12-07-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ŞUURUMUZUN ŞAİRLİĞİNE
ŞUURUMUZUN ŞAİRLİĞİNE PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 11
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
03-05-2008
YİTİK YÖRENİN YETİM ÇOCUKLUĞUNDAN
ŞUURUMUZUN ŞAİRLİĞİNE
Necmettin Evci                                   
1.
Derin altüst oluşla Osmanlının dağılması ardından yeni bir yapılanmayla Cumhuriyete geçilen zorlu zamanlarda, Yahya Kemal’i dönemin aydınlarından farklı, ayrıcalıklı kılan özellik; öncelikle nezih duygu ve düşünce dünyasının yaslandığı formlarda aranmalıdır.Bu zengin, derin formlar sarsılmaz
 tarih bilinciyle yüzde yüzlük tamlıkta varoluşsal mahiyete sahiptir. Ruh kumaşına dokunan motifler ve onların belirgin ilk renkleri, tüm katları ile şuurunu derinden besleyen ve özellikle ‘anne’ figürüyle tanrısal bağlanışın sağlandığı çocukluk evresinde oluşmuştur. Bu nedenle O’nun tarih bilgisi salt zihinsel yığınaktan ibaret olmayıp, aşka inklap etmiş varoluşsal muhtevaya sahiptir. Yahya Kemal’in yerliliğinde işte böyle içkin ve içten bir boyut vardır. Bu açıdan nesillerin ruhunu dirilten en canlı soluklardan biridir. O tüm yıkıntıların boğucu, bunaltıcı  realitesi içinde, direnen ruhun asaletini temsil etmektedir. Kendimizi tanımak ve tanımlamak için ihtiyaç duyduğumuz çerçeveyi oluşturacağımız her durumda, daha bir önem kazanmıştır, kazanır olacaktır.
2.
Tarih bilinci aydının duruş yerini belirgin ve anlamlı kılan zorunlu bir düzlem oluşturur. Bu gerçek, tarihi ‘mutlak kutsal’ olarak algılamakla eşanlamlı değildir. Geçmiş bize kim olduğumuz şuurunu hatırlatırken, nasıl olmamız gerektiğinin ipuçlarını da verir. Kimlik bunalımı yaşayanlar tarihle bağlantılarını koparanlar olmuştur. Bunun tersi de doğrudur; tarihini önemsemeyenler kimlik bunalımına sürüklenirler. Tarih bitmiş bir süreç değildir. Her yeni gün tarihin bize bakan yüzüdür. Aydın bu gerçeklere ilaveten, içinde yaşadığı dünyanın realiteleriyle her an yüzleşmek durumundadır. Aydının topluma karşı tarihsel sorumluluğu, onu sözünü ettiğimiz zeminde çözüm/çare arayışına iter. Bu aynı zamanda tarihe karşı toplumsal sorumluluğun gereğidir. Belli bir toplum ve tarih birikimine ait olmak, yeni olana kapalı olmayı getirmez, bilakis daha güvenli vasat sağlar. Batılılaşmayla özdeşleştirilen modernleşmenin yeni aydın tipi, duruş yeri ve tarzı itibariyle sorunludur. Yahya Kemal ise çift yönlü sorumluluğun ayrımında, sahici bir münevverdir. Tarihin bir ürünü olarak bulunduğu noktada insanıyla gönül bağını koparmamış iyi niyetli bir aydındır.
Tutku düzeyinde kendini ait hissettiği İslâm Medeniyeti; O’nda, içe ve içten coşkulu yansımalarla yaşantıya dönüşür. Varoluşsal bir sığınışla yöneldiği tarihin şanlı sayfalarını, canlı algılara dönüştürerek, coşkulu bir benlik inşa eder. Bu benlik acaba uzun, yorucu fikri çalışmalarla mı oluşmuştur yoksa duygusal karakteri, çocukluğundan başlayarak yaşam öyküsü mü daha çok belirleyicidir? Yoksa her bir unsurun değişik oranlarda etkisi mi söz konusudur? Üsküp, İstanbul ve ardından Paris, sonra tekrar İstanbul süreciyle devam eden serüvende onun inişli çıkışlı düşünsel serüvenini de açıkça izlemek mümkün olmakla beraber, ikinci seçenek daha makul gözükmektedir. Bu bağlamda ünlü şairin ruh ve düşünce dünyasındaki gelişmeler ayrıca incelenmelidir. Ben burada O’nun dünyasına farklı bir aralıktan bakarak açılım sağlamak istiyorum.
3.
Hepimiz bir toplumun ve bir yaşamın ürünüyüz. Eğilimlerimizi, yaşadığımız devir ve toplum kadar aile ortamımız da belirliyor. O nedenle sadece Yahya Kemal’in değil hemen herkesin zihin dünyası bu özel ve genel koşullardan bağımsız gelişmez. Çoğu fikir, tercih, tavır veya alışkanlıklar üzerindeki perde aralanınca; altından, çocukluğa kadar inen motiflerin tebarüz ettiği psikolojinin bilinen gerçeğidir. Yahya Kemal’i bu gözle incelediğimiz zaman O’nun kişiliğinin teşekkülünde çocukluğunun, aile yapısının, Üsküp’ün derin izleri görülebilir.
Asıl adı Ahmet Agâh olan Yahya Kemal, 1884 yılında Üsküp’de köklü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Memur baba kısmen de olsa entelektüel ilgilere sahiptir. Çocuk denecek yaşta şiirle ilk ciddi temasını sağlayan Muallim Naci’yi, babasının kitaplarından okumuştur. Baba, ayrıntılarını fazla bilemediğimiz; kuvvetli ihtimalle maddi sıkıntılar yanında dönemin hızlı değişim sürecinin de etkisiyle problemli bir kişiliğe sahiptir. Aile içi huzursuzluk yaşanmaktadır. Yakın akrabaların da içinde olduğu aile çevresi, yeniliklere kapalı değildir ancak genel anlamda geleneksel çizgiyi de muhafaza eder. Özellikle anne Nâkiye Hanım, nur yüzlü, şefkatli dindar bir hanımefendidir. Kur’an’ını okur, namazını kılar. Yahya Kemal, ilk İslâmî ve tarihî duyarlığını bu mübarek anneden ve dadılarından edinmiştir. Nâkiye Hanım oğluna sadece Kur’an’ı ve ibadetleri öğretmez, duygu yoğunluklu fenomenlerle de olsa, tarihi, Yahya Kemal’in şuuraltına yerleştiren ilk ciddi tavsiyeyi de yapar. “Oğlum” der, “iki insanı hep sev. Biri Peygamberimiz Hazreti Muhammed, diğeri Sultan Murat” Birincisi mi ikincisi mi hangi Murat’dır kastedilen? Bu ayrıntı önemli değildir. Sultan Murat, bütün bir Osmanlının muhafazakâr ve koruyucu kudretini temsil eden ortak sultan kişiliktir. Diğer taraftan evde Yahya Kemal sıklıkla serhat öyküleri, battal gazi destanları dinleyerek büyümektedir.
Evlerinin bulunduğu muhit, dış mekân olarak Müslümanlığın tarihsel nitelik kazanarak, insanın benliğine işlemesine müsaittir. Evvela Üsküp, Evlad-ı Fatihan’ın Müslüman kimliği en fazla tebarüz eden şehirlerinden biridir. Geleneksel yapı hemen hiç bozulmaksızın, bulanmaksızın sürmekte, yaşanmaktadır. Bu anlamda İstanbul’a bile yer yer çekinceyle bakmaktadır.  Evin hemen yanında cami ve onun da yakınında mezarlık vardır. Yahya Kemal’in şuuraltı derinliğini kavramak için bu unsurların çok iyi bilinmesi gerekir. Dünyası nur yüzlü, Müslüman annesi ile özdeşleşen, evi ve ev içi yaşamı hiçbir uyumsuzluk olmaksızın takviye eden dış mekânın ve yaşamın çocuk Yahya Kemal’ini bir düşünün. İç nerede başlıyor, dış nerede bitiyor? Bu tablo içinde sınırlar birbirine girmiş, daha doğrusu ortadan kalkmıştır. Evde huşu içerisinde Allah’a dua, ibadet ve tezekkür edilirken, dışarıda ezan okunur. Dışarı içeride yankılanır, içeri dışarıya taşar sanki.. İçeride evliyaların menkıbeleri, şehitlerin serhat öyküleri anlatılırken, dışarıda işte hemen karşıdaki mezarda evliya, derviş ve şehit kabirlerinin şahideleri, canlı tanıklar olarak yaşamın içindedirler bile. Hangisi daha gerçektir, hangisi düştür? Yahya Kemal’in varoluşunu şekillendiren çizgileri düş ve gerçek tasnifiyle burada da ayrıştıramayız. Dün ve bugün, geçmişle gelecek, din ve tarih, tarih ve insan öyle iç içe ayrılmaz hakikatlerdir ki, benliğimiz kesinlikle karşı konulamaz güçte bu aşkın, derin ruh bağları ile oluşur. Tarih ve tarihle bağlantılı yaşam, varoluşu fıtri olarak yönlendiren kutsal anne figürüyle bütünleşince/bütünleştirilince, Yahya Kemal’in portresini belirleyen ana motifler ortaya çıkar sanırım.
Anne gün gün hüzün, hicran kanayan ince hastalığa tükenmektedir; verem!.. Duygusal seviyede de olsa varlığı içselleştirerek kavradığı bu ilk gençliğe geçiş aşamasında, daha oniki yaşında bir çocukken, annesini kaybeder. O muazzam cennet düşü bu hazin tecelliyle sarsılmıştır. O’nu her anlamda besleyip büyüterek varoluşa ve yaşama bağlayan bağ kopmuştur. Yüreğinde düğüm düğüm nemli bir boşluk yükselerek gırtlağına yumruk gibi tıkanmakta, neredeyse nefessiz bırakmaktadır. Orda başlayan ve bütün bir ömür devam eden paylaşılmaz yalnızlığın göksel boşluğu hep anne dolacaktır. Doldurulmaz sonsuz boşluk ve meleksi bir hüzün!.. Ömür boyu gizli aşikâr hiçbir ağlayışın teselli etmediği, edemeyeceği bir yıkımın iliklerine kadar işleyen acısı, bütün bir yaşamında bakış açısında derin tesirler ve etki gücü yüksek formlar oluşturacaktır. Bu savrulma, bu altüst oluş tam da Osmanlı’nın dağılma ve altüst oluş dönemine denk gelince, daha ileriki yıllarında anlayışının asıl yönünü netleştiren tasavvurları oluşturur. Bir anlamda medeniyetin çöküşüyle yaşanacak acıları, bireysel boyuttan duyduğu sarsıntıyla önceden yaşamış gibidir. Geleneği yitirmek anneyi yitirmekten farksız olmalıdır. Yitik bir medeniyetin mensubu olarak yaşamak, annesiz çocuk olarak yaşamaktan farksızdır. Yahya Kemal’in hamuru çok sağlam yoğrulmuştur. Manevi yüklenmelerle kuvvetli bir kişilik kazanan Yahya Kemal, çeşitlenerek, değişerek genişleyen sosyal çevre içinde, savunma mekanizmasını aynı kuvvette oluşturacaktır. Kopuşlarla olumsuz yönde seyreden siyasal ve sosyal gelişmelerin bunaltıcı gerçeklerinden, çok sıkı ve güçlü dokunmuş düş dünyasına çekilir. Bu çekiliş daha çok sığınış gibi de anlaşılabilir. Orada yeni karşıtlıklar, sentezler, yansıtmalar oluşturur. Şair benliğinin olabildiğince parçasız gözüken şuuraltında var olduğunu bildiğimiz motifler, üst kata çıkarak bilince intikal ederler. Artık güçlü tarihsel ve kültürel temellerle örülü o duygu evreni; donanımsız, sığ, köksüz yeni düşünce akımlarına karşı duracak kuvvette kıvama gelmiştir. O nedenle Yahya Kemal’in güçlü tarihsel dayanaklarla belirginleşen nezih hatta ‘kutsal tarih’ ve maneviyat algısı kolay sarsılmaz ama sarsar, kolay etkilenmez ama etkiler. Öyle de olmuştur.
4.
En az iki yüz yıldır belirgin hissedişlerle çok boyutlu çözülmeler yaşadık. Bu hazin süreçten geriye sadece viran olmuş bir yurt ve ölümcül felaketlerden artakalan yorgun bir millet kalmadı. Maddi manevi varlığımız da harap olmuştu. Bedbinlik genel ruh halimizdi. Osmanlıyla birlikte bilhassa Müslüman unsurların zihin ve ruh dünyaları dağıldı. Bırakınız kötü gidişin önünü alacak köklü çözümler üretmeyi, değişen dünyanın ‘ulus’, ‘teknoloji’ gibi yeni olgularını anlamakta bile yetersiz kalmışızdır. Osmanlıyla birlikte aklî ve ruhî dünyamızı anlamlı kılan değerlerimiz de erimiştir. Başta bürokrat aydın takımı, kendinden utanacak ölçüde batı hayranlığı kompleksiyle korkunç kimlik ve kişilik bunalımı yaşamaktadır. Bir şuur kaybı, kayması vardır. Yahya Kemal, gelenin keyfi için kalkıp geçmişe sövmeyle itibar kazanılan talihsiz dönemde, can kulağını bu toprağın kalbine vermiş müstesna aydınımızdır. O, halisane duygusal yönelişleriyle, hayatın canlı idrakine derinlik ve asalet katma çabasında olmuştur. Diğerlerinin tersine kim olduğumuza dair soru onun için bulanık veya bunaltıcı değildir. Bilakis onun tasavvurunda kökü tarihin derinliğinde ve geleceğin göğüne yükselen bin yıllık ulu çınar gibiyizdir. O’nun da her beşer gibi elbette günlük telaşı, beklentileri vardır. Belki bu temayüller kimi zafiyetlere de dönüşmüş olabilir. Ama son tahlilde kültür ve düşünce evrenimiz içinde ‘hamurumuzu yoğuran’ önemli bir sima olarak Yahya Kemal; tarihsel, kültürel bir gerçeklikle kimliğimizin tanımlanması gerektiğini tam zamanında, gerekli incelik ve üslûbu muhafaza ederek ifade etmiştir. Ve o kimlik bizimdir, bize özgüdür. Kabul görmek için ötekiyle aynileşmek yerine, zaten göz önünde olan farklılıklarımız ekseninde şuuruna varılan bir kimliktir bu. Şehirler özellikle unutulmaz sıla özlemiyle çocukluğunun Üsküp’ü ve sonrasında ‘Sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel’ olan İstanbul; bu tarihsel derinliğin hâlâ yaşayan, yaşanılan mekânlarıdır. Son aşamada İstanbul, Üsküp’teki çizgi ve motifleri de barındıran iklimiyle İstanbul, Yahya Kemal için; o özlenen tarihle beraber günümüze kadar etkileri devan eden kültürün, muazzam sembolü olur. Her köşesi, her ayrıntısı ve her bir sesiyle İstanbul Yahya Kemal’in metaforunda, doğrudan kuvvetli bir varoluş imgesine ve simgesine dönüşür. İstanbul simgesi yoğun duygulanım ve tarihsel hatırlayışlar harmanıyla yeni bir ruh inşa etmenin mekân boyutunu oluşturur. Aziz İstanbul, şehirden çok öte aşk ve vecd medeniyetinin kalbidir. Yahya Kemal bu aşkı ve coşkuyu çok ustalıklı ifadelerle öne çıkararak insanda bir iç kaynaşma meydana getirir. Okur bu gününü geçmişiyle değerlendirir. Oradan feyiz, ilham ve güç alır. İrkilir, sarsılır, onurlanır, kendine gelir. İster şiirlerinde ister düz yazılarında olsun o eskimez ruh lif lif, motif motif benliğimizi yenileyerek dokur. Tutkulu bir özlemle bir hasretin terennümü gibi de olsa, kalbimize işleyen, kalbimizi işleyen bir dokuyuştur bu.
Yahya Kemal’de fazla feylozofik bir tarafın olmadığını söyleyenler vardır. Başta Üstatla bağlaşık bir kişilik sayılacak Tanpınar’da bu yönde ifadeler buluruz. Bu ifadeler düz anlamıyla değerlendirildiğinde, varılacak sonuçların pek isabetli olacağı kanaatinde değilim.  O her şeyden evvel Fransa da siyasal bilimler tahsil etmiş, Fransızca’ya edebiyatı ve düşüncesiyle vakıf, Arapça ve Farsça’yı bilen, Dar-ül Fünun’da hocalık yapmış, birikimi tartışılmaz bir şahsiyettir. Milletvekilliği ve çeşitli memleketlerde konsolosluk yapmış biri olarak yeterli deneyim ve donanıma fazlasıyla sahiptir. Bizce bu tür ifadelerle öne çıkarılan, O’nun düşünce dünyasını gölgede bırakan bir aşk ve vecd adamı olduğudur. Yine bizce bu meziyet bir aydın için artı değerdir. Düşüncelerini bir vecd haliyle yaşayan, yaşanır kılan kaç aydınımız vardır şunun şurasında? Bu noktada hiç olmazsa iki hususun göz ardı edilmemesi icap eder. Birincisi fikri anlamda sığlık ve sathilik o dönemin genel özelliğidir. Tanzimat’la başlayan batı taklitçiliği aydınımızın zaten marazlı olan tembel ve şaşkın zihnini felç etmiştir. Sonraki döneme yani Balkan Harbi, İttihat ve Terakki ve ardından Cumhuriyet’e gelinen o her yanın toz duman olduğu döneme gelindiğinde, Mehmet Âkif’le birlikte bir elin parmaklarını geçmeyecek azlıkta arkadaşlarını ayrı tutarsak derinlikli düşünen aydın bile gösterilemez. Ziya Gökalp’ten, Tevfik Fikret’e, Abdullah Cevdet’e, Yusuf Akçura’dan, Yakup Kadri’ye, Ahmet Ağaoğlu’na, Şevket Süreyya’ya kadar bütün aydınlar göbekten batıya bağlı, onların derin etkisinde veya (doğallıkla) yerli değerler karşısında beton soğukluğunda hissizdirler. Milliyetçi- Turancı hareketler bile İslâmi değerleri gerekli hassasiyeti gösterecek tarzda tarih tasavvurundan yoksundur. Berbat bir Auguste Comte ve Emile Durkheim uyarlamasıyla milli değerler oluşturmaya kalkarlar.
Göz ardı edilmeyecek ikinci husus, modernleşme süreci aydınlarının tarihimize karşı gerekli duyarlığı gösteremedikleri açık gerçeğidir. Hatta tarihi sırtında bir yük, ayağında ilerlemeyi engelleyici zincir olarak düşünür. Yenilginin yarattığı edilgen ve teslimiyetçi ruh haliyle olmalı ki, çokları için tarihe karşı bu reddiyeci tutum anlaşılması imkânsız saplantıya dönüşmüştür. Bu sorunlu tarih anlayışına göre tarihin yükünden kurtulmak gerekmektedir. Onu değiştirmeye imkân olmadığına göre silip atmak bir  çözüm yöntemi olarak gözükmektedir. Bu eğilim; seçip ayıklamak yerine, hafızayı bütünüyle boşaltarak toplumsal şuuraltında bir temizlik yapmayı amaçlamaktadır. Modernist Türk aydını tarihini reddetmekle ileriye hamle yapacağı şeklinde bir ön kabul içindedir. Bir dönem sonra, tarihten keyfi tasarılarla kurtulamayacağımız daha yalın söyleyişle hiçbir otoritenin tarihten daha güçlü olamayacağı gerçekliği anlaşılınca, gelecek tasavvuruna uygun veya günü haklı çıkaracak bir tarih kurgulanmıştır. Oysa geleceği değiştirme eğilim ve çabasını hadi bir ölçüye kadar anlaşılır bulalım. Ama tarihi değiştirmenin nasıl mümkün olacağını hiç düşünemiyorum. Ayrıca geçmişi yalan yanlış ideolojik kurgularla değiştirme çabası gelecek tasavvurunuzdan herkesten önce sizin emin olmadığınız gerçeğini ele verir. Yaptığınız kötü ve çirkin şeyleri güzel göstermenin tek şeytanca yolu kötü bir geçmiş yaratmaktır. Bugünü ve geleceği kurmak bilfiil fikir ve proje üretmeyi, kalkınma sağlamayı gerektirir. Öncüsü oldukları topluma parlak gelişmeler yaşatan hiç kimse geçmişi kötülemeye gerek duymaz. Ama beceriksiz ve toplumu kaosa, karanlığa götürenler için mazeret hazırdır: “Aslında bizim çok parlak ve ileri düşüncelerimiz var ama geçmişin kötü alışkanlıkları hep bize engel oluyor. Biz bu tarihten bağlarımızı koparamazsak o aydınlık yarınlara ulaşamayacağız.” İdeoloji insanlara hep muhayyel bir yarını hedef göstererek mevcut kötü gidişler, haksızlıklar gözden kaçırılır, ayrıca halkın sabrı, beklenti ve ümitleri sömürülür.
Özetle zamanın aydın ve yöneticisi (yakın denebilecek zamana kadar aydın aynı zamanda bürokrattır) geçmişinden ve kendisinden kopmuş başkası olarak da bir gelecek kuramamıştır. Aslında zaten buna imkân da yoktur. O bu iki imkânsız arasında benliğinde hiçliğin yücelişini yaşamış, yaşatmıştır. Keyfine doyamadığı hiçliğe yücelişten memnun ise kendisi için tarihsizlikle ayrıcalıklı kıldığı alanı istediği ölçüde genişletebilirdi. Orada durmadı; tarihsizliği talihsizlik bilen insanımıza hiçliği değer olarak empoze etme yolunu seçti. Hiçleş ve değerli ol!..Siyasal yapı içinde inandıklarından dolayı değil halkın inancını inkardan dolayı değer kazanan aydın; zorla, sopayla uygulanan değiştirme ve dönüştürme programının öncü birliği olmuştur. Sözün kısası aydın düşünce boyutuyla koskocaman bir sıfırdır. Duygu, coşku? Ne gezer. Ruhunda kaldıysa eğer aşkı ve coşkuyu alevlendirecek bir ateş kırıntısı, o da Fransız devrimine methiyeler düzmekle sarhoş olmuş. Coşku onun için ‘bir de rakı şişesinde balık olsam’ soytarılığıyla gününü gün etmeye çalışmaktan ibaretti.  Bir millet için anlaşılması ne yaman, ne yakıcı bir sefalet ya rabbim.  İşte Yahya Kemal’in önemi burada ortaya çıkar. O çoğu zaman vecd halinde bizi tarihe götürerek sarar, sarsar. Kimileyin aradan motifler, mesafeler kalkar. Dünle bugün, burayla ora birleşerek bir tek ruha bir tek benliğe intikal eder. Siz bu ruhun türedi olmadığını, türedi ‘efendi’lerin fantezi kurgularıyla da yok olamayacağını anlarsınız.  O düşteki çınar öyle bir esmiştir ki, alengirli kurguların gerçekliği toz duman olarak yine tarihin daha şimdiden unutulduğunu hissettiğiniz kıyısına savrulmuştur bile. O’nun şiirlerinde gerçek kadar etkili düşlerin, mutlaka düş bağlantısı olan bugünü, diri heyecan ve güven duygusuyla beslediği görülür. Yahya Kemal’in şiirlerinde var olan bu yüksek duygu ve tarihsel coşku o sözde birçok aydının uzun yıllar boyu yapmak istediklerini bir solukta tuz buz etmiştir. Titizlikle seçilen kelimeler, ustalıkla sağlanan pürüzsüz ritim ve epik söyleyişiyle kurulan şiiri, yarattığı duygu ve düşünce atmosferiyle etkisini gösterir.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 03-05-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
115893174 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net