12-07-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow Elazığ da bir sofi bilge
Elazığ da bir sofi bilge PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 6
KötüÇok iyi 
Yazar Bilal Sürgeç   
03-07-2008

      
Elazığ’ da bir sofi bilge

Söyleşi: Bilal Sürgeç             
Takdim:

 Sadi Özen, Otuz yıldır tanıdığım bir şahsiyetin sahibidir. Onu sürekli okuyan, araştıran biri olarak biliyorum.O genel tasavvufi anlayışa sahip olanların arasında  istisnai özelliklere sahip birisidir.  Sadi Özen, tasavvufi çalışmalar içerisinde olmasına rağmen tasavuf konularında görüşleri ve fikirleri net olarak bilinen ikisi de Hak’a kavuşmuş olan  Said Çekmegil’le ve Ercüment Özkan’la diyaloğ halindeydi. Gıyaplarında onları mahkûm değil içerisinde bulundukları gayretten dolayı bu iki mücadele insanını takdir ediyordu. Halen isimleri geçtiğinden dolayı onları rahmetle anar. Sait Abi ile Sadi Özen Bey’in seviyeli bilgi ve irfanı konuşturan sohbetlerinin şahidiyim. O münevver bir insandır.
Sadi Bey’in görüşlerini tasavvuf konusunda fikrini yıllar önce ortaya koymuş olan Kriter’de yayınlamayı uygun ve faydalı görüyorum. Daha doğrusu faydalanmak istiyorum. Milletimizin fikir ufkunu geliştiren, Kriter Org’da Sadi Bey’in görüşlerini tartışmaya açıyorum. Bu tartışmaya yönelik her eleştiriniz meselenin anlaşılmasında bizlere çok önemli katkılar sağlayacaktır.

Soru: Mistik(tasavvuf)bir hayatı benimsemişsiniz,  mistik hayat nedir, tasavvuf nedir?
Sadi özen: Öncelikle nevi şahsına münhasır İslam tasavvufuyla, doğu ve batı dinlerindeki mistisizm maiyeti itibariyle benzerlikleri ve ayrılıkları nedir ve nelerdir? ‘mistisizm: Latince isim olup felsefi anlayışı, ilahi varlığı sezgi yoluyla kavrama ve ulaşma, bu esasa dayanan görüş sırrîlik, sırrîye ‘tasavvuf’ karşılığı olarak da kullanılmaktadır.’(Mehmet Doğan-Türkçe Büyük Sözlük)

Orta çağ teologları(ilahiyatçıları) mistik teolojiyi ‘tecrübî hikmet, aşkın yönlendirmeyle ruhun tanrı’ ya doğru teveccühü; ilahi aşk sayesinde ulaşılan tecrübî bilgi’ şeklinde tanımlamıştır.

‘Hak ile birleşme sanatı’ demişler.

Bir tecrübe ve doktrin olarak mistisizm başlıca iki türe ayrılarak incelenmektedir. Aşk ve ittihat mistisizmi, bilgi ve idrak mistisizmi diye ikiye ayrılabilir. Aynı şekilde mistisizm, tabiat mistisizmi, ruh mistisizmi ve Tanrı mistisizmi şeklinde ele alınmıştır.( İslam Ansiklopedisi. TDV)
Soru:Bu İslam’a uygun mu?                                                                     

Sadi Özen:Görüldüğü gibi daha birçok çeşitli tarifleri yapılmış. Bütün bu görüşlerde Kur’ani tevhid anlayışı ve inancı olmadığı için, iki netice ve inanca varılmış. Biri insanın monark veya ilahlaşması anlayışı, ikincisi kamu tanrıcılık ‘ Panteizm’ . Bu iki inanış şekli de Kur’ana göre şirk ve küfürdür.

    İslam tasavvufu başka… İslam tasavvufu, tevhid ‘ Kur’an’ orijinli, kuru düşünceden çok amel ve yaşantıyla elde edilen bir hakikat dünyası… Bir mutluluklar alemi, güzellikler ülkesi… İnsanın ma’na atmosferini aydınlatan, bir aşk ve sevda sonsuzluğu…

       Şeyh  Galib ne tatlı demiş:

‘’  Tedbirini terk eyle takdir Hüda’nındır. 
     Sen yoksun o benlikler hep vehm-ü gümanındır

    Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
     Devran olalı devran erbâb-ı safanındır.
    Aşık da keder neyler gam halk-ı cihanındır 
    Koyma kadehi elden söz pir-i muğanındır.’

 Netice olarak, hedefe varmak için sofiyey-i âliye yalnız düşünce ve sezgi boyutuyla değil, amel, ahlak ve aşk boyutuyla tasavvufi yaşantılarını sürdürmüş ve kendilerini ifade etmişler. Başka bir söylemle, yaşadıklarını, gördüklerini, tattıklarını, kokladıklarını dillendirmeye çalışmışlar. Doğu ve batı mistiklerin dünyasında apayrı bir dünya…  İmam-ı Gazali: ‘ Anladım ki büyük mutasavviflerin elde etmek istedikleri gaye, öğrenmekle değil; tatmak, yaşamak… suretiyle elde edilir.’ Demiş..( İlahiyat Fakültesi Dergisi- Ankara-1953 s.23)                                                      

Soru:Vahdet-i Vücud nedir?

Sadi Özen: İslam, tarikat ve tasavvuf hayatını derinden etkileyen, ibnü-l Arabi’nin felsefi tasavvufu: Endülüs’ün Mürsiye şehrinde ‘’560- 1165’’ doğan ve ‘’638-1240’’ ta Şam’da ölen Muhittin İbnü-l Arabi ile İslam, zühd, vera, ahlakı güzelleştirme ve gönül arındırma olan İslam tasavvuf dünyasına girmiş.( İslam ans. Diyanet yay. C.20s. 493)

Doğu ve Batı gayri Müslim düşünür ve mistiklerinin varlığın birliği hakkındaki görüş ve düşüncelerinden ayrı nevi şahsına mahsus orijinal bir görüş sergilemesi, hem İslam sofileri, düşünürleri ve alimleri arasında ve hem de batı filozof ve mistikleri arasında günümüze kadar konuşulan ve tartışılan bir mesele olmuş. Batılılar İbnü-l Arabi’nin Vahdet-i Vücud görüşünü ‘’ Panteizm’’ karşılığı kullanmışlar.    

İbnü-l Arabi’nin hakikatte, ‘’ Vücudda yalnız hak vardır.’’ esasından kaynaklanan görüşleriyle felsefede tartışılan monizm veya panteizm akımları arasında kıyas kabul etmez farklılıklar vardır. Özetle söylemek gerekirse Vahdet-i Vücud mektebi Masivallah’ ı Hakk’a tâbi kılmaya çalışırken Panteizm,  Hakk’ ı Masivallah’a tâbi kılmaktadır. Panteizm şehadet alemini tanrılaştırarak mâverayı inkara ilhada kadar götürmüş bir felsefedir. İbnü-l Arabi’nin görüşleriyse Hakk’ı her merhalede tanıyıp tasdik edebilme yoludur. İbnü-l Arabi panteist değildir.( İslam ans. Diyanet yay. C.20s. 507)

    İbnü-l Arabi’nin kurup idealize ettiği Vahdet-i Vücud felsefesi ve geriye bıraktığı yüzlerce eseriyle İslam toplumunun dini, ahlaki ve ictimai hayatına ışık tutacak fazla bir şey getirdiği söylenemez.( İslam ans. Diyanet yay. C.20s. 522)

Soru:İslam Tasavvufunda kaç yol vardır?

 Sadi Özen:İslam tasavvuf hareketinin iki yönü var, biri ashab-ı sufadan devam edip gelen bazı gelişmelerle beraber, ibnü-l Arabi’ ye gelene kadar metafizik boyutu olmayan, Kur’an inancı, ahlakı, ibadeti, fikir, zikir ve muhabbetiyle beslenen İslam tasavvuf hayatı… Bu tamamen nefis arınması, aklı gönlün içinde eritip, kulluğu; sevgi, muhabbet ve aşk seviyesinde yapma… ( Sahabe R.A gibi) bu görüş ve yaşantı içerisinde olan sofiyeyi aliyenin terbiye usulleri, Allah’ı tevhid etme, güzel ahlak, kesreti ibadet, zikir ve riyazat… Bu zatlar seyr-i suluklarına metafiziği karıştırmamışlar.

    İslam sofileri düşünce boyutuyla değil amelleriyle Allah’a vuslat yolunda ilerlemişler. Züht, takva, şefkat ve muhabbet yolunu önemsemiş ve o yolda yürümüşler. Zat-ı saadetlerinin (s.a.v) ahlakıyla ahlaklaşmayı gaye edinmişler. Ve ‘’ tatmayan bilmez’’ demişler. Avrupalı filozof Descartes ‘’ Düşünüyorum öyleyse varım’’ demiş. İslam sofileri ‘’ İrade ediyorsam varım’’ demişler. Bu gönül sultanlarının bu tür konuşmalarına tasavvuf felsefesi denilmiş.

     Bu sınıfa giren gönül sultanlarından bir kaçı ki bu zatlar Kur’ an ve sünnet doğrultusunda İslam tasavvufunun kitabını yazan ilklerdir.

Muhasibi, Serrac, Kalabâzî, Hûcviri ve Kuşeyri gibi zatlar.

   Maktul Sühreverdi ve İbnü’l Arabi gibi zatlarda felsefi tasavvuf ağırlıkta olduğu için filozof mutasavvuf denilmiş.

  İslamda sadece marifete dayanan amelsiz ve ibadetsiz bir tasavvuf mümkün değildir. İdeal bir tasavvuf, şeriatın ortaya koyduğu amel ve ibadet sistemini eksiksiz olarak tatbik ettikten sonra marifete mümkün olduğu ölçüde geniş yer verir.( kuşeyri risalesi- S. Uludağ.- dergah yay. 1978-sayfa 23)

Soru:Vahdet-i Vücutta ilahlık iddiası yok mu?
Sadi Özen:İlahlık felsefesi ve Vahdet-i Vücud adı altında gizlenen bir metrûk ‘’ateist’’ bir felsefe vardır ki din ve ahlak adına ilmi ve hikemi şekilde en büyük zarar bundan doğa gelmiştir. Her nerede bir şirk varsa bununla az çok bir alakası vardır.

  Önce şunu kaydedelim ki ‘’ Sizin İlahınız bir tek İlahtır. Ondan başka hiçbir İlah yoktur.’’ Bakara- 2/163. ayetinde de açıkça belirtildiği üzere İslam dininde emredilen genel iman konusu : ‘’ Allahtan başka hiçbir ilah yoktur.’’ Tevhidi, yani Allah’ı bir bilmektir. Yoksa ‘’Allah’tan başka hiçbir mevcud yoktur.’’ Diye ifade edilen mevcudu, varlığı bir bilmek değildir. Bu olsa olsa marifet yolunda merhaleler kat etmiş olan seçkin şahıslar için bahis konusu olabilir.

Bizim nazarımızda vücud birliği genel olarak olumsuz değil, belki keşif yoluyla olumludur. Fakat ‘’Allah’tan başka mevcud yoktur’’ demekle ‘’ her mevcud Allah’tır’’ demek arasında pek büyük fark vardır.

   Birincisi sırf tevhid olabilir, fakat ikincisi sırf şirktir. ‘’Allah’tan başka mevcud yoktur’’ dendiği zaman Allah’tan başkasına isnad edile4n varlığın gerçek olmayıp hayalde ve vehme bağlı, şuura akseden bir gölge işi olduğu ve gerçek varlığın ancak Allah’ a mahsus bulunduğu ikrar edilmiş; âlemin zatı ile ve zatı için – yani âlemin kendisi ve kendisi içinde olanların- gerçek varlığı yok sayılmış olur ki bu Vahdet-i Vücuddur. Çünkü keşif yoluyla sabit olduğu üzere biz âlem adına ne biliyorsak hepsi hissettiklerimizden, hayalimizden, zihnimizdeki şekillerden ve ruhi izlenimlerimizden ibarettir.( 1- hak dini Kur’ an dili – elmalı- c.1-s.474- 475- azim dağıtım İst).

Netice olarak Vahdet-i Vücud görüşünün suluke başlamış bir ehli tarike faidesi olmadığı gibi zararı vardır. Vuslat ve kamâlat yolunda yürüyen yolcu yanlış yorumlar yapar şirke kadar sürüklenebilir. Ve yolda kalır. Çünkü metafizik konular hem Kur’ani ve hem de felsefi bir birikim ve seviye ister. Bu tür mevzular avama kadar indi mi sapmalar başlar.

   Vahdet-i Vücud görüşü İbnü’l Arabî gibi bir sofinin düşünceleri değil de sofi olmayan bir düşünür ve filozofun görüşleri olsaydı İslam tasavvuf hayatını bu kadar etkilemezdi.

 Soru: Tasavvuf nedir?

 Sadi Özen:  İslam tasavvufunu; her sofi içinde bulunduğu hal ve merhaleden tarifini yapmış.

   Tasavvuf: a-i. İslamiyet’in temel prensiplerine dayanarak nefsi arıtıp, ahlakı güzelleştirivererek dini yaşama ve Allah’a ulaşma bilgisi veya yaklaşımı. ‘’ Tasavvuf Kur’ an’dan kalp ilmini çıkaran felsefedir. (Büyük Türkçe sözlük m. Doğan)

 Muhtelif yönlerden tasavvufun tarifi:

Tasavvuf: Allah’ı bilme ve bulma yoludur.

Tasavvuf: Maddeden manaya yükselmedir.

Tasavvuf: Zahir olan batına intikaldir.

Tasavvuf: Abidin, Ma’bûd önünde hiçliğini; Halık –yaratan-  huzurunda faniliğini gereği gibi kavramasıdır.

Tasavvuf: İlahi kudret karşısında beşeri aczin idrakidir.

1- Tasavvuf: husn-î hulktur; bu itibarla huluk-î Muhammedî’dir.

Tasavvuf:  İmandır.( 68/4  ilahiyat fakültesi dergisi)

Tasavvuf: Tevhiddir.

2- Tasavvuf: Gönül derdini tedavi etmektir.( 2/10 Ankara -1953-s. 23-24)

‘’bildiği ile amel edene, bilmediğini öğreten Allah’tır.’’

Tasavvuf, İslamdaki manevi hayatın ve ahlaki değerlerin ismidir. Sahabe ve tabiun zamanında İslami ilimler tedvin edilmiş ve müstakil bir hale getirilmiş değildir. Hadis, tefsir,fıkıh ve kelam ilimleri gibi sûfilik cereyanı da sonraki devirlerde düzenli bir şekil almıştır.

 Tasavvuf hareketinin  tohumları Hz. Peygamber, sahabe ve tabiunun yaşayışında mevcut olmakla beraber, diğer ilim dallarından farklı ve müstakil bir hareket haline gelmesi: H. 2 / M./7 asrın ikinci yarısında başlamış.( İslam düşüncesinin yapısı S. Uludağ-dergah yay.-s. 123 baskı 1979)

   Tasavvufi bilgiler amel ve ibadete dayanır, dince emredilenin uygulanması neticesinde ortaya çıkan tecrübî bilgilerdir. Nazari değil ameli ve tatbiki bir karaktere sahiptir. İslami hayatın yaşanmasıyla hasıl olur.

  Tasavvuf kâl’e (söz) değil Hâl’e (yaşamaya) dayanır. ‘’ tatmayan bilmez’’ sözünün manası da budur. Bu bilgiler ‘’ Allameni ebi’’ ( babam ve hocam öğretti) cinsinden olmayıp ‘’ Eddebi Rabbi’’ (edep ve terbiyemi Rabbim belletti) nevindendir. Tasavvufta buna ‘’ kalbi tavsiye etme yolu’’adı verilmekte…. //

Tasavvuf, Allah ile kul arasındaki bir sırdır, buna melekler bile vâkıf değillerdir. Bu hususiyetiyle de tasavvuf bir gönül işidir.


Sofiler bilgi bahsindeki anlayışlarını sürekli olarak ayet ve hadislere istinad ettirmişlerdir. İlke olarak bu anlayışın doğru olduğunu gösteren ayet ve hadislerden bazıları şunlardır:


Ayetler:

‘’ Biz ona ilim ledün öğrettik’’ Kehf, 18/65

‘’ Eğer takva üzere olursanız, Allah size bir Furkan ve bir nur verir.’’ Enfal- 8/139

    Burada sözü edilen ‘’ Furkan’’ kalbi aydınlatarak dini hakikatleri hatalardan, hakkı batıldan ayırt etmeyi sağlayan nurdur. İnsanın kalbini aydınlatan ve ışıklandıran bu nura ilham ve marifet denir. Demek ki amel etmek kuldan marifet ihsan etmek Allah’tandır.

‘’Takva üzere olursanız, mualliminiz Allah olur.’’ Bakara- 2/282

  Sufi muallimi Allah olan kişidir.

‘’ Bizim için mücahâde edenlere, biz yolumuzu gösteririz.’’( Ankebut-29/69) kul riyazat ve nefis mücahadesi sonunda, sırf Hakk vergisi olan bu bilgiye sahip olur. Bu bilgi ile doğru yolu bulur. Amel, ibadet, taat ve mücahade kuldan doğru yolu irşad etmek Hakk’tandır. Sufi rehberi Allah olan şahıstır.( 2/10  Ankara -1953-s. 23-24)

Soru: Şeyh kimdir?

Sadi Özen:Şeyh: medresede müderris ne ise dergâhta da şeyh, odur. Ancak müderris nakli akla tatbik eder, akla hitap eder, metni açıklar. İlminin derecesine tahlile girişir ve vazifesi bununla biter.

Şeyh ise mürşittir, ruh ile meşgul olur, mürebbidir. Kendisine intisap eden müridin bütün hususiyetlerini, kabiliyetlerini göz önünde bulundurarak,  herkese ayrı ayrı yol gösterir. Yaratılışındaki ferasetin ve edindiği ilmin derecesine göre müridin kalbindeki kudreti, mizacındaki sertliği, ahlakındaki fesadı tedricen izaleye çalışır. Mürid tam teslim olduysa çabuk yol alır, olgunlaşır, safayı kalbe ulaşır. Bu yolun terbiye sistemi sîret-i nebeviye ile ahenklidir. Gaye o örneğe benzemektir.

Çile: Her müridin fıtratındaki sivri noktaları törpülemek ve sabrı fiilen telkinden ibarettir.

Riyazet: Şehvetle ve nefs-i emmare ile mücahade planıdır. Az yemek, mideyi doldurmamak ve bu suretle ruhu inceltmek ve rahat çalışabilmek için yapılan beden ve ruh terbiyesidir.

Zikir: Toplu zikrin dışında her müridin şahsına ait olmak üzere verilen hususi derstir. Gün geçtikçe mürit olgunlaştıkça zikrin mertebeleri değişir.

Murakabe: Salikin işlediği günlük işlerinin Hakk’ın rızasına uygun olup olmayanlarının mülahaza ile araştırması demektir ki, bir nevi muhasebe-i nefstir. Bu esnada mürşidin telkinlerini göz önünde bulundurarak abesle geçen zamanından istiğfar ve tekrarlanmasından kaçınmaktır. Bu esnada ilham yeri olan kalbe varidat, hidayet ve doğru yolda olmayı niyaz etmektir.( 1-Tasavvuf – Mahir İZ Rahle yay. S.99-İST.1969)

Soru:Tasavvuf anlayışının ilk ortaya çıkışı nasıl oldu?

Sadi Özen: Suffa: Hz. Peygamber (sav) zamanında Medine’nin büyük camiinde namaz kılınan mahalden başka Suffa denilen hususi bir kısım vardı. Burası bizzat Hz. Peygamber (sav) in nezaretinde işleyen bir talim ve terbiye merkezi idi. Oldukça mühim bir miktar Müslüman orada kalıyordu. Onlar gündüzleri zamanlarının bir kısmını İslami hayat yolunu öğrenmeye, insanların yalnız Allah ile münasebetlerini değil, cemiyetin diğer uzuvlarıyla olan münasebetlerini öğrenmeye ayırırlardı; diğer taraftan da başkalarına yük olmamak, bir tufeyli mevkiine düşmemek için geçimlerine yetecek asgari bir ihtiyacı kazanmaya çalışırlardı. Gecelerini en iyi mistikler gibi nafile ibadet ve murakabe ile geçirirlerdi. Bu müesseseye Tekke densin, Hanigah densin yahut başka bir isim verilsin hiç şüphesiz Suffa’nın sakinleri Batınî ibadetlere maddi meşguliyetlerden ziyade bağlı idiler. Hz. Peygamber (sav) in bu ilk Müslüman mistiklerine mizaç ve kabiliyetlerine göre bir şahıstan diğerine değişmesi gereken ne gibi ibadetleri emrettiğini ve bunların tafsilatını ihtimal ki hiç kimse bilmeyecektir. Bununla beraber hedef belli olduğu için oraya götürecek meşru vasıtaları seçmekte kâfi hürriyet vardır. Bu münasebetle Hz. Peygamber (sav) in şu sözü bir defa daha hatırlanabilir: ‘’ Hikmet müminin kaybolmuş malıdır, nerde bulursa onu alsın.’’(İslam’a Giriş- Prof. Dr. M. Hamidullah s.75-76 müt: K. KUŞÇU İst. 1965)

Tasavvufun Zübdesi: Tasavvuf kelimesiyle İslam, itikatların tashihini (doğrulanmasını), ibadete ait ameller ve davranışların mübarek kılınması (güzelleştirilmesini) hayatın bütün faaliyetlerinde Peygamber efendimizin (sav) hayatının örnek alınmasını, hal ve tavrın düzeltilmesini ve İslam’ın yüklediği vecibelerin yerine getirilmesini kasteder.

  

  Tasavvufun, gaibi ( görünmeyen şeyleri) bilmek, kerametler göstermek yahut kendi iradesini başkasının iradesi üzerine –esrarengiz ruhî vasıtalarla- üstün kılmakla alakası olmadığı gibi, riyazetle, istiğrakla (kendinden geçmekle) ve bunun neticesi tahassüslerle (duygulanmayla) –ki bunlar vasıta olabilir gaye olamaz – alakası yoktur; yahut Allah’ın (cc) zatına ait (panteizm gibi) bazı itikatlarla da ilgisi yoktur. Hele bazı şarlatanların, sofinin İslam şeriatının ve asgari vecibelerin üstünde oluşu hakkında söyledikleriyle hiçbir alakası yoktur.

     Daha münasip başka bir tabir yokluğundan şahsi hatti hareketin ( gidişin) en iyi metodu tasavvuftur denilebilir. Öyle bir yol ki orda insan Allah (cc) muhabbetini gittikçe fazlasıyla arayarak nefis murakabesini, ihlası, bütün ef’al (ameller) ve harekatında (davranışlarında) ve düşüncelerinde Allah’ın (cc) daimi huzurunu elde ederler. (İslam’a Giriş- Prof. Dr. M. Hamidullah s.76 müt: K. KUŞÇU İst. 1965 ikinci baskı)

İbadatı mahsusa: Bir kimse her zaman Allah’ı hatırlamalıdır. Elzem(gerekli) olan şekli kalb yolu ile hatırlayıştır. Fakat zihni bir yere toplamak devamlı olmadığından, ruhun huzurunu kuvvetlendirmek ve Zati Bari hakkında düşünceyi teksif etmek (yoğunlaştırmak) için fiziki metodlar kullanılır. Kur’an -33/41.2- şöyle der:’’ Ey iman edenler ! Allah’ı çokça hatırlayın ve O’nu erkenden geç vakit tesbih edin.’’ Yine 3/191’de ‘’Allah’ı ayakta dururken, otururken, yan yatarken hatırlayanlar, arz ile semaların yaratılışını düşünenler (şöyle derler:) ‘’ Ey Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın, seni tesbih ederim, bizi cehennem ateşinden koru.’’ İçinde bazı duaların tekrar edildiği münacatlar vardır; her gün itiyat haline getirilerek tekrar edilen dualar vardır. Bunlar yüksek sesle veya yavaşça okunur, fakat daima ve değişmez surette Allah (cc) zikredilir.

Zati Bari’si yahut Esması (sıfatları) zikredilir. Mahluk asla zikredilmez. Bahis konusu Hz. Peygamberi (sav) dahi olsa tekarüb (yakınlaşma) daima aleyhisselatı vesselam efendimize Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve keremini talep etmek suretiyle olmalıdır. Mesela ‘’Allahümme salli alâ Muhammed’’ yani ‘’Ey Allah’ım! Muhammed’e rağbet et, O’nu himayene al.’’ Yahut ‘’Ey Allah’ım Muhammed’i ona vaad ettiğin şerefli mevkie ba’s et(gönder) ve bize şefaatini kabul eyle.’’

İlh… Düşünceyi  bir noktaya toplamak için nefes almayı durdururlar, gözlerini kaparlar ve kalbi darabani (vuruşunu) üzerine dikkatlerini toplayarak Allah’ı tefekkür ederler… Sufiler Allah’ı hatırlamanın üç mertebesi vardır derler; İsmini hatırlamak, isim vasıtasıyla ve onun delaletiyle Allah’ı hatırlamak, ne ismi ve ne de diğer vasıtalar olmaksızın Allah’ı hatırlamak.( İslam’a giriş prf. Dr. M. Hamidullah –s. 80 Müt: K. KUŞÇU ikinci baskı ist. 1965)

Soru :Tasavvuf Hayatını niçin benimsediniz?

Sadi Özen:Dergâh ve Tasavvuf Hayatı: Sonsuz mutluluğa açılan bir kapıdır. Güzel hayalleri, fikir ve düşünceleri eyleme geçiren bir yaşam tarzı ve bir hayat biçimidir. Acı ve ıstırapları tatlılaştıran bir hayat felsefesi ve anlayışıdır.

Dergâh hayatı Tasavvuf, insana sevda kapılarını açan şefkatle, sevgiyle, fedakârlıkla, cömertlikle, güzel ahlakla insanı süsleyen ve bir üst düşünceye taşıyan yüksek bir öğrenim ve eğitimdir.                                                                                                                                

İslam’ın zahiri ve batıni fıkhı var. Zahiri fıkıh kanun ve kuralları vazeder. Ceza, miras ve bunun gibi kanunları koyar. Bunlar toplumun asayişini sağlar; bunlar olmazsa toplum ayakta duramaz. Öte yandan ibadetlerle ilgili kuralları vazeder. Bunlar abdest, namaz, oruç ve hac gibi ferdi ibadetlerdir. Bir mümin bu ibadetleri kurallarına göre yapıyorsa kulluk sorumluluğunda kurtulur sevap kazanır.

Batıni fıkıh da bu ferdi ibadetleri akıl seviyesinden, aşk seviyesine yükseltmenin yolunu ve kurallarını gösterir. Zira onlar (sofiler) huzursuz, gafletle yapılan namaz ve bilumum ibadetleri noksan sayarlar.

Dergâh eğitimi Tasavvuf öğretisi, Allah’la kul arasındaki engelleri kaldırır, kulu vasıtasız Rabbinin huzuruna çıkarır. Onunla tanıştırır. Kul Rabbı Kerimiyle pazar kurar, bire bir Onunla konuşur. Her şeyini ona anlatır, ondan ister, en mahrem şeylerini, dertlerini, sıkıntılarını ona söyler. Yalnız ondan yardım bekler. Ondan şifa ister. Yalnız ona umut bağlar. Kulun dünyada ve ahirette umudu ve tesellisi Rauf ve Rahim olan Rabbı’dır.

Kulluğunu aşk ve şevk içerisinde yapar. Onun azabında çok sonsuz rahmetine umut bağlar. Onun enisi, munisi, yâri, sonsuz lütuf ve kerem sahibi Kadir-i mutlak olan Allah-u Zülcelâl’dır. Tenhalarda ve geceleri Rabbiyle kurduğu pazarda sermayesi günahları, acziyeti, pişmanlığı, gözyaşları ve yürek kanıdır.

Bu eğitim ve öğretim insana acziyetini, fakrını, noksanlığını öğretir. O’nun Kadir-i mutlaklığının; mülkünde ortaklık kabul etmediği gibi sevgisinde de ortaklık kabul etmediğini öğretir.

Zaaflarıyla kendini tanıyan insan bütün insanları tanır. Zaaf ve acziyetiyle kendi kendini tanıyan insan sonsuz ihsan ve eta sahibi olan Allah-u Zülcelâl hazretlerini kemal sıfatlarıyla tanır ve bilir.

Tasavvuf anlayışı ve yaşamında gerçek tevhide kavuşulur. Biz bunu devrisaadette, bu düşünce ve yaşam tarzını, tarikat ve tasavvufu formüle eden ve kitabını yazan sofiyeyi aliyenin eserlerinde, yaşam biçiminde ve fikirlerinde görüyoruz. (Günümüzdeki birçok şeyhin uygulamalarına, zamanla yabancı fikir ve eylemlerin sapmalara uğrattığı, hurafe ve bid’atların yozlaştırdığı bir nevi tarikat ve tasavvuf anlayışı hâkim… Gerçek İslam ve ihsan hayatını bunlardan tenzih ediyoruz.)

Tekke ve dergâhlardaki öğretim ve eğitim, insanlara perestiş etmediği değil kitabullahtaki Allah’ı tanıma ve tevhid etmeyi öğretir. İki göz bir görmek içindir. Kesrette vahdeti idrak etmek ve bulmak… Salik ne zaman Zat-ı Saadetleri’nin ahlak ve edebiyle ahlaklanıp edeplenirse, bunun meyvesi, sevgi, muhabbet ve aşk olur.

   Zatı saadetlerine (sav) zahiri ittibanın şartı, O’nun (sav) güzel ahlakını benimsemektir.

    Zatı saadetlerine (sav) manevi ittibanın şartı, O’nun (sav) aşkına terk-i can etmektir.


Şeyh, mürebbidir; mürşiddir çok önemli iki görevi vardır: Birincisi; edebiyle, şefkatiyle, cömertliğiyle, tevazusuyla, güzel ahlakıyla Zat-ı Saadetlerini (sav) hatırlatıp çevresine güzel bir örnek olmak. İkincisi, talebelerinin manevi hastalıklarını tedaviye çalışmak…

Yoksa onlara, sizin ruhlarınızı bir kutuya koyup sizleri cennete götüreceğim ve yahut bana tabi olun günahlarınıza ben kefilim gibi saçma sapan şeyler söyleyip insanları aldatmak değil…

En büyük mürşidin bile başı, dişi ağrıdığı zaman bir ağrı kesiciye muhtaç olan aciz bir kulu kurtarıcı bilip onu rabıta ederek Hakka vasıl olma yolu öğretisi hiç değildir.

Rabıta, fenafillâh ve şeyhe teslimiyet gibi sonradan İslam tasavvuf hayatına giren ve yozlaşan kavramlar için evvelce yayınlanmış olan ‘Ankalar ve Kargalar’ kitabına bakılabilir.

Dergâh ve tasavvuf dünyası, seven ve yanan gönlü olanların dünyasıdır. Maddi hiçbir şeyin akıl ve gönüllerini tatmin etmeyen huzura kavuşturmayan aklını gönlünün içinde eriten gönlünün heyecan ve ızdırabını duyan ve çekenlerin dünyasıdır.

Bu maddi âlemden başka bir âleme, maveraya özlem duyan, yanan aklın, tayfun, kasırgalar koparan ve lav püskürten bir gönül dünyasıdır.

Dergâh hayatı; aşktır, semadır, rakstır, devrandır, şiirdir, musikidir, nezakettir, necabettir, irfandır, hikmettir ve manevi bir zevkle maddi âleme veda etmektir.

İlm kesbiyle paye-i Rıfat arzu-i muhal imiş ancak,

Aşk imiş alemde her ne var, ilm bir kıyl-u kal imiş ancak.

Bu yol, bu öğrenim aklı tutuşan, seven ve yanan gönlü olanların yürüdüğü yol ve öğrenim gördükleri bir mekteptir. Bu iş, masiva heveslilerinin ve işi olanların işi değildir.  

Niyazi Mısrî Hz. Dediği gibi:
‘ Sevm-ü selatı hac ile sanma biter zahid işin 
  İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş’

 Saçla, sakalla cübbe ile ve el etek öptürmekle, şeyh, Seyda, mürşid olunmaz… Kemâlat sahibi olmak için mahlûk-u Hüdaya toprak gibi olmak lazım. Şeyh, mürşid, Seyda ve baba, dede olmadan önce, erdemli iyi bir adam olmak lazım.

        Keramet ve metafizik merkezli tarikat ve tasavvuf hareketlerinde, bid’at, hurafe ve yozlaşma kaçınılmaz. Geçmişte böyle olmuş… Günümüzde itibar gören de bu tür mitolojik boyutlu tarikat ve tasavvuf hareketleri… Bu da Müslüman toplumun, zat-ı saadetlerini (s.a.v) gereği gibi tanımamaları ve İslam’ı bilmemeleri, Kur’anî kültürden uzak olmalarından kaynaklanıyor. 

Ma’na erlerinin, gönül sultanlarının aleminden esintiler:

Ey saki-i Melahat aşkın  şarabı yok mu?

Bu teşneye o behrin bir katre âbı yok mu?

Oldum gam-ı firâkın bir mest-i ser-girânı

Bir düşmüşe el atsam Cânâ sevabı yok mu?

Bu Âsûmanın ey meh doğmaz mı âfitâbı

Bu burc-ı hecrin âhir geçer sehabı yok mu?

Kûy-ı visâline âyâ hadi-i tarikat

Kestirme bir tariki bir gizli bâbı yor mu?

Derd artırır demâdem efsane-i hayâlin

Bilmem bu mâcerânın hadd-ı nisabı yok mu?

İstersen ehl-i derde bin fasl-u bâb okursun

Gûya devây-ı aşkın sende kitabı yok mu?

Yalvar bu derdin ahir Hazmi gelir devâsı

Bunca niyâzın elbet bir müstecâbı yok mu?

- - - - - - - -- - - -- - - - -- - - - - - - -- - - - - - - - --

Cam-ı aşkı nûş eden ol gözleri mestaneden 

Mest olup fark itmez oldu mescidi meyhaneden

Şeş cihetden gûş eden ‘inni’ hitabın şübhesiz

Bi-cihet syr etti Hakk-ı Kâbe’den büthâneden

Mahrûm olur zat-ı Hakka bilmiş ol ehl-i ukûl

Terk edip haber ol gel berû divaneden

Nâr-ı aşkın sûzişin pervane bilmez ben kadar

Çünki ol nâra ben evvelden yanmışam pervaneden

Vahdet içre aşinâ idi Sezâyi bana yar

Şimdi kesrette tegafül  eyledi âyâ neden.

Dil nazargah-ı Hudâ’dır yıkma gönlün kimsenin

Kâbe vü Merve sâfadır yıkma gönlün kimsenin

Mü’min ise al ele bir mü’minin gönlün çalış

Zirâ kavl-i Mustafâ’dır yıkma gönlün kimsenin

Şol kişi kim daima gönlün yıkar dervişlerin

 Taat ü zühdü hebadır yıkma gönlün kimsenin

Mü’minin kalbidir Allah’ın evi sen biledin

İnkisâr etme hatâdır yıkma gönlün kimsenin

Şeyh Nizam oğlu gönül yap kim bilir kimde ne var

Hak ile dil aşinâdır yıkma gönlün kimsenin.


    **********************************

Aşkını yar et bana Ya Râb dahi yar istemem

Gönlümün şehrinde ondan gayri dildar istemem

Bülbül-i bâğ-ı cemalindir ezelden dil senin

Ben anın nâlânıyım bir dahi gülzar istemem

Bağladım bel rah-ı aşkına ölürsem dönmezem

Râhib-i deyri bekayım gayri zünnar istemem

Alem-i kalbimden senden gayri bir yar olmasın

Dûr eden dostdan beni gönlümde ağyar istemem

Aşk pazarına verdim canımı aşk almağa

Ben bu pazar ehliyim bir gayri pazar istemem

 Hângâh-ı Küntü Kenz’in Seyfi bir hayranıdır

Tekke-i dâr-ı fenâdan dervişi esrar istemem

Gülşen içre bülbül-ü gülzar olan anlar bizi

Sohbet-ü fikr-ü hayali yar olan anlar bizi

Can-ü baştan geçmiyen basmaz kadem aşk bezmine

Kim bugün Mansur gibi berdar  olan anlar bizi

Kendi zatın bilmeid, yüz bin hicabı var iken

Haşelillâh, cahil-i biâr olan anlar bizi

Kaf-ı aşka bir bölük Ankalarız kim, zahida!

Âlem içre sanma mur-ü mar olan anlar bizi

Biz harabat âleminde mest-i aşıkız kim bugün,

Azbiya! Rüsva-yı aşk-ı yâr olan anlar bizi…

Zat-ı Hakka mahrem i irfan olan anlar bizi

İlm-i serde bahr-i bipâyan olan anlar bizi

Bu fena gülzarına bülbül olanlar anlamaz

Vechi bakî hüsnüne hayran olan anlar bizi

Kahr-ü lûtfü şey-i vahid blmeyen çekti azap

Ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi

Zahida âyık dururken anlamazsın sen bizi

Cur’ayı safi içip mestan olan anlar bizi

Arifin her bir sözünü duymağa insan gerek

Bu cihanda sanma ger hayvan olan anlar bizi

Ey Niyazi katremiz deryaya saldık biz bugün

Katre nice anlasın umman olan anlar bizi…

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 27-01-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
115892861 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net