15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow SAYIN BOSTANCI...
SAYIN BOSTANCI... PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 4
KötüÇok iyi 
Yazar Ercan Arslaner   
30-08-2008
SAYIN BOSTANCI’NIN  “AÇIK SAYFA” DERGİSİNDEKİ “AYDIN İLE HALK  ARASINDAKİ MESAFE AZALIYOR”  SÖYLEŞİSİ İLE SOHBET
                                                                                           Ercan  Arslaner
         Mesafe konusundan sonra yazıdaki değerlendirmelerime geçeceğim.
         Günümüz aydını, aydınlık gelişiminde ilerliyor ve halk da ona yaklaşmak bir yana onu izlemek görevi yapabiliyorsa bu, harika bir oluşumdur. Bence tam tersine o,  genellikle yanlışlar karşısında tepkisini kaybetmiş etiketli bir insandır. Hatta üniversite rektörleri kendilerinden beklenmeyen sözlerle halkı adeta tahrik eder haldedirler.Belki de onlar asli görevlerini yapamayışlarını kamufle yollarını aramaktadırlar.
          Belki öncelikle aydının kim olduğu üzerinde durabiliriz. Ona “Düşünen varlıktır.” desek, filozoflar insanı da bu şekilde tarif ederler. Öyleyse o, aydınlığı yaşayan ve ayrıca öğreten insan olmalıdır. Özellikle de fildişi kuleden inerek halkı tanımak onun en önemli görevlerindendir. Bunun için olacak ki Avrupa’da akademisyenler iki yıl halk arasında kalmaktadır. Belki de bir raporla izlenimlerini bile açıklarlar.Söz konusu aydın bir profesörse, halkın ondan bekleyeceği çok şeyler vardır. Onun ortak çalışmaları ülkesindeki meslektaşları dışında uluslar arası olmak zorundadır. Fakat her defasında  önemli eserler yurtdışına sipariş ediliyorsa, sayın profesör kendini ve meslektaşlarını eleştirmekten uzaksa, halk onu eleştirmekle görevli olur. Bu görevini yapan halk ve eleştiriden hoşlanan aydın birbirine yakın olur. Farklı yollarda giden insanların ise, aralarındaki mesafe gitgide açılır.
         Sayın Bostancı’nın yazılarında aydın ve halk üzerine sınırlayıcı tarifler verilmemiş. Edebiyat ve fikir hayatımızda Peyami Safa, Said Çekmegil vb. gibi insanlar ilkokul tahsilinden sonra dev eserlere imza atmışlardır. Özellikle P.Safa kendini yetiştirmede dev adımlar atmış ve bu alanda aşılması zor derecelere gelmiştir.
         Şimdiki ufuksuz siyasetçilerden bazıları  “Benim halkım benim vatandaşım, tenceresinde kaynayacak fasulyenin derdini çekmemeli!” derken bizim ülkemizde neler olduğunu sen, ben ve hepimiz biliriz. Yıkılmış, bomba yağmurları ile toprağı bile zehirlenmiş bir Almanya yurdunu yeniden yapmak için para da bulmuş, başta Türk işçisi olarak herkesi yurdunda doyurucu ücretle çalıştırmıştır. O zamanların ne aydını ne politikacısı “İşçimiz bize her ay  50 DM versin ve bu paranın kılına zarar gelmesin.Devlet onunla fabrikalar yapsın ve işçi de aydın da geçinsin gitsin .”diye bir düşüncenin sahibi olmamıştır. Sadece vatanseverliğini hayatıyla ödeyen Gün Sazak müstesna  gümrük kapılarında alınan rüşvetlerin nereye gittiğini onu alanlar çok iyi bilir ama halktan da bilenler bilir.
         Bu halkın aklına “Gümrük” deyince hep rüşvet ve yurt dışından getirilen makineler gelmiştir. Orada sanki Türk devleti değil de bir işgalci devletin memurları vardır. Halbuki gümrük yurdumuzda yapılan makinelerin ihraç edildiği bir yer olmalıydı çoğunlukla.Yurtdışından gelen bir otomobilin vatandaşa maliyeti nedir sizce? diyelim ki 50.000 TL’dir. Bizim köylümüz hatta şehirlimiz ya karnını bile doyuramaz veya karın tokluğuna çalışır.Belki de yöneticiler “Bunların karnı doymasın, midesini, karnının gurultusunu duymaktan  memleket dertlerin düşünmeye vakit bulamasın.” fikrine kapılmışlardır.Yurt dışında  otomobili yapanlar Türk işçileridir. Efendim haydi diyelim ki ABD NATO’ya girmemiz pahasına Türkiye’de uçak yapımını yasaklamışmış. O zaman Erzincan depreminde(1939) sabahın erken saatinde oraya ulaşan  MİLLİ KALKINMA PARTİSİ başkanı Nuri Demirağ  “Ey devlet , ben buradayım sen neredesin ?” diye bağırmıştır(VATAN gazetesi Memleket ilavesi).Uçak yapamayanlar otomobil yapsınlar diye 27 Mayıs1960 gürültülerinden sonra yekinmişler ve Devrim adıyla bir otomobil koymuşlar ortaya. Bu otomobil bir süre gittikten sonra stop etmiştir.Yetkililer de  onu galiba depolarına kaldırmıştır.
         Efendim, işin görünmeyen tarafları dehşet vericidir. Bizim sanayi denemelerimiz Erbakan Hoca ile en üst safhasındadır. Bugün bile onun yaptığı su motorları çiftçinin elinde olabilir. Ama kimileri der ki Yahudi telaşlanmış ve ABD’den getirdiği çok ucuz motorlarla bu işi engellemiştir.(İşin aslını Sayın Erbakan hayattayken kitaplaştırması hiç fena olmaz.)Yahudi haklıydı, çünkü Erbakan motorları Asya ülkelerine yayılsaydı Yahudi ile beraber çalışan diğer sanayicilerin hali nice olurdu? Hiç merak etmeyiniz Devrim otomobili de böyle bir kazanın kurbanı olmuştur. Söylendiğine göre  arıza arabadaki benzinin bitmesiymiş. İş çok büyük çaplıdır. Türkiye satın aldığı jetleri kendisi yaparsa dünyada kim bilir ne güzel değişiklikler olur. Çünkü TÜRK’ÜN RUH KÖKÜ zulme, insan boğazlamaya karşıdır.
            Şimdi TÜRK tarihinde Kerime Nadir romanlarını aratmayan acıklı sayfalara bir bakalım.ŞİHLAS, KİMPAŞ, MONBASSAN vb. şirketleri gurbetçimizin parasına göz koymuştur. Onları almak,çar çur etmek için tek kelimeye ihtiyaç vardı.TV’lerde “ALLAH” diyecektiniz ve mevcut sol iktidarları kötüleyecektiniz. Bizim aydınlarımız hep pusudadırlar, hiçbir şey söylemez; belki de sayın prof. daha yukardakilerden bir parsa bekliyor. Sesini çıkarmazsa, genel müdür olur, bir şeyler olur, maaşına bir maaş daha katar. Bütün bu olumsuzluklara isyan etmeyen okumuş insana aydın mı denilir   S A Y I N  BOSTANCI?  Sayın  başbakanımızın yaşlılara aylık bağlanmasında önemli mesafeler kaydettiğini  duyuyoruz; kim bilir belki burunlarının dibindeki  Batak Şirket   felaketlerine de  biraz ilgi gösterirler.
         Aydınımız, politikacımız yerinde dura dursun, Boğaza köprü yapılacaksa Japonlar…
         Boğaza tünel yapılacaksa Japonlar….
         Hızlı tren işine Japon karışmadığı için  durumun ne olduğu ortada …
         O zaman biz neyde başarılıyız?
         Galiba adaletsizlikte, hırsızlıkta ve başarısızlıkta başarılıyız. Ayrıca aydınımızın hiçbir sorgulaması yok.
         Bizdekiler milletine faydalı olmanın yollarını aramak yerine halk oyuna saygısızlıkla“. Onlar (AKP) % 99 oy alsa da iktidar olamayacaktır.” diye nara atmaktadır. Alman Cumhurbaşkanlığına gelen Prof. Dr. Weizsaecker ise yılbaşı balosuna Almanya’da çalıştığım okulun hizmetlisini davet etmişlerdi.
         “11’i prof. Toplam 25 kişi hk. da  300 yıla kadar hapis talebiyle dava
 açıldı.” www.habervaktim.com adresindeki bu haberle vatandaş kendine bir konum tayin etse de etmese de sonuç kötüdür. Çünkü aydınlığın olmadığı yerde karanlık olacaktır.Bilimsiz aydınlık olmayacağını tarih bize her safhasıyla göstermiştir.Teknikle aydınlığı da birbirinden ayırmak zorundayız.İslami yüceliklerin olmadığı yerde teknik kimin elinde olsa insanları mutsuz ve mağdur etmiştir. Unutmayalım ki bir kuş iki kanadıyla uçar;biri teknikse öbürü manadır.Mana nedir? O, Allah’ın MUTLULUK UYARISI YÜCE KİTABINDAKİ UYARILARLA insanı hesaba çekmesidir.  
         Aydının kısa bir tasnifi belki şöyle olabilir: A)Düşünce ve işinde aydın,B)Yalnız işinde aydın.
Mehmet Akif ve benzerleri ilk gruptan; teknik buluşlar yanında işlerini doğru yapanlar ikinci gruptandır. Onlar Müslümanlıklarını itiraf etselerdi birinci gruptan olurlardı. Kariyer sahiplerinden Prof .Dr. Mehmet Kaplan ve İkbal çevirileriyle Prof. Dr. Ali Hikmet Ertaylan verdikleri eserleriyle davranışlarıyla edebiyatta ulu birer çınardırlar.İst Üni. de çalışırken görevlerinden uzaklaştırılan Doç. Dr. Nurettin Topçu ve  Necip Fazıl Kısakürek’i ben burada anlatmak istemiyorum. Aynı unvana sahip olsa da gözü sadece maddeyi gören insanları aynı sınıfa koyamayız.
         Devletin büyük görevlerinden biri de özellikle eğitim yoluyla aydın insan olmayı teşviktir. Doğrusu  çok merak ediyorum; ne kadar insan “Büyük Mazlumlar’ı” okumuştur?Bundan sonrasını söylemeye yürek dayanmaz.Karadeniz’in çılgın dalgaları  bile hükmü verilmeden asılan kadın için ağlamıştır.Ya oraya İstanbul’dan geldikten sonra Hz. Peygamberin “Ya Atıf,bize gelmek istemiyor musun? Sözleriyle büyük şereflere erişen, adeta cennete gidiş haberi alan Atıf Hoca’ya sayın prof’lar ne demiştir?
 Yavuz B.Bakiler bir şiirinde “Devlet deyince aklıma hep jandarma geldi” deyişiyle devlette olmaması gereken davranışlara dikkat çeker.Aynı davranışlara halktan bir insanın bakışı da enteresandır.Kimileri bir yerlere sığınarak devletten çok devletçi olunca sağduyu değerlendirmeleri  anılmaya değer olur:Malatya’da çiftçisi olan  bir mülk sahibi (Kemal Müminoğlu) 27 Mayıs 1960 anayasasına  “Evet veya Hayır” tercihinde zorlanmıştır. Çareyi çiftçisine sormakta bulur. O da “Bak beğim, Şimdiye kadar onların dediklerinde ben hayır görmedim. Onun için Hayır oyu kullanacağım, der. Tarla sahibi de cevabını almış olur. O zamanlar halkımız ayağına ayakkabı bulamazken daha sonraki yıllarda bir Türk çocuğu Almanya’ya sığınmış ve fırıncılık okulunda birinci olunca Alman hükümetinden  400 000 DM  teklifiyle iş yeri açma daveti almıştır.
Aydın ve halk belki sadece TV seyretmekte birbirine yaklaşmış olabilir. Yine de aynı haberi aydınlar farklı değerlendirmelidir.Şimdiki durumda  galiba aydınlar halkın düzeyine inmiş görünmektedir.
         B) DOĞRUDAN SÖYLEŞİYE YÖNELİK   ELEŞTİRİLER
PROFESÖRLÜK  UNVANI
         Hamburg Üniversitesinde Prof. Dr. Dr. Dr. unvanlı bir şahıs tanıdım. Oldukça güzel Türkçe konuşuyordu. Hiçbir eserini görmek imkanım olmadı .Prof. Dr. Otto Jastrov 15 dil konuşuyormuş. Doğruluğunu sordum; “Olabilir.“ dedi. Bir cümlesinde “Muttasıl”  sözcüğünü kullanmıştı. Şu “Arza kanar, muttasıl kanar güller” mısraındaki gibi. Zaten dilimizde bu kelime çoktan kayıplara karıştı.
         Onlar Prof,.’tan çok Dr. yi(doktor) tercih ediyorlar. Bizde unvan kullanmanın ne zararı olabilir? Bazı kimseler unvandan dolayı yazının içini göremeyebilir. Unvanın aradaki iletişimi kestiğini söyleyebiliriz. Şimdi “…aydın halk…sözcüklerinin bulunduğu cümle ile profesörlük unvanının denkleşmediğini söylemem  gerekiyor.Burada Sayın Bostancı sadece konuşmamı yaptı,yazısını gördü mü;bunları bilmiyoruz.Yazıdaki yanlışlara da dikkat çekmek zorundayız.    
        KESİMLER
         “Alt,orta,üst kesim….” ayrımları oldukça kulak tırmalayıcıdır. Bunu bir prof’dan duymak daha da kekredir. İnsanların sınıflara ayrılması Hindistan,Avrupa ve ABD’de açıkça görülür.Fakat Müslüman toplumlarda unvanı yüksek olan daha erdemli anlamına gelir.Daha erdemli ise mal varlığı yüksek olsa bile  “Kendisi için istemediğini başkaları için de istemeyen “demektir.Söz konusu olan maddi üstünlük demekse,  İslam topluluklarında belli bir zaman içinde  zekat gibi harika bir oluşumla fakir kalmayacaktır. Bunun dışında her insanı Allah hür yaratır ve onu aşağılamaya kimsenin hakkı olmaz. Ancak Hint toplumlarında insanlar  dört sınıfa bağlı doğar ve öyle ölürlerdi.
Paragrafın son cümlesinde “Aydınlardan tutarlı  bir gelecek yorumu beklenir.” Deniyor. Tutarlı bir gelecek içinse  bilim ve bilimsellik önemli. Gerçek bilim “Oku!” uyarısıyla bereketlenir. Sadece bilmek insana huzur vermez;uygulayıcı,kazandığı kaybettiğiyle hersaba çekileceğimizi bilmek zorundayız.
MANNHEİM  aydını,  göreceli olarak toplumun içinde yüzen bir varlık olarak tanımlıyor.”Mannheim, Almanya’da bir şehirdir.Burada olduğu gibi yazılırsa ortalık karışmaktadır. Belirsizliği ancak ”Mannheim  adlı bilgin”  diyerek önleyebiliriz. Aynı cümlede olarak kelimeleri üzerine  ben bir şey söylemeyeceğim.
Sayın Bostancı yerlilerden çok yabancılardan örnekler veriyor. Bunlar kendi kültürümüzden olursa neyimizin eksik neyimizin fazla olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Mevlana’dan verilen örnek çok anlamlı değil mi?Yüzen insan gibi tadı olmayan bir örnek yerine “Ben bir pergelim; bir ayağım  Kur’an’da ötekiyle dünyayı gezerim.”alıntısı kaynağıyla doğru verilseydi  pek çok anlaşmazlıklar görülmezdi. Muhammed Mevlana İkbal ”Eline Avrupa’nın rujunu değil, Asya’nın kınasını yak.”diye bunun için söylemiş olmalı. Öyle ya kendi eliyle yaptığı at arabasına freni de yapabilen  kendi ustamız motoru da yerleştirince kendi otomobilimiz ortaya çıkardı. Bizim insanlarımız belki halen A’sından Z’sine kadar bir otomobili yapamayışının ezikliğini hatta ürküntüsünü yaşıyor.
3.paragrafta aydının sınıfsal, ideolojik bağlantıları olabileceği söyleniyor. Aydın aslında yerel ve evrensel özellikleri birleştirendir, hele küreselleşen dünyada.
STK’lar hakkında yazdıklarımı tekrarlamaktan vazgeçtim. Çünkü bunların da halkı soyarak servetler edindiğini görünce eleştiri bile usanç verici olmaktadır.
       “….ÜÇ BEŞ KELİMEYE indirgenmiş bir İslam hayal ediyorlar.” cümleniz oldukça kapalı. İslam dini neyse odur. İsteyenler  onu sınırsız düşünce ve bilgilerle öğrenebilirler; kimse onu ne daraltır ne genişletir. İsteyenler onda sevgi ve saygıların,genişliklerin en güzelini bulabilirler.Yalnız Müslümanlık deyince devrimci nevinden insan ve gazeteler hemen “Sömürüüüüüü!” diye bağırırdı. Artık onlar da rahatları içinde şikayetten uzak yaşıyor. Çünkü İslam dinini bilmeyenler ve bilmekten bile korkanlar sömürülüyorlar.Din ölünün akrabalar eliyle yıkanmasını tavsiye ediyor (İslam Dini-Ahmet Hamdi Akseki-Başbakanlık Basımevi,Ankara.1976.Sh.198) .Yine dünyadaki hiçbir güzellikle ölçülemeyecek Kuran’ın mezarda okunmak için gelmediğini söylemez miydi Mehmet Akif.Şimdi ise cehalat batağının içinde kavrulan insanlar mezarlıklarda ölülerine parayla  Kuran okutuyor.Bu akıl almaz davranışlar yaşanmayan bilginin unutulacağını gösteren en canlı veya komik örneklerdir.
Para kazanmak için akıl almadık yollar deneyen Müslüman, ebedi hayat için hangi yolları, yöntemleri arıyor? Benim naçiz tavsiyem  BİLİMSEL MÜSLÜMANLIKTADIR, onu bilginin, bilimin metoduyla öğrenmektir.
OTUZ  YIL ÖNCESİNİN  GENÇLERİ
Kanınızca şimdikiler onlardan daha ileridir, bilgilidir. Benim kanımca  “EĞİTİMDE LAFAZANLIK”  sistemi veya “SİSTEMDE ABANT SOFRASI-MASASI-SAHRASI (Kesin platformu değil) olmadıkça ileri veya gerilik açıkça anlaşılmaz. Çünkü Türkiye’nin yıllardır hasretle beklediği eğitim düzeni ülkemizde kurulamamıştır. Şimdiki durum ise Metin Bostancıoğlu zamanından belki daha geridir. Anladığıma göre İHO’lar da dahil liselerden Tarih bilgisi silinmiştir.Aile çocuğunu yıllarca dersaneye göndermiştir. O ise gerekli puanlara ulaşamaz. Doğrudan kendilerine sorduğum öğrenciler her derste matematik çalıştıklarını ifade ediyorlar.Buna rağmen öğrencimiz “Belki Açıköğretime …” diyor.Meslek Yüksek Okulunda okuyan bir öğrenciye 1876’yı sordum,bilemedi.
Bir Ahmet Hamdi Tanpınar “Eğitimde 100 yıl gerideyiz.” demişse, şahsen geçen yıl 24 Kasım Öğretmenler gününde, Umraniye’de  ben de yüzyılı tekrarlamışsam,demek ki 150 yıl gerideyiz.Şahsen 6-7 defadır ÖSYM’nin  Dil-Anlatım-Noktalama işaretlerini eleştiriyorum.Bunları TDK yanında  Milli Eğitim Bakanlığına gönderdim.İki kurumdan da hiçbir seslenme (aksiseda) duymadım.Başta  anlı-şanlı  Milli Eğitim Bakanlığımızda  benim eleştirlerime cevap verecek kimse yokmuş meğer.Fakat efendim orada daire başkanları ve genel müdürler vardır. Anlaşılan onların bu görevlere getirilmeleri bilgileri nedeniyle değil, Rüfailerin bileceği sebeplerle imiş.
          17. Eğitim Şurasında Sayın  M.E. Bakanı problemlerin yanından geçmediler. Eğitimde neler yapılması gerektiğini 11 sayfa ile açıladım; nezaket için de olsa hiçbir  karşılıkta bulunmadılar.Herkesin konuşturulmadığı Şurada “Öğretmen Dünyası” dergisi sahibi Alman  Eğitim Sistemi hakkında tamamen yanlış bilgilerle konuştular.İzin verilmeyeceği için konuşma talebinde bulunamadım.Devlete trilyonlara mal olan bir Şura beş YKR’luk  gelir getirmeden bitti.
              Sayın Hocam, bu sistemsizlikte 30 yıl önce ve sonrası arasında farlılık olmaz. Okuyucu da siz de biraz yoruldunuz. Bir fıkra ile araya gireyim: Almanya’da bir istasyon bekçisi yalnızlığına çare  olsun diye bir köpek almış.Yanlarından tren geçerken o da her defasında havlayarak koşar gidermiş,tabii yakalayamayacağını anlayınca da döner gelirmiş.Bekçi Bey yanındaki şahsa ”Aldığımdan beri hep trenin peşinden koşuyor ;şimdiye kadar onu yakalayamadı,bir gün  yakalarsa ne  olacağını çok merak ediyorum.”der.MEB’da bir APK vardı.Şimdiki adı “Strateji…” falan olmuş.Orada yıllardır bir “MİLLİ EĞİTİM AKADEMİSİ” var doğrusu ben de  onların bir gün ne yapacaklarını ve Bakanlığın  milletin yararına  bir sisteme ne zaman kulak vereceğini merak ediyorum.
     Buradan  Sayın Başbakanımıza arz ediyorum: Eğitim süresi 12 yıla çıkarılsa da sistem ve ona bağlı amaçlar sistemi düzeltilmedikçe  şikayetler bitmeyecektir.12 yıl okuyacak çocuk şimdiki haliyle  kendisine iş imkanı – meslek  veremeyecek üniversite kapısından döner gelir ve yine babasının eline  bakarsa MEHMET AKİF’İN  Konya köylerinde dinlediği Mestanlı Dayı’yı hatırlarız. O, sistem bir yana öğretmen yüzünden çocuğunu okula göndermemiştir(SAFAHAT).
İşte Safahat’tan bir şiir:

Husran-ı  Mübin
Başlattığın gün mektebe, duydum ki, diyordu,
Rahmetli babam:”Adem olur oğlum ilerde.”
Annemse, oturmuş, paşalıklar kuruyordu…
Ademliği geçtik! Paşalık olsun nerde?
Amali tezad üzre giderken ebeveynin,
Hep böyle harabolmada etfal ara yerde!”
mısraları  Türk çocuğunun başına gelecekleri yıllar öncesinden anlatmış. Kültürle akrabalığı olanlar önceki edebiyatçılar ve fikir adamlarıyla şimdikileri karşılaştırsınlar.
“ABANT’TA . ..” diye başlayan bölümde  “Zarif ifadeniz için teşekkür ederim. Edebi dille akademik dilin birbirinden ayrı olmadığını, herhangi birinin eksikliğini ise kavramaya ilişkin arkasında bir boşluk bıraktığını düşünüyorum.” cümlesinde sayın okuyucu kendini deneyebilir. Ya bir prof. böyle konuşmamalı yahut kaydedenler işi ehliyetle yapmalı. Benim bildiğim “arkasında” kelimesi  “kavrama’dan” ÖNCE GELMELİYDİ.
Biraz daha ilerde “kifayet” ve “gençlik” sözcüklerinden gençlik yerine belki şebabet düşünülürdü. Fakat ön planda anlam açıklığı gerekliydi. Noktalamalar  ÖSYM’de bile doğru değilse  ve TDK  da  konuya sırt çevirebiliyorsa  bir dergiden doğrularını beklemek lüks olabilir.Son bilgilere göre Almanya, Supermarketlerde dil yanlışlarına önlem alınması için ehliyetli elemanlar yerleştirmiştir.Onlar “DİL BİR MİLLETİN AYNASIDIR.” sözüne verdikleri önemle  Schiller’in torunları olduklarını unutmuyorlar.
YİTiK ALTIN  ÇAĞ
       “Geçmişi yitik bir altın çağ gibi düşünmek bana doğru gelmiyor.” sözünü sahnelemeniz çok enteresandır. Bu alan çok söz götürür. Şimdiki eğiticilerin tarihe önem vermediklerini görmüştük. Lise öğrencisi tarih bilmiyor. Yalnız, bir anne ki kızına ”Kızım, Ömer nerden görsün; süte biraz su katıver.”deyince  “Anne, Allah da mı görmüyor?” diyen insanlar yitik çağın altın insanlarıdır. Fakir fukarası ekmek ve bilgi derdinde olan insanların eski bir cumhurbaşkanı  100 Milyar TL’yi nereye, niçin verdiğini milletten gizliyorsa, paranın  nasıl harcandığı belli olmuyorsa bu hangi çağ olur ?  Örnekleri maalesef çoğaltabiliriz. İşte Adnan  Menderes ve arkadaşlarının örneği. İşte Ergenekonlar, işte yukarda haberini verdiğimiz bilim adamlarının hırsızlık haberleri….

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 05-09-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66504703 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net