26-02-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow bizde Şehir denilince:
bizde Şehir denilince: PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
02-10-2008

bizde ‘Şehir’ denilince:

                                Necmettin EVCİ
Yerleşik düzene tarımla geçildi. ‘Kültürün ilk formu ziraattır. İnsan ancak toprağı işlemek ve önceden tayin edilemeyen istikbal için önceden tedbirler almak üzere bir yere yerleştiği vakit, medenî olmak için zaman ve sebep bulur.’(29) Tarım bir yandan özel mülkiyet kavramını diğer yandan belli bir yere ait olmak anlamında toprağa bağımlılığı getirdi. Birer olgu olarak yurt, vatan, ülke ve iktidar gibi kavramların varoluşsal bilince dönüşmesi daha sonra feodal karakter kazanan yerleşik düzen kültürüyle mümkün olmalıdır.

Şehir için yerleşik olmak şarttır. Ancak her yerleşim yeri şehir değildir. Bir yerin şehir özelliği kazanması oradaki insan ve yaşam unsuruyla doğrudan ilişkilidir. Bu ilişkinin niteliğini nüfus olarak sayısal özellikten önce çoğulculuk, çeşitlilik, katılımcılık gibi çok önemli farklar belirler. Medine’nin ismi, hicret öncesinde ‘Yesrib’ idi. Yesrib o zamana kadar tipik bir Arap, Arami kültür özellikleri gösteren bir yerdi. Kabileler ve o kabilelerin kendilerine özgü adetleri vardı. Bu hemen hemen bütün bir Arap Yarımadasında böyleydi. Bunlar güçsüz de değillerdi. Hatta çölün derinliklerine kadar yerleşmiş bedevi kabileleri oldukça da cengâverdiler. Kendilerine özgü kültürleri, ekonomileri vardı. Roma ve Sasaniler dâhil bölgeyi sömürgelerine almayı başaramamışlardı. Ama istenen ve özlenen bir medeniyet de kuramadılar. Dediğimiz gibi, çünkü yerleşik olmak medeni olmak için yeterli değildi. Bilakis bu kabileler birbirlerine karşı zaman zaman eşine az rastlanır şiddet uyguluyorlar, savaşıyorlardı. Yesrib’de kimi nüansları dışında benzer nitelikte bir yerdi. Oturmuş, farklı olana açık olmayan, kültürel ve düşünsel anlamda da içe kapalı bir yerdi. Hicretten sonra Müslümanlar oraya yeni bir unsur olarak girdiler. Bu tam manasıyla yeni bir unsurdu. Müslümanlar alışılmış toplum şemasının dışındaydılar. Onlar belli bir kabilenin üyesi değildiler. Belli bir kültürden de gelmiyorlardı. Tam tersine hemen hepsinin kökeni farklı kabilelere dayanıyordu. Ama taassuplarını Allah’a iman noktasında bir yana bırakarak yeni dine inanmışlar ve bu uğurda kabileleri, şehirleri, en yakınlarını bırakarak Yesrib’e hicret etmişlerdi. O ikram edilmiş şehrin yani Mekke-i Mükerreme’nin tüm kapıları şehirli barbarlarca üzerlerine kapatılmıştı. Dinlerini özgürce yaşama imkânı kalmadığı için, inançlarını yaşayacakları yeni şartlar bulma amacıyla buraya gelmişlerdi. Bu geliş bir yönüyle Mekke’nin müşrik zorbaların işgalinden kurtarılmasının da ilk kararlı hamlesiydi. Bilineceği gibi fetih ‘açmak’ demektir. Fetihle; insanlığı her türlü putların tahakkümünden tevhidî özgürlüğe kavuşturmak için kurulan Mekke; tam manasıyla kuşatılmış, derin bir körlükle içine kapanık hale getirilmiş Mekke, tekrar özgürlüğe açılmıştır. İşte Yesrib’e şehirlerin kalbini, nefesini, ruhunu, gözünü hakikate açan, açacak olan kutlu kişiler gelmişti. Yeni, o dönemin aktüel sıcaklığı içinde bahar rüzgârı gibi yepyeni unsurlar gelmişti. Bu insanlar gerçekten farklıydılar. İnançlarıyla, hadiselere bakışlarıyla, algı ve değerlendirme tarzlarıyla, yaşam, insan yorumlarıyla her şeyleriyle farklıydılar. Neredeyse o anki dünyanın tüm farklılıklarını içlerinde barındırarak, el ele, omuz omuza ama bir tek amaç etrafında ve birlikte yürüyerek, birlikte yaşayarak gelmişlerdi. Bütün engelleri, bütün uzaklıkları aşıp. Açıkça belliydi ve görülüyordu ki, onlar hakikatte Mekke’yi geride bırakarak değil, yüreklerine bir medeniyetin tohumunu ekerek gelmişlerdi. Yesrib’de insan ve yaşam gerçeği oldukça farklılaşmış, çeşitlenmişti. Artık orada daha çok köylerdeki yapıyı ifade eden tekçi yapı yerini sosyolojik anlamda toplum diyeceğimiz çoğulcu yapıya bırakmıştı. Bundan böyle orada sadece kalabalığı ölçüsünde değer bulan insan kütlesi değil; düşünceleri, tavırları, yaşama biçimleri önceden kestirilemeyecek tarzda hareketli, canlı bir doku oluştu. Bu parçalı mozaik bütünlüğün adı ‘Medine’ olacaktı. Medine: Şehir. Medine-i Münevvere: Aydınlanmış ve aydınlatan şehir! Ve şehirli olmak anlamında ‘Medenî’ denilecekti bundan böyle.

akla gelen ‘Medeniyet’ tir.

İslâm ilk şehir devletini Medine’de kurmuştur. İlk Anayasa sayılabilecek ‘Medine Vesikası’ şehirde var olan farklı unsurların birlikte yaşama iradesi ve kültürü göstermeleri bakımından çok önemlidir. Bir yönüyle devlet toplum ilişkisi kişi hak ve özgürlükleri odağında tanzim edilerek tam bir hukuk toplumu gerçekleştirilmiştir.  Bizce buradaki ana espri devleti hiçbir grup için baskı mekanizmasına dönüştürmeden barış ve saygı düzleminde şehir yaşamını tanzim etmektir. İslâm şehri, inançların serbestçe yaşandığı, hangi inanç gurubuna kim tarafından yapılırsa yapılsın her türlü baskının önlendiği özgürlük mekânlarıdır. İlmi, fikri ve sanatsal çalışmaların serbestçe yapıldığı, herkesin toplum yaşamına her alanda ve kategoride katıldığı merkezlerdir. İslâm ve Müslümanlar, var oluşun doğal farklılığının teminatıdır. Müslümanlar kültür ve medeniyet açılımında insanlığın ortak paydasını ve mevcut mirası daima gözetmiş, değerlendirmişlerdir. ‘Müslüman hükümdarlar saray ve ibadethane inşa ettirirken Hıristiyan ve İranlı ustalardan istifade etmişlerdir… Umumiyetle Hıristiyanlar kiliselerini muhafaza ettiler; hiçbir mânie rastlamaksızın, yeni kilise ve manastırlar yaptılar.’(30) Sadece insanların değil çevreye yapılan haksızlıklara da İslâm izin vermez. Yani medeniyet insan merkezli olmanın ötesinde onu çevresinden ve doğasından koparmadan değerlendiren bir anlayışın eseridir. İslâm şehri çeşitliliği, bozulmamış insan vasatında nezih ilişkiler mutluluğunu ifade eder. Şehir farklılıklara saygı duyarak ortak yaşam için ortak bir kültür ve anlayış geliştirmektir. Şehir hayatı tüm farklılıkları kucaklayacak kadar geniş, esnek ve müsamahakârdır. Şehirli tüm farklılığıyla beraber şehir gibi geniş, esnek ve hoşgörülüdür. Şehirli anlamında medeni insan derken de bir insanın öncelikle gelişmiş zihinsel ve ahlaki özelliklerini öne çıkarırız. İslâm’ın zihni ve ahlaki seviyesi ileri insanlarca anlaşılması daha kolaydır.

Hicret ve sonrasındaki yüzyılda Müslümanlar bütün bir yeryüzüne görülmemiş bir hız ve esenlikle beraber yayıldılar. ‘Fetihler, eski şehirlerin yapısını hiçbir zaman bozmadı. Fetih esas olarak savaşçılar ve düzenli ordular arasında geçen bir olaydı. Bizans ve Sasani imparatorlarının baskısı altında inleyen halklar da fazla bir direnç göstermedi. Fethin bu kadar hızlı gerçekleştirilmesi, bu şehirlerin eski düzenlerini ve belirli özelliklerini koruyarak onların yeni yapılanmalarına uyum sağlamalarını kolaylaştıran bir tür tekâmüle yardım etti.’(31) İslâm adına uygun tarzda içeriği yani cihanşümul barışı egemenliği altındaki her yere götürünce eski şehirler tahrip olma anlamında zarara uğramadıkları gibi yaşam seviyesinin yükselmesi adına çok şey kazandılar. Tabir yerindeyse Müslümanlar özellikle adalet, ilim, tefekkür, kibar ve nezih ilişkiler, yardımlaşma noktasında mefluç olmuş Şam (Dımeşk), Kahire (Fustat) gibi şehirlerin yüzyıllardır sancıyla kanayan yaralarını sardılar. Özellikle 8. yüzyıldan sonra tam anlamıyla şehirleşme hamlesi başladı. İslâm inanç ve anlayışı her yerde kendi müesseselerine uygun mimari ve kent düzenlemelerini oluşturmaya başladı. ‘9. Yüzyıldan itibaren Nizamiye ve sonraları Mustansiriye gibi büyük medreselerin kurulmasından önce, Dar’ül Hikmet ve Kütüphanesinin ve sonra da Dar’ül İlm’in önemli sayıda öğrenciyi bir araya toplaması Bağdat’taki gelişmeyi teşvik eden bir faktör olmuştur. Tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, Doğuda da 12. yüzyılda gerçek bir üniversite devrimi yaşanmıştır… Bütün büyük şehirlerde hükümdarlar ve nüfuzlu kişiler tarafından öğrenci ve öğretmenlerin barınabileceği okullar (medreseler) kuruldu. Sorbone’un 13. yüzyılın başında ‘altı yoksul sanat ustası’ için yaratıldığını unutmayalım. 10. yüzyılda kurulan El- Ezher sayesinde Kahire’de entelektüel faktör bugün de önemini korumaktadır.’(32)

(29)- Will Durant, Medeniyetin Temelleri, s.15, çev. Nejat Muallimoğlu, Birleşik yay. Ank.1996) 
(31)-Jean-Louis Michon, “Dini Kurumlar”, R. B. Serjeant (Editörlüğünde), İslâm Şehri, BM’nin düzenlediği bir sempozyum, İst. 1992.
(32)-Nikita Elisséeff, “Fiziki Plan”, s.130, 131, İslâm Şehri, İst.1992.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 02-10-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
64848408 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net