki sorunların da, belli ölçüde “özelleştirmeyle” aşılabilmesi mümkündür. İnfaz kurumlarının işletilmesinin, denetimi devlete ait olmak üzere, “özel kuruluşlara” devredilmesi mümkündür. Dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan bu sistem, kamu infaz kurumlarının da kalitesinin yükselmesine neden olmuştur. Bu yöntemle, maliyet azalacağı gibi, devletin saygınlığı daha da artacaktır. Denetimi iyi sağlandığı takdirde, başarılı olmaması için de hiç bir sebep yoktur.[14]  Cezaevlerinin özelleştirilmesi, tek alternatif olmayıp, mevcut infaz biçiminde de farklı arayışlar düşünülebilir.[15]
Sonuç:
Yukarıdaki açıklamalardan, (yöntemi farklı da olsa) “yargının özelleştirilmesinin mümkün olduğu” sonucu çıkmaktadır. Özel hukuk ilişkilerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar, daha kapsamlı bir şekilde tahkime yönlendirilebilir. Geçmişte, “kamu düzenine” ilişkin olarak nitelenen pek çok konu, yargı kapsamından çıkarılabilir. Suçun sonuçlarının ortadan kaldırılabilmesi halinde, taraflara “uzlaşma” imkanı sağlanarak, davanın açılmaması veya davanın düşmesi sağlanabilir. İnfaz sisteminde özelleştirme veya değişiklik yapılmak suretiyle, maliyetler azaltılabilir, aynı zamanda devletin saygınlığı artırılabilir. Mevzuatımızda gerekli düzetmeler yapılıp, mahkemeler, “gereksiz” iş yükünden kurtarıldığı takdirde, (yukarıda sayılan) olumsuzlukların çoğu “kendiliğinden” düzelir, kalan sorunlar, çok daha kolay çözülebilir. Yargıçlar, daha az dosyaya, daha fazla zaman ayırıp, gerekli araştırmaları yapabileceğinden, “daha hızlı” ve “daha doğru” karar verebilir. Bunun yanında, yargıçlar, “gerekçe” yazmaya yeterince vakit ayırabileceğinden, hükmün, hangi temeller üzerine kurulduğunu görmek mümkün hale gelir.[16] Yargıtay kararlarının tamamı, internet ortamında kamuya açıldığı takdirde, hangi davanın nasıl sonuçlanacağı, önceden öngörülebilir hale gelir. Yargıya, dolayısıyla hukuka olan güven artar, hukuk dışı arayışlar son bulur. Böylece, uzlaşma girişimleri netice vermeyen bir vatandaşın, muhatabına, “seni mahkemeye vereceğim” tehdidi de, bir anlam kazanır.



[1] Bu gün bile, ticari defterlerin önemli bir kısmının “kapanış tasdikleri” yapılmamakta, irsaliyelerde, malı teslim alanın imzası bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak, defterler ve irsaliyeler, mahkemelerde delil olarak kabul edilmemektedir.

[2] Evlilik dışında doğan çocukların nüfusa kaydı  için birçok kere af getirilmiş olması, bu sorunun bir sonucudur. Yasal zorluklar nedeniyle boşanamayanlar, -yasayla tanınmayan- ikinci evliliklerinden dolayı, eski eşinin şikayeti sebebiyle, zina suçundan  hapis yatmışlardır.

[3] Son günlerde yargının görev alanına, (bilimsel özerkliğe sahip) üniversiteler tarafından düzenlenen konferanslar da girmeye başlamıştır. (İstanbul İdare Mahkemesinin, Boğaziçi Üniversitesinde yapılması kararlaştırılan, Ermeni Konferansıyla ilgili, “yürütmenin durdurulması” kararı, epey tartışma yaratmıştır.)

[4] Adliye önündeki mevcut otoparklar da, sabah gelip akşam giden yargı personeline tahsis edildiğinden, yüzlerce otomobile ve kişiye hizmet verebilecek bu alan, sabahtan akşama kadar belli sayıda otoya hizmet vermektedir.  Bu yaklaşım, yargının (hizmet vermekle görevli olduğu) vatandaşa bakışını da yansıtmaktdır.

[5] Yargıdaki sorunların önemli bir kısmının, “bilirkişilerden” kaynaklandığını hatırlatarak, “Bilirkişilik” kurumuyla ilgili, “köklü” değişiklikler yapılması gereğini işaretle yetinelim.

[6] Bu yöndeki başvuruların hızı kesilmiş ise de, giderilmiş değildir.

[7] Cezaevleri, ayrı bir çalışma konusu olmakla birlikte, İnsan hakları kuruluşları ve barolar tarafından hazırlanan “Raporlar”, cezaevlerinin insanca yaşama koşullarına sahip olmadığını o6rtaya koymaktadır.

[8] Yargılamanın, yargılama faaliyetindeki tüm unsurları -iddia/müdafaa/yargılama- kapsayan (geniş) anlamı yanında, yargılama faaliyetindeki (üç unsurdan biri olan) yargıcı ifade eden, (dar) anlamı da bulunmaktadır. Burada, yargılama deyimiyle, yargılamanın bütününü kapsayan geniş anlamı kastedilmektedir.

[9] Eğitim ve sağlık hizmetlerinde, devlet tekeli olmadan, devletin de faaliyet göstermesi gerektiği belirtilmektedir.

[10] Özelleştirmeden önce, hizmet araçlarına zarar verme “kamu malına zarar verme”, görevliye yönelik haksız fiil ise, kamu görevlisine karşı işlenen suç kapsamında değerlendirilmekteydi.

[11] 6570 sayılı Kanun, (belediye sınırları içindeki) musakkaf yapıların tüm kira ilişkilerini  (kira uyuşmazlıkları, taşınmazın tahliyesi vs.), ayrıntılı olarak düzenlemektedir.

[12] Yargıçların mesai saatleri dışında (akşam veya hafta sonu) görev yapmaları imkanı sağlanarak, böylece, ek bir gelire kavuşmaları da sağlanabilir.

[13] Noterler de tespit yapabilmekte ise de, noterlerin bu yetkisi sınırlı olup, hem fonksiyonel ve hem de uzmanlık açısından yetersizdir.

[14] Özel infaz kurumlarıyla ilgili daha geniş bilgi için, Doç.Dr.Nevzat Alkan'ın, “Özel Sektör Cezaevleri” makalesine bakılabilir. (İstanbul Barosu Dergisi, C:79, Sayı:2005/2 Shf:427)

[15] Mazlum-Der, (eski) İstanbul şube başkanı, Ahmet Mercan'ın, “suç işleyenlerin, cezaevi yerine, geniş bir ada/bölge içerisinde zorunlu ikamete tabi tutularak, -ekonomik faaliyetleri kısıtlanmadan- cezanın çektirilmesi”, önerisi gibi.

[16] Usul yasalarında, “gerekçe içermeyen kararların geçersiz olduğu” “temyiz sürelerinin gerekçeli kararın tebliğinden sonra işlemeye başlayacağı”, “itiraz ve temyizde, itiraz ve temyiz sebeplerinin tümünün, ayrı ayrı cevaplandırılması zorunluluğu” yönünde, düzenleme yapılması, gerekçeyi daha işlevsel ve etkin hale getirebilir.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 13-05-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60218805 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net