20-11-2017
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL İÇİN YOL BİRDİR

(THERE İS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleriSAĞ TIKLAYIN
lütfen)





























 
Önerdiğimiz sayfalar:
M. SAİD ÇEKMEGİL 
anısına
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090


Nuri BİRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek



Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   kardeşimizin
(facebook sayfasından
dikkate değer görüşler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52



M.Selami Çekmegil'den
(twitter'da kısa beyan 
                ve tartışmalar)
https://twitter.com/M
SelamiCekmegil



M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!
1-
http://tr.wikipedia.org/
w
iki/Selami_%C3%87
cekm
egil
2-
http://www.biyografya.com
/biyografi/5959



    ____________________
BU SİTE
    Selami ÇEKMEGİL’in
Yeğenleri:
    MelikeTANBERK ve 
    Fatih ZEYVELİ'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGİL 
  anısına ARMAĞANIDIR!  


   Anasayfa
MEHDİ'NİN ÖLÜMÜ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 19
KötüÇok iyi 
Yazar Raci Durcan   
12-04-2004
ImageBu genç adamdan sıkılmıştım artık. Alışık olunmadık tarzda sabah erken saatte iş yerine geldiğimde onu da kapıda görmüştüm. Henüz saat sekizdi ve normal olarak yarım saat sonra açılması gerekti işyerinin. Fakat o da, ben de  bu sabah erken gelmiştik. Bu kadar erken saatte bile, daha iş yerinin eşiğinde cep telefonu kulağındaydı. Kışın ve henüz mesai başlamamışken müşteri aramayacağına göre kiminle konuşuyor olabilirdi?

-Nişanlım, dedi bana. Kaç tane nişanlısı vardı? Çünkü geçen gün duyduğum isimle şimdiki farklıydı.Bundan sonra artık ona tahammül etmem zordu. Bir an önce başka birini bulup bir türlü kendini işine veremeyen, iş yerinde bir istikbal düşünmeyen bu genç adamı uzaklaştırmalıydım. Haksızlık edip etmediğimi düşündüm; değildi. Yapması gerekenleri defalarca kendisine söylemiştim. Bir de frekanslarımız uymamıştı her nedense. İyice anlaşılmıştı ki genç insanları burada tutmamız, istikbal için umutlandırmamız mümkün değil. Bu nedenle bir emekli bulmaya karar verdim yeni yardımcım olarak. Hemen bitişiğimizdeki işyerinde iki emekli ne güzel uyum içinde çalışıyorlardı. Belki onların bir tanıdığı olabilirdi. Önce onlara söyledim bu ihtiyacımı. Devlet dairesinden teknisyen olarak emekli olmuş Muharrem usta bir müddet düşündükten sonra ‘

-Araştıralım, şimdi aklıma gelen bir isim yok,  dedi. Bekleyebilirdim. Bekledim de... Bir gün işyerime geldi Mehdi. Sıradan bir ziyaret sanıyordum fakat:

  -Ben çalışayım yanında? Yüz ifadesi umutluydu. Bunu beklemiyordum. Çünkü Mehdi bu iki emeklinin iş ortağıydı. İş yerinin üç kişiye geçim sağlamayacağını düşündükleri için şimdilik başka bir yerde çalışıyordu ücretli olarak. Mehdi gelip giderdi buralara ve selamlaşırdık. Ancak nasıl bir insan olduğunu bilemiyordum. ‘Düşüneyim’ dedim. Hem yanımda çalışan şu genci uzaklaştırmak gerekti önce. Onu kırmadan ve düşmanlık hisleriyle doldurmadan uzaklaştırmanın bir yolunu bulmalıydım. Belki kendi gitmek isterdi bu arada. Böylece bir insanı işten çıkarmanın manevi ağırlığından kurtulabilirdim. Bunun için müsaade istedim Mehdiden. Hem Mehdi hakkında olumsuz bir bilgi edinirsem ret etmem kolaylaşacaktı talebini, hem de şimdi çalışanı işini kaybetme riski hissettirerek daha düzgün çalışmasını sağlayabilecektim. Ancak Mehdi rahat bırakmadı beni. Gözümün önünde dolaşarak ‘ne oldu bizim iş’ demeye getirdi. İşin tuhafı genç adam işten ayrılmaya hiç niyetli değilmiş gibi görünüyordu. Aksine eski taleplerini hiç gündeme getirmiyor, bir şey söylendiğinde hemen koşturuyordu. İşi çok sevdiğinden olmasa gerekti bunlar. Çünkü şimdiye kadar sorumlu bir davranış içerinde görmemiştim onu. Aksine umursamaz bir hava içindeydi ve istikballe ilgili düşünceleri varsa bile bu davranışlarına, tutumuna yansımamıştı. Şimdiki tavrı olsa olsa ret edilmiş olmakla karşılaşmak istememek olabilirdi. Ret edilmek insanı derinden yaralayan ve gerçek acı veren bir duygu. Baştan ret edeceğiniz bir öneri için bile, kabul etmeyiş karşı taraftan gelmişse acı hissediyorsunuz. Kendimi bu konuda diğer insanlardan daha hassas hissediyordum. Bunu bildiğimden başkasının benim kabul etmeyeceğim bir şeyi benden istemesine önceden engel olamaya çalışıyordum. Sonra aynı acıyı karşı tarafa hissettirmemek için dikkatli davranıyor, makul bir yol arıyordum. Bunu prensip haline getirmiştim. İşte böyle şeyler belki karşı taraftan çok bana acı veriyordu. Ve ben olayı anlamazlığa vuran bu delikanlıyı buradan uzaklaştırmalıydım. Kendisinin anlayıp gideceği yoktu. Davranışlarını toparlasa onun çalışması benim açımdan problem değildi fakat görülen düzelmenin geçici olduğunu anlayabiliyordum. Tehlike geçer geçmez o eski kabul edilmesi zor ve konumuyla paralellik taşımayan taleplerini yeniden gündeme getireceğini adım gibi biliyordum.

   İnsan sinirlendiğinde kabalaşıyor. Nezaketi bir kenara bırakıp acımasızlaşıyor. İşte böyle bir anımı kollayıp konuşmalıydım bu delikanlıyla. Yoksa bunu normal halimle yapamayacağımı anlamıştım. Nasılsa bir hata yapacaktı. Ben de oradan hareketle yollarımızı artık ayırmamız gerektiğini söyleyebilirdim. Nitekim öyle de oldu. Önemli ve acil olarak beklenen bir kargoyu o kadar izah etmeme rağmen yanlış bir yere göndermiş, firmanın itibarını zedelemişti. Karşıdaki müşteri bir kargoyu bile doğru adrese göndermeyi becerememizi mazur görmez tavırla sesini yükseltmişti. Zamanı gelmişti artık. Bütün sinirim üzerimdeydi. Ve o da pısmıştı yaptığı hatadan. Bundan daha müsait bir zaman bulamazdım. Durumu açıkladım. Kabullenmez görünmedi. Anahtarları teslim edip ayrıldı. Büyük bir yükü atmıştım üzerimden.

   İşte Mehdi böyle başladı çalışmaya bizde. Emekliydi Mehdi ama dinçti. Benden yaşlıydı. Adıyla kendisine hitap etmemi hiç yadırgamadı. Mütevaziydi. En iyi yanı yapılacak şeyleri kendisinin görüp yapmasıydı. Diğer türlüsü zor. Her yapılacak şeyi göstermek ayrı bir sorumluluk ve zorluk getiriyor. Kısa boyluydu. Kilosu boyuna göre biraz fazlaydı ancak bu hantallığa neden olmuyordu. Bir yere gitmek gerektiğinde hemen koşturup gidiyordu. Vazife ayrımı yapmıyordu. Öyle ya iş beğenmese bir de onunla uğraşmak gerekecekti. Çay yapmaya ayrı, kargo paketlemeye ayrı, şoförlük için ayrı adam mı tutacaktık?. Bunun daha müşteri ilişkileri, satış ve pazarlamacılığı vardı. Bir çalışan bir yönde yeteneğini keşfettiğinde hemen onun üzerine gitmeyi ve diğer görevleri aksatmayı alışkanlık haline getiriyor. Tam bu noktada neyin görevi olduğunu neyin olmadığı konusunu tartışmayla ve talimatla çözmeniz mümkün değil. Kişinin ortama bakıp durumu kavraması ve ona uygun hareket etmesi daha uygun. Mehdi bunu çok iyi kavramıştı. Bir şeye yok demez, bulup buluşturur hallederdi. Ne zaman çay istediğimi bile kestirebiliyordu artık. Tam canımın istediği saatte ve söylemeden önüme geliyordu çayım. İnsan çalıştırmaktan çok bunalmış ancak sonunda istediğim gibi birini bulmuştum. Bu mutluluğumu kendisine de belli oranda göstermiştim. İşçinin fazla şımartılmasının, çok işe yaradığının kendisine fark ettirilmesin zararlarını çoktan tecrübe etmiştim. Bunun için bu noktada ihtiyatlıydım. İşçiler öyle ki sevildiklerini anladıklarında ve sizden zarar gelmeyeceğine emin olduklarında rahatlıkla pervasızlaşıp işin dışında şeyler yapmaya kalkışıyorlar. Bu da sanıyorum modern kapitalist-sosyalist yaklaşımın eseri. Çünkü dinimiz işçiye işine sadık olmasını, işverene ise işçinin hakkını yememesini öğütlemektedir. Ancak kapitalist mantık her kesin kendi çıkarını ön planda tutup onun için mücadele etmesini öneriyor. Böylece bu sonuçların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. İşçinin menfaati az çalışıp çok kazanmakta. İş veren ise az verip çok almak istiyor. İki aykırı şeyin çatışmasında ise güçlü olan kazanıyor. Sermaye sahibi, işveren her zaman güçlü. O zaman işçi elindeki tek kozu kullanıyor ve işe kendini vermeyerek, az çalışarak, çalışıyor gibi yaparak durumu dengelemek istiyor. Bunu tersi olduğunda yani sadakatle işe yaklaştığında ise emeğinin karşılığı olarak düşündüğünü patronun kendi rızasıyla vermesini diliyor. Bu çoğu zaman gerçekleşmiyor. Çünkü onun düşündüğü karşılık hiç yok belki de.

  Mehdi para konusunu hiç dert etmedi. Ya da bana  aksettirmedi bunu. Ancak ileriye dönük beklentileri olduğunu hissedebiliyordum. Bunun bir sakıncası yoktu benim için. Öyle ya Allah verirse ben niye başkalarına vermeyeyim?. Ancak öyle olmuyor genellikle. Allah veriyor fakat sınırsız olmuyor bu. Böylece eldekinden verip vermemek konusunda insan mutlaka ikileme düşüyor, karar vermekte zorlanıyor. Bu aslında bir tarz meselesi de. Çoğu insan elindekini yeterli görmeyip kendine göre bir hedef belirliyor. O hedefe varıncaya kadar da yaşamı erteliyor. Halbuki oraya vardığında hedef zaten değişmiş ve daha ileri bir noktaya taşınmış oluyor. Böylece ertelenmiş, yeterince yaşanmamış ne kadar çok hayat vardır!.

   Mehdi’yi bankaya ya da böyle kuyruk olabilecek yerlere gönderdiğimde çar çabuk işini bitirip geri geldiğini gördüğümde şaşırıyordum. Önceleri bunu insanlarla iyi diyalog kurabilmesine bağlamıştım. Sıcak kanlı insanlar hemen tanıştıklarıyla dostluk kurabiliyorlar. Ancak sonradan bunun sırrını açıkladı bana. Ben dedi Divriğiliyim. ‘E ne var bunda’ dedim. Çünkü ben de nadir olsa bile bir hemşehrimle karşılaştığımda işimi kolaylaştırdığına hiç şahit olmamıştım. Belki biraz daha yakın alaka ve sohbet o kadar. Halbuki Mehdi belki yüz kişilik bir kuyruktan sıyrılıp olmaza giden işi hallediyordu. Anlamadığımı görünce ‘ben aleviyim’ dedi. Şimdi anlaşılmıştı mesele. Çünkü onların birbirini tanıdıklarında her hususta yardımlaştıklarını duymuştum. Gittiği her yerde karşılaştığı bir hemşehrisi kendisine yardımcı oluyordu. Bu sonuçta benim de işime yaradığından pek memnun kalmıştım.

  İyi insandı Mehdi. O haliyle yoksulları gördüğünde onlara kayıtsız kalmazdı. İran’dan Türkiye’ye kaçmış ve burada parasız kalmış bir gençle ne kadar yakından ilgilendiğini görmüş ve kendisini bir defa daha takdir etmiştim. Bunu niçin yaptığını da anlamak istemiştim. Çünkü insanların bir beklentisi olmadan iyilik yapmadıklarını görmüştüm. Bunu dini kaygıyla yapmadığı kesindi. Bizdeki her alevinin potansiyel solcu olmasından kaynaklı olarak o tarafa ilgi duymuş, o kültürden etkilenmişti. Belki bunun etkisi vardı böyle sosyal davranmasının arkasında. Ancak bu rahatsız edici tarzda ideolojik bir davranış olarak görünmüyor, bana da sıcak geliyordu.          

    Mehdi artık tam olarak güvenebileceğim bir insandı. Onun hiç kimse hakkında kötülük düşünmüyor olduğunu görmem beni kendisine yakın hissetmeme neden olmuştu. Almaya değil vermeye yatkın bir insandı. Bunun asil bir davranış olduğunu çoktan biliyordum. Bir seferinde Şırnak’ta ağanın evinde misafir olmuş ve yanımıza ağanın küçük oğlu gelmişti. Babasından para istemiş ve o da yüksek sayılacak bir meblağı oğlana vermişti tereddütsüz. Bunu niçin yaptığını, çocuğun ileride her istediğini kolay bulması dolayıyla şımaracağını söyledim. ‘Bu parayı kendisine değil, arkadaşlarına harcıyor’ dedi. Ağanın çocuğu daha küçükten çevresine vermeyi, dağıtmayı öğreniyor, böylece ağalığa hazırlanıyordu. Bizde ağaların halkı sömürdüğünden ve hep onlardan aldıklarından dem vuran bir söylem vardır. Araştırmaya dayanmayan ve muhtemelen tercüme bir tarzda dilimize girmiş olan bu söylemin yanlışlığını burada görmüştüm. Bizim Mehdi de ağa gibiydi. Kendi köylüleri geldiğinde hemen onu ararlar, o ise hiç oflayıp puflamadan koştururdu onların işlerine. Evinde yatırır ve yedirip içirirdi. Bunca şeye nasıl ve neden katlandığını anlamakta zorluk çeker ve hep altında bir şey arardım. Ancak her seferinde iyi niyetten başak bir şey göremezdim.

  Mehdi bir gün babasıyla tanıştırdı beni. Bana gösterdiği saygıdan aralarında hakkımda olumlu şeyler konuştuklarını anlamıştım. Bu saygı basitçe oğlunun  patronuna duyulan saygının ötesindeydi. Memleketten gönderdiği ceviz, kuş burnu gibi şeyler için teşekkür ettim  Her sene babasının yanına çalışmaya giderdi Mehdi. Hem tatilini yapar hem de çalışıp ev işlerine yardımcı olurdu. Gelirken de hasadını yaptığı şeylerden bir miktar getirirdi. Son iki yıldır bu gidişlerini Ramazan ayına denk getiriyordu. Anladım ki oruç tutmadığını bana belli etmek istemiyor fakat bunu gizlemeyi de yanlış buluyor olmalıydı. Böyle bir çözüm bulmuştu kendince. Mehdinin inceliği zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Neden hoşlanmadığımı önceden fark ederek buna kendince makul bir çözüm buluyordu. Bütün bunları bir iş kaybetme kaygısıyla değil insani bir davranış olarak yapması yaptıklarını daha değerli kılıyordu.

  Günlerden bir gün, soğuk bir kış günü rahatsızlandım. Soğuk almıştım ve gripi zaman zaman şiddetli geçiriyordum. Şimdiki de öyleydi. Hemen geçeceğe benzemiyordu. Mehdi bana limon yaptı, ıhlamur kaynattıysa da rahatsızlığım devam ediyordu. Eve gidip dinlenmem gerekiyordu. Gittim. İki yada üç gün gelmeden evde yattım. Zaten havalar soğuduğunda, yere kar yağdığında bizim işler de duruyordu. Dinlenmek için fena fırsat sayılmazdı. Ancak grip basit görülmesine rağmen benim nefret ettiğim bir hastalıktı. İnsanda yaşama sevinci diye bir şey kalmadan sürekli aksırıp öksürmek hiç hoş değildi. Bu duygularla geçirdiğim günlerden sonra işe dönmüştüm. ‘Ben de hastalandım’ dedi Mehdi. ‘Geçen cumartesi çok soğuktu, kaloriferleri de yakmadılar’ diye şikayet etti. Baktım gripe benzer bir şey görünmüyordu fakat o kendinde oluşan ağrıları buna bağlıyordu. Polikliniğe gitmek için izin istedi. ‘Bir iğne yaptırırsam rahatlarım’ dedi. Yarım saat sonra geldiğinde daha rahat hissettiğini söyledi. Ne iğnesi yaptırdığını sormadım. Sağlık işlerini iyi bildiği kanaati oluşmuştu bende. Eşinin bir süre sağlık bakanlığının bir biriminde çalıştığını biliyordum. Herhalde oradan geliyor sağlıkla ilgili bilgisi diye düşündüm.

    Mehdi kendisini çok iyi hissetmiyor fakat ben de tam iyileşemediğim için izin alıp gitmiyordu evine. ‘Sen benden daha kötüsün, git dinlen’ dedi. Hakikaten üzerimde bir bitkinlik vardı. Bunu da duyunca gittim. Zaten akşam olmasına da çok kalmamıştı. Bir kaybımız olmazdı. Dinlenmek iyi geldi. Ertesi gün işe döndüğümde daha dinç hissediyordum. Artık Mehdi’yi göndermeliydim. Birkaç gün dinlenirse kendine gelirdi. Telefon çaldı, bir müşteri arıyordu. Allah’tan arayan numaraları görüyor, telefonu ona göre açıyorduk. O an konuşmak istemediğim biri arayınca Mehdi çıkardı telefona. Bu arayan da bizden teklif almış fakat pazarlık yapmak isteyen biriydi. Onun için ben çıkmamıştım. Konuşurken izledim, tıkanıyordu.. Bitkin olduğunu fark ettim. Kendisine bir şey söylemedim. Bunu soğuk algınlığının şiddetine bağlıyordu. Aksini düşünmedim. Çünkü bende de böyle oluyordu. Canı sıkkın bir halde pazarlığı bitirip kapattı. Aslında içinden adamı haşlamayı ve terslemeyi düşündüğünü fakat bana karşı kaba davranmamak için sabır gösterip bundan geri durduğunu fark edebiliyordum. Sonra sandalyeye oturdu. Elini göğsüne bastırdı. Ağrısını dindirmek ister gibi yapıyordu. Ne olduğunu tekrar anlamaya çalıştım. Ciddi ve hemen müdahaleyi gerektirir bir şey yokmuş gibi geldi bana. Vücud bitkinleştiğinde hakikaten insan ayakta durmakta ve nefes almakta bile zorlanıyor. Sonra kendine geldi. Seni ben götüreyim evine? Diye teklifte bulundum. ‘Gerek yok ben giderim’ dedi. Israrlı davranmadım. Giderken arkasından baktım, müdahale etmemi gerektirir bir şey yoktu. Şimdi yalnızdım. Yalnız olduğumda iyice tembelleşiyordum. Masama yerleştim. Bilgisayarla yapılması gereken birkaç teklif hazırladım. Dışarı çıkmayı gerektirir bir iş gelmezse sorun yoktu. Mehdi gelene kadar yürütebilirdim işleri. Zaten en çok ne kadar kalırdı evinde? Bir- iki gün sonra döner gelirdi. Şimdiye kadar hep öyle olmuştu. Geldiğinde de ertelenmiş olan işleri halledebilirdik rahatlıkla.

   O gün sakin geçti. Sıcak odada arayan da olmayınca rahat bir gün geçirmiştim. Ertesi gün erken kalkmalıydı. Sabah işyerini o açıyordu ancak muhtemelen gelemezdi. Gelip gelmeyeceğini sormak ‘hadi gel’ diye anlaşılabilirdi. Böyle yanlış bir mesaj iletmiş olmaktan kaçınmalıydım. Soramazdım. Sabah erken gidip iş yerini açmak üzere hazırlandım. Telefon çaldı. İki defa çaldı, yetişemedim. Bu saatte kim olabileceğine ilişkin bir kanaatim yoktu. Aradan beş dakika geçtikten sonra bir daha çaldı. Kaldırdım, Mehdinin eşiydi. ‘Bu gün işe gelemeyecek’ dedi. Heyecanlıydı. Bunu evi arıyor olmaktan duyduğu rahatsızlığa bağladım. Erken diye düşünebilecek saatte ve evden aramış olmasından dolayı üzüntü duymuş olmalıydı. Önceki yetişemediğim telefon da o olmalıydı. Aramasının uygun olup olmadığı konusunda tereddüt etmiş, sonra telefonu kapatmıştı. Fakat benim durumu bilmememden dolayı gecikerek iş yerinin kapalı kalmasından çekinmiş olmalıydı. Bunları düşünerek eşinin bu heyecanını Mehdinin sağlık durumuna bağlamaya gerek duymadım.Eşim yolcu ederken ‘Mehdiye telefon aç, durumunu öğren’ dedi. İş yerinden ararım diye cevapladım Ben konuşurken paralelden tesadüfen o da kaldırmıştı telefonu ve konuştuklarımıza şahid olmuştu. ‘Kadının sesi üzüntülüydü muhakkak ara’ diye tembihte bulundu.

    İş yerini açtığımda hemen Mehdiyi arayamadım. Çünkü birisi gelmiş ve bazı şeyler satın almak istiyordu. Onu cevaplandırırken bir ara fırsat bulup aradım, babası çıktı. ‘Şimdi yatıyor, dün hastaneye götürdük tetkik yaptırdık’ dedi. Babasının başında olduğunu öğrenince rahatlamıştım. Uyuduğu için telefona isteyemedim Mehdi’yi. Bu gün yine sakindi. Sabahki müşteri gittikten sonra pek iş yoktu. Böylesi daha iyi diye düşündüm. Zaten uzun bir zamandır bir elin işlerimi aksatmayacak şekilde bazı şeyleri düzene koyduğu gibi bir hisse kapılmıştım. Mesela para gerektiğinde son anda çıkıp geliyordu. Ancak hep ihtiyaçlarıma yetecek kadar oluyordu bu. Bir şikayetim yoktu. İşte şimdi de Mehdi yoktu ama beni bunaltacak iş te yoktu.

   Saat öğleden sonra üç civarıydı. Telefon çaldı. Baktım, Mehdi’nin numarasıydı ekranda görünen. Sanırım iyileşti, işlerin nasıl gittiğini soracak diye düşünerek kaldırdım ahizeyi. ‘Hasan amca, Mehdi dayım öldü’ dedi karşımdaki ses. Bir an ne olduğunu ne yapmakta olduğumu karıştırdım. Ne duyduğumu anlamaya çalıştım. ‘Sen kimsin’ sözleri çıktı ağzımdan. ‘Ben yeğeniyim, dayımı kaybettik’ dedi yeniden. Şimdi anlamıştım ne olduğunu. Yüreğimde tarifsiz bir acı hissettim. İnanmak için zamana ihtiyacım vardı. Bilincim yerindeydi fakat bu anlaşılmaz bir şeydi. Çünkü böyle bir şeyi hiç düşünmemiştik. Ne kendisi, ne de ben onun için böyle bir son düşünmemiştik. Uzun yıllar daha beraber çalışacaktık. Çocuğunun biri üniversitede okuyordu. Bitirmesine çok az kalmıştı. Diğer oğlu da imtihanlara hazırlanıyordu. Mehdi çok memnundu ve kazanacağına inanıyordu. Çocuk ta bu inancı görünce iyice vermişti kendisini derslere. Sonra Mehdiye çocuklarıyla birlikte çalışacakları bir iş açacaktık. Yahut bizim işletme o kadar büyüyecekti onlar ailece burada çalışabileceklerdi.

   Büyük bir acıyla telefonu kapattım. Ölüm çok ani gelmişti. Haberi de. Karşımdakinin beni hazırlaması söz konusu olmamıştı. Belki de kendi dayısına da bu kadar ani gelen bir ölümü aynı şekilde yansıtmayı uygun bulmuştu. Böylece bir nevi intikam alıyordu. Kimden? Ölümden mi intikam alıyordu? Biraz kendime gelir gibi oldum. Derhal evine gidip yakınlarına baş sağlığı dilemeliydi. Önce eşimi aradım. Bir türlü kaldırmıyordu telefonu. Nihayet açtı. ‘Mehdi öldü’ dedim hemen. Buz gibi bir hava esti. Sanki Mehdi bir defa daha ve şimdi, tam söylerken bir daha ölmüştü. Sessizlikten sonra ‘Ah yazık’ diye bir inleme duydum. ‘Sabah eşi aradığında hissetmiştim’ dedi. Kadınca sezgilerin gücüne bir defa daha şahitlik yapmaktaydım. Telefonu kapattım. Evini bulmalıydım. Evlerine hiç gitmemiştim. Şimdi adres arayarak vakit kaybedemezdim. Hemen Mehdi’yi bana tavsiye eden Muharrem ustanın yanına vardım. İçerisi kalabalıktı. Neşeli bir ortam vardı, gülüşüyorlardı. Gülün, şimdi görürsünüz diye geçirdim içimden. Hepsine birden söylemek istemedim, dışarı çağırdım Muharrem ustayı. Meraklandı. Çıktığında yüz ifademi mümkün olduğu kadar üzüntülü yaparak ‘Mehdi öldü dedim’. Birden şaşırıp kekelemeye başladı. Yüzü solgunlaştı. Beni incelmeye başladı. Şaka yapar bir halim yoktu. Yüz ifademi o yüzden olabildiğince ciddileştirmiş, ortama hazırlamıştım. Heyecanlanmıştı. İçerdekilere söyleyip söylememe  sorumluluğunu ona bırakmak istemiştim. Duyduklarında onlar da şoke oldular.

  Evde matem vardı. Eşi kendinde değildi. Hatta oğulları ve kardeşi bile. Bir tek babası biraz metanet taşıyordu. Sabah ben telefonu kapattıktan kısa bir süre sonra iyice rahatsızlanmış, ter boşaltmaya başlamış Mehdi. Kusma da görülünce hastaneye, tanıdık bir doktorun yanına götürmeye karar vermişler. Yolda kendinden geçmiş ve kısa bir süre sonra da ölmüş. Meğer kalp krizi geçiriyormuş. Soğuk algınlığından kaynaklandığını düşündüğümüz şey meğer kalp kriziymiş. Sonra morga teslim edip gelmişler. Şimdi morgdaymış cesedi. Yanımdakiler teselli mahiyetinde şeyler söylüyorlardı. Ben suskunlaşmıştım. Canım bir şey söylemek, konuşmak istemiyordu. Burada daha uzun kalmak anlamsızdı. Geri döndüm. İş yerine girmek istemedi canım. O kadar uzak hissettiğim, hiç düşünmediğim ölüm yanıma çok yakınıma kadar gelmişti. Başka bir arkadaşını daha gördüm Mehdi’nin Yanına gittim. ‘Mehdi öldü’ dedim. Rengi sarardı. Ayaktaydı ve adeta düşecek hale geldi. Bu şekilde söylediğimde artık kimse söylediğime inanmazlık edemiyordu. Kendine gelmesini bekledim. Sonra acıma hisleri belirtir sözlerini dinlemek zorunda kaldım. ‘Mekanı cennet olur inşallah’ dedi. Çok cömertti. Sanırım bu cömertliği kendisağ olsaydı bu cömertliği göremezdi Mehdi bu arkadaştan.

   Mehdiyi ertesi gün götürdük mezarlığa. Ne kadar çok seveni varmış! Duyanlar dolmuştu cami avlusuna. Ailesindekiler şoku hala atlatamamışlardı. Buna biraz içerledim. İnsan ne olursa olsun biraz metanetli olmalı bir musibette. Ben bir yakınımı biliyorum, ağabeyini kendi elleriyle koymuştu mezara. Baş sağlığı dileyenleri de metanetle kabul ediyordu. Bunlar ise hadiseyi kabullenmez bir edayla sanki bilinçlerini kaybetmişlerdi. Bunun biraz da alevi kültüründen kaynaklandığını düşündüm. Kerbela’nın her yıl dönümünde matem tutmayı adet edindiklerinden ağlamak hayatın vaz geçilmez bir parçası haline gelmişti. Namaza durduk. İmam mevtayı nasıl bildiğimize dair şahitlik etmemizi isteyince ta yüreğimden ‘iyi biliriz’ diye cevapladım. Hakkımı helal ettim. Acaba o da bana etmiş midir?

   Mehdiyi toprağın altına bırakıp geldik. Hayat devam ediyordu. Lakin kaldığı yerden başlamak zordu. Telefon edenler Mehdiyi soruyorlardı. Ben de ‘Mehdi öldü’ diyordum hemen. Kimisi başka bir yerden duymuş teyit ettirmek için arıyordu. Onlar da ‘evet doğru duymuşsunuz öldü’ diyordum. Halbuki onların ‘hayır yanlış duymuşsunuz işte burada, telefona ister misiniz?’ dememi beklediklerini biliyordum. Şok olmayan yok gibiydi. Ölümü kimse yakıştırmıyordu ona. Ama ölmüştü. Bu sefer hiç haber vermeden, hiç yoklamadan apansız gelmişti. Bundan dolayı dehşete düşüyordu insanlar. Ben de hiç hazırlık yapmadan söylüyordum bu gerçeği. Ölüm madem apansızdı, haberi de öyle olmalıydı. Ölüm yalındı. Haberi de öyle olmalıydı. Ölüm katıydı. Haberi de katı olmalıydı. Ölüm sarsıcıydı. Haberi de sarsmalıydı.

     Size de haber veriyorum işte buradan ve hiç uzatmadan: Mehdi öldü.

     Bunu beklemiyordunuz değil mi? Bu işe sizleri karıştırmayacağımı  düşünüyordunuz besbelli. Öyle ya aramızda konuşulmadık bir anlaşma var. Ben sizlere başkalarının sevinçlerini, acılarını anlatacağım, siz dinleyecek beni iyi hikayeci olarak tanıyacaksınız. Siz bu zevkle köşenizde mesrur olurken ben de bundan pay çıkartacağım kendime. Belki başkalarına bahsedeceksiniz benden. Bunun için ayırmalıydım sizi. Bir kenara koymalı, böyle bir acıya ortak etmemeliydim. Bu iyiliğinize böyle karşılık vermemeliydim. Ama söyledim işte.

    İsterseniz intikam alıyor diye düşünün benim için. İsterseniz kendisine apansız ve acımasız gelen şeye bizi de ortak etmek istiyor deyiniz. Ne düşündüğünüz umurumda bile değil.

     Mehdi öldü.

 

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 20-06-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 184 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
29460206 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net