12-07-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow esas olan yaşamı çoğaltmaktır
esas olan yaşamı çoğaltmaktır PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 6
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
20-06-2008
ESAS OLAN YAŞAMI ÇOĞALTMAKTIR

                                                         Necmettin EVCİ
Medeniyet yaşamsal ihtiyaçları karşılamak için insanın fıtri gerçekliğiyle örtüşen çözümlerin kurumsallaşan olgusudur. Farklı telakkiler, tasavvurlar, dinler ve ideolojiler bir medeniyete diğerinden ayırıcı çizgiler veya renkler katabilir. Bütün farklı eleman ve motiflerin medeniyet olgusu içinde temsil ettikleri katma değer hangi oranda doğru, ne ölçüde tutarlı olmaları gerekir? Medeniyetin gözettiği doğruluk ve tutarlık felsefi anlam ve açılımıyla var olmayabilir ama hayati ve insani karşılıklarla bir gerçeklik oluşturmaları zorunludur. Sürekli yenilenerek yaşam ve insan realitesini karşılamak, kuşatmak medeniyeti var kılan özellik olmalıdır.

Esas olan hayat ve insandır. Hayat tüm veçheleriyle dünyayı ve insan gerçekliğini kuşatan dinamik bir uzamdır. Mahiyeti gereği yaşamın bir tek güzergâhı olmaz. O düşünemeyeceğimiz kadar esnek, kıvrak, çeşitlidir. Her şey yaşam içinde akar. Yaşam içinde var olur gelişir. Yaşam her şeyi sarar, kuşatır. Dünyada algıladığımız hiçbir şey ona denk değildir. O ancak kendisidir. Her varlık, her olgu yaşama kendi üslubuyla katılır. Yaşam tüm katkılara, katılımlara yer verecek genişliktedir. Yaşamın şurada başlayıp burada biten belli bir sınırı mevcut olmamıştır. O sınırlandırılmak istense bile cıva gibi kendisine bir yol bularak yeni- farklı akışlar, yönelimler oluşturur. Bakarsınız ki o akışlar sonunda tüm sınırlamaların, kısıtlamaların duvarını zorlamakta veya yıkmaktadır. Bu yönüyle yaşama karşı çıkmak varlığa karşı çıkmaktır. Birbirinin gerçeğini ve doğasını zorlamadıkları zaman orada insanın, hakikatin, medeniyetin yolu açılmış olur. Var oluşun esasında sonsuzluk ve özgürlük vardır. Yaşam ve varlık bu iki noktada ve bu iki nokta için birbirini besler. Son tahlilde hepimiz ve her şey yaşam içinde var olmaktayız. Medeniyetle ilişkisi bakımından yaşam kavramını öne çıkarmamız önemlidir. Evet, esas olan yaşmadır. Bu esasa farklı telakki, tarz ve yollarla ulaşılabilir. Her bir telakki, her bir tarz bizi yaşama katan birer kapıdır. Her birimiz bu kapılardan birinden geçip yaşamın sınırsız akışına katılır ve doğrusu benzer veya yakın bir yerde buluşuruz. Önemli olan yaşama bir eşikten, bir kapıdan girmektir. Farklı medeniyetler ve kültürler yaşama girişi sağlayan bu kapılar ve yollar olarak anlaşılmalıdır. Biz de görünüşteki farklılığa bakarak farklı medeniyet tasnifleri yaparız. Farklı medeniyetler farklı yaşamlar, yaşamın farklı yorumları demektir. Ama ne kadar farklı olurlarsa olsunlar hemen her medeniyet insan fıtratına uygun yaklaşım ve çözümler üretmek durumundadır. Başka bir ifadeyle ne kadar değişik olurlarsa olsunlar tüm medeniyetler aynı insan ve yaşam gerçekliğinin farklı yorumları gibidir. Yaşam var oluşun özüyle çelişmediği sürece farklılıklara imkân verecek esnekliktedir. Hayata ve insana kapıları kapatmamaktır önemli olan.

Medeniyet evvela ortak insanlık durumuna tekabül eder. Bu zaviyeden meseleye bakılırsa her din ya da dünya görüşünün medeni yorumundan söz edebiliriz ancak. Dinin medeniyet yorumuyla medeniyetin din yorumunun buluştukları alan yaşamın tam orta yeridir. Yaşamsal realite ve zaruretler, dinleri olsun ideolojileri olsun daha sahici çözümlere, çıkışlara zorlar. Burada sözü edilen sahicilik gündelik hay huyun yani aktüalitenin çok dışında doğrudan varlığın hakikatine uygunluğu ifade etmektedir. Yaşamı bütüncül yorumlamada yetersiz olan öğretiler epistemolojik dokularından taviz vermek durumunda kalırlar. Yaşamın tek belirleyici istikametine maddeyi ya da ruh yüceliğini koyarak insan ve yaşam arasındaki örgüyü düzenlemeye çalışan düşünceler bu tıkanıklığı aşmak için birbirlerinden ödünç hayatlar, ödünç çözümler devşirirler. Hayatın tek yönlü olmayan gerçekliğine denk düşmedikleri için karşıt gibi gözüken din ya da ideolojiler zorlandıkları her eşikte karşılaştıkları problemleri çözmek için birbirlerini yedek malzeme niyetine el altında tutmuş gibidirler. Oysa bunlar birbirlerinin varlıklarını neshetmek üzere insan dimağında davul çalıp dururlar. Uzak doğuda, uzak batıda gözlenen değişim bundan bu realitenin tezahüründen başkası değildir. Girdikleri bu aşama ruhçu ve maddeci görüşlerin tüm gereklikleri ve gerçeklikleriyle yaşam ve insan doğasını karşılayamadıklarının; köklü, kuşatıcı bir medeniyet önerisinde bulunamadıklarının kanıtı olmalıdır. Ya da şimdiye kadar muhafaza ettikleri iddialarından vazgeçtiklerinin. Bir başka açıdan bakıldığında, kültürün büyük oranda bu tarz yani yedek akçelerle yapılan alış verişlerle oluştuğu gözlenebilir. Her türlü bilgi ve kültür paylaşımı toplumların yaşamsal tıkanıklıklarını aşma imkânı yaratır. Eğer kültürel göçler, geçişler, etkileşimler olmasaydı katılaşmış yaşamın sınırları içinde bütün bir varlık isteği, irade ve çabası da sınırlanmış olacaktı. ‘Ödünç düşünceler’ ifadesini doğal beşeri ilişkileri yadırgamak için kullanılmadı. Sadece insanın ve yaşamın doğasına uygun önerileri özellikle de formatları olmayan öğretilerin kuşatıcı, bütüncül medeniyet açılımları yapmakta yetersiz kaldıklarını ifade etmek istedim.

Birbirleriyle zıt olguların gerçeklikleri birleşerek nasıl mükemmel bir uyum oluşturabilir? Biraz da bu yüzden kimi uygarlıklar özellikle de modern hayat korkunç çelişkiler yumağını andırmaktadır. İnsan doğasını bir tek duyarlık ve bakış açısıyla izah eden, ihtiyaçları tek boyuta göre belirleyen sistemlerin içine düştükleri krizler yaşamı bütüncül kavrayamadıklarından dolayıdır. Yaşamı bütüncül kavramaksızın tutarlı bir medeniyet ortaya koyma şansı imkânsız ölçüde azalır. Haklı çıkma edalarıyla çağdaş  batı uygarlığını hatırlatmak isteyenlere, şimdilik farklı yaşama biçimlerine kısmen de olsa imkân tanıyan hususiyetiyle evet bir uygarlık ne yazık ki tutarsız, çelişkiler harmanı bir uygarlık olduğunu söylemekle yetineceğim.

İslam fıtratı ve varoluşu parçalara ayırmaz. Bu açıdan İslâm varlığın doğasını bütünüyle kavrar, karşılar. İnsanı ve yaşamı parçalara ayırmadan bütüncül yaklaşımı ve çözüm önerileri ile İslâm bugün de insanlık için yeniden var oluş muştusu olarak dip diri durmaktadır.(12) Derin kriz yaşadığımız dünyada İslâm yeni bir medeniyeti kucağında büyütmekte, bir yeni medeniyet de İslam’a hazırlanmaktadır. İslam hayattan kopmayan, hayatı koparmayan bir dindir. Yaşamın ve insanın doğasına, doğal işleyişine uygun düşmeyen, uygun çözümlerle yenilenmeyen öğretiler yaşanılırlıklarını yitirirler. Yaşamın gerisinde, çokluk dışında kalmış anlayışlar istenen, özlenen gerçekliği kurmada yetersiz kalırlar. Bu tehlike bütün din ve dünya görüşleri için de geçerlidir. Her dünya görüşü dünyanın döndüğü gerçeğini unutmaksızın tanımlar ve kurallar getirmelidir. Tabiatı gereği insan tembelliğine çekilerek, yorduğunu sandığı aklını, ruhunu, bedenini dinlendirmek ister. İşte o esnada ölümcül tehlike başlamıştır. Çünkü yaşam ve dünya durmamaktadır. Durmak yoktur. Hep bir hareket ve akış vardır. Dünyayla beraber siz de dönecek, yaşamla birlikte akacaksınız. Varoluş hareket üzerine kuruludur. Hareket sadece var olma belirtisi değil ayrıca varlık gücüdür de.(13) Hareket etmek varlığı diri, dinamik ve güçlü kılar. Hareket etmeyen yapı zayıflar, giderek güçsüzleşir ve ölür. O nedenle dinlenirken bile durmamalıdır. Siz uzletin tembellik köşesine çekilip de şöyle bir içiniz geçince yanıltıcı bir hafiflik yaşamış olabilirsiniz. O kendinden geçmenin, bir çeşit kendini aşmanın dayanılmaz ve karşı konulmaz rehaveti istila etmiştir ruhunuzu. Yedi uyuyanlar gibi. Uyandığınızda evet kendinize ait doğrularınız, düşünceleriniz, değerleriniz, algı biçiminiz vardır. Bütün bunlar doğrudur, doğruydu. Ama uyumadan önceki yaşama, önceki benliğinizin gerçeklerine uygun doğrulardı bunlar. Bu anlamda doğrular da koşullara göre değişirler. Yani her değişik koşulun her değişik dünyanın farklı doğruları vardır. Zamanın dışında kalarak varlığınızı sürdürmekle tutarlı olamazsınız. O nedenle yapmanız gereken ilk iş bunu fark etmek ve ister istemez içinde bulunduğunuz zamanı anlamaya çalışmak olmalıdır.
Bir bütün olarak yaşam, zamanın net tezahürüdür. O nedenle yaşamsal gereklilikleri gözetmeli, yaşamdan kopmamalıdır. Medeniyet insan gerçekliğini yaşamsal karşılıklarıyla buluşturduğu, örtüştüğü düzeyde gelişir. Bu yaklaşım bizi doğal olarak insan yaşamını ve o yaşamın sürdüğü mekânları incelemeye götürecektir. Tek başına bir varlık olarak insan için medeniyetten söz edilemez. İnsan toplum içinde, toplumsal işleyiş içinde bir yere sahip olur, ehemmiyet kazanır. Medeniyet bir yönüyle bu ilişkileri düzenleme ihtiyacından doğmuştur.

İnsan, yaşam, hareket ve anlam kültür ve medeniyeti bütünlerler. Medeniyet var oluş coşkusu ve insani ilerlemeyi bu unsurları birbirine bağlayarak sağlar, sağlamalıdır. Batılı insan salt maddi bir amaç güderek bu bütünlüğü önemsemediği için moderniteyle insan ve yaşam gerçekliği karşısında aksayan, tökezleyen bir uygarlık kurmuştur. Nesnel tek boyutluluk içinde, doğasının tüm metafizik bağlarından kopardığı yeni insana delicesine bir ivme kazandırarak şimdilik onu sentetik yaşamın figüranı rolünde yaşatmaktadır ancak hümanitedeki anlamıyla bile özne olma konumundan uzaklaştırmıştır. Sanal ve gerçek yaşamda korkunç bir hız ve hareketle akan her şey, bizde yanıltıcı bir yaşam ve canlılık hissi uyandırmaktadır. Bu canlılık, bir yönüyle nesnel ve mekanik ilişkiler karmaşası içinde etiyle kanıyla insana odaklanan, onu yüceltmeyi amaçlayan mahiyetten yoksundur. Hatta bizi iliklerimize kadar kuşatmış bu uygarlığın insansız olduğu; insanı önceleyen, insana saygı duyan bir uygarlık olmadığı bile söylenebilir. Bu kanaatimi paylaştığım kimi dostlarım karamsarlıkta biraz ileri gittiğimi söylüyorlar. İsterseniz kötümserlik deyiniz. Belki karamsar, belki biraz kötümserim ama asla ümitsiz değilim. Ben de o dostlara ‘çevremde hep iyilikler var da ben mi ters bir algıyla onları kötü görüyorum?’ diye soruyorum. Benim yaptığım sadece durum tespitinden ibarettir.

Şehirli olmak sanayi öncesi toplumların anladığı ‘zarif, soylu, kültürlü, anlayışlı, düşünceli, kibar, duygulu’ gibi anlamlara gelmiyor nicedir. Bu aşamadan yani megapoller aşamasından sonra şehirli olmanın ve bu çerçevede gelişen uygarlığın tanımları değişmelidir. Bu şehirler artık sevgi, iman, düşünce, kültür, bilinç gibi insan fıtratında bire bir karşılıkları olan hassasiyetleri ne üretiyor ne de çoğaltıyor. Gün geçtikçe daha çok partiküle olan insan üstelik bu insan mahşerinde daha çok çevresinden ve giderek varoluştan, yaşamdan yalıtılıyor. Tek başına ve yapayalnız. İlk bakışta birbirlerine yaklaşan ve yakın ilişkiler içine giren insanların dünyası her alanda gelişecek diye beklenirken şeytani bir organizasyon aralarına ceset soğukluğunda duvarlar örüyor. Ve her birimiz adına apartman denen insan silolarında, çekirge sürüleri gibi aktığımız cadde ve sokak denen kent koridorlarında, duraklarda, metrolarda, fabrikalarda ruhunu terk etmiş varlıklar olarak aşksız, soluksuz, yorulmasız bir yarışa katılıp gidiyoruz. Fonda tükenişimizin soğuk, sessiz müziği çalmaktadır: Kent uğultusu. Stres, şiddet ve intihar makamında. Bu kentler önceki dönemlerde olanların aksine sevgisizlik, şiddet, zulüm, duyarsızlık, imansızlık büyütmektedir. Anakentler çağcıl çocuklarını karanlık, irin ve kan akan memelerinden emzirerek büyütüyor. Eğer modern metropollerin insanı ve yaşamı besleyip büyütecek anlam ve zenginliği olsaydı şimdi insanlık bu sefaleti yaşamayacaktı. Dahası bir özne olarak yaşamı dolduran insan o varoluş cevherinden kaynaklanan aşkı, düşü, düşünceyi; bütün bunlara bağlı olarak merhameti, paylaşmayı, yardımı yayacak, yaşatacaktı. Oysa şimdi damarlarımızdaki kan kalbimize merhamet taşımıyor. Yalnız ve yardımsız kalmanın bir şekilde ezilmenin öcünü; çevremize zarar vererek, şiddeti intihar olarak kendimize, cinayet olarak başkasına yönelterek almaya çalışıyoruz.

Geçenlerde işin felsefesini de iyi bilen mimar bir dostum, bir inşaat firmasının satış ve reklâm kataloguna bakıp ‘zaten ayaklarımız yerden kesildiği için yaşamdan koptuk’ dedi. Katalogda gökdelen resimleri sıralıydı. Dairelerden birinin iç mekân fotoğrafı pencereden bakıldığında bulutları gösteriyordu. Resmin altında şu ifade vardı: ‘Ayaklarınız yerden kesilsin istemez misiniz? Bulutlar içinde yaşamaya hoş geldiniz’ Bu insan gerçekten acayip!.. Bulutlar içinde ne işin var be adam? Yeryüzünün suyu mu çıktı? Üstat Karakoç’un ‘Hızırla Kırk Saat’inde dediği gibi havada da uçsan sonunda yerde öleceksin. Arkanda hiçbir ağlayanın bile olmadan. Ne acı, seni alıp bulutlara uçuran yapılar içinde ruhunun ne kadar düştüğünü bir bilsen. Gerçi bir yönüyle bu fotoğraf, insanın artık yerden umudunu kestiğini ve belki çocukluğunun bir döneminde var olan manevi duyguların şimdi anlayamadığı bir tarzla harekete geçirdiği ruhunun yüceliş motifiyle dışa yansıması da olabilir, bilmiyorum. Sadece artık etiyle kanıyla, düşüyle gerçeğiyle içinde insan olmayan bir uygarlık yaşadığımızı biliyorum. Şu sıradağlar gibi uzanan apartman bloklarını, caddelerde, tünellerde hızla akıp giden araçları, metro trenlerini, gökyüzünü su yolu haline getiren uçakları milyonlarca insanın doldurduğunu bilerek bir yaşamın akıp gittiğine hükmediyoruz. İyi de ortada insan gözükmüyor. Sanki sinmiş, pusmuş, saklanmışlar. Ona, mesela en yakın komşunuza ya asansörde, ya garajda veya trende rastlarsınız. Selâmsız, sabahsız, muhabbetsiz. Tanımaya değil tanımamaya kararlı olarak, nefret duymaya yemin etmiş gibi ve çoğu zaman sizden rahatsız, huzursuz olduğunu hissettirerek. Katı, donuk. Bir ‘merhaba, günaydın’ demeye bile cesaret edemeden. Yaklaşmak yönündeki cesaretinizin emsalsiz bir kabalıkla karşılanma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. ‘Daha önce tanıştığımızı sanmıyorum. Birine benzettiniz galiba.’ Bu devasa metropollerde demire ve betona ruh katmak için insan kendi ruhunu, aşkın cevherini akıttı ona.  İnsan modern uygarlığın hızlı hareketi için adeta bir yakıt olarak kullanılmaktadır. Maddeye hareket kazandırmak için anlamını yitirmek pahasına kendi varlığını ona kattı. Sadece hız ve hareket üzerine kurulan dünyada insan ve yaşam bu jelâtin uygarlığına kurban verilmiştir.  

(12) -Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslâm, s.22-26, çev. Salih Şaban, Nehir yay. 2. bas. İst. 1992.
(13) -Abdulkerim Suruş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, s. 23,24,33,34, çev. Hüseyin Hatemi, İnsan yay. İst.1984.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 20-06-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
115896745 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net