22-11-2017
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL İÇİN YOL BİRDİR

(THERE İS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleriSAĞ TIKLAYIN
lütfen)





























 
Önerdiğimiz sayfalar:
M. SAİD ÇEKMEGİL 
anısına
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090


Nuri BİRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek



Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   kardeşimizin
(facebook sayfasından
dikkate değer görüşler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52



M.Selami Çekmegil'den
(twitter'da kısa beyan 
                ve tartışmalar)
https://twitter.com/M
SelamiCekmegil



M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!
1-
http://tr.wikipedia.org/
w
iki/Selami_%C3%87
cekm
egil
2-
http://www.biyografya.com
/biyografi/5959



    ____________________
BU SİTE
    Selami ÇEKMEGİL’in
Yeğenleri:
    MelikeTANBERK ve 
    Fatih ZEYVELİ'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGİL 
  anısına ARMAĞANIDIR!  


   Anasayfa
MEZHEPLER MESELESİ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 32
KötüÇok iyi 
Yazar M. Selami Çekmegil   
24-09-2005
Image

 Ortadoğudaki  rahatsızlıkların biraz da mezhepçi yaklaşımları körüklemek isteyen Batılı emperyalizmin tahriklerine kalitesiz yaklaşım sorunundan kaynaklandığı son Irak  karmaşa olaylarıyla bir kez daha ortaya çıkmış bulunuyor. Konu bizim kriter.org sayfalarına kadar yansıyan bir önem kazandı…
  
Böylece on, onbir yıl kadar önce Raci Durcan Bey’in Gündüz gazetesinde yayınlanan bu konuya ilişkin, bizim için  “Asıl Sorun Kalitesizlik” başlıklı yazının ne kadar isabetli bir teşhis olduğunu son olaylarla da  bir kez daha görmüş olduk.

            Esasen televizyon ve gazetelerde yansıtılan bir kısım siyasi demeçlerin olayları sadece dış mihraklara yıkarak kendi zavallı konumumuzu örtme gayretlerine rağmen, zaman zaman  ekranlarda “arzı endam” eden çok bilmiş bir profesörün alenen mezhepçilik imajı veren propagandalara yönelişi iyi niyet boyasıyla sunulsa da, bu boya bu konuda sergilenen (belki de kasıtlı) 
cehaleti gizlemiyor. Mezhebi, tarihi, sayı saymayı bilmeyen cemaat lideri pozisyonuyla sunulan o profesörün bir sayın parti liderinin teveccühüyle yıllar önce en güçlü olduğu söylenen bir şehirde girdiği seçimde dahi 2000’i aşmayan oy sayısını 10 bin kat büyüteç altında gösterme kurnazlığına yönelik hüneri bile beceremeyen, ya da, yıllarca önce TV ekranlarından bir ermiş(!) kadına rüyasında peygamberi üzgün göstermek suretiyle, vekaletini almadığı ve suçladığı bir kesim adına özür dileme kabalığını gösteren liyakatsizlik eminim ki bu toplumun da en büyük zaafıdır.

İnsan ya hakta olur ya batılda; ya doğru yoldadır ya eğri yolda. Doğru yolda olanların aydınlık renk farklarını karanlığa feda eden idrak ve izan noksanlığından ne zaman kurtuluruz bu meçhul ama ne yaptığını bilerek yürüyenlerin dışında, cahil bir siyasi camianın girdiği ve ülkeyi de sürüklediği çıkmaz sokaklar korkarım bizi de dönüşü olmayan bir açmaza  sokabilir.
            Daha dün 1.ve 2. Cihan Savaşlarında materyalizm ve emperyalizm (yani dinsizlik) adına,  tarih boyunca sahte dinler adına yapılan katliamların yekununu aşkın sayıda katliamı insanlığa reva görenlerin, milyonları çok aşan cinayetlerini dahi gizleyerek bütün tarihi, çok kere yaptıkları gibi, din ve mezhep çatışmaları karanlığı gibi gösterme yanlışlığını hangi seviyeli yaklaşım mazur görebilir?

                 İşte bu yanlışlığın bizi sürüklediği açmaz karşısında gücümüz ölçüsünce uyarı görevimiz vardır. Bu cümleden olarak zaman zaman ekranlarda yankılanan moda felaket mezhepçilik kışkırtmasına karşı bir uyarı olarak mezhep konusunun biz (Müslümanların) yerleşik kültürümüzdeki  bilimsel konumunu, kompetan bir yazarın yazısıyla sunmak istiyorum. Kişisel tutumum olarak hak ve hakikat karşısında hiç önem vermediğim böylesi farklı renkler dünyasına ışık tutmaya genel tutumum hilafına niyetlenişim şapla şekeri birbirine karıştıran seviyesizliklere karşı değerli okuyucularıma bazı doneler sunma arzumdandır. Yoksa yine tekrar edeyim ki benim için aslolan taşınan kişisel fark ve zevkler içinde insanın doğruda ve hakda olmasıdır. Gerçek şu ki Kur’an‘a göre, doğruya inananlar kardeştirler…

Nitekim, kitabından tercüme ederek aşağıda verdiğim Dr.Said Ramazan‘ın mezhepler meselesine bilimsel bakışı da bizi farklı bir noktaya götürmüyor. Dr. Ramazan şöyle yazıyor:


(“...Hukuk mektepleri” tabiri lafiz olarak “tutulan yollar” demek manasına “mezahip” kelimesinin mutad karşılığıdır. İslam üzerine yazılmış bir çok eserde mezhep terimi, İslam hukuku ile özdeş bir terim haline gelmiştir. Başlı başına bir yanlış anlama teşkil eden bu benzetme, ayrıca, hukuk mektepleri hakkındaki iki ana gerçeği de görmez gözükmektedir:

1- Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli diye bilenen dört meşhur mektep hiçbir surette İslam fıkıh tarihinin yegane mektepleri olmadığı gibi, Sünni hukuk ilminin temsilciliğini bunlara hasretmek de tamamıyla yanlıştır. İkbal: “birinci asrın ortalarından dördüncü asrın başına kadar İslam’da en az ondokuz hukuk mektebi ve hukuki fikir sistemi belirmiştir. Sadece bu gerçek bile ilk hukuk doktorlarımızın, büyüyen bir medeniyetin ihtiyaçlarına cevap vermek için nasıl fasılasız bir şekilde çalıştıklarını göstermeye kafidir” diyor.(1)

            Bu mekteplerden çoğunun, dört meşhur mektebin kuvvetli tesiri ile görünmez hale geldikleri doğrudur. Fakat müessir mektep olarak gözden kayboluşları, onların İslam hukuk ilminin teşekkülünde veya gidişinde etkisiz olduklarını ifade etmez. İslam kütüphaneleri hala İbn-i Şibrime’nin (ö.144h.) Leys İbn-i Sa’d ‘ın (ö.175 h.) Davut uz-Zahiri’nin (ö.270 h.) Ebi Cafer ut Taberi ‘nin ( ö.310 h.) ve diğer birçoklarının mühim eserlerini şerefle hıfzetmektedir. Bunların hepsi de hukuki mülahazalara her yönde katkıda bulunmuş ve yine hepsi de diğer hukuk mektepleri tarafından tenkid edilmiş veya beğenilmiş olarak zikredilmişlerdir. Gerçekten de Davud-üz-Zahiri’nin eseri herhangi Şer’i bir dayanağı olmayan hukuki kaideler üzerine uydurulmuş; sırf spekülatif bid’atlere karşı bir reaksiyondu. Onun Bağdat’ta ölümünden üç asrı aşkın bir zaman sonra, İspanya’da meşhur İbn’i Hazm bu düşünüş tarzının en sadık mümessili oldu ve İslam literatürünün en parlak eserlerinden bazılarını verdi. O, “El-İkdam Fi Usul-i Ahkam” isimli kitabında Zahiri ekolünün bütün görüşünü: “Kur’an ‘ın eğer siz (inananlar) herhangi bir hususta ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Resulüne götürünüz’ (K.IV:59) diyen emri bütün Müslümanlar arasında çıkan her ihtilafın hallinde yegane kaide olmalıdır.” diyerek hülasa etmişti. (2) İbn-i Hazm-ın düşünceyi tahrik eden araştırma metodunun acı ve çok kere tahammül edilmez sert kritisizmi, Zahiri mektebinin geniş bir taraftar kitlesi bulmasına imkan vermedi. Mamafih, teferruata gömülü bir çok hukuki izah ve çalışmalara karşı isyanına rağmen İbn-i Hazm’ın  bütün eserlerinde direkt olarak şer’i hükümlerden çıkarılmış, sayılamayacak miktarda cesur fikirlere rastlanılabilmesi kayda değer bir husustur. Mesela; “Analar çocuklarını iki bütün yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Emziren anaların maruf veçhile yiyecek ve giyeceğini (temin) ödevi çocuğun babasına aittir. Kimse gücünden fazlasıyla mükellef tutulmaz. Ne bir ana çocuğu yüzünden, ne de çocuk kendisinden olan (baba) çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın. Benzer görevler babanın mirasçısına geçer” (3) diyen Kur’an ayetini kaydediyor; buna dayanarak da “kocanın fakir ve maişetini temin edemez halde bulunduğu durumlarda zengin olan karısı ona bakmak zorunluluğu altındadır. Bunun hukuki sebebi kocanın ölümü üzerine karısının onun varisi olması vakıasıdır” diyor.(4) Ustalıklı muhakemesine rağmen İbn-i Hazm’ın ileri sürdüğü bu istidlali kaide sadece kendisi ve taraftarlarınca kabul edilmiştir.

            Bir de Şii hukuk mektebi  vardır. “Şia”, partizanlar (taraftarlar) manasına gelen Arapça bir kelimedir. Bu tabir ilk defa , kendilerini Hz.Peygamberin damadı olan Hz.Ali’ye isnad eden bir kısım Müslümanlar tarafından kullanıldı. Hz. Peygamberin ölümünden sonra ortaya çıkan bir iddia olarak bu isnad, dördüncü halife Hz.Ali’nin ölümünden sonraya kadar hukuki nitelikte somut bir şekil almamıştı. Kendisi de bir Şii olan Prof. Asaf  Feyzi: “ilk dört halifenin ölümünden sonra hilafet Emeviler’in eline geçtiği ve bizatihi din politik ihtirasların oyuncağı haline getirildiği zaman Hz.Peygamberin torunu Hz.Hüseyin ‘in katli resmi şii’liği mühürlemiş oldu. Bu inanç , Kerbela’daki bu trajedinin nefret dolu hatırasını muhafaza ederek, normal olarak İslam’ın kurucusuna verilen sevginin mihrak noktası bir imam vücuda getirmiş ve sistemli bir şekilde Sünni itikadına mukabil bir kelam ve fıkıh formüle etmiştir.” Diyor. (5)

Sünnilerin esasta reddettikleri, imamın yanılmazlığı hususundaki Şii telakkisi ve bazı politik unsurların vücut verdiği (hadislerin tevsiki konusundaki) ayrılıklar dışında, her iki hukuk mektebi arasında büyük bir fark mevcut değildir.Goldziher tarafından işaret edildiği gibi İslam’da gerçek anlamıyla fırkalar yok; sadece çeşitli hukuk ekolleri vardır. Tam manasıyla söylemek gerekirse, İslam’da zaruri olan iki inanç , Allah’ın birliğine ve ortağı olmadığına ve bir de Hz. Muhammed’in onun elçisi olduğuna imandır. Hukuk teorisinde, bütün Müslümanlar kardeştirler ve eşittirler. Hukuki meselelerdeki fikir ayrılıkları, hukuk noktasından bakıldığında, onları, mesela Hindu kanunlarında gördüğümüz gibi, birbirlerinden farklı bölümlere (mezhep ve fırkalara) ayırmaz” (6) diyor.

Halen Şii’ler arasında en mühimleri İsnaAşari veİsmaililer olan muhtelif düşünce ekolleri vardır. Prof.Feyzi : “Yemen’de toplanmış Zeydi’ler, Şii ve Sünni doktrinleri birleştirirler” (7)  diyor. Prof.Feyzi tarafından yaklaşık hesaba göre Şii’lerin sayısı yirmi milyon civarında olduğu halde Prof.Gibb, bütün Müslümanların sayısını 350 milyon olarak tahmin ediyor. (8) Mamafih, böylesi bir sayım hakkındaki (gözden uzak tutulmaması gereken) ana gerçek onun  Müslümanların kendileri tarafından hesap edilmemiş olduğudur. Ne geniş Afrika topraklarındaki ne de Demirperde gerisindeki meçhul dünyada toplam veya an azından yaklaşık, inanılır bir sayım imkanı mevcut olabilir. Mesela, Prof.Gibb , Mısır ve Doğu Sudan’ın nüfusunu 24 milyonluk bir rakam içinde hesap ettiği (9) halde bugün yalnız başına Mısır’ın nüfusu bu rakamın üstündedir. (rakamlar 25-30 yıl önceye aittir.)

2- Mezhepler veya hukuk mektepleri konusunda genellikle gözden uzak tutulan ikinci bir husus da, onların hiç birinin, adlarıyla anılan fakihler tarafından hayatlarında tesis edilmedikleridir. Bu hadise bir diğer hakikati daha ortaya çıkarıyor ki, o da, ilk hukukçularımızın ekol kurmak istemedikleri; sadece Müslümanlar ile İslam arasındaki sağlam irtibata yardımcı olmak maksadı içinde tarihi tahkik, lisan anlamları ve yeni vakıaların idraki gibi bilgi vasıtalarının seferber etmeyi murad ettikleridir. Onlardan hiçbiri, kendisini Müslümanlar ile İslam arasında bir mania olarak dikmeyi düşünmemişti. Sonraları Hanefi ekolünü karakterize eden metod ve düşüncelerin, adına bu ilk hukuk mektebi tedricen kurulmuş olan Ebu Hanife tarafından yazılı olarak takdim ve tespit olunmadığının, kendisi hakkında yazılmış bütün kitaplarda kolaylıkla görülebilir olması oldukça dikkate değer bir husustur. Hatta icma ve kıyas gibi iki ana mefhum husundaki Hanefi kaidelerinin bile Ebu Hanife ‘nin ölümünden sonra, topladıkları muhtelif konulardaki fikirlerinden Hanefi alimlerince çıkarılmış olduğu kaydedilmektedir. (10) (kıyas, genellikle, fakat yanlış olarak fıkhına has bir terim olarak Ebu Hanife’ye atfedilmektedir.) Ebu Hanife’nin fikri faaliyetlerinde uyguladıgı metoda dair bu kitaplarda nakledilenler daha da büyük önem taşıyor. Mesela, Prof. Ebu Zehra diyor ki: “ Onun öğretim tarzı daha ziyade bir öğrenim metodu idi. Her ne zaman kendine bir mesele getirilse onu talebelerine açar ve sonra da o meselenin çözüm tarzı üzerinde kendisi de talebeleri ile birlikte fikrini açıklardı. Talebelerinin her biri bazen Ebu Hanife ‘ninkine zıt düşen kendi fikirlerini serbestçe ileri sürerler, bu tarz bazan ateşli münakaşalara ve hatta bağrışmalara yol açardı. Mesele önlerinde tamamen açık ve seçik olarak anlaşılmadıkça EbuHanife, bu toplu çalışmanın hülasasını çıkarmaz ve konuya dair kendi düşüncesini telkin etmezdi. Gerçek şu ki, Ebu Hanife’nin ölünceye kadar bu metodu uygulaması kendisini, bilgisi ve devamlı artan ve düşünüşü hergün daha da gelişmeye devam eden bir öğrenci alim haline getirmişti.” (11)

            İkinci mezhep adına kurulmuş olan Hz.Malik‘in kitabı Muvatta‘ı genel bir hukuk kanunnamesi olarak yürürlüğe koyma yolundaki halifenin teklifine nasıl karşı çıktığını görmüş bulunuyoruz.

            Daha evvel zikrettiğimiz İmam-ı Şafii’nin tavrı da Ebu Hanife ile İmam Malik’inkinden farklı değildi. Irak’tan Mısır’a göçünden sonra İmam-ı Şafii birçok konularda fikir değiştirmişti. Kendisine “niçin fikrinizi değiştirdiniz?” diye sorulduğunda : “o, o zaman gördüğümüze göre idi; bu ise şimdi gördüğümüze göredir.” Diye cevap verirdi. Mamafih onun adına da üçüncü bir mezhep vücut buldu


.           İbn-i Hanbel hukuk ilmi konusunda herhangi bir eser yazmadı. O, sadece sahih hadislere dair bir derleme bıraktı. Kendisi açıkça: “ben dogmatik teoloji adamı değilim. Aksine onun karşısındayım. Yalnız kitapta ve sünnette olanlar veya peygamberin ashabı tarafından sahih olarak nakledilenler benim için üzerinde durmaya değer (bir önem taşıyabilirler)“(12) diye belirtiyor. Birçok yazar , İbn-i Hanbel‘i bir hukukçu olmaktan çok bir hadisçi olarak görürler. Gerçekten de öyle idi ve bu hadisçiliğin etkisi iledir ki, kendisi de bir Hanbeli olan İbn- i teymiye, mezheplerin körü körüne taklidi neticesinde İslam hukukunun dondurulmasına karşı isyan etmişti. Maslahat veya “fayda” mefhumu ile tanınan El-Tufi (Ö. 7-0 H.) bir diğer Hanbeli idi ki, “Zarar ve bilmukabele zarar yoktur.” meşhur hadisine dayanarak, zararın zıddı olan fayda mülahazasını şeriatin bütün hükümlerinin tatbikinde öncelik verilmesi gereken en önemli bir prensip olarak takdim etmiştir.(13)

            Adları dört Sünni mekteple birleştirilenler de dahil bu fakihlerden hiçbirinin hiçbir zaman, belirli bir mezhep tesis etmeyi kasdetmemiş olmaları tabiatıyla şu soruyu vücut veriyor: O halde bu mezhepler niçin ve nasıl tedricen tesis edilmişlerdir? Bu sorunu cevabı, mezheplerin İslam Hukukunun üçüncü kaynağı olarak öne sürdükleri icma( fikirlerin ittifakı) mefhumunda saklıdır.

            Kutsal hükümlerin ferdi tefsirleri ve tatbiki kabil bu çeşit bir hükmün yokluğunda da kapıların şahsi fikirlere açık tutulması ile cemiyette tedrici bir dağılma ve tehlikeye iki mühim nedenle mahal yoktu: Birincisi, ilk Müslümanların kaprislere ve sahteliklere yol vermelerine karşı kuvvetli bir fren olan itiraz edilmez takvaları; ikincisi de ilk halifelerin, daha evvel de zikrettiğimiz gibi, halkla devamlı istişare suretiyle bütün millet için gaye tekliğini ve hukuki  spekülasyondaki yeknesaklığı temin imkanı veren kuvvetli önderlikleri... Bu iki faktörün zayıflaması ile, birlik için başka temeller aramak mecburiyetinde kalındı.

İcmanın geçerliliği için mutaden ileri sürülen deliller şöylece özetlenebilir:

1)                  Kur’an’ın, “kim ki yol kendisine aşikar olduktan sonra Peygambere muhalefet eder, ve mü’minlerin takibettikleri yoldan başka bir yola giderse onu döndüğü o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız ve o, ne kötü bir yerdir.” hükmü. (14)

2)                  2) Hz.Peygamberin: “milletim , hatada asla ittifak etmez” hadisi. (15)

Mamafih aynı mealde daha başka birçok metinler de mevcuttur. Mesele şudur: Acaba böylesi hükümler yeni bir yasama kaynağı için bir tasvip teşkil ederler mi? İcma üzerinde bir araştırma, onun geçerliliği konusunda olduğu gibi, bizatihi varlığı konusunda da esaslı bir anlaşmazlık olduğunu ortaya çıkarır. Mesela, Ebu Hanife’nin muayyen bir hukuki mana ile belirli bir icma mefhumundan söz ettiği hiçbir zaman nakledilmemiştir. İmam-ı Malik Medineliler’in ittifakını Peygamberin ilk zamanlardaki uygulamasının muhtemel bir görüntüsü olarak kabul etmektedir. “Er-Risale” sinde İmam-ı Şafii nesilden nesile intikal etmiş ve geçerliliği mevsuk bazı hükümlere dayanan dinin esaslarına müteallik olanlar dışında hemen hemen icma’nın mevcudiyetini redetmektedir. İbn-i Hanbel‘in, herhangi bir ittifak iddiasının sadece bir yalan olduğunu ve bir kimsenin , muaayyen bir meselede en çok herhangi bir ihtilaf tan haberdar olmadığını belirtebileceğini söylediği bilinmektedir. Şiiler, icma mefhumunu topyekün reddetmektedirler. İbn-i Hazm, sadece Peygamberin ashabı arasındaki fikir mutabakatını , O’nun bir tasdik ve tasvibinin işareti olarak görmektedir. (16)

O halde “icma” mefhumunun sonraki inkişafını (gelişimini)  nasıl izah edebiliriz? Sonraki fakihler (ulemayı müteahhirin) tekrar tekrar, üzerinde fikirlerin ittifak ettiği bir hükmün varlığını öngördüklerine göre, icma mefhumunun hukuki manası nedir? O, bütün Müslümanlar arasındaki bir fikir ittifakı mı olacaktır; yoksa bütün hukukçular arasındaki mi? Her iki durumda da bunun gerçek bir ittifak olduğunu nasıl garanti edebilirz? Fakihler kimleridr?

 Prof Ebu Zehra :” icmanın bizatihi geçerliliği (varlığı ) hususunda  bile Müslümanlar arasında ittifak sözkonusu değildir. Onun mevcudiyetini açıkça reddeden meşhur fakihler olduğu gibi geçerliliğini kabul edenler de vardır. Fakat, bunlar da, her ne zaman önceki bir icma iddiasıyla bir mesele geldiğinde, onun varlığını kökten reddettiler” (17) diyor. Sonra da (bizim daha önce vardığımız gibi) : “Sadece milli birliğin muhafazası için şahsi sapmalara karşı bir mania olarak icma, mukaddes metinlerden sonra gelen bir kuvveti haiz şekilde hukukileşti”(18)  neticesine varıyor.

İcma mefhumunun gelişimi ferdi fikir ve tefsirlere karşı müşterek bir otoriteye duyulan umumi bir ihtiyacın müşahhas bir ifadesi olurken, kıyasa taalluk eden farklı kaideler de, icmadan sonra düşünce birliğini temin eden bir vasıta olarak telakki edildi. Netice, Müslümanların çeşitli hukuki ekollere bölünmesi oldu. Bu ekollerin meydana gelmesinde galip faktör, içtimai birlik arzusu (mekteplere mensup) çatışmaların benzer olmasından daha açıktır. Prof Gibb: “Mektepler arasındaki farkların daha çok hukuk ve ibadetin nispeten önemsiz konularında olduğu doğrudur.” diyor.)

1-) İkbal, The Reconstruction of Religious Thought in İslam, s.165

2-) İbn-i Hazm, Al-Ahkam fi Usulil Ahkam, 1, s.9

3-) K.II. 233

4-) İbn-hazm , Al-Muhalle , x , s.92

5)Fyzee, Shi’i legal Theories, Law in the Middle East, s.113

6)fyzee, out lines of Muhammeden Law s. 36

7) Fyzee, Shi’i legal Theories, s.114

8)Gibb, Mohammedanism, s26

9) Gibb, Mohammedanism, s.25

10) Ebu zehra , Ebu Hanife , Arapça, s.309-324 

11)Ebu zehra , Ebu hanife ,s. 76

12) İbn-i Kayyim, E. 16 Menakip, S. 156

13)Mustafa Zeyd, El-Maslahat Fi’l – Teşrihel İslami wa Necmeddin El- Tufi, Kahire 1954, S.116

14)K.1V:115

15)Mustafa Zeyd , El Maslahat, S.121-127

16) Ebu zehra, İbn-i Hanbel , S.259

17) Ebu Zehra , Ebu Hanife , S:322

18) Ebu Zehra , Ebu Hanife , S:323

Yorum
Akıl/Nakil meselesi
Yazar Misafir açık 2006-11-30 15:32:30
İnsanlar, Hz. Muhammed SAV.i "postacı" gibi değerlendirmişlerdir. Yani Peygamber SAV. "Gelmiş, Kur'an'ı bize getirmiş, onu açıklamış, sonra da gitmiştir" diye telakki edilmiş. Bu açıklamaları da "hadis" ismi alrında kağıda döküp, aklını çalıştıranların hüküm çıkarmalarıyla İslamın anlaşılabileceğini zannetmişlerdir. Oysa durum öyle değil. Allah, Kıtabını öğretmeniyle beraber göndermektedir. Kıtabını tahrifata, kaybolmaya karşı muhafaza altına alıp, öğretmenini de her devirde yenilemektedir. Günümüzde "müceddid" olarak adlandırılan zatlar ve bunlara bağlı olarak insanları irşad edenler, Hep Kur'a'ın öğretmenleridir. Dolayısıyla, nakle değil de akla bağlı kalanlar, "mezhepler"in oluşmasına neden olmuşlardır.

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-12-2016 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
29497095 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net