14-07-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow İnsan uygar ve bilinçle donatılmış bir varlıktır
İnsan uygar ve bilinçle donatılmış bir varlıktır PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 13
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
07-07-2008
İNSAN UYGAR VE BİLİNÇLE   DONATILMIŞ BİR VARLIKTIR 

                                                Necmettin EVCİ
İnsan uygar bir varlıktı(r). Allah’ın grup ve kabilelere ayırarak yarattığı insan aynı zamanda uygarlık sürecinin içinde gelişimini ve değişimini sürdürdü. Bir tasnif olarak tarımın keşfi, yerleşik düzene geçiş, ticaret ve sanayinin, haberleşme ve üretim araçlarının değişmesi ve gelişmesi çok önemli merhalelerdir. Ne var ki bu tasnifi yaparken çok kesin sınırlar da çizmek gereksizdir. Bazen bu süreç ve aşamalar birbirleri içine geçmiş olabilirler, olabiliyorlar. Kimi toplumlar için ‘yarı göçebe’ ‘yarı yerleşik’ tabirleri kullandığımız gibi; uzay çağının, yıldız savaşları projelerinin yaşama geçirildiği günümüzde dünyamızın birçok yerinde insanlar hâlâ neolitik dönem koşullarında yaşıyor
olabilirler. Hâlâ birçok kavim göçebe kültürden kopamamakta, birçokları avcılık ve hayvancılıkla geçinmekte ve mesela her üç kişiden biri bir defa bile olsun telefonla konuşmuş değildir. Medeniyet adına kaydedilen bilgi ve bilinç seviyesi belli sınır ve devirlere sıkıştırılan tarihsel olgular değildir. Kaldı ki bu durum ilerilik- gerilik noktasında bir aşamadan ziyade yaşama biçimi olarak algılanmalı, öyle yorumlanmalıdır. Dünyanın en gelişmiş ülkesi olan ABD’de teknolojik her türlü alet ve eşyayı kullanmayı reddeden Amishler açık bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.


Özellikle göçer topluluklar yüzyıllardır, binyıllardır sürdürdükleri yaşama tarzından neredeyse genetik özellikler edinmişlerdir. Gerçi modernizmin betondan ve demirden kuşatması, tapu kadastro çalışmaları, nazım planı, mücavir alan uygulamaları son göçebelerin yaşama alanlarını epeyce daraltmış olmalıdır. Ya modern yaşama eklenecekler ya da bir süre sonra telef olup gidecekler. Her neyse, duygusal bir sapmayla bunları söylemiş oldum. Konuya dönersek kimi kişi ve kesimlerde göçer kavimleri uygarlık katına yükselmemiş toplumlar olarak anlama eğilimi var olmuştur. Uygarlığı sadece yerleşik düzene geçme anlamında kullanıyorsak bu tespit biraz doğru gibidir. Biraz doğru gibidir çünkü hadise iyi analiz edilerek varılmış bir kanaat olarak gözükmemektedir. Nice yerleşik kavimler de vardır ki uygar değillerdir. Kim bilir belki çağımız da genel görünümüyle bu sürece girmiştir veya girmek üzeredir. Nüfusu milyonları bulan şehirler kabalığın, anlayışsızlığın hatta kimi yerlerde barbarlığın merkezi oldular ya da olmak üzereler. Çağımız bu yönüyle yerleşik barbarlıklar dönemi yaşamaktadır. Lahbabi, ‘Siteler Medeniyetinin İflası’ başlığı altında özlü bir tespit yaparak meseleyi çok güzel açıklar: ‘Adalet ve liyakat kavramları yerine kuvvet ve verimlilik kavramlarını yerleştirmiş, insanları verimli ve verimsiz diye sınıflara ayırmış, rekabet, dayanışmaya tercih etmiş ve insan melekelerinin değerlendirilmesini iyi düzenleyememiş olduğundan siteler medeniyeti, insana hürriyete kavuşma, kendini aşma, yani gerçek bir şekilde şahsiyetleşme imkânlarını vermemiştir.’(16) Her şeyden evvel göçebeler hukuklu topluluklardır ve uygarlıktan uzak kavimler olarak anlaşılmamalıdır. Ancak hukuklarının niteliği daha çok örf, adet ve töre biçiminde olabilir. Başka bir yaklaşımla yerleşik olmak (sadece yerleşik olmak) uygarlık için yeterli koşul değildir. En anlaşılır örnek olarak en küçük ve yaygın yerleşim birimleri olan köy ve kasabalara bakmak yeterlidir.

Köy yerleşimlerinde uygarlık olmaz. Köyler düşünce ve kültür üretemeyen doğal olarak şehirdekine benzer hukuk ve siyaset gibi yönetsel erk ve mekanizmalardan yoksun tekçi yapılardır. Bu bakımdan köyler tek anlayışı, tek tutumu, tek yaşam algısını daha doğrusu alışkanlığını ifade ederler. ‘Kırlar yavaş dönüşen toplumsal oluşumlardır. Durağan bir teknoloji, durağan bir sosyal yapı, birbirlerine benzeyen üreticiler, köylere ancak uzun dönemlerde bir hareketlilik –o da belki döngüsel bir hareketlilik- verir. Buna mukabil toplumsal dinamizmi sağlayan her şey kentlerde oluşur.’(17) Nüfus yoğunlukları ne kadar fazla, kuruluş alanları ne kadar geniş olursa olsun, başta o tekçi yapı olmak üzere ancak o yapı içinde var olacak tutum, yaşam ve bakışı görürseniz orası bir köydür.  

Medeniyet bir yönüyle insanın iskân etmek için yeryüzünü biçimlendirme serüveni aşamalarında ortaya çıktı. Bunun anlamsal niteliğinin tanrıdan ve yaradılış ayetlerinden ayrı düşünmenin imkânı yoktur. Yeryüzünde insanın ilk serüveni ne zaman başladı? İlk bu soruya cevap vermekle işe koyulanlar bir bakıma materyalist zihinsel fantezilerine tarihsel dayanaklar bulma çabasına giriyorlar. Bu yöndeki tahminlerin ve yaklaşımların hemen hepsi materyalist bir sapmanın ve aldatmanın sonucudur. Birileri yedi yüz-sekiz yüz milyon evvel medeniyet hareketlerinin başladığını ifade ediyor. (Toynbee) Bir başkası on iki-on beş milyon yıl önceye gidiyor. Bir çırpıda milyonlarca yılı nasıl da atlayıp geçiyoruz. Ve şimdi, şu anda yaşadığı bu dünyada burnunun ucunda bile neler olup bittiğini çoğu zaman anlamakta güçlük çeken biz insanlar milyonlarca yıl öncesini sanki o kılanların ve insan gruplarının içindeymişizcesine nasılda rahat anlatıyoruz. Üstelik elimizde ciddi manada bir kanıt olmaksızın. Prehistorik, antropolojik her türlü bulguya yaptığımız yorumlar sonuç itibariyle bir yakıştırmadan ibarettir.(18) Daha da gülünç olanı biz bugünün mantalitesiyle yani mevcut aklımızın işleyişi ile o günün insanını ve yaşamını kavramaya çalışıyoruz. Burada sizle her hatırladığımda güldüğüm kısa bir anımı paylaşmak istiyorum. Prehistorya’ya Giriş dersinde bu çerçevede bir tartışma olmuştu. Arkadaşlarımızdan biri yeryüzünde ilk yerleşik uygarlığın izlerine on iki milyon yıl önce rastlandığını söyledi. Yukarıdaki düşüncelerle söz aldım benim edindiğim bilgilere göre arkadaşın yanlış olduğunu doğru rakamın yedi milyon yıl olduğunu söyledim. Beş milyon yılı ne kadar rahat geçmiştim. Arkadaşım iddiasında ısrarlıydı. Uzlaşma arayışıma bütün sınıf güldü elbette. ‘Fazla inat etme’ dedim arkadaşa ‘Ver elini dokuz milyon yılda anlaşalım.’  Sanki bizim anlaşmamızla milyonlarca yıl öncesinin olayları, yaşanmışlıkları birden değişiverecek!. Evet bu yaklaşım gülünç geliyor. Özellikle antropolojiye antropomorfolojik yaklaşımlar ve yorumlar bu gülünçlüklerle dolu değil midir? Yani biz tarihte olan olaylara göre bir anlayış ortaya koymak yerine çoğu zaman anlayışımıza uygun tarih icat ediyoruz. Yetmiyor tarihi kendi sayıltılarımızın ipoteğine alıyoruz. Hastalıklı akıl yürütmelerle ortaya konan izahlar bilimsel çerçeveler olarak dayatılınca hakikatler de bu saplantılı kurmaca içinde yolunu şaşırabiliyor. Doğal olarak bu icat edilmiş tarihin yaşamdan koparılmış olması gerçeklerle uygunluğu pek önem arz etmiyor. Önemli olan tarihin bizim düşünce sistematiğimize ve ideolojik çerçevemize ters düşüp düşmemesidir. Tarih ancak bugünkü argümanlarımızı pekiştirmek ve politikalarımızı haklı çıkarmak için bize dayanaklar sunmalıdır.

Nedense insan bugünü için hep düne atıfta bulunma tarihe dayanma gereği hissetmiştir. Bu tür çabaların kökeninde tarihsel, kültürel arayış ve isnatlarla ontolojik ve epistemolojik meşruiyet sağlama düşüncesi saklıdır. Kısa metrajlı avunmaları saymazsak Tanrıyla ilişkisini keseli ve kısalı beri materyalist insan problemsiz bir alanda varlığını inşa etmeyi hiçbir zaman başaramadı. Kendisi için ve kendisi adına ve kendi elleriyle tasarladığı felsefi kurgunun aslında kocaman bir yalan olduğunu, tüm gerçeklerini bu yalan üzerine bina ettiğini herkesten evvel kendisi, daha açık bir söyleyişle kaçıp kurtulamadığından arada bir de olsa dinlemek durumunda kaldığı o iç sesi, az da olsa ruhundaki esinti fısıldıyordu.  Evveliyata ait ne varsa hepsini silip süpüren bu yeni, yaldızlı gerçekliğin karşısına olur olmaz yerde, olur olmaz zamanda, ansızın ve çokluk açıklamasız kalarak ama ruhunun çok uzak katmanlarında gizil kalmış tüm bastırmaları sarsan, savuran deprenişlerle sıyrılarak gelip kalbinin, benliğinin tam orta yerine kuruluvererek dikilen kendi gerçekliğinden başkası değildir. Modern insan inkârına tarihsel dayanaklar bulma çabasıyla bir süre daha kendini oyalayabilir. Sanki bir düşünce tarihsel dayanaklara müsteniden ortaya konulduğunda onun kabulü daha kolaylaşacaktır. Tarihsel kökenleri olmayan düşüncelerin haklılığı zayıflayacakmış gibi bir his suçluluk kıskacındaki benlikleri istila etmiş olmalıdır. Esasen bu duygu köken itibariyle yaradılıştan gelen insiyaki tezahürdür. Bu yöndeki çabalara, Rönesans sonrasında aydınlanma ile başlayan dinden ve gelenekten kopuş eğiliminin bilimsel çalışmalar desteği ile yeni bir teknoloji geliştirip yeni bir dünya kuran modernizm fazlasıyla ihtiyaç duyacaktı. Çünkü insanlar yeni bir dünya ile karşı karşıyaydılar nevzuhur olan bu yeni durum ne kadar gerçeğe uygundu? Kendini dini verilerle ve kaynaklarla ifade etmeyen profan sekülerizm onun yerine ihdas ve ikame ettiği insanilik ve insan gerçekliği kavramını tarihsel olarak tarihsel süreç ve aşamalarıyla açıklama telaşına düştü. O nedenle modern diyalektik dinden kopuşun izahını sadece o kopuşun gereklerini anlatarak değil, hakikatin dayanaklarında da değişiklik yapma yolunu seçerek yaptı. O nedenle gözünün önünde duran ve çoğu insanlık tarihi itibariyle dün kadar, bugün kadar yeni, canlı veriler sunan tarihsel metinleri bırakıp milyonlarca yıl öncesinden hayallerine, hayallerinin kurgu gücüne göre biçimlendirdiği bir takım yakıştırmalar yolunu seçti. Elbette bunların hepsi baştan sona yanlış değildi. Bir şeyin yanlış olmaması doğru olması anlamına gelmez. İnsanlığın düşünsel ve kültürel değişimi var oluşsal anlamda Fisher, Morgan gibi Marksizm’e de malzeme hazırlayan sosyal evrimci düşünürler tarafından maddi olarak yorumlanacak Engels ve Marks gibi düşünürler de bunun ideolojik bünyesini kuracaklardı. Bu yapının içini dolduran diğer önemli iki isim hazırdı zaten: Freud ve Darvin. Biri insanın sözde biyolojik kökenini ve tarihsel evrimini sonuç olarak nasıl insan olduğumuzun serüvenini bilimsel olarak izah edecek, diğeri de insan varlığımızın ruhsal eğilim ve sapmalarını giderek bütün bir zihin dünyamızın düş ve eylemlerimizin hâsılı tüm insani fonksiyonlarımızın izahını cinsel dürtülere indirgeyerek ‘Libido’ kavramsallaştırmasıyla yapacaktı. Pozitivist modern ideoloji öğretisini bu  varsayımlar üzerinde kurdu. Engels’in toplumların oluşum ve kökenlerinin anlaşılması için, düşüncelerine en az Darvin’in teorisi kadar önem verdiği Lewis Henry Morgan, ‘Eski Toplum’ ismiyle dilimize çevrilen hacimli kitabında, maddeci diyalektiğin antropolojik temellerini oluşturmaya çalışır. Bu yaklaşıma göre istisnasız bütün insan kabileleri, uygarlık döneminden önce bir barbarlık dönemi, ondan önce de bir yabanıllık dönemi geçirmişlerdir. Hatta kimi kavimlerdeki hayvan figürleri ve kültü kökenlerinin onlara dayandığı şeklinde yorumlanabilir. İnsan maddi bir ilerleme periyodu izlemiş, bilinci bu süreçte oluşmuştur.  Oldukça erken devirlerde görülen din ve dini ritüeller akıl dışı anlaşılmaz fenomenlerdir.(19) Kendi payıma ben sadece insanın değil bütün bir varlığın evrimine inanıyorum. Bu Allah’ın yaratışı ile çelişen bir durum değildir. Varlık evrimle gelişince Allah’ın yaratıcılığı sakıt mı oluyor? Ayrıca sadece Freud’dan değil Junk’tan Adler’den bilhassada Frankfurt ekolünün ünlü sosyal psikoloğu E.From’dan oldukça yararlanıyorum. Bütün bunlar dinin hususen de İslâm’ın açıkladığı insan tiplerinden ve insan davranışlarından uzak düşmemi de gerektirmiyor. Bilakis Kur-an’ın ve peygamberin yol göstericiliğinde enfüste ve afakta anlamaya çalıştığım insanı, bütün bu batılı verilerle değerlendirdiğimde, eksikliğin ciddi manada onların dinsel kaynaklara eğilmediklerinde özellikle de İslam’ın hayat, kâinat ve insan tasavvurunu bilmemelerinde olduğunu görüyorum. Bu onlar için ne büyük bir eksiklik.

Yaratanı kabul etmekle üstleneceği sorumluluktan kaçmak için kendi kendisinin tanrısı olduğu sapkınlığıyla varlığını ve yaşamı bu ölçüde zorlamamalıydı insan!(20)  Bu zorla(n)manın arkasında, dinin; insanın neye nasıl başlayacağı ve nerede duracağına dair bütün yaşamı ve bütün varlığı kuşatıcı emirleri etkili olmuştur. Bu sınırlar yeni insanın hesapsız, ölçüsüz yaşamını engelliyordu. Yani insanın ruhuna sinmiş veya gizlenmiş şeytan ayağa kalkmak için yol ve fırsat bulmakta zorlanıyordu. Şeytanı ayağa kaldırmanın, özgürlüğüne kavuşturmanın, kuralları ve sınırları kaldırmanın yolu dini yok saymaktan geçiyordu. Yeni insanın da yaptığı bundan başkası olmadı.

İlk insan olarak Âdem yeryüzünde bir halife, akıllı, anlayışlı, yetenekli ve kültürlü olarak var edildi.(21) Burada yaratılışın birden bire olması da gerekmez. Ufak bir ayrıntı olarak Bakara süresinin ‘insanın oluşumunu’ konu eden 30’uncu ayetini belli aşamalarla tamamlanmış bir süreç olgusu ve oluşumu ile anlamak, izah etmek akla daha yatkın gelebilir.(22) Bunun fazlaca da bir önemi yoktur. Yaradılış anının ya da sürecinin ne kadar ve nasıl olduğu neticeyi ve sorumlulukları değiştirecek bir husus değildir. En doğrusunu bizleri yaratan, bize isimleri, okumayı ve yazmayı öğreten Allah bilir. Sonuç itibariyle bizler akıllı, duygulu, bilgili, kültürlü varlıklar olarak yeryüzünde yerimizi aldık. Âdem olarak yaradılışımızın serüven merakımı karşılayacak kıssa öyküsü üzerinde pek durmak istemeyişim konuyu önemsemediğimden değil elbet. Bilakis ayetlerde alegorik dil ve üslupla vurgu yapılarak öne çıkarılan, kul olarak insan gerçekliğimizin ve sorumluluğumuzun göz ardı edilmesine razı olamayışımdandır. Âdem kim? Âdem benim. O yaradılış öyküsünde ben kendi gizimi, saklımı, kendi bilinmezliğimi çözmeye çalışıyorum. Rabbim bana bunları bu nedenle yani kendimi anlamam için bildiriyor. Âdem’in öyküsü benim öykümdür. Durum böyle olunca kendimi sorarak, sorgulayarak, kendime sorarak insan gerçekliğini kavramaya çalışıyorum. İnsanı kavramamız için kendi varlığımız en büyük imkândır. Yeter ki aldanmadan ve kendimizi aldatmadan çıplak gerçekliklerimizle yüzleşelim. Yaradılış kıssasının hikmetini kendimle yüzleşerek çözmeye çalıştığımda varoluşun keyfiyeti muamma olmaktan çıkıp bilinç katına yükseliyor. Mesafeler, zamansal uzaklıklar bir anda ortadan kalkıyor. Bin belki milyon yıllar süren insanın kültür ve medeniyet serüveni boyunca değişken bunca realitenin boğuntusuna gelmeksizin, değişmez ontolojik hakikati fark etme imkânım çoğalıyor. Ontolojik hakikatim ontolojik konumumla ilgilidir. Varlık hakikati veya hakikatin değişmez varlığı aktüel olandan ayrı ve farklı bir kesinliktir. Aktüel olanlar değişir. Değişkenler kesin olamazlar. Oysa hakikat değişmez kesinliktir. Değişmez kesinliği bütünüyle kavradığımı söylemem doğru olmaz. Onu hissediyor, ona yaklaşıyor ve ona inanıyorum. Nesnel dünyanın görüntüsü değişse de içerik olarak hayat ile varlığın amacını ihata eden mananın ve bu manayla ilgili soyut kavrayışların sıralaması değişmiyor. Böylece beynelmilelliği de aşan zihinsel, ruhsal uzamda, ilahi ve aşkın olana açık bağlantı kanallarımız insan benliğimizi beslemeye devam ediyor. Bu bağlanmayı duymak hissetmek yeterli oluyor benim için. Hadiseyi gündelik kaygıların yontarak biçimlendirdiği zihinlere tatminkâr açıklamalarla izaha çalışmak bizdeki materyalist zafiyet ve sapmaya işaret ediyor olmalıdır diye düşünüyorum. Ben Allah’a inanıyorum. O beni yaratılış özelliğime uygun yolu da göstererek yarattı. (K.K. Tâhâ: 50) Tanrısına kul olmayı seçmek yerine sözde onu yaratma haddini bilmez küstahlığını gösteren akıl, sonunda zelil olmakta, ziyana uğramaktadır. Akıl bir anlamıyla bağ kurmakla ilgili bir kavramdır. Mutlak varlıkla bağını koparan akıl diğer hususlarda bağlantı kurma, düğümleri çözme maharetini nasıl gösterecektir? İnsan güzel, değerli ve üstün bir şekilde yaratılmıştır.(23) Yaratılışımızda en güzeldik. İnsan türü olarak aynı güzelliği şimdi de koruduğumuzu rahatlıkla söyleyemiyorsak aklımızda ve ruhumuzda başlayan sapmalar sebebiyledir. Gelinen noktada bozulan dünyamızla birlikte yaradılışımızı da ifsat eden bir medeniyetin ablukası altında yaşıyoruz. Bu uygarlık, Rabbimiz tarafından hamurumuza katılarak onurlandırıldığımız asalet ayaklar altında çiğnenerek kuruldu. Bu yüzden uygarlık her şeyden evvel insan boyutunu, insanilik boyutunu yitirdi. Yaratılmışların en şereflisiydik. Ayrıca vahiyle desteklendik. Amaç ve anlam edindik. Özgürleştik. Diyalektik yorumlarla insan bilincinin tamamen tesadüfler ve maddi gelişmeler sonunda oluştuğunu izah etmek tamamen ilahi olanla bağlantımızı koparma gayretinden kaynaklanmaktadır. Marksist diyalektiğe göre madde kendi bilinci ile vardır ve insana yaşamın doğal seyri içinde kendi bilincinden vermiştir.

(16) -Lahbabi, Milli Kültür ve Medeniyet, s.37, Çev. Bahaeddin Yediyıldız, Tur yay. İst. 1980.
(17) -Prof. Dr. Çağlar Keyder, “Kent Tarihi Nasıl Dönemlenmeli?” Kent Tarihçiliği Sempozyumu, s.12, Toplu Konut İdaresi/ Tarih Vakfı yay. İst.1994.
(18) -Otantik bir iki mağarada hayallerimizdeki yakıştırmalarla kurulan bir gelişmeye kanıt olacak belli belirsiz bir iki çizim, sanrılarla işlevselleştirilen bir iki malzeme de projenin maksadına uygun yorumlandı mıydı yaratılmışlığın gerektirdiği sorumluluktan da kurtulmuş olunur. Bu hezeyana (mesela Chicago Üniversitesi Antropoloji Bölümünde profesörlük de yapmış Fay Cooper’e göre ‘hayvanlarla bizim atalarımız birdir’ Siz bu orijini ihdas ettikten sonra artık Neanderthal, Kro-Magnon zincirinin veya Kafkaslı, Negroid, Mongolid sınıflamasını yapmak zor olmaz. Geniş bilgi için bkz. Fay Cooper-Cole, Medeniyete Giden Uzun Yol, çev. Mediha Berkes, Yurt ve Dünya Kültü yay. Ank.1943.  
(19) -Bkz. Lewis Henry Morgan, Eski Toplum C.1, s. 24, 72, 163, çev. Ünsal Oskay, Payel yay. İst. 1986; Ayrıca Gordon Childe, Kendini Yaratan insan, çev. Filiz Ofluoğlu, Varlık yay. İst. 1983.
(20) -Bir örnek olarak bkz. M. İlin- E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu?, Rusça’dan çev. Ahmet Zekerya, Hür yay. İst. 1974.
(21) -Değerli bir ilmi çalışmayı kitaplaştırmış olan Halil Çalış, eserinde bu konuyu Kur-an’i bir perspektifle çok güzel özetlemiş. Oradan bir alıntıyı nazar-ı dikkatlerinize sunmaktan yarar mülahaza ettim: ‘Kur-an’ın bu ilk insan topluluklarının yaşayışıyla ilgili verileri dikkatle incelendiğinde bunların, ilkel bir toplum olduklarını ve vahşet hayatı yaşadıklarını gösteren herhangi bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Bilakis Kur’an, insanoğlunun diğer bütün varlıklardan üstün ve güzel (İsra 17/70; Tin95/4) ve yeryüzüne indirilirken eşyanın bilgisine/ isimlerine vâkıf bir halde bulunduğundan söz etmektedir. (Bakare 2/31) İş bu noktada da bırakılmamış, insana nasıl bir hayat süereceği ve eşya ile ilişkisinin nasıl olması gerektiği gibi hususlar vahiyle bildirilmiş (Taha 20/123, 124), insanoğlu kendi haline terk edilmemiştir. Yeryüzünün insan yaşamına uygun hale getirildiği ve her şeyin onun emrine/himayesine sunulduğu (Araf 7/10; Lokman 31/20) gerçeği de bu unsurlara ilave edilirse; ilk insan topluluğunun yaşam biçimini ‘ilkellik’ veya ‘vahşet’le vasıflandırmak şöyle dursun, Allah’ın özel lütfuna mazhar olduğunu söylemek gerekecektir. Dolayısıyla bu topluluk, eski toplumların tarihi üzerine araştırma yapanların (sosyal antropoloğ), tarihçilerin ve toplumbilimcilerin tasvir ettiği gibi ilkellik, vahşet gibi sıfatlardan uzaktır. (krş. Abâdî el Mülkiye,1. 48-50, Muslih, Kuyûdü’l- mülkiyyeti’l- hâssa,46-51) Halit Çalış, İslâm Hukukunda Özel Mülkiyet ve Sınırlamaları, s.14,15, Yediveren yay. Konya 2004.
  (22)-‘’Rabbin Meleklere ‘yeryüzünde bir halife yaratacağım..’ diye başlayan meallendirmede ‘yaratma’ karşılığında kullanılan kelime ‘halake’ değil ‘caile’ dir. Bu kelime süreç içinde bir oluşu, oluşumu, kılmayı, tayin etmeyi ifade edebilir. Ayrıca yaradılışın aşamalar halinde olması Kur-an’i beyanlara ters düşen bir durum da olmamalıdır. Önceden zaten yaratılmış ve belli bir formatta yaşayan insanın işlev ve format olarak yeniden biçimlendirilmesi sözkonusu olabilir diye biliyorum. Kelime ve tefsiri için bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.1, s.258-259, Azim yay, Sadeleştirilmiş baskı. İst. 
(23)-Prof. Dr. M. Abdullah Draz, İslâm’ın İnsana Verdiği Değer, s. 45, çev. Nurettin Demir, Kayhan yay. İst. 1983-

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 07-07-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
115958509 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net