05-10-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow TÜRKİYEDE DİNDARLIK PROFİLİ
TÜRKİYEDE DİNDARLIK PROFİLİ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 7
KötüÇok iyi 
Yazar Metin Önal Mengüşoğlu - Umran dergisi,Nisan 2010   
22-04-2010
TÜRKİYE’DE DİNDARLIK PROFİLİ

                                                 Metin Önal Mengüşoğlu
I. DİNDAR ÇEŞİTLEMELERİ
Genel başlığa profil kelimesini eklememin özel bir sebebi var. Çünkü Türkiyeli insanın büyük bir ekseriyeti ‘din’ meselesine maalesef yalnızca profilden bakmaktadır. Biliniyordur ki profilden bakmak ‘yandan’ bakmanın bir çeşididir. Yandan bakan insan, cepheden hem de her cepheden bakan kadar detaylı ve isabetli göremez. Sadece bir yönden tespitler yapabilir. Yanılma, yanlış anlama, doğru değerlendirememe ihtimali yanılgı oranında artar. Mümkün olduğunca meseleye her cepheden bakmayı denemelidir. Bir kere ‘din’ denilince sadece semavi dinleri anlama yanlışı
düzeltilmelidir. Bu da yetmez; beşeri kabullerin din diye bildiği Budizm, Şamanizm, Taoizm, Mecusilik, Zerdüştlük gibi bağlılıkları bu kategoriye katmak her şeyi açıklamaz. Hiç olmazsa şurası bilinmelidir ki, Müslümanlar, temel kılavuzları olan Kur’an açısından değerlendirme yaparken, yukarıdaki nitelemeleri eksik sayarlar. Çünkü Kur’an’a göre insanların hiçbir etki altında kalmaksızın fikren, zihnen, ruhen ve bedenen hür iradeleriyle yürüyüp menziline erişmek maksadıyla seçtikleri her ana yol, ‘din’dir. Bu anlamda bütün ömrünü uğruna harcadığı, aralıksız biçimde üzerinde iftihar ve büyük bir zevkle yürüdüğü ana cadde hangisiyse kişinin dini de odur. Ömrünü Marksizm’e, Kemalizm’e, Laiklik, Batıcılık, Liberalizm yahut Sosyal Demokrasi gibi (kendince) ‘değer’lere hasretmiş kişiler de Kur’an’a göre, bu dinlerden birisinin dindarıdır aslında. Çünkü onlar uğruna büyük atılımlar, çabalar, emekler, terler dökmüşlerdir. Hatta kimileri bu uğurda ölmüştür. Dindarlık kişinin asli ve gönüllü mensubiyetine bağlılığın bir göstergesidir. Sırf sosyolojik, tarihsel ya da folklorik anlamda, daha evvel atalarının üzerinde yürüdüğü yol (din) ile de bir irtibatı vardır diye, kişiyi hür iradesiyle kendi seçtiği yol(din)a nispet etmek yerine, berikine nispet etmek yanlışından kurtulmadıkça asla bu paradoks çözülemez. Ömrü boyunca sadece onu din zannederek İslâm’a hakaret eden, söven, çağdışı sayan kimi Marksist, Kemalist, laik, batıcı kimselerin, son yolculuklarında cenaze namazı için musalla taşına konulmaları, namazın hemen arkasından da alkışlarla mezara uğurlanmaları ne kadar sahici, ne kadar samimidir?

Neden dindar denilince yalnızca semavi din(ler)e bağlı kimse anlaşılıyor ki? İnsanlar buna alıştıkları için mi? Peki alışkanlık insana yakışıyor mu? Hele bu ülkede her dine bağlı dindarın mebzul miktarda bulunduğunu düşünürseniz. Mesela Türkân Saylan yakınlarda vefat eden dindar bir Kemalist’ti. Bağlı bulunduğu dinde samimi olmayanlar dindar da sayılmazlar. Nitekim bu ülkede özellikle de Kemalizm buna en müsait zemindir. Sömürüye açıktır. Onu maske olarak kullanıp menfaat dinini sürdüren yüksek zümreden birçok isim bulunmaktadır.

İslâm nokta-i nazarından yeryüzünde dinsizlik, ahlaksızlık ve tarafsızlık gibi oynak ve gevşek durum ve tutumlar hiç yoktur. Herkesin bir dini, ahlakı ve tarafı vardır. Buna sırf semavi din’i benimsemediği için inkârcı sayılanlar da dâhildir. Çünkü din yol demektir ve kişinin bir ömür üzerinde yürüdüğü ana yol, ana cadde onun dinidir. Ahlak ise kişiye benimsediği dinin değerleri tarafından teklif edilen davranışların bütünüdür. Davranışların sürdürülüyor olması ahlak adını alması için kâfidir. Mesela İsmet Paşa’nın, bir ömür Allah lafzını ağzına almama gibi kökten laik dindarlığı, öteden beri söylene gelmektedir. Ve bu tutumunda son derece samimidir. Herhangi bir ana caddeden herhangi bir ana menzile doğru yürüyen her insanın, mademki bir dini, bir ahlakı vardır; öyleyse onun bir de tarafı olacaktır. Tarafsızlık gibi uydurma bir tutum, insan için söz konusu edilemez.

Bu durumda salt sosyolojik anlamda hatta çoğu kere gönülsüz bir biçimde ortaya çıkmış bir aidiyetin, kişinin dini olarak anılması ne kadar doğrudur? Asıl din, kişinin kendi hür iradesiyle gönlünü katarak seçtiği yol olmalı değil midir? Ve elbette her dinin bir samimi dindarı bir de sahtesi bulunur. Bundan İslâm da payını almaktadır. Müslüman dindarlığının sahtekârı kötüdür; ya öteki dinlerin sahtekârı? İşte bu soru esasen zihin ve kalplerde kördüğüme dönüşen meselenin kırılma noktasıdır. Profilden bakmaya alışkın insanlar hep görünen yüzle yetinirler. Medyada görünen yüzler arasından mesela Cem Yılmaz, Umre ziyaretine gitmiş oysa Yılmaz Erdoğan üzerinden böyle bir duyuma sahip değiliz. Hatta aksine onun sol görüşlü birisi olarak verdiği görüntü, İslâm’a soğuk baktığı izlenimi yaratıyor. Şimdi Cem Yılmaz dindar birisi midir? Hangi dinin dindarıdır? Umreye gitmiştir lakin gündelik hayatında İslâm ne kadar işlevseldir? Gelelim Ertuğrul Özkök’e. O da umre ziyareti yaptı; Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğinden ayrılmadan önce. Bunu nasıl başardı? Eğer nüfus cüzdanında İslâm ibaresi bulunmasaydı onu Harem’e sokarlar mıydı? İçki içmeye devam edeceğini ve namaz filan da kılmayacağını üzerine basa basa âleme ilan etti. İçkiyi haram, namazı farz kılan ana caddede yürümeyeceğine göre, onun üzerinde yürümeyi sürdüreceği ana cadde acaba hangisidir? Ve O, hangi dinin dindarı, değilse sahtekârıdır? Yahut böyleleri gizli mi yapmaktadır din’in kendisinden beklediği asli dindarlık alametlerini? Eğer böyle bir durum caizse o zaman İsmet Paşa yahut Yılmaz Erdoğan’dan da bu hakkı esirgememelidir. Belki onlar da gizli olarak yapmaktadırlar.

Kırılma noktası böyle küçük açıklamalarla aydınlanamaz. Türkiye’de İslâm’ın dışındaki öteki bağımlılıkları, mensubiyetleri insanların şuur ve bilgi dağarcıklarına din olarak benimsetmek, öğretmek, aşılamak kolay değildir; burası çok aşikâr. Çünkü bu ülkenin İslâm’a en çok düşmanlık edeni bile, esasen İslâm’ın kendisini ne kadar kuşattığını bilmekte ve hatta bundan gizli bir haz da almaktadır. Öyle ki bazen başka din mensupları yanında bunun fiyakasını kullanan Tanrı tanımazlar bile bulunmaktadır. Ancak onlar da tıpkı geçmiş zamanların müşrikleri gibi yukarıda istirahat eden, aşağıdaki hayatı sadece yan gelip yatarak seyreden ve bu hayata hiç karışmayan bir Tanrı’ya ‘hayır’ demiyorlar. Hayır dedikleri Tanrı hukuk koyan, haramı helali belirleyen, hayra ve şerre bir ölçü tayin ederek güzel ahlak ile kötü ahlakı birbirinden ayıran Allah’ın ta kendisidir. Din ile siyaseti birbirinden ayırma çabası Tanrı’yı toplumsal hayattan kovmanın ‘kibar’ adıdır. Bunu başarırsanız herkesi İslâm’ın dindarı yapabilirsiniz. O zaman önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in hukukçu kimliğiyle doğru biçimde dile getirdiği gibi, Tanrı ile kul arasındaki (gizli olması gereken) ilişkiyi, kamusal alana taşımak laiklik ilkesine aykırıdır. Bu açıklamalar elbette esasen kimsenin aklına yatmıyor ve kalbine oturmuyor. Herkes vicdanının derinliğinde Allah’a karşı yapılan haksızlığın acısını çekiyor. Lakin bunu açık etmekten sakınıyor.

Bu durumda ortaya şöyle bir tablo çıkıyor. Ülkede yaşayan yerli ahalinin asli dini yalnızca İslâm’dır. Dindarlık ise dine aşırı bağlılığın adıdır. Çünkü herkes aşırı olmamak kaydıyla ‘zaten’ Müslüman’dır bu ülkede. Değil mi ki Tanrı tanımazlığını ilan edenler bile kendilerini sosyolojik anlamda Müslüman görmekten rahatsızlık duymuyorlar. Yani esasen çoğu kimse yaptığı yanlışlığın, hafifliklerin farkındadır. Demek ki din’e kayıtsız görünen hemen herkes İslâm ile olan bağından uzaklaştıkça bir vicdan sızısı taşımaktadır. Şöyle ki bir yanlışı, bir hafifliği, bir günahı Müslüman ve de dindar bir kişi işlediği vakit, kopartılan fırtınanın büyüklüğü, buna tanıklık etmektedir. Kimse hatayı ve kusuru İslâm’ın dindarlarına yakıştırmıyor. Çağdaş ve batıcı görünümlü birisi küçük bir kıza tasallut ettiğinde gösterilen tepki ile bir dindarın aynı suçu işlemesi halinde gösterilen tepki arasındaki doz farkı bir düşünülsün. Bu niye böyledir? Bakınız İslâm’ın dindarları vakıf kurup kendilerine benzeyen öğrencilere burs verdiklerinde tarafgir davranmakla suçlanırlar; bu ayrımcı tutum onlara yakıştırılmaz. Ama Türkân Saylan’ın kurduğu vakıf, yalnızca kendilerine benzeyen öğrencilere burs verir; bu yakıştırılır. Neden mi? Acaba onların da şuur altında hala ‘Müslümanlar daha adildir’ diye bir gizli vicdan hesabı mı yatmaktadır? Müslümanlar yanlış yapmasın çünkü onlar ‘zaten’ adildirler. Kendileri yaparsa onlara yakışmaktadır, öyle mi? Ve bu çağdaşlık iddiasındaki batıcı laik kesim yahut Kemalizm’in dindarları, ‘zaten’ başından beri tarafgirdirler diye bir inanışı mı barındırmaktadırlar sinelerinde? Onların var oluş sebepleri böyle bir ayrımcılık ve adaletsizlik üzerine kuruludur; diye bir intiba mı vardır gönüllerinin derinliklerinde?

II. HEP BEYAZ MI GİYİNİR MÜSLÜMANLAR?
Araplar pistir, bu iddiayı sıkça duyarız. Kendilerini temiz sanan bazı Türkiye dindarlarının sözüdür bu. Hem de Hac ibadetini yerine getirip ülkeye dönenler söylerler. Oraya gitmemiş olanlar ise inanmak durumunda kalırlar bu yargıya. Niçin pistir Araplar diye sorarsanız ilk cevap olarak her an üç milyon insanın ziyaret ettiği mekânlardaki çöpler hatırlatılır. Eğer Türklerin elinde olsaymış tertemiz yaparlarmış o mukaddes mekânları. Ayrıca Araplar elleriyle yemek yedikleri için pismişler. Ama elbette pisliğin en önemli göstergesi yine profildendir. Yani yandan, o malum yarım görünüşten kaynaklanmaktadır. Bir türlü her cepheden bakmayı öğrenememiş olan şu bizim akrabalarımız, ne yazık ki bu hususta da büyük bir yanılgı içerisindedirler. Sadece Araplar pis değildir. Araplar da ancak her kavim kadar pistir; hatta her kavimden biraz daha ‘az’ pistirler. Çünkü Araplar beyaz giyinirler. Onlar bu tutumlarıyla adeta herkesten biraz daha az pis olmaya mecburdurlar. Beyaz renk taşıyabildiğinden biraz daha fazla kiri barındırmaya/ bulundurmaya imkân vermez. Beyaz üzerindeki leke anında göze çarpar. O çoğaldıkça rahatsızlık da çoğalır ve batar. Beyazın bizzat kendisi, temizlenme ihtirasıyla adeta sahibinin yüzünü gözünü yolar.

Koyu renkler böyle değildir. En çok da şu Hacca gitmeye herkesten ziyade teşne görünen yaşlı akrabalarımızın giyinmekten haz duyduğu siyah ve koyu kahverengi, kiri hiç göstermez. Boyunlarının arka kısmına denk gelen yakalarına aşırı bir dikkatle baktığınızda, görebileceğiniz tabaka sizi şaşırtır. Orada insan boynundaki tere sürtüne sürtüne kayışlaşmış kir tabakası, yüzünüzü yere düşürecek kadar utandırıcıdır bazen. Peşin yargıların yanıltıcılığını profil kavramından hareketle, yeteri miktarda anlatabildiysek eğer, asıl meram ve maksada geçebiliriz. İslâm’a inansın inanmasın besbelli ki bu ülkede yaşayan insanların büyük çoğunluğu, Müslüman dindarlığının aynı zamanda bir ‘yüce ahlak’ modeli olduğunda hemfikirdir. Duru bir dille her vakit ve herkes tarafından itiraf edilmese bile, kişilerin bilinçaltı refleksleri böyle bir kabulü açığa çıkarmaktadır. Bu sebepten İslâm’ın dindarı görüntüsündeki kimselerden sadır olan, en ufak bir kötü ahlak örneğini, o kimseye yakıştıramıyorlar. Simsiyah giyinmiş insanın yakasındaki görünmeyen kir tabakası neyse de, beyaz giyinenin üzerindeki en küçük bir toz lekesi, bir de bu sebepten daha çok dikkat çekmektedir. Anlaşılmıştır ki olması gereken budur. Yani Müslüman iyi ahlaklıdır. Ancak olup giden maalesef bu değildir. İkinci kırılma noktası da burasıdır.

İbadet de gizli kabahat de gizli, sözü, Türkçe bilenlere yabancı olmasa gerektir. Bektaşi mizaç yahut heteredoks bir din telakkisini hatırlatan bu söze, laikler fazlaca sarılırlar. Kendi dindarlıklarını unutup başkalarına ait dindarlıkların görünür olmasından müthiş rahatsızlık duyarlar. Kendi anlayışlarının da farklı bir din oluşturduğunu onlara anlatmanın zorluğunu başından beri söyleyip duruyoruz. Ve mesela İslâm fıkhında eğer bir mecburiyet, terör, baskı yoksa Müslümanların, üzerlerine farz olan kulluk eylemlerini gizli yapmaları, riyakârlık olarak görülmüştür. Nasıl ki tersinden yine bir mecburiyet söz konusu değilse zorunlu olmayan kişisel kulluk eylemlerini (nafile) yalnız Allah’ın gördüğü yerde yapmaları övülmüştür. Ne olacak şimdi? Müslümanlar, herkesçe maruf o kulluk eylemlerini, aynı zamanda Allah’tan başkasına boyun eğmediklerinin, O’ndan başkasına kulluk etmediklerinin, yardımı yalnız Allah’tan beklediklerinin bir manifestosu olarak görmektedirler. Ve aşikâr yapmak durumundadırlar. Laikler ise gizlemeden yana tavır koymaktadırlar. İp burada kopmaktadır.

İpin koptuğu bir başka yer daha vardır. O da Yahya Kemal ile Buhari mütercimi Babanzade Ahmet Naim arasında geçen bir tartışmadır. Yahya Kemal Tevhid-i Efkâr adlı mecmuada İstanbul’daki Eyüp Sultan üzerine bir yazı yazmış ve halkın o mekânı kutsallaştırmasını övmüştür. Ahmet Naim bunun üzerine Yahya Kemal’e İslâm’ı efsaneleştirmesi, ölüler dini gibi sunmasından ötürü çıkışmıştır. Yahya Kemal’in buna verdiği cevap ilginçtir, demiştir ki: “Türk milletinin tarihi hatıralarına ne karışırsınız? Türk milleti dinini istediği gibi benimsemiştir…. Evet bu millet, İslamiyet’i kendi mizacına göre kabul etmiş ve çok eski putperestliği ile karıştırmış ve öyle sever, onun uğruna yalnız bu sebeple ölür…” [1]

Yahya Kemal’in Bektaşi mizaç Müslümanlığı ile Ahmet Naim’in idraki karşılaştırılınca, Türkiye dindarlığını anlama hususunda biraz daha mesafe alınmış olunacaktır. Elbet bu da yetmez. Sözlerine kulak vermemiz gereken birisi daha vardır. Nurettin Topçu’yu okuyalım şimdi de: “Bugünkü Müslümanlar, birtakım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan, ilkçağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar… Müslümanlık bugün müminlerine namaz kılmak, oruç tutmak gibi bir takım hareket kaideleri veren ölü dinlerdendir. Bundan daha öteye gitmiyor, ruhlara hiçbir gıda vermiyor, sanki ruhunu kaybetmiş gibidir.”[2]

Müslümanların her zaman beyaz giyinmedikleri yukarıdaki alıntılara bakılırsa anlaşılacaktır. Bir ömür boyu beyaz giyinmekten sakınanların yanında bu yine de değerlendirilebilecek bir şeydir.

Dindarlıkta gizlilik mi aşikârlık mı diye tartışırken ibadet kavramına da Kur’an-ı Kerim açısından bir açıklık getirmek gereklidir. Çünkü Türkiye dindarlığının büyük görüntüsündeki Müslümanlık anlayışı, ibadeti namaz, oruç, hac ve zekâta kilitlemiş ferdi bir Müslümanlıktır maalesef. Sosyal, siyasal ve hukuki boyutu ihmal edilmiş bir din, artık İslâm olmaktan çıkmış, bir atalar dini halini almış demektir. Evvela bilinmelidir ki Müslümanların meşru bütün davranışları ibadet kavramı içerisinde mütalaa edilir. Ayrıca ibadetler imanın bir tezahürüdür ve imanı yoğunlaştırır, derinleştirirler. Her ibadet bir vakit ve niyet (ne yapıyor olduğunun bilinci) ile kaim bulunduğundan asla taklide dönüşmemeli ve alışkanlık halini almamalıdır. Bu iki hal onu ibadet olmaktan çıkarır. Ayrıca ibadetin imanı pekiştirmenin yanında kişide bir güzel ahlaka dönüşmesi şarttır. Zaten bu sebeptendir ki sürekli beyaz giyinen Müslüman dindara kötü ahlak örneği, aynı inancı taşımayanlar tarafından bile yakıştırılamamaktadır. Olması gereken budur dedik peki olup gitmekte olan bu mudur; işte size bir başka kırılma noktası.

III. MANASTIR DİNDARLIĞI
Sahih Müslümanlık ile kültürel Müslümanlık arasındaki uçurum artık gizlenemeyecek oranda keskinleşmiştir. Yukarıda bahsi geçen Yahya Kemal, Ahmet Naim ve Nurettin Topçu imzalı sözler gibi yığınla belge sunmak mümkün. Sahih Müslümanlığın dindarı ile kültürel Müslümanlığın dindarı arasında büyük farklar oluşmuştur. Bu farkı görmezden gelerek Türkiye dindarlığı üzerine yapılan her analiz eksik olacaktır. Birine ‘halk dindarlığı’ ötekine ‘münevver dindarlığı’ diyerek iki ana kümede değerlendirebiliriz. Ancak Türkiye gibi tarihsel geçmişi sürekli Müslümanlık ile anılan ülkelerde, bu iki küme arasında yığınla ara duraklara rastlamaktayız. Bülent Ersoy’un Müslümanlığını ne yapacağız? Evet, hiç birimiz cehennem zebanisi değiliz. Kimsenin hesabı kimseden sorulmayacaktır, amenna. Ne kadar tartışmadan uzak tutarsanız tutunuz, kafanızı kuma gömmekle dışarıdaki hakikat de örtülmüş olmuyor. Bu sefer insanların zihninde ve kalbinde muazzam çelişkiler doğuyor. Dehşetli yıkıntılar oluşuyor. Bunun mutlaka izah edilmesi gerekiyor. Eğer izah edilemezse bu sefer hiç olmazsa izah edilemeyişinin izahı gerekiyor. Bu yapılmazsa gelecek kuşaklara neyi emanet bırakacaksınız? Niçin o halde uyuşturucu yaşının orta mektep seviyesine düştüğünden şikâyetler artmaktadır? Bırakınız düşsün, çünkü çocuklar hayatın izahını büyüklerinden işitmemişlerdir. Açıklanamayan bir hayatı yaşamanın ne anlamı var? Her şeyi unutmak üzere uyuşturucu iptilası en kolay ve çabuk bir çözüm değil midir? Yani Bülent Ersoy’un mevcut halini göre göre, bile bile, programlarındaki Allah-ü Ekber nidalarına bakarak, onun Müslüman dindarlığından dem vurup, hem kendinizi hem sizi dinleyen herkesi ve belki hem de bizzat şahsın kendisini aldatıp durmayı, böylece oyalanmayı marifet sayacaksınız. Burada bir yanlışlık yok mudur?

Soru şudur şimdi de; kişi Müslüman’dır ama dindar değildir; olamaz mı?

Ara duraklar yalnızca bundan ibaret de değil. Esasında Müslümanlık, ne yapıp edip bir biçimde kendisini insanlara açık eden bir din olmasaydı, işler daha kolay yürürdü. Ne var ki bu din böyle bir tutuma imkân vermiyor. Siz onu tabir caizse odada yasaklasanız, o bir yolunu buluyor ve bacadan içeriye giriyor. İbadet de kabahat de gizli sloganı, 23 devrimlerinin sarıldığı bir slogandı. Şimdiki laiklerin de İslâmî görüntüyü kamu alanından kovma çabası aynı tavrın tekrarıdır. Vakıa bu slogan aslen mistik gelenekten beslenmektedir. Bektaşi mizaç dediğimiz davranış modeli de böyle bir ahlakı yansıtıyordu.  Ancak ‘Müslümanlık’ ile ‘yaşayan Müslümanlar’ arasındaki yukarıda bahsi geçen uçurum, insanları çelişkiye düşürmektedir. Hayır; Müslüman olduğunu söylediği halde gündelik hayatında bunun tezahürleri bulunmayanlar hususunda değildir problem. Problem gündelik hayatında tezahürler bulunanlardadır asıl. Çünkü ötekiler bir biçimde kendilerini kurtarıyor, zorda kaldıklarında asli ana caddelerine (bizim nazarımızda dinlerine) dönebiliyorlar. Ya berikiler? Onların sığınacakları yer neresi? Manastır mı? Büyük bir kesim için görünen o ki, dünyadan el etek çekmek, bir lokma bir hırkaya rıza göstererek dünya nimetlerinden mümkün olduğunca uzak durmak, az yemek, az konuşmak, az düşünmek, velhasıl her şeyi aza indirmek dindarlıktır. Müslüman dindarları kınamaya teşne duranların görmek istediği Müslümanlar da bunlar arasındadır. Hz. Muhammed’in İlahî Haber’i almadan önceki ‘mağara hayatı’ ile Ebuzer adlı sahabenin fikirleri bu hususta kimi Müslümanlara ilham kaynağı olmaktadır. Lakin Hz. Muhammed’in, tebliği aldıktan sonra bir daha mağaraya dönmediği mahsus unutturulmaktadır. Müslümanlık tarihi boyunca, inziva hayatını züht ve takvanın doruğu gibi gösteren tekke ve zaviye hayatı da bu fikrin destekleyicisiydi.

Son yıllarda tersine bir gelişme mi var nedir, dindarlık meselesi sıklıkla varlık meselesiyle beraber anılmaya başladı. Varlıklı Müslümanlar sınıfından yahut Müslümanların sosyetesinden dem vuranlar çoğaldı. Yürüdüğü ana caddeyi insanların gözüne sokarcasına Müslümanlık olarak gösteren ve sürekli halkın gözü önünde yaşayan kimileri, gündelik hayatlarındaki göz alıcı parlaklıkla dikkat çeker oldular. Ve böylece birçok yaftayla birlikte Burjuva Dindarlığı yaftası da kullanılmaya başladı. Bunu laikliğin, Kemalizm’in, demokratlığın, hatta Marksizm’in dindarlığı için söz konusu etmeyenler, yine muhtemelen kendilerine yakıştıramadıkları için, Müslümanlar hakkında kınama mevzuu yapmaktadırlar. Müslüman dindarlığı ile burjuvazi birbirine yakışmıyor diyelim, peki burjuvazi ile Marksizm çok mu yakışıyor birbirine? Bence köylü, fukara, kişiliksiz, bakımsız görüntüsüne tahammül gösterilen Müslüman, az buçuk görünür hale gelince problem oluşturmaya başlamıştır. Bulunduğu yeri değiştirmesi istenmemektedir ondan. Kaldı ki şehirlerde bugün zengin görüntüleriyle dikkat çeken Müslümanların büyük ekseriyeti, dünkü köylü hayatında da esasen köyün en varlıklısı değil miydi? Köyde traktörü olan, çalışmadan yiyen, itibar gören ağa, bey, şeyh hep o kimseydi. Namazını hiç aksatmadığı gibi köyün tek ‘hacı’sı da oydu. Bugün aynı kişiler ‘kent’e düşmüşlerdir. Kentte lüks cipiyle üzerimize zifos fışkırtarak yanımızdan hızla uzaklaşan maganda esasen aynı kişidir. Ha, namazına da aynen devam etmektedir; bir farkla ki, onun safı hemen namaz kıldırma memurunun arkasında ve sağdaki ilk sıradadır. Zira orada kılınan namazın sevabı bilmem kaç misli ziyadedir(!)

Varlıklı olmak, varlığı hazmetmek, ‘sonradan görmüşlük’ gibi vasıflar üzerinde çokça düşünmelidir. Dindarlık ile alakasını da sağlıklı kurmalıdır.

Meseleyi kökten bir biçimde ve sahiden çözmek isteyenlere önerilerimiz olacaktır. Bu yazıyla asli maksadımız da budur. Komünizmi öğrenmek isteyenler Fransız eski Komünist Partisi lideri Roger Graudy’e baksınlar diyebilir misiniz? Marksizm’i öğrenmek isteyen Karl Marks’ı okursa doğru yoldadır. Öyleyse konusu Müslümanlık olanlar da, Müslümanlara bakmak yerine, evvela İslâm’ın sahih kaynağı olan İlahî Vahye bakmalıdırlar. İlahî Vahyin dindar modeli Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed’dir. Belki bir de her biri farklı bir yönü ile o elçinin yakın mesai arkadaşları sayılabilir. Özellikle son zamanlarda Müslümanlar arasında ‘varlıkla hiç sınanmamış’ kimi münevverlerin, mal mülk hususunda yazıp çizdikleri ortadadır. Gündelik tartışmalara yansıyan haliyle de, Mehmet Bekâroğlu’nun tetiklediği tartışmanın boyutları uzayıp gitti. Başörtüsü yüzünden üniversiteden kovulmuş yoksul ve mağdur kız çocuğunun yanından, lüks cipiyle geçerek onun üzerine zifos fışkırtan şoför de, başörtülü bir hanım değil miymiş? Bu çelişki nasıl çözülecekmiş. Müslümanlar zengin olabilir miymiş? Böyle ciplere binebilir miymiş? Bu kampanyalara katılan Müslüman münevverler şunu ihmal ediyorlar. Müslümanlar üzerinden Müslümanlık dövülmek istenmektedir. Hiç kimsenin kişisel Müslümanlık anlayışı, doğrudan İslâm’ı ilzam etmez, edemez. Yalnızca Son Allah Elçisi’nin din adına verdikleri alınır. Onun dışında hiç kimsenin böyle bir temsil hakkı olamaz, yoktur. Bunu ne çabuk unuttu Müslümanlar?

Şimdi bu cip metaforundan kalkarak gündeme taşınan ‘İslâmî Sol’ tartışmaları gündemden düşmez oldu. Mademki cip aracı Müslüman’a yakışmaz görünmektedir öyleyse (eskiden olduğu gibi) Müslüman görüntülü kimseler toplu taşıma araçlarına talim etmelidirler. Hem böylece yollar da öteki dindarlara kalır, serbestçe dolanırlar. Şaka gibi değil mi? Ne yaparsınız ki sinelerde yatan sahici niyet bence başkası değildir. Neredeyse bütün dünyada düşünsel ve pratik ömrünü tamamlamış bir sol zihniyet, ne acıdır ki hem de Müslümanlık üzerinden yeniden hortlatılmaya çalışılmaktadır. İslâm’ın o aziz ve ilahî hikmeti, beşeri hiçbir doktrinin ufkuna erişemeyeceği o kusursuz kılavuzluk, şimdi maalesef en cıbıl doktrinlerle aynı hizaya konulmak istenmektedir. Üstelik kırklı yıllardan itibaren İslâm dünyasında da bu tür denemelerin yapılmış ve başarısız kalmış olduğu bilinerek yapılmaktadır bu karşılaştırma. İslâm’ın kendine mahsus İlahî nizamı acaba hangi noktada (inananlar için söylüyorum) kişileri tatminsiz bırakmıştır? Ki onu ‘sol’ ya da ‘sağ’ gibi içi boş kavramlarla sunmaya çalışmaktadırlar?

O halde son zamanlarda öne çıkartılarak Müslümanlık modeli gibi takdim edilen Ebuzer motifi, kimseyi aldatma vesilesi yapılmamalıdır. Ebuzer sahabeden birisidir. Allah Elçisi’nin nazarında gözde sahabelerden birisi de değildir. Allah Elçisi’nin karakterini överek öne çıkartmadığı birisini, yüzlerce yıl sonra model gösterme çabasının ardında iki sebep yatmaktadır. Birisi Türk Müslümanlığı üzerindeki Şii etkisidir. Çünkü Şiilik nazarında Ebuzer’in mümtaz bir mevkii vardır. İkincisi ise dünya nimetlerine karşı Ebuzer’in eğer doğruysa söylediği iddia edilen özgün görüşleridir. Güya O, evinde üç günlükten fazla yiyeceği olanın din(darlık)inden şüphe edermiş. Böylesine parlak laflarla acemilik döneminde her genç Müslüman, gelecekteki idealist hayatını hayal etmiş olabilir. Evlenip çoluk çocuğa karışınca, hasıra oturmak yerine, en pahalı halılar üzerinde oturarak kendini yanıltan epeyce insan vardır bu ülkede. Gelin görün ki sadece pekmeze ekmek banarak çocuklarınız büyüyemez. Sırf bir takım fikirlerin harici benzemesi üzerinden hareketle Ebuzer’i ‘sol’, Osman ve diğerlerini de ‘sağ’ göstermenin, medyatik fiyakasından başka bir anlamı olamaz. Köyün eski ‘ağa’sı, kentin ise yeni ‘patron’una laf yetiştireceğim, onun hayatındaki yanlışı uyaracağım derken, daha köklü bir yanlışı ihdas etmenin kime ne yararı olacaktır; medyaya reyting kazandırmanın ötesinde? Kaldı ki bu eleştiriyi yapanların henüz varlıkla hiç sınanmamış kimseler olması da ayrıca düşündürücüdür. Belki bahsi geçen o zenginler bile (isim verebilseydim herkesin tanıdığı kimselerle bunu daha açık anlatabilirdim) tıpkı şimdiki ‘sol’ sempatizanları gibi düşünmekte ve inanmaktaydılar. Hatta daha keskin görüşlüydüler. Varlıkla sınanmak zordur. O sınavı evet, herkes kazanamaz. Ancak ben eleştiri sahiplerinin de böyle bir sınava tabi tutulmalarını isterdim doğrusu. Geçmişte bunun bir hayli olumsuz örneğine tanıklık etmişizdir. Sağcılık solculuk gibi bayatlamış kavramlarla Son Allah Elçisine arkadaşlık etmiş insanları değerlendirme çabasının kimseye makbul ve makul bir yarar sağlayacağı kanaatinde değilim.

Züht’ün, benim çok emniyet ettiğim kavramlar arasında bir yeri yoktur. Ancak takva da insanların yaşanan dünya hayatından koparak, kaçarak, uzak durarak elde ettikleri bir mevki değildir. Bizzat ve bilhassa dünyada olarak, orada bulunarak, olup bitenlere müdahil kalarak kazanılan bir mevki olmalıdır. Dünyanın bütün meşru varlık ve varoluşlarıyla sınanmadan, denenmeden, nasıl muttaki olunur? Müslüman’ın şiarı servet düşmanlığı olmadığı gibi mülkiyet hakkını inkâr hiç değildir. Müslümanlık yüksek bir ahlak üzere yaratılmış bulunan bir Allah Elçisinin modellik ettiği biricik adalet dinidir. Adalet ise insanlarla muamele ve münasebetten, ticaret, ziraat, zenaat, sanat gibi her türlü hukukî, ahlakî ve estetik alış verişten sonra söz konusu edilmesi lazım gelen bir fazilettir. İlişkileri sıfıra indirgemiş insanların adaletle ne işi olabilir ki? Adalet ise zulmün zıddıdır. Herhangi bir şeyi olması gerektiği yere koymak şeklinde tanımlanan adalet bize denge, muvazene gibi kavramları hatırlatır. Model Müslüman olan Allah Elçisi’nin hayatına baktığımızda, O’nun çobanlıkla başlayan çocukluğu, bildiğimiz ticaret ile sürüp gitmiş, nihayet bir toplum liderliği ile sona ermiştir. Varlıkla da yoklukla da sınanmıştır. Bir evi bir devesi var olmuştur. Evlerinin üzerine durmadan ev katanlar, deve kervanına yeni ve sayısız develer katanlar olabilir. Olaya bakar ve model ile mukayese edersiniz, her türlü aşırılığı kınar, eleştirirsiniz. Ama bu sizi servet düşmanlığı yahut mülkiyet hakkını inkâra kadar götürürse o zaman Kur’an’daki uzun miras âyetlerini nasıl açıkladığınızı sorarlar. Hele bir de bizim kavram dünyamıza yabancı olan sağcılık ya da solculukla irtibatlandırmak vahim bir yanlıştır.

Başladığımız yerden devam edersek, yine salt profilden bakıldığında, İlahî Vahyin inzal olunduğu dönemde/ toplumda dilerseniz, bir ilk örnek olarak yalnızca Ebuzer’i görebilirsiniz. Oysa her cepheden bakıldığında tablo çok değişecektir. Hatta tersine dönecektir. Çünkü Allah Elçisi’nin en yakınında gördüğünüz insanlar arasında Ebuzer bulunmamaktadır. Hatice, Ebubekir, Osman ve Abdurrahman’ın makamı Ebuzer’in çok önündedir. Sayılanların hepsi de döneminde ticaretle meşgul olmuş varlıklı kimselerdir. Varlık sahibi Müslümanların örnek alması gereken kişilerdir onlar. Herhalde marka veya konfor düşkünlükleri yoktu lakin her birisinin hayli güçlü birer devesi vardı. Evlerinde sofra kurulur, konuklara ikramlar yapılırdı. İsraftan kaçındıkları, Allah yolunda harcadıkları takdirde -ki hep böyle olmuştur- onların varlıkları kimse tarafından sorun edilmemiştir. Sonraki dönemlerde, özellikle de Emevi-Abbasi kavgasının kızıştığı dönemlerde, geriye dönüşlerle kimi eleştiriler yapılmıştır ki, bunların kavmiyet asabiyetiyle başladığı ortadadır.

Bu kısa anlatımla bizim asıl maksadımız şudur; evvela kendini doğrudan İslâm’a nispet etmeyen yahut İslâm ile birlikte başka bir ideolojiye de nispet eden kesimler bilmelidirler ki, bu tip yaygaraları kopartan bilinçaltının farkındayız. Varlığı, zenginliği, iktidarı, yüksek mevki ve makamları 23 devrimlerinden bu yana onlar, Müslümanlara layık görmemektedirler. Kaldı ki bu bakış bilinçaltı olmaktan çoktan çıkıp yasal zeminlere bile oturtulmuştur. (Kebapçıları fişleyen 28 Şubat rejimini hatırlayın.) Bizim kuşağın düşünmeye, inancını ahlaka/ davranışa dönüştürmeye başladığı yıllar, cumhuriyet tarihinin ilk ideolojik kümelenme yıllarıydı. İnsanların hangi kümeden/ kamptan olduğunu anlamak için, o zamanlar okuduğu gazeteye yani güvendiği haber kaynağına bakılırdı. Esasında bugün de durum çok değişmiş değildir. O halde artık herkes eteğindeki mozaikleri düzgün ve tek renkli bir zemine dökmelidir ki ak kara belli olsun. Var mısınız bütün kamuflaj malzemelerinden arınarak, cümle maskeleri yırtarak, kalbinizin ve vicdanınızın sesine, sonuna kadar kulak vererek sahici inancınızı, ana caddenizi, kampınızı, tarafınızı, insanca ve mertçe haykırmaya? Müslümanlara varlıkları layık görmeyenler, siz hangi taraftasınız? Cesaretiniz varsa, açıklayın. Ne kadar kolay değil mi; yıllarca önce, başörtüsü kamu alanında sorun olmaya başladığında, Müslüman bir avukat baroya alınmamış, mahkemelerden kovulmuştu. Hatta aynı avukatın o mahkemeye sanık sıfatıyla bile bu kıyafetle girmesi yasaklanmıştı. Onun başörtüsü için ‘marka’ seçtiğini kınayanlar, durup bir de buradan baksınlar. Ta o yıllarda biz yine yazmış ve demiştik ki, başörtüsü ile banka yahut adliyede, yıllardan beridir hademelik yahut çaycılık yapan Müslüman hanıma, kimse dokunmuyor, hatta onu hiç kimse görmüyordu bile. Şimdi ne oldu; orada burada, gözünüze hem de en az sizinkiler kadar biçimli, bakımlı, modaya uygun giyimli ama örtülü entelektüel Müslümanlar görünür olmaya başladılar. Onları mı dilinize doladınız? Kamu alanlarından kovduklarınızın, hepten gözlerinizin önünden uzaklaşmasını, yeniden gecekondularına, taşralarına, hademelik ve çaycılık mesleklerine, en önemlisi de öylesi bir kastın kılığına dönmesini istiyorsunuz öyle mi? ‘Bir lokma bir hırka’cı Müslümanların istediği de bu mudur?

Yedi yıldızlı oteller, markalar, konfor ve lüks yaşam gibi kamuflaj malzemeleri kimilerinin gizli niyetlerini örtmeye yetmiyor; artık bizim de gözümüzden kaçmıyor bazı şeytanlıklar. Sizce bahsi geçen lüks yaşamı sürdüren kaç sayıda Müslüman vardır? Sırf beyaz giyindikleri için göze batan bu insanlar, diyelim ki israf içerisindedirler. Ama onların gürbüzleşmelerini, zenginleşmelerini Özal sonrasında oluşan iktidar ilişkileriyle izaha kalkışmak kadar yanlış bir şey olamaz. Müslümanlar, yüzlerce yıldan beridir bu toprakların ve üzerindeki bütün mal ve mülkün tasarrufunu elinde bulunduran ahalinin bizzat kendisi değil midir? Siz herkesi Koç yahut Aydın Doğan mı zannettiniz? Ki nereden, nasıl zengin oldukları karanlık daha bir nicesi vardır. Bugün şu veya bu adla anılan Müslüman varlıklılar, sanıldığı gibi üç beş dönemin iktidarı tarafından desteklenerek ortaya çıkmış kimseler olabilir mi? Onlar belki de, Anadolu’da yaşayanların gözü önünde çalışkan, zeki ve birçoğu öteden beri getirdikleri birikimi herkesin oynadığı oyunun kurallarına göre hatta büyük bir kısmı mümkün olduğunca faiz v.b.den sakınarak kendilerini geliştiren insanlardır. Kazanma şekillerini tartışmak ayrı, tüketim alışkanlıklarını tartışmak ise ayrı husustur. Bunun hesabını da dışarıdan bakarak tutmak o kadar kolay bir iş olmasa gerektir. Kimse sırrına sizi vakıf kılmaz. Bu iki hususu birbirine karıştırdığınız zaman müthiş bir yanlışa imza atmış olursunuz.

Evet, ortada bir uyumsuzluk vardır. Ama bunun çok daha köklü sebepleri üzerinde düşünmek lazımdır. Mesela laikliğe yemin ederek Kemalist bir sistemin yönetimine talip olmak ne kadar İslâmî idi? Kendi aralarında homojen bir itikat, idrak, ahlak anlayışı bile bulunmayan Müslümanların, öncelikli meselesi lüks otellerde konaklayıp konaklamamaları, lüks jiplere binip binmemeleri, hem örtülü hem de süslü olma çabaları mıdır? Müslümanlar bu hususları aralarında serinkanlı bir biçimde tartışarak bir ortak karar alma mevkiinde midirler? Müslümanlara dışarıdan bakanlar ise, onların mağduriyetleri ve mazlumiyetleri ortada iken, aralarından çıkmış üç beş tüketicinin lüks düşkünlüğünü görüyorlarsa insaflı davranmıyorlar. Elbette bu tür eleştiriler kulağa hoş geliyor. Her zeminde itibar görüyor. Ama bir de herkes dönüp kendisine baksın. Ha, onlar, dönüp kendilerine baktıklarında, zaten kötü ahlakı benimsemiş bir hayat yaşadıklarını görüyorlarsa, o halde bizi bize bırakıp sussunlar. Müslümanlar meselelerini sıraya koymuşlardır. İnşallah bu sorunun da üstesinden geleceklerdir. Mesela ben kendi hesabıma, tam kırk yıl evvel yazdığım ve Gâvur Kayırıcılar adlı eserimde yayımladığım “Dindarlık Zamanları” adlı hikâyemde, bu meseleye bir yaklaşım sergilemiştim. Benim yazılarımı okuyanlar/izleyenler ne kertede özeleştiri yapan birisi olduğumu bilirler. Ne var ki insanlar bizi bize bıraksınlar. Herkes kendi mahallesindeki tavuğa ‘kış’ desin. Onlar iki dil gerektiğinde iki din kullanarak insanları aldatmaktan vazgeçsinler. Biz zenginlerimizi de ıslah etmesini biliriz.

Müslümanlar bir zamandan beridir siyasal egemenliklerini kendilerinden olmayan zihniyetlere kaptırmış ve onların baskısı altında yaşamaktadırlar. Dünyanın her yerinde başkalarının mahallesinde adeta sığıntı gibidirler. Bu sebeple onları mahalle köşesinde kıstırıp döven dövene. Son yıllarda Müslümanlığın görünür yüzü haline gelen hanımlar üzerinden sopa çekme daha da belirginleşti. Anneleri gibi giyinen kızlara kimse dokunmuyor da Bursa’da Koza Han’ından ipek eşarp giyinmek isteyen bir türlü hazmedilmiyor. Ne yani siz eşarp alıp örtünmek istediniz de Müslüman hanımlar tümünü tüketti mi? Sonra size her şey mubah ama Müslüman’a yasak mı? Hem Müslümanlık iddiasından vazgeçmeyeceksin hem de görünür yerlerde her türlü günahı işlemeye devam edeceksin. Senin görüntünde olmayanlar bunun önünü kestiği zaman da onu konfor düşkünlüğüyle suçlayacaksın, hem de son derece üst perdeden bir dil kullanarak. Ahlak dersi verir gibi. Besbelli ki ‘öteki’ dinlerin gönüllü veya gafil dindarları, Müslümanları mistik geleneklerindeki söyleme hapsederek ‘bir lokma bir hırka’ felsefesi ve pratiğine sürgün etmek istemektedirler. Tuhaf olan Müslüman bünyesindeki kimi kalem ve söz erbabının buna çanak tutmasıdır. Bu iki bakışı en azından birbirinden ayırmak lazımdır. Sebebi vüruduna bakmadan, siret malzemesi içerisindeki konum ve değeri hesaplanmadan ulu orta zenginlik ve fukaralık hususunda kullanılan ‘hadis’ metinleri şaşırtıcı olmaktadır. Bilinmelidir ki güya oradan türetilen bu felsefenin Kur’an açısından bir değeri olduğunu düşünmeyenler de vardır.

Bu ve benzeri tartışmalarda şu çok aşikârdır ki, dışarıdan yapılan eleştirilerin tamamı, Müslümanların özellikle de kadın unsuru tarafından fazlasıyla görünür olmasına karşı gelişen hazımsızlığın bir tezahürüdür. Evet, Müslümanlar artık başkalarının mahallesinde yaşıyorlar. Lakin eğer sayıları biraz çoğalıp orada bir kast oluşturmuşlarsa, kendilerine göre bir mahalle kurma teşebbüsünde bulunuyorlarsa, bunu başkalarının malına tecavüz değil, hak alma olarak görmek gerekmez mi? Bu mülk zaten onlara emanet idi, siz kimden gasp ettiniz? Müslümanların Demirel, Özal, Erbakan hatta Erdoğan yönetimleri sonrası gürbüzleştiğini söylemek ne büyük gaflettir. Biz de tam aksini düşünüyor ve o yönetimlerin örtülü biçimde İslâmî Hareket’i geriye götürdüğü, savsaklattığı, hızını kestiği kanaatindeyiz. Zinayı suç saymaktan yasal anlamda çıkartıp hala başörtülü kızları üniversiteye almayan bir zihniyeti başka nasıl tanımlayacaksınız?

Kimi Müslümanlardan kaynaklanan olumsuzluklara bakarak vicdani ve ahlaki tepkiler veren Müslümanları elbette anlıyoruz. Bu bizim bir “iç enerji kaynağımız”dır. Ancak bunu başka bir dinin ve dindarların yedeğinde kalarak yapmak, bilerek yahut bilmeyerek böyle bir konuma düşmek yakışmamaktadır. Bırakalım herkes kendi elbisesinin temizliğine baksın. Başkalarının giydiklerini ne zamana kadar biz temizleyeceğiz? Bu ‘temizlikçi’ haleti ruhiyesinden çıkmanın vakti hiç gelmeyecek mi? Kimse zorlamasın sadece biz Müslümanlar değil topyekûn insanlık artık 40lı 60lı yıllara dönemez. Mesela o eski ‘hızlı’ solcuların büyük bir ekseriyeti bugün acaba niçin ‘liberal’ kesilmişlerdir? Ve niçin başörtüsü derdimizi bizden daha şiddetli ve ısrarlı biçimde savunmaktadırlar? Bu bahsedilen değişimin bariz göstergesidir. Değişime direnmek yerine onun nabzını tutarak kendi iradesiyle değişmelidir insan. Aksi halde başkası gelir değiştirir; karşılığında öyle bir fatura çıkartır ki ellerinden iktidarlarını alır. Merhum Seyyid Kutub’un ifadesiyle bu bir tür ‘Zillet Vergisi’dir. Kur’an’da ilk inzal olunan ayetlerin ezilme, sömürülme, yoksulluk, infak, adalet, aşağılanma gibi hallere dikkatlerimizi çektiği doğrudur. Tamam, sömüren, aşağılayan ve zalim olmayacağız. Ancak buradan bizim sürekli aşağılanan, sömürülen ve yoksul kalmış tarafta bulunmamızın gereğini çıkartmamalıdır.

Alman düşünürü Paul Tillich, İmanın Dinamikleri[3] adlı çok önemli eserinde Din’i, ‘nihai kaygının objesi’ olarak tanımlar. Öyleyse her insanın ‘nihai kaygısının objesi ne ise dini de odur. Bu şu demektir ki bir ömür boyu kişi ne uğrunda çalışmış, didinmişse ve ne uğrunda savaşı ve ölmeyi göze alabilmişse, hangi emel uğruna hayatını feda etmiş yahut edebilecekse onun dini işte bu kaygısını oluşturan objedir. Haydi, sıfırdan başlayalım; herkes hür bir biçimde dinini, yolunu, ana caddesini, tarafını, güvenli haber kaynağını yeniden seçsin ve ilan etsin. Kimse sonradan kıvırmasın, mert ve samimi davransın. Her dinin helal-haram, günah-sevap telakkisi farklıdır. Hiç olmazsa herkes kendi dininde samimi olsun. Var olan beri gelsin.


[1] KEMAL, Yahya (1986), Siyasî ve Edebî Portreler, İstanbul. Ayrıca bakınız. MERT, Nuray (1998), "Cami Gölgelerinden Gölge İnsanlara: Kültürel İs­lam Edebiyatı", Tezkire, sayı: 14-15. Yasin Aktay(2002), “ Farklılık Politikaları ve Türkiye Müslümanlığı”,İslâmiyat Dergisi c.5 s.4, sh.44.

[2] Nurettin Topçu, İslâm ve İnsan,  Hareket Yayınları, 1969,İstanbul, Önsöz

[3] Paul Tillich, İmanın Dinamikleri (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2000)



Yorum
MÜNAFIKLIKTA BİR DİNMİDİR?
Yazar selahaddin açık 2010-04-27 16:44:58
''İslâm nokta-i nazarından yeryüzünde dinsizlik, ahlaksızlık ve tarafsızlık gibi oynak ve gevşek durum ve tutumlar hiç yoktur. Herkesin bir dini, ahlakı ve tarafı vardır.'' BURAYI GENİŞLETMEK GEREKTİĞİ KANAATİNDEYİM. Din sayılabilecek, hiç bir ilkesi olmayan günübirlik bir hayat formu yokmudur.

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 22-04-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
88016271 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net