14-08-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Çeviriler arrow Genel arrow UÇURTMA
UÇURTMA PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 25
KötüÇok iyi 
Yazar W. Somerset - MAUGHAM M.Selami ÇEKMEGİL   
03-09-2005
Image  
W. Somerset MAUGHAM’dan
Çeviren, : M. Selami ÇEKMEGİL

Bunun tuhaf bir hikaye olduğunu biliyorum. Ben kendim anlamıyorum. Yazıyorsam, bu sadece, yazdığım zaman onun daha açık bir görünümünü elde edebileceğim, veya bundan da çok, insan tabiatının giriftliğine benden fazla aşina bazı okuyucuların onu bana analşılabilir hale getirecek bir izah verebilecekleri ümidiyledir. Aklıma ilk gelen şey, onda Freud’vari bir şeylerin varlığı oldu.
Şimdiye kadar gerek feud’tan ve gerekse muakiplerinden pek çok kitap okudum. Bu hikayeyi yazmaya niyet edenice de Modern Kütüphanece neşredilmiş, Freud’un önemli yazılarını ihtifva eden bir cilde şöyle bir göz attım. Çok söz eden monoton bir yazar olması ve içinde falan filan teoriyi ortaya atmış olduğunu iddia ettiği uslubun, aynı alanda çalışan bilimadamlarına karşı bir kibir ve kıskançlık ifade etmesi sebebiyle bu, benim için sıkıcı, görev gibi bir şey oldu. Mamafih onun, kibar ve nazik bir kimse olduğuna inanıyorum. Bildiğimiz üzere, çok kere insan, yazar olarak büyük farklılıklar gösteriyor. Kimsenin tavuğuna kış diyemeyecek kadar halim – selim bir şahıs, yazar olarak acı, kaba ve gaddar olabiliyor. Fakat bu, konumuzla ilgisiz bir husus. Yeniden okuduğumda da Freud’un eserlerinde zihnimdeki konuya ışık tutacak herhangi bir şey bulamadım. Sadece olayları nakletmekle yetineceğim.

Önce şunu açıklamalıyım ki, bu hikaye bana ait değildir; ilgili olan şahısların da hiçbirini tanımadım. Onu bana bir akşam, arkadaşım Ned Preston anlattı; anlatış sebebi de meseleyi nasıl çözebileceğini bilmeyişi ve pek yanlış olarak, kendisine yararlı olabilecek bazı tavsiyelerde bulunabileceğimi sanması idi. Okuyucumun, Ned Preston hakkında bilmesini gerekli gördüğüm hususları başka bir hikayemde anlatmıştım; burada sadece arkadaşımın –Londranın büyük hapishanesi- Wormwood Scrubs’ta –hapislerin halleri ile meşgul olması gereken- bir görevli olduğunu hatırlatmakla yetineceğim. Vazifesine çok ciddi sarılır ve mahkumların derdini kendine dert edinirdi. Cafe’ Royal’in, o eski Cafe’ Royalden kalan anlamsız ve boş dekorasyonu ile süslü, uzun ve basık odasında, akşam yemeğimizi yemiş; kahve ve likörümüzle birlikte, Ned’in doktorunun emirlerine rağmen, uzun ve güzel pürolarımızı tüttürmekte idik.

Biraz duraklamadan sonra Ned: “Hapisanede uğraştığım acaip bir adamım var şimdi” dedi. Ona nasıl davranacağımı bilemiyorum”.

“Niçin hapsedilmiş?” diye sordum.

Karısını terketmiş ve mahkemenin ödemesini emrettiği nafakayı da tamamen reddetmiş. Onunla tekrar tekrar, boğazım kuruyuncaya kadar tartıştım; keşişe kızıp oruç bozduğunu söyledim. Karısına kuruş ödemektense bütün hayatı boyunca hapsanede kalmayı tercih ettiğini söylüyor. Onu açlığa terkedemeyeceğini söylediğimde verdiği tek cevap: ‘Niçin terkedemeyecek mişim’ oluyor. Son derece iyi davranışlı, sıkıntısız, iyi çalışan, oldukça mesut görünümlü biri. Karısının şimdi ne berbat bir hayat geçirdiğini düşünmek ona büyük bir zevk veriyor.”

“Karısıyla zoru neymiş?”

“Uçurtmasını parçalamış!..”

“Ne yapmış?”

“Evet öyle yapmış; uçurtmasını parçalamış. Bunun için onu ölünceye kadar affetmeyeceğini söylüyor”

“Deli olmalı!”

“Hayır, değil; tamamen makul, oldukça zeki ve efendi bir arkadaş.”

“Adı Herbert Sunbury idi. Pek görgülü annesi, ona asla Herb veya Bertie olarak seslenilmesine müsaade etmez, fakat daima Herbert olarak çağrılmasını isterdi; tıpkı kendisinin kocasını hiçbir zaman Sam olarak değil, fakat daima Samuel olarak çağırmış olması gibi. Bayan Sunbury’nin öz adı Beatris idi. Nişanlandıkları zaman Bay Sunbury ona Bea diye seslenmeye yeltenince ayağını bastı:

“Adım Beatrice koyuldu” dedi. “Şimdiye kadar hep Beatrice oldum ve bundan sonra da, sana, yakınlarıma ve dostlarıma hep Beatrice olacağım”  

Ufak tefekti; ama soluk rengi, keskin, muntazam yüzü ve ufak boncok gibi gözleri ile kuvvetli, aktif sırım gibi bir kadındı. Her aman muntazam olan, yaşına göre şaşılacak derecede siyah saçlarını, uygun yaşa geldiğinden beri, hep kraliçe Victorya’nın kızları stilinde taramış ve hiçbir zaman değiştirmeyi uygun görmemişti.Eğer yaptıysa, saçının asli renginin muhafazası için birşey yapmış olması onun hafifmeşrepliğe yegane tavizi olymuştu. Allık veya dudak boyası şurda dursun, ömründe burnunun ucuna pudra bile değdirmemişti. Hem pratik ve hem de işlemeli bir modele göre, modaya aldırmaksızın mahalle terzisinde yaptırdığı iyi kumaş siyah elbiselerinden başkasını giymezdi. Yegane ziyneti, ucunda altın bir haç asılı ince, altın bir zincirdi.

“Samüel Sunbury de ufak yapılı, karısı gibi zaif nahif bir kimse idi. Fakat tepesindeki geniş saçsız kısmı kapamak üzere bir taraftan diğer tarafa dikkatlice taramak zorunda kaldığı saçları kızıldı onun. Gözleri duru mavi, rengi solgundu. Bir avukat bürosunda katip olarak çalışıyordu. Çıraklıktan başladığı işinde, önemli olan şimdiki son pozisyonuna çalışarak tırmanmıştı. Patronu kendisine Bay Sunbury diye hitap eder, bazan de pek önemli olmayan müşterilerle kendisinin meşgul olmasını isterdi. Yirmi dört yıldır her gün şehre aynı trenle iner ve akşamları da oturduğu kenar mahalleye hep aynı trenle dönerdi. Tabii Pazar günleri ve deniz kenarında geçirdiği onbeş günlük senelik tatili müstesna...


Elbiseleri içinde zarifti. İşe mat gri bir pantolon, siyah bir ceket ve fötr şapka ile gider, dönünce de hemen terlikleri ile büroda giyilemeyecek derecede eski ve parlamış olan siyah ceketini giyerdi. Fakat Pazar günleri Bayan Sunbury ile her zaman devam ettikleri kilise ayinine fötr şapkası ve redingotu içinde gitmekle hem kutsal güne olan saygısını, hem de içki barları açılıncaya kadar bisiklete binen ve sokaklarda sürüten dinsiz insanlara karşı protestosunu göstermiş olurdu.Prensip olarak Sunbury’ler hiç alkollü içki kullanmazlarsa da Bay Sunbury’nin hafta içinde yediği bir bardak sütle börek ve tereyağından ibaret mütevazi öğlen yemeğinin acısını çıkarmak için çektiği dana rostosu ve tatlı ihtiva eden mükellef ziyafette Bayan Sunbury, kocasının sıhhatini düşünerek bir bardak bira almasına müsaade ederdi. Bayan sunbury, dünyada evine likor bile sokmadığı için, kilise merasiminden sonra, Samuel elinde bir sürahi ile sessizce sıvışır ve köşedeki bardan yarım litre bira satınalır, fakat hiçbir şey onu yalnız içmeye ikna edemeyeceğinden sırf arkadaşlık için bayan Sunbury de bir bardak içerdi.

Herbert, Allah’ın onlara bahşettiği tek çocuktu. Kendilerine atfedilecek herhangi bir tedbirin sonucu değildi bu; kendiliğinden öyle oldu. Herbert’in üzerine titriyorlardı. İlkin güzel bir bebek, sonra da yakışıklı bir çocuk oldu, Herbert. Bayan Sunbury onu ihtimamla büyüttü. Masada dik oturmasını, dirseklerini masaya dayamamasını, çatal ve kaşığı bir centilmen gibi nasıl tutacağını öğretti ona. Çay içmek için bardağı tutarken serçe parmağını dışa doğru ayrık ve gergin tutmasını bile öğretmişti. Herbert nedenini sorduğunda da:

“Nedeni üzerinde durma; böyle yapılır işte. Bu, senin neyin ne olduğunu bildiğini gösterir.” Diye cevap verirdi.

Zamanla, Herbert okula gidecek çağa geldi. Onu daha evvel sokakta çocuklarla oynamaya bile bırakmayan bayan Sunbury endişeye düştü:

“Kötü ilişkiler iyi tavırları bozar” dedi. “Ben hep kendi kendime yaşadım ve her zaman da kendi kendime yaşayacağım.”

Evlendiklerinden beri her ne kadar aynı binada oturmuşlarsa da komşuları ile aralarında bir mesafe bulundurmaya dikkat etmişti.

“Londra’daki insanların ne menem olduklarını bilmezsiniz. Bir şey diğer bir şeye kapı açar ve daha nerede olduğunuzu bilemeden bir bakarsınız bir sürü ayak takımı insanlarla karışmışınız. Artık onlardan kurtumazsınız da...” derdi.

Beatrice Herbert’in mahalle mektebinde kaba saba çocuklarla temasa gelmesinden hiç hoşlanmadı ve oğluna dedi ki:

“Bak Herbert, ben ne yapmışsam sen de öyle yap: Daima kendi kendine yaşa ve mecbur olduğundan daha fazla onlarla ilgi kurma”

Fakat Herbert okulda iyi gitti. Çalışkan ve zeki biur öğrenci idi. Raporları fevkalade idi. Aritmetiğe istidatlı olduğu anlaşıldı.

“Madem öyle” dedi, bay Sünbury, “muhasebeci olması iyi olacak. İyi bir muhasebeci için daima iyi bir iş bulunur.”

Böylece o anda ve orada Herbert’in ne olacağı kararlaştırıldı. Herbert boy attı. Annesi:

“Hey Herbert, yakında bana yetişeceksin” dedi.

Okuldan ayrıldığı zaman Herbert, babasından iki santim daha uzun ve büyümesi durduğu zaman da boyu, 1.85’ti.

“Tam uygun boy” dedi annesi, “ne çok uzun, ne de çok kısa”

Babasından aldığı mavi gözleri, annesine benzer düzgün fiziği ve siyah saçı ile Herbert, yakışıklı bir oğlandı.Babasının solgun rengine rağmen, onun derisi düzgün ve parlaktı. Samuel Sunbury oğlunu, firmasının hesaplarını yapmak üzere senede iki defa bürosuna gelen muhasebecinin yanına koydu.

Yirmi yaşına bastığı zaman Herbert her hafta annesine küçümsenmeyecek kadar bir miktar para getirebiliyordu. Annesi getirdiği paradan kendisine öğlen yemeği için 15 milyon lira cep harçlığı olarak ta 20 milyon lira iade ediyor, gerisini de ilerisi için bir tedbir olarak tasarruf sandığına yatırıyordu. Herbert’in 21. doğum yıldönümü akşamı bay ve bayan Sunbury yatağa girdikleri zaman bayan Sunbury:

“Bazı insanlar nimetin kadrini bilmiyorlar; şükür rabbıma ben biliyorum. Hiç kimsenin bizim Herbert’ten daha iyi bir çocuğu olamaz. Hayatında bir gün bile haztalandığını ve bana huzursuzluk verdiğini hatırlamıyorum. Bu, eğer bir çocuğu doğru dürüst yetiştirirsen senin için iyi bir puan olacağını gösterir. Onun 21 yaşına girdiğini düşün bir kere; gözlerime inanamıyorum.”

“Evet, daha nerede olduğumuzu bile bilemeden evlenecek ve bizi terkedecek.”

Bayan Sunbury, sert bir şekilde: “Niçin evlenmek isteyecekmiş?” diye sordu. “Burada iyi bir yuvası yok mu? Kafasına saçma fikirler sokma Samuel; yoksa kavga ederiz. Biliyorsun ki, bu benim istediğim  son şey. Evlenmek ha!.. Onun aklı bu kadar kıt değil. Ne kadar bahtlı olduğunu bilir o... O akıllı çocuktur; maküldür Herbert.”

Bay Sunbury sükut etti. Beatrice’e cevap vermenin kendisine ber şey sağlamayacağını çoktan öğrenmişti... Bayan Sunbury:

“Kendi kendini bilmeden evlenen insana tahammül edemem. Bir insan otuz otuzbeş yaşına varıncaya kadar da kendini bilemez” diye devam etti.

Bay Sunburuy konuyu değiştirmek için:

“Herbert hediyelerini beğendi” dedi.

Bayan Sunbury hala altüst olmuş bir halde “Tabii beğenecek” diye karşılık verdi.

Hediyeler gerçekten de güzel olmuştu. Bay Sunbury oğluna akrep ve yelkovanı fosforlu, gümüş bir kol saati, bayan Sunbury de bir uçurtma vermişti. Mamafih bu ona bayan Sunbury’nin verdiği uçurtmaların ne ilki ve ne de sonuncusu idi. İlk uçurmayı yedi yaşında böyle bir şekilde vermişti. Oturdukları eve yakın umuma mahsus bir saha vardı. Cumartesi öğle sonları hava güzel olhduğu zaman bayan Sunbury kocasını ve oğlunu alarak orada yürüyüşe çıkarlardı. Beatrice, bütün bir  hafta havasız bir büroda kapalı kaldıktan sonra biraz temiz hava almanın Samuel için yararlı olacağını söylerdi. Saha, her zaman kalabalık olurdu.  Fakat daima kendi başına yaşamayı seven bayan Sunbury, mümkün olduğu kadar onlardan uzak dururdu.

Birgün ansızın Herbert:

“Şu uçurmalara bak anne” dedi.

Havada esmekte olan taze bir meltem içinde irili ufaklı sayısız uçurtma yüzüyordu.

“Uçurtma Herbert; uçurma değil” dedi, bayan Sunbury.

Babası, “gidip nereden uçurulduklarını görmek ister misin Herbert?”

“Oo, evet babacığım.”

Sahanın ortasında hafif bir yükseklik vardı. Yaklaştıkça aşağıya doğru koşarak uçurtmalarını havalandıran ve rüzgara kaptıran oğlanlar, kızlar ve adamlarla karşılaştılar. Bazan uçurtmalar havalanamıyor, yere düşüyor fakat bir de rüzgarı yakalayınca havalanıyor ve sahibi ipini bıraktıkça da yükseliyor da yükseliyordu.

Herbert hayranlıkla baktı onlara.

Heyecanla, “anneciğim bir uçurtma alabilir miyim?” diye sordu.

Birşey istediği zaman ilkin annesine sormasının uygun olacağını çoktan öğrenmişti.

“Ne yapacaksın?”

“Uçuracağım, anneciğim.”

“Bu kadar keskin olursan kendini kesersin!..” dedi Annesi.

Bay ve bayan Sunbury’ler küçük cocuklarının  başı üzerinden birdibirlerine bakışıp tebessümleştiler. Düşünün, uçurtma istiyordu Herbert; adam olmuştu sanki...

“İyi bir çocuk olursan ve dişlerini her sabah muntazaman, ben söylemeden yıkarsan, Noel Babanın sana bir üçurtma getirmesine şaşmam.”

Yılbaşı çok uzak değildi ve Noel Baba  Herbert’in ilk uçurtmasını getirdi. Başlangıçta uçurabilmekte Herbert pek başarılı olamamış ve Bay Sunbury kendisi tepe aşağı koşarak onu havalandırmak zorunda kalmıştı. Çok küçük bir uçurtma idi ama onun havada yüzüşünü görmek ve eline yaptığı küçük çekişleri hissetmek Herbert’i heyecanlandırmıştı.  Artık her Cumartesi öğlen sonu babası şehirden döner dönmez acele sahaya gitmek için anne ve babasını rahat bırakmaz olmuştu. Nasıl uçurulacağını çabuk öğrendi. Bay ve bayan Sunbury, onun tepe aşağı koşuşunu ve uçurtma meltemi yakalayınca da elindeki ipi tedricen bırakışını göğüsleri kabararak seyrediyorlardı.

Bu iş Herbert’te bir iştiyak haline geldi ve büyüdükçe de annesi ona her sene daha büyük uçurtmalar aldı. Rüzgarı hesap etmede Herbert hayli hüner kazandı ve uçurtmasıyla yapılmasını mümkün göremeyeceğiniz şeyler yapabilir hale geldi. Sahada başka uçurtmacılar da vardı. Yalnız çocuklar değil, gençler, büyük adamlar bile... İnsanları yanyana getirecek en tabii şey aralarında mevcut müşterek bir zevk olduğuna nazaran, bütün tecrit gayretine rağmen kısa zamanda bayan Sunbury, kocası ve oğlu herkesle konuşur oldular. Biribirleriyle uçurtmalarını mukayese ediyorlar ve başarıları ile öğünüyorlardı. Artık onsekizine girmiş büyük bir çocuk olan Herbert, bazan diğer uçurtmacılara meydan okuyor, sonra onların uçurtmalarının rüzgarına göre manevra yaparak ipleri kendinikinin karşısına geçince ani bir çekişle rakip uçurtmayı alaşağı ediyordu. Fakat çok daha önceleri bay Sunburuy de oğlunun bu kendinden geçiş hali ile hallenir olmuştu. Bazan uçurtmayı oğlundan isteyerek kendisi uçuruyordu.Onu çizgili bol pantolonu, siyah ceketi ve fötr şapkası içinde tepe aşağı koşar görmek hayli eğlenceli bir manzara olsa gerekti. Bayan Sunbury de ardından ciddi ciddi rahvan koşar, uçurtma rüzgarda yüzmeye başlayınca da ipini kocasından alıp uçurtmanın yükselen uçuşunu seyre dalardı. Cumartesi öğlen sonları onlar için haftanın önemli bir günü haline geldi. Sabahları şehre giden trenlerine yetişmek için evi terkettiklerinde bay Sunbury ile Herbert’in yaptığı ilk şey uçurtma havası olup olmadığını anlamak için göğe bakmaktı. En çok sevdikleri belirsiz rüzgarlı ve fırtınalı havalardı. Bu onlara maharetlerini sergilemek için en uygun şansı sağlardı. Bütün akşamları bu mevzuu konuşurlar, kendilerinkinden daha ufak olan uçurtmaları küçümser, daha büyük olanlardan ise gıpta ile bahsederlerdi. Diğer uçurtmacıların tarz ve usullerini, en az boksözlerinveya futbolcülerin rakiplerini kritik etmeleri kadar hararetle tartışırlardı. Tek ihtirasları, herkesinkinden daha büyük ve daha çok yükseğe çıkabilen bir uçurtmaya sahip olmak idi artık... 21. doğum gününde Herbert’e verdikleri uçurtma için küçük bir davul kenarına sarılmış piyano teli kullanılmıştı. Fakat bu bile Herbert’i tatmin etmedi. Her nasılsa birisi tarafından bir kutu uçurtma icad edildiğini duymuş ve bu fikir hemen kendisini cezbetmişti. Kendisinin de böyle birşey yapabileceğini düşündü Biraz çizme kabiliyeti olduğu için hemen model çizmeye koyuldu. Ufak bir model yaptırarak bir öğle sonu denemeye koyuldu. Fakat başarılı olmadı. İnatçı bir çocuktu; yenlmeyecekti. Herhangi bir yanlışlık olmuştu ve bunu düzeltmek te kendisine düşüyordu...

Derken kötü bir şey oldu; Herbert akşam yemeklerinden sonra dışarı çıkmaya başladı. Bayan Sunbury bundan pek hoşlanmadı ise de bay Sunbury onu ikna etmeye çalıştı. Nihayet çocuk 22 yaşına gelmişti; bütün zaman evde kalması sıkıcı olurdu. Ufak bir yürüyüşe çıkmak veya sinemaya gitmek istemişse bunda büyük bir sakınca olmamalıydı... Herbert aşık olmuştu!.. Bir Cumartesi akşamı, uçurtma sahasında şahane bir eğlenceden sonra açık havada akşam yemeği yerlerken, ansızın:

“Genç bir bayanı yarın çay için bize davet ettim; olur mu anneciğim?”

“Neymiişş?” dedi bayan Sunbury bir an için gramerini bile unutarak.

“İşittin, anneceğim”

“Peki bu genç bayanın kim olduğunu ve nasıl tanıştığını sorabilir miyim?”

“Adı Bevan, Betty Bevan... onunla ilk defa yağışlı bir Cümartesi öğlen sonu sinemada tanıştım. Tesadüfi bir karşılaşma idi. Yanımda oturuyordu Çantası düşünce yerden aldım, bana teşekkür etti; böylece konuşmaya başladık...”

“Yani eski bir hileye kandığını mı söylemek istiyorsun? Çantasını düşürmüş(!)”

“Yanılıyorsun anneciğim; o hoş bir kız,  gerçekten, iyi de eğitim görmüş.”

“Peki bütün bunlar ne zaman oldu?”

“takriben üç ay kadar önce”

Ooo!.. Demek üç ay önce tanıştın ve çaya yarın çağırıyorsun?”

“Herneyse, elbette o zamandan beri görüşüyorum. O ilk günkü filimden sonra müteakip Salı akşamı da birlikte sinemaya gitmeyi teklif ettim. Pek bilemeyeceğini; belki gelip belki de gelemeyeceğini söyledi. Fakat oldu ; geldi..”

“Gelirdiiii... sana geleceğini peşin söyleyebilirdim.”

“Ve o zamandan beri de takriben haftada iki defa sinemaya gitmekteyiz.”

“Demek bu kadar sık dışarı çıkmanın sebebi buymuş!..”

“Doğru; fakat bak anneciğim, onu size zorla yük etmek istemem. Eğer gelmesini istemiyorsan, başının ağrıdığını söyler ve dışarıda bir yere götürürüm.”

Bay Sunbury, “Pekala Herbert, anneciğin onu çaya kabul edecek; değil mi sevgilim? Sadece ne var ki, annen yabancılardan pek hoşlanmaz; zaten hiç sevmedi onları.”

“Ben kendi başıma yaşarım” dedi bayan Sunbury, acı bir şekilde. “Ne iş yaparmış?”

“Şehirde bir daktilo bürosunda çalışıyor ve eğer ev diyebilirseniz, bir evde kalıyor. Biliyor musunuz, annesi ölmüş, babası da yeniden evlenmiş; üç de çocukları olmuş. Üvey annesi ile geçinemiyormuş. Herzaman kötüleme tahkir ve dır dır, diyor.”

Bayan Sunbury özen taşıyan bir çay hazırladı. Henüz hiç kullanmamış oldukları oturma odasındaki masanın küçük süslerini çıkarıp üzerine bir masa örtüsü serdi. Çay takımını ve yine henüz hiç kullanmamış oldukları demliği çıkardı; börek yaptı, pasta hazırladı, ince yağ ve ekmek dilimleri kesti.

Samuel’ine, “Bizim kimseye benzemediğimizi  görmesini istiyorum” dedi.

Herbert Miss Bevan’ı getirmeye gitti. Bay Sunbury, Herbert’in, Miss bevan’ı yanlışlıkla her zaman yemek yiyip oturdukları yemek odasına götürmesi ihtimaline karşı onları kapıda karşıladı. Genç bayanı oturma odasına alırken Herbert, çay masasına hayretle şöyle bir göz attı.

Herbert: “Anneciğim işte Betty” dedi.

“Miss Bevan sanırım” diye mükabele etti annesi.

“Doğru, fakat beni Betty diye çağırın; olmaz mı?”

“Belki bunun için tanışıklığımız henüz biraz erken” dedi bayan Sunbury kibarca; “oturmaz mısınız, miss Bevan?”

Gariptir ki, belki hiç te garip değil, bayan Sunbury’ye Betty, yaşına göre çok bilmiş gözüktü. O da, bayan Sunburuy’nin keskin özelliklerini, oldukça parlak küçük gözlerini taşıyordu. Fakat dudakları parlak kırmızı boyalı, yanakları hafif allık sürülmüş ve kısa siyah saçları dalga yaptırılmıştı. Bayan Sunbury, bütün bunları bir bakışta farketti ve hemen şık sun’i ipek elbisenin, mübalağalı derecede yüksek topuklu ayakkabılarının ve başındaki cafcaflı şapkasının kaça mal olmuş olabileceğini kuruşuna kadar hesap etti. Entarisi pek kısa idi ve ten renkli çorabını oldukça teşhir ediyordu... Betty’nin makyaj ve giyimini tasvip etmeyen bayan Sunbury, bir an için hoşnutsuzluk izhar ettiyse de, daha evvel bir hanımefendi gibi davranmaya karar vermiş olduğu için ilkin işler iyi gitti. Hiç kimse bir hanımefendi gibi nasıl davranılacağını bayan Sunbury’den daha iyi bilemezdi. Çayları doldurdu ve Herbert’ten bir bardağını hanım arkadaşına vermesini istedi.

“Samuel hayatım, biraz yağla ekmek veya börek alıp alıp almayacağını bayan Bevan’a sorsana!..”

Samuel, kaba usulü içinde iki tabak uzatarak, “ikisinden al!” dedi, “iyi yemek yiyen kimseleri görmek hoşuma gidiyor.”

Betty, mütereddit bir tarzda ucundan tutarak tabağına bir dilim ekmekle yağ ve bir dilim de börek kondurdu. Bayan Sunbury, kibarca ve arkadaşça, havadan sudan bahisler açtı. Betty’nin gittikçe ne yapacağını bilemez hale gelip huzursuzlandığını görmekten memnun oluyordu. Daha sonra pastayı keserek büyük bir parçasını misafirinin önüne sürdü. Betty bir az ısırdı, fakat tabağına koyarken yere düşürdü.

“Oh, afedersiniz” dedi ve yerden kaldırdı.

Bayan Sunbury, “zararı yok başka bir parça vereyim”dedi.

“Oh, zahmet etmeyiniz, o kadar titiz doeğilim, yer temizdir”

Bayan Sunbury, alaylı bir tebessümle, “umarım temizdir fakat yere düşmüş bir pastayı size yedirmeyi düşünemem. Onu buraya getir Herbert, bayan Bevan’a biraz daha vereyim.” Dedi.

“Daha fazla istemiyorum bayan Sunbury, gerçekten istemiyorum.”

“Üzüldüm, pastamı sevmediniz demek, bilhassa sizin için yapmıştım.” Bir parça ağzına alıp, “tadı benim hoşuma gitti.”

“Onun için değil bayan Sunbury, çok güzel olmuş; sadece şu var ki, aç değilim.”

Betty daha fazla çay almayı da reddetti. Bayan Sunbury, Betty’nin çaydan kurtuluşuna memnun olduğunu farketti. Kendi kendine, “sanırım yemeklerini mutfakta yiyorlardır.” Dedi. Herbert bir sigara yaktı.

Betty, “Bi cigarada bize ver, Herb” dedi, “Bir sigara için ölüyorum.”

Bayan Sunbury bir kadının sigara içmesini hiç hoş karşılamazdı ama kaşlarını hafifçe kaldırmakla yetindi.

“Biz onu Herbert diye çağırmayı tercih ederiz” dedi.

Betty, bayan Sunburuy’nin baştanberi herşeyi kendisini huzursuz etmek için yaptığını anlamayacak aptal değildi. Rakibine yüklenmek için bir fırsat yakalamıştı nihayet.

“Biliyorum” dedi. “bana adının Herbert olduğunu söylediği zaman neredeyse bir kahakaha patlatacaktım. Birine Herbert diye seslenildiğini düşünün; bence büyük bir şaka bu.”

“Oğluma vaftizinde verilen ismini beğenmediğinize üzüldüm bayan Bevan. Pek güzel bir isim olduğunu sanıyorum ben; tabii bu bir kimsenin hangi sınıf bir insan olduğuna bağlı...”

Herbert vaziyeti kurtarmak için atıldı:

“Anneciğim, dairede de beni hep Bertie diye çağırıyorlar.”

“O zaman söyleyebileceğim tek şey, onların bir sürü alelade kimseler olduğudur.”

Bayan Sunburuy asil bir sükunete gömüldü ve konuşma olduğu kadarıyla Bay Sunbury ile Herbert arasında sürdürüldü..Mamafih Betty’nin gücenmiş olduğunu anlamak bayan Sunbury’yi memnun etmemiş değildi.Kızın gitmek istediğinin, fakat vaziyeti nasıl ayarlayacağını kestiremediğinin de farkına vardı. Yardım etmemeye kararlı idi. Nihayet Herbert insiyatifi ele aldı.

“Pekala Betty, sanırım yola koyulmak zamanımız geldi. Ben de seninle yürüyeceğim.” Dedi.

Bayan Sunbury ayağa kalakarak:

“Hemen gitmeniz şart mı? Ne güzel oturuyorduk.” Dedi.

Gençler ayrıldıktan sonra bay Sunbury vaziyeti yoklamak için, “hoş bi kız” dedi.

“Hıhh.. hoşmuş. Baştan ayağı boya ve pudra. İnan bana, saç tuvaletsiz ve yüzü yıkanmış olsa çok farklı gözükür. Adi, adi bir kız, pislik kadar adi...”

Bir saat sonra Herbert döndü.

Kızgındı:

“Buraya bak Anne! Zavallı kızcağıza böyle davranmakla ne yapmak istiyorsun? Utandım senden sadece...”

Bayan Sunbury parladı:

“Annenle öyle konuşma, Herbert! Böylesi bi gadını benim evime sokmaman gerekirdi. Adi, adi bi gız , pislik kadar adi.”

Bayan Sunbury kızdığı zaman sadece grameri bozulmakla kalmıyor, aynı zamanda (k)ları telafuzuna da dikkat edemiyordu. Herbert annesinin ne söylediğine bakmaksızın:

“Betty hayatında böylesine hakaret görmediğini söyledi. Teskin etmek için görülmedik bir zahmet çektim...”

“her neyse; o kız bir daha buraya gelmeyecek. Sana doğrudan bunu söylüyorum.”

“O senin fikrin; ben onla nişanlıyım bile...”

Bayan Sunbury soludu:

“Değilsin”

“Evet nişanlıyım. Bunu çok uzun zaman düşündüm. Şimdi böyle altüst olduğunu görünce ona acıdım ve evlenme teklifimi yaptım. İkna etmek için hayli gayret sarfettim diyebilirim.”

Bayan Sunbury, “aptal!.. Aptal!..! diye bağırdı.

Sonra görülmedik bir kavga oldu. Bayan Sunbury ile oğlu birbirlerine girdiler. Her ne zaman zavallı Samuel araya girmek istediyse her ikisi birden kabaca ‘kes sesini’ diyerek susturdular Sonunda Herbert evden fırladı çıktı ve bayan Sunbury kızgınlık içinde gözyaşları döktü.

Ertesi gün olan hadiseden hiç bahsetmediler. Bayan Sunbury Herbert’e soğuk bir kibarlık içinde, Herbert ise sessiz ve asık suratlı idi; akşam yemeğinden sonra dışarı gitti. Cumartesi günü öğleden sonra meşguliyeti olduğnu ve kendileri ile üçurtma sahasına gidemeyeceğini söyledi.

Bayan Sunbury sert bir şekilde, “sensiz gidebiliriz sanıyorum.” Dedi.

Deniz kenarında geçirecekleri mutat 15 günlük tatil zamanı yaklaşıyordu. Her zaman ‘Hern Koyu’na giderlerdi. Çünkü bayan Sunbury orada her zaman iyi tabakadan kimseler bulunabileceğini söylüyordu. Senelerce hep aynı motel odalarını kiralamışlardı. Bir akşam olabildiği kadar tabii bir tarzda Herbert:

“Anne, bir ara yazıp ta benim bu yıl odamı istemediğimi bildirsen iyi olur  Betty ile evleniyoruz ve balayını güney sahillerinde geçireceğiz.” Dedi.

Bir an odaya bir ölü sessizliği çöktü. Bayan Sunbury zorlukla: “biraz ani değil mi Herbert” dedi.

“Betty’nin işyerinde tasfiye var; şimdi işsiz. Biz de hemen evlenmemizin daha iyi olacağını düşündük. Debney caddesinde iki oda bir ev kiraladık ve tasarruf sandığındaki paramla da döşüyoruz.”

Bayan Sunbury bir kelime bile söylemedi. Ölü gibi sarardı ve ince yanaklarında gözyaşları yuvarlanarak aktı...

Herbert, “oo, hadi anne, bu kadar mesele yapma” dedi. “insan nasıl olsa bir gün evlenecektir. Babam seninle evlenmemiş olsaydı ben şimdi burada olurmuydum?”

Bayan Sunbury, sabırsız bir elle hemen gözyaşlarını sildi:

“Baban benimle evlenmedi; ben onunla evlendim. Dengeli ve hürmete şayan bir insan olduğunu biliyordum. İyi bir koca ve iyi bir baba olacağını anlamıştım. Hiçbir zaman pişman olacak bir sebep te olmadı; baban için de tabii. Doğru değil mi Samuel?”

Samuel çabucak, “dos doğru!”dedi.

Herbert, “biliyor musun, Betty’yi tanıdığın zaman seveceksin, anne. Hoş bir kız; gerçekten hoş. Onda sana benzer çok şey bulacağına eminim. Ona bir şans ver.”

“Ölümü çiğnemeden bu eve adım atamaz  o.”

“Bu saçma anne; niçin? Biraz makul olsan herşey aynı şekilde devam eder. Demek istiyorum ki, her zaman yaptığımız gibi Cümartesi öğle sonları uçurtma uçurmaya gidebiliriz. Yalnız nişanlı olduğum şu günlerde biraz zor oldu. Biliyor musun, uçurtma uçurmanın zevkini bilmiiyor daha. Buna yanaşacak ve evlendikten sonra farklı olacak; sen ve babamla gelip uçurtma uçurabileceğim. Bu apaçık.”

“O senin hüsnü kuruntun; her ne ise, sana söyliyeyim ki, eğer o kadınla evlenirsen benim uçurtmamı ucuramazsın. Onu sana vermemiştim; ev masraflarımdan yaptığım tasarrufla almıştım. O benim anlıyor musun.”

“Öyle olsun; senin olsun. Betty, onun her şekliyle bir çocuk oyunu olduğunu ve bu yaşta uçurtma uçurmaktan sıkılmam gerektiğini söylüyor.”

Herbert ayağa kalktı ve bir daha sinirle kendini dışarı attı. İki hafta sonra evlendi. Bayan Sunbury, düğüne gitmeyi reddetti. Tabii, Samuel’in de gitmesine müsaade etmeyecekti. Tatillerine çıktılar ve döndüler. Normal yaşantılarını sürdürmeye devam ettiler. Cümartesi öğle sonları Herbertsiz sahaya gidip, dev üçürtmalarını uçurdular. Bayan Sunbury oğlunu hiç anmadı. Onu affetmemeye kararlı idi. Fakat bay Sunbury, sabah trenlerinde oğlu ile karşılaşıyor ve aynı kompartmana girebildikleri zamanlarda biraz konuşabiliyorlardı. Bir sabah Sunbury gökyüzüne bakarak:

“Bu gün uçurtma havası var.” Dedi.

“Annemle hala uçurtmaya gidiyor musunuz?”

“Ne sanıyorsun? O da benim kadar maharet kazandı. Yukarıya iğnelenmiş etekleri ile tepe aşağı koşarken görmelisin onu. İnan bana,bu işi daha evvel bu kadar benimsediğini hiç hatırlamıyorum. Koşmayı sorsan, benden çok daha iyi koşabiliyor.”

“Güldürme beni baba!”

“Kendine bir uçurtma almayışına şaşıyorum Herbert; ona çok düşkündün.”

“Öyle idim biliyorum. Bir defasında teklif ettim, ama sen kadınların ne olduklarını bilirsin; Betty, ‘yaşının adamı ol’ dedi. Çocuk üçürtması istemem elbet; büyükleri de çok para tutuyor. Evi tefrişe başladığımız zaman, Betty: en iyisini almak üzün vadede daha iyidir demişti. Taksitle satış mağazalarından birine gittik . Her ay kira ile taksitleri ödedikten sonra geriye ne kalır ki! Şu anda elimizdeki para ancak idaremize yetecek kadar. İki kişiyi beslemenin bir kişiyi beslemekten pek daha fazla masraf tutmayacağını söylerler. Benim şimdiye kadar ki tecrübem bunu doğrulamıyor.”

“Betty çalışmıyor mu?”

“Hayır senelerce çalıştıktan sonra artık evlenmiş olduğunu ve pek zora gelemeyeceğini, biraz rahatına bakacağını söylüyor. Tabii, evi temiz tatmak ve yemek pişirmek için de biri lazım.”

Bu altı ay böylece devam etti. Bir Cumartesi  öğle sonu, herzamanki gibi uçurtma sahasında iken Bayan Sunbury, kocasına:

“Benim gördüğümü sen de gördün mü?”

“Herbert’i gördüm; eğer kastın oysa. Sinirini bozacağını sandığım için sana söylemedim.”

“Onunla konuşma; görmemiş gibi davran.”

Herbert boş seyirciler arasında duruyordu. Ebeveyni ile konuşmak için hiç bir teşebbüste bulunmadı. Ama, bütün dikkatiyle evvelce sık sık uçurduğu büyük uçurtamayı takip ettiği Bayan Sunbury’nin gözünden kaçmadı. Hava serinlemeye başlayınca Bay ve bayan Sunbury’ler evlerine döndüler. Bayan Sunbury’nin gözleri fitneyle parlamıştı. Samuel:

“Gelecek Cumartesi de gelip gelmeyeceğini merak ediyorum.” Dedi.

“Bahse karşı olmasaydım, geleceğine seninle bahse girerdim Samuel; kaç zamandır bu günü bekliyordum...”

“Neyi bekliyordunn??”

“Onun buradan, uçurtmadan ayrılamayacağını ta başından biliyordum.”

“Onun buradan, uçurtmadan ayrılamayacağını ta başından biliyordum!..”

Doğru idi; müteakip Cumartesi ve bunu takip eden Cumartesiler Herbert sahaya devam etti. Aralarında hiç bir temas olmadı. Herbert, sadece bir müddet uçurtmalara bakıp durdu ve sonra da sessizce uzaklaştı. İşler birkaç hafta böylece devam ettikten sonra Sunbury’ler Herbert’e bir sürpriz yaptılar. Daha evvel kendi uçurduğu büyük uçurtmayı bırakıp sahaya kendi tasarladığı modele göre yapılmış kutu şeklinde yeni bir uçurtma getirdiler. Herbert, bunun diğer uçurtmacılar arasında pek büyük bir ilgi uyandırdığını gördü. Herkes etrafında toplanıyor ve bayan Sunbury rahat ve akıcı bir şekilde uçurtma hakkında izahat veriyordu. İlk defa Samuel tepe aşağı koştuğu zaman uçurtma havalanmadı ve kötü bir şekilde yere düşüp yuvarlandı. Herbert yumruklarını sıktı, dişlerini gıcırdattı. Modelinin başarısızlığına dayanamamıştı. Bay Sunbury tekrar tepeye çıktı. Bu sefer uçurtma havalanmıştı. Etraftakilerden bir alkış koptu. Bir müddet sonra Samuel uçurtmasını aşağıya çekti ve tekrar tepeye çıkardı. Bayan Sunbury oğluna yaklaşarak:

“Bir denemek ister misin, Herbert?”

Herbert içini çekti.

“ Evet anne, bir denemeliyim.”


alışalım diye küçük yaptırdık. Eski modellere benzemiyor. Fakat büyük bir model  için de her şey hazır. Onunla bir kere alıştıktan sonra uygun rüzgarda iki mil yükseğe çıkmanın mümkün olduğunu söylüyorlar.”

Bay Sanbury de onlara katıldı.

“Samuel, Herbert uçurtmayı bir denemek istiyor!”

Bay Sunbury memnunluk ifade eden bir tebessümle uçurtmayı Herbert’e uzattı. Herbert, tutması için şapkasını annesine verdi ve sonra bayır aşağı hızla koştu. Uçurtma, çok güzel bir şekilde havalandı. Onun havalanışını seyrederken göğsü sevinçle kabardı. Küçücük siyah bir şeyin böyle tatlı yükselişini görmek büyük bir zevkti. Ama bunu seyrederken bile yaptırmakta oldukları büyük uçurtmayı aklından çıkarmadı. Bunu onlar, anne ve babası uçurtamazlardı. Havada iki mil yükseldiğini söylemişti annesi.. hey be!..

“Niçin gelip bir bardak çay içmiyorsun. Yaptıracağımız yeni uçurtmanın taslaklarını gösterirdik. Belki bazı tavsiyelerin olabilir.” Dedi bayan Sunbury.

Herbert tereddüt etti. Evden çıkarken Betty’ye biraz bacaklarının açılması için yürüyüşe çıkacağını söylemişti. Betty onun her hafta sahaya geldiğini henüz bilmiyordu ve o anda kendisini beklemekte idi. Fakat içinde mukavemet edilmez şiddette bir dürtü vardı.

“Gelsem fena olmaz” dedi.

Çaydan sonra yeni uçurtmanın malzemelerine baktılar. Daha evvel hiç görmediği yenilikleri içinde bu uçurtma muazzam bir şeydi. Ayrıca çok ta pahalıya mal olacaktı.

“Bunu siz kendi kendinize uçuramazsınız” dedi.

“Deneyebiliriz.”

Herbert mütereddit bir şekilde:

“Sanırım ilk vehlede benim yardım etmemi arzulamazsınız” diye sordu.

“Pek fena bir fikir olmasa gerek” dedi, bay Sunbury.

Herbert eve döndüğünde vakit hayli geç olmuştu; düşündüğünden de geç... Betty, huzursuz bir halde idi:

“Nerelerdeydin Herb? Öldün sandım. Akşam yemeği, herşey seni bekliyor.”

“Bazı arkadaşlarla karşılaştım; biraz çene çaldık.”

Betty, şöyle keskin bir göz attı ve hiçbirşey söylemedi. Canı sıkılmıştı.

Yemekten sonra Herb sinemaya gitmeyi önerdiyse de Betty reddetti:

“İstiyorsan sen git, benim için önemli değil.”dedi.

Müteakip Cumartesi Herbert yine sahaya gitti. Ve annesi yine uçurtmayı uçurmasına müsaade etti. Yenisini sipariş vermişlerdi. Üç haftaya kadar alacaklarını ümit ediyorlardı. Biraz sonra annesi Herbert’e:

“Elizabeth burada”dedi.

“Betty mi?”

“Seni gözetliyor...”

Bu Herbert’te hoş olmayan bir etki yaptıysa da umursamazmış gibi davrandı.

“Gözetlesin önemi yok” dedi.

Fakat, Herbert’in sinirileri bozulmuştu; anne ve babasıyla çaya gidemedi. Doğruca eve döndü. Betty kendisini bekliyordu.

“Demek çene çaldığın arkadaşlar onlarmış. Zaten bir süredir ki, Cumartesi öğlen sonları yürüyüşe çıkmalarındahn şüphelenmiştim. Sen koca adam, uçurtma uçuruyorsun ha!.. Çok çirkin buluyorum.”

“Senin nasıl bulduğun bana vız gelir. Eğer sen beğenmiyorsan benim için önemli değil; katlanacaksın.”

“Bunu kabul etmeyeceğim; sana açık söylüyorum. Kendini aptal yerine koymanı kabul etmeyeceğim.”

“Ben çocukluğumdan beri her Cumartesi uçurtma uçurdum; istediğim sürce de uçuracağım!”

“O dişi köpek sadece seni benden ayırmak istiyor. Ben bilirim on... Eğer adam olsaydın, o bana öyle muamele ettikten sonra onunla bir daha konuşmazdın.”

“Onun hakkında böyle konuşamazsın; o benim annem. İstediğim kadar onu görmek hakkımdır benim.”

Münakaşa saatlerce devam etti; Betty bağırdı, Herbert bağırdı. Her ikisi de inatçı olduklarından daha evvel de bazı ufak tartışmaları olmuştu. Fakat bu onların şimdiye kadar ki ilk ciddi kavgaları idi. Pazar günü ve haftanın geri kalan diğer günlerinde aralarıında zahiri bir sükunet oldu ise de biribirleri ile konuşmadılar. Tesadüfen müteakip iki Cümardtesi sağanak halinde yağışlı geçti. Betty, sağanağı gördükçe kendi kendine gülümsedi. Herbert sukut-u hayale uğradıysa da hiç belli etmedi. Kavganın hatırası nisbeten gölgelendi. İki oda içinde yaşamak, aynı yatakta yatmak farklılıklarını unutmalarını ve anlaşmalarını zorunlu kılıyordu. Betty, Herbert’ine karşı nezaketli olmak için özel bir gayret gösterdi. Zaten kızdırıldığı zaman ne yapabileceğini göstemiş olduğunu sanıyordu. Herbertse onun kimse tarafından istismar edilemeyecek bir kadın olduğunu zaten bildiği için makul davranıyordu. Aslında Herbert oldukça cömert ve iyi bir koca idi.

Fakat onbeş gün kötü havadan sonra açtı.

Sabah trenini beklerken platformda karşılaştıkları zaman Bay Sunbury, “yarın iyi bir uçurtma havası olacağa benzer.” Dedi. “Yeni uçurtma da geldi.”

“Geldi mi?”

“Annen senin de gelip bize yardım etmeni elbette arzuladığını söylüyor. Fakat kimsenin karı ile koca arasına girmeye hakkı yoktur. Eğer Betty’den korkuyorsan gelmemen daha iyi olur demek istiyorum. Sahada son derece iştihalı bir genç tanıdım; onu uçurabilecek bir kimse varsa o da kendisi olduğunu söylüyor.”

Herbert’i bir kıskançlık duygusu kapladı.

“Hiçbir yabancıyı dokundurmayın uçurtmamıza. Yarın orada olacağım.”

“Sen yine de bir düşün Herbert. Gelmesen de olur; biz durumunu biliyoruz.”

Herbert kısaca: “GE LE CE ĞİM” dedi.

Böylece ertesi gün şehirden döndüğünde Herbert iş elbiselerini değiştirdi. Betty yatak odasına geldi:

“Ne yapıyorsun?”

Herbert neşeyle, “elbiselerimi değiştiriyorum” dedi. Çok heyecanlı olduğu için, sırrını saklayamadı: “Yeni uçurtmaları gelmiş ben uçuracağım.”

“Oh, hayır, uçurmayacaksın; bırakmam” dedi Betty.

“Aptal olma Betty. Ben gideceğimi söyledim ve gideceğim. Senin isteyip istememen önemli değil benim için; bunu kabul edeceksin.”

“Bırakmayacağım;  işte bu kadar.”

Betty kapıyı kapadı ve önüne geçti. Gözleri parladı, çenesi gerildi. Kendisi ufak tefek birşey, Herbert ise, uzun kuvvetli bir adamdı. Betty’nin iki kolundan tutup yolundan kenara çekti. Fakat Betty, Herbert’in dizine bir tekme attı.

“Çenen bir yumruk indirmemi mi istiyorsun?”

“Eğer gidersen geri gelme!” diye bağırdı Betty.

Her ne kadar çırpındı tekmelendi ise de Herbert onu kollarından havaya kaldırıp yatağın üstüne fırlattı ve evden çıktı.

Küçük kutu uçurtmanın sahada uyandırdığı heyecan şimdikinin yanında bir hiçti. Fakat havalandırmak hayli zor oldu. Ne kadar koştu, soludu ve diğer ateşli uçurtmacılardan yardım gördü ise de Herbert uçurtmayı havalandıramadı.

“Zararı yok!” dedi, “Yakında usulünü kavrayıp alışacağız. Bu gün rüzgar uygun değildi, hepsi bu kadar.”

Anne ve babası ile çaya gitti. Eski günlerde olduğu gibi çene çaldılar. Betty’nin kendisi için hazırladığı sahneyi hayal edemediği için, sohbeti hayli uzattı. Fakat akşam yemeğini hazırlamak üzere Bayan Sunbury mütfağa girince Herbert te evine gitmek zorunda kaldı. Betty, gazete okuyordu. Gözünü şöyle bir kaldırdı:

“Paketin hazır.” Dedi.

“Neyim?”

“Söylediğimi işittin. Sana giderken geri gelmemelisin demiştim. Seninle hiç bir ilgim kalmadı. Herşeyini paket ettim. Yatak odasında.”

Herbert bir an hayretle Betty’ye baktı. O tekrar gazete okurmuş gibi yaptı. Betty’ye iyi bir sopa çekmek geldi içinden,

“Pekala, istediğin gibi olsun” dedi.  

Yatak odasına gitti. Çamaşırları bir bavula yerleştirilmiş ve geri kalan herşeyi Betty tarafından kahve rengi bir kağıt içine paket edilmişti. Çantayı bir eline, paketi diğer eline alıp tek kelime bile söylemeksizin oturma odasından geçerek evi terk etti. Annesinin evine gitti; zili çaldı. Bayan Sunbury kapıyı açtı ve Herbert:

“Evime geldim, anne” dedi.

“Geldin mi Herbert? Odanı hazırlamıştım. Eşyalarını indir ve içeri gir. Henüz yemeğe oturuyorduk.” Yemek odasına girdiler. “Samuel, Herbert geldi; koş, bira al.”

Yemekte ve yemekten sonra Herbert Betty’den çekmiş olduğu sıkıntıları anlattı.

Sözü bitince bayan Sunbury: “Neyse Herbert, kurtuldun artık” dedi, “Onun sana karı olamayacağını söylemiştim; adi adi bir kız, pislik kadar adi. Sense daima iyi yetiştirildin.”

Bütün hayatı boyunca kullandığı kendi yatağında uyumak ve sonra da Pazar sabahı kalkıp traş olmadan kahvaltı yapıp gazetesi “News of the World” okumak Herbert’in hoşuna gitti.

Bayan Sunburuy, ‘Bu sabah kiliseye gitmeyeceğiz” dedi, “senin sinirlerin bozuktur Herbert, bugün herşeyi kolayına alacağız.”  Hafta boyunca daha çok uçurtma hakkında konuştular, ama Betty hakkında da çok şey söylediler; Betty’nin neler yapabileceğini müzakere ettiler.

Bayan Sunbury, “Tekrar seni elde etmeye çalışacak” dedi.

Herbert: “Bunu yapmasına imkan kalmadı.”

Babası: “ona bakmak zorunda kalacaksın.” Dedi.

Bayan Sunbury: “Niçin bakacakmış” diye bağırdı. “onunla hile yaparak evlendi ve şimdi de kendisi için kurmuş bulunduğu yuvadan kovdu.”

Herbert, “beni yalnız bırektığı sürece hakkı olanı vereceğim” dedi.

Hergün kendini daha rahat hissediyordu Herbert. Gerçekten de yavaş yavaş sanki o evden hiç ayrılmamış gibi hissetmeye başladı ve sepetine çıkıp yerleşen bir fino gibi eve yerleşti. Annesinin elbiselerini fırçalaması, çoraplarını onarması hoşuna gitti. Annesi ona daima yediği ve en çok sevdiği yemekleri yediriyordu. Betty, derme çatma neviden bir aşçı idi. Hele ilk sıralar piknik yapar gibi komik olmuştu. Yemekleri de ağza alınacak cinsten değildi. Herbert annesinin ‘taze yiyeceklerin konservelerden daima daha iyi olduğu şeklindeki fikrini hiç unutmamıştı. Konserve balık yemekten bıkmıştı. Sonra, içinde rahat hareket edilebilecek geniş bir evde olmak, biri aynı zamanda mutfak olarak kullanılan kümes gibi küçük iki odaya tıkılmaktan çok daha iyi idi.

Bir defasında annesine: “Hayatımda evimi terkederken yaptığım hatadan daha büyüğünü işlememiştim, anne” dedi.

“Biliyorum Herbert, fakat geri döndün ve bir daha da terketmen için herhangi bir sebep olmayacak.”

Cüma gunu ücret aldı ve henüz akşam yemeğini bitirmemişlerdi ki, kapının zili çaldı..

“O; Betty.” dediler, hep birden.

Herbert sarardı; annesi öğluna şöyle bir göz attı ve:

“Onu bana bırak; ben muhatap olacağım” dedi.

Kapıyı açtı. Betty eşikte dikilmişti. Bayan Sunbury’yi itip içeri girmek istedi fakat Bayan Sunbury ona mani oldu.

“Herb’i görmek istiyorum.”

“Ğöremezsin; dışarıda”

“Hayır değil. Babası ile eve girdiklerini gördüm; geri dışarı da çıkmadılar.”

“Her ne ise, o seni görmek istemiyor. Eğer huzursuzluk yapmaya kalkarsan polisi çağırırım.”

“Haftalık paramı istiyorum.”

“Zaten onu sırf bunun için istemiştin.” Dedi ve cüzdanı uzattı. “7 pound  var.”

“yedibuçuk sterlin mi? Haftalık kira 2 pound.”

“Sadece bu kadar alacağın para. Burada kendi masrafları için de para harcayacak; değil mi?”

“Sonra mobilyanın taksitleri de var.”

“Zamanı geldiğinde onu ayrıca düşüneceğiz. Parayı istiyor musun, istemiyor musunu?”

Karışık, bedbaht, kaşları yıkılmış ve ne yapacağını bilemez halde Betty kalakaldı. Bayan Sunbury parayı avucuna tıktı, kapıyı yüzüne çarptı ve tekrar yemek odasına döndü.

“Tam ağzının payını verdim”dedi.

Zil tekrar tekrar çaldı fakat cevap vermediler ve biraz sonra durdu. Betty’nin gitmiş olduğunu tahmin ettiler.

Ertesi gün hava güzeldi. Tam uygun bir esinti vardı havada. Herbert iki üç denemeden sonra büyük kutu uçurtmayı havalandırmanın yolunu bulmuştu. İpi çözdükçe havada yükseliyor da yükseliyordu. Annesine heyecanla:

“Bir mil yükseldi” dedi.

Hayatında böylesine heyecan duymamıştı. Birkaç hafta geçti. Betty’ye, kendisi veya aile fertlerinden birini rahatsız etmediği sürece, her Cümartesi ‘ sterlin içeren bir posta çeki alacağını ve zamanı gelidikçe de mobilyaların taksitlerinin taraflarından ödeneceğini belirten, Herbert adına, bir mektup tanzim ettiler. Bayan Sunbury mobilya taksitlerine çok karşı çıktıysa da Bay Sunbury, bir defacık için ondan farklı düşündü ve Herbert’e bunu böyle yapmanın doğru olacağını ifade etti. Herbert, yeni uçurtmanın sırrını tam öğrendi ve onunla büyük işler yapar hale geldi. Diğer uçurtmacılarla yarışma zahmetine katlanmasına artık lüzum kalmamıştı; onların klasının çok üstüne çıkmıştı artık. Cumartesi öğlen sonları onun ihtişam anları idi. Etrafında uyandırdığı hayranlıktan büyük zevk duyuyor ve daha az başarılı uçurtmacılar kendisine gıpta ediyorlardı. Sonra bir akşam babası ile eve yürürlerken Betty önlerini kesti:

“Merhaba Herb” dedi.

“Merhaba”

“Kocamla yanlız konuşmak istiyorum Bay Sunbury”

Herbert bozuk bir tarzda: “Bana söylemen icap eden, babamın işitemeyeceği hiçbir şey yoktur” dedi.

Betty tereddüt etti. Bay Sunbury huzursuzlandı; gidip kalmak arasında hangisini yapacağını bilemedi.

“Peki, öyleyse” dedi Betty, “Eve dönmeni istiyorum, Herb. O akşam eşyalarını paket ettiğim zaman gitmeni istememiştim. Sadece seni korkutmak için yapmıştım. Çok sinirli idim. Yaptığım için özür dilerim. Bir uçurtma için kavga etmek çok aptalca bir şey.”

“Her ne ise. Geri gelmiyorum; anlıyor musun? Beni kapı dışarı ettiğin zaman, bana yaptıklarının en iyisini yapmış oldun.”

Gözyaşları Betty’nin yanaklarından aşağı doğru yuvarlanmaya başladı.

“Fakat seni seviyorum, Herb. Eğer o saçma uçurtmanı uçurmak istiyorsan uçur yine. Artık üstünde durmayacağım; yeter ki gel.”

“Çok teşekkür ederim. Fakat bu yeterli değil artık; nasıl bahtlı biri olduğumu anladım ben. Hayatımın sonuna kadar yetecek evlilik hayatı da yaşadım. Hadi baba!..”

Hızla yollarına devam ettiler.  Betty, onları takip için hiçbir teşebbüste bulunmadı. Müteakip Pazar kiliseye gitiler ve akşam yemeğinden sonra Herbert bir bakmak üzere, üçürtmayı sakladıkları bodruma indi. Ondan çok uzak kalamıyordu. Üzerine titriyordu adeta uçurtmasının. Bir dakika sonra elinde bir balta ile, yüzü bembeyaz, koşarak telaşla geri geldi:

“Parçalamış!.. Bununla yapmış!..”

Sunbury’ler bir korku ve şaşkınlık içinde bodruma seğirttiler. Herbert’in söylediği doğru idi. Balta ile vahşice saldırılmıştı. Tahta iskelet parça parça idi ve makarası ufalanmıştı adeta.

“Biz kilisede iken yapmış olmalı; gidişimizi gözetlemiş, öyle yapmış.”

“Fakat içeri nasıl girmiş?” diye sordu bay Sunbury.

“İki anahtarım vardı. Eve geldiğim zaman, baktım birisi yok yanımda. Ama aklıma böyle birşey hiç gelmemişti.”

“Onun yaptığından emin olamazsın. Sahada bazı kimseler de çok kıskanmışlardı. Onların yapmış olması da ihtimal dahilindedir.”

Herbert: “Her ne ise birazdan anlayacağız. Gidip soracağım kendisine, eğer o yapmışsa öldüreceğim onu.”

O kadar hiddetli idi ki, Bayan Sunbury bile korktu:

“Sonra da cinayet icin kendini astır. Hayır Herbet gitmene izin vermiyorum. Birak baban gitsin; geldiğinde ne yapacağımızı oturup kararlaştırırız.”

“Doğru Herbert, ben gideyim.”  Herbert’i ikna etmek icin çok uğraştılar. Sonunda Bay Sunbury gitti; yarım saat sonra döndü.

“Tamam o yapmış bana doğrudan doğruya söyledi. Yaptığı için de iftihar ediyor. Kullandığı dili tekrar etmeyeceğim. Fakat kısacası kendisinin uçurtmayı kıskanmış olduğudur. Herbert’in kendinden çok uçurtmayı sevdiğini, uçurtmayı bu sebepten parçaladığını ve mecbur kalırsa yine parçalayacağını söyledi.”

“İyi ki bunu bana söylemedi. Bunun için beni asacaklarını bile bilsem çeker boynunu koparırdım. Neyse, bundan sonra benden bir kuruş alamayacak; hepsi bu kadar.”

Babası: “Seni mahkemeye verir” dedi.

“Bırak versin.”

Bayan Sunbury sükunet içinde, “Mobilyaların taksitinin vadesi gelecek hafta Herbert; yerinde olsam ödemem.” Dedi.

Samuel: “ O zaman mobilyaları alır geri götürürler ve şimdiye kadar ödenen bütün paralar heba olur.”

Bayan Sunbury, “Peki ne olacak?” diye cevapladı kocasını; “Herbert buna katlanabilir. O kadından kurtuldu ve biz de oğlumuza tekrar sahip olduk ya; önemli olan bu...”

“Para bakımından iki kuruşun bile gözümde değeri yok.” Dedi Herbert; “gelip mobilyaları götürdükleri zaman Betty’nin yüzünün ne hal alacağını görebiliyorum şimdiden. Bunlar onun için çok şey ifade ediyordu. Hele de piyano...”

Böylece müteakip Cuma Betty’nin haftalığını yollamadı. Falan filan tarihte vadesi dolan taksitlerin ödenmemesi halinde mobilyaların geri alınacağı yolunda Betty’nin mobilyacılardan yollattığı mektuba da, ödemelere devam etme durumunda olmadığını, mobilyaları en uygun bir zamanda götürebilecekleri cevabını verdi. Betty onu istasyonda beklemeye ve Herbert kendisi ile konuşmayınca yol boyunca hakaretler yaparak ardından takibe koyuldu. Akşamları evlerine gelip, onları çıldırtacak dereceye gelinceye kadar zillerini çalıp çalıp kaçtı. Bay ve bayan  Sunbury Herbert’lerini dışarı çıkıp onu boğmaktan zor alıkoydular. Bir defasında taş atarak oturma odalarının penceresini kırdı. Dairesine gayrı ahlaki ve tahkir edici posta kartları yolladı. En nihayet Sulh Mahkemesine başvurup kocasının kendisini terkedip geçimi için nafaka ödemediğini şikayet etti. Herbert’e celp geldi. Her ikisi de hikayelerini hakime anlattılar. Hakim bunu acaip bir hadise olarak düşündüyse de bunu belli etmedi. Aralarında sulh için gayret etti. Fakat Herbert tekrar karısına dönmeyi katiyetle reddetti. Hakim Herbert’in her hafta Betty’ye 5 Pound ödemesine karar verdi. Herbert ödemeyeceğini söyledi. Hakim:

“O zaman hapse girersin” dedi.

Fakat Herbert ne dediğini bilerek söylemişti. Betty’nin yeniden şikayeti üzerine bir defa daha hakim huzuruna çıkarıldı. Hakim ilam hükmünü yerine getirmemesinin sebebini sordu:

“Ona para ödemeyeceğimi söylemiştim ve ödemeyeceğim; uçurtmamı parçaladı mı parçalamadı mı? Eğer hapse gönderirseniz hapse de gireceğim!”

Hakim bu sefer Herbert’e sert davrandı: “Çok aptal bir gençmişsin” dedi; “gerekli parayı ödemen için bir hafta veriyorum. Eğer yine saçmalık yapar ödemezsen aklın başına gelinceye kadar hapsedileceksin.”

Herbert ödemedi.

Arkadaşım Ned Preston’un onunla tanışması ve benim de hikayeyi işitmem işte böyle oldu.

Ned bitirirken “ne yaparsın?” diye sordu. “Biliyor musun Betty pek fena bir kız  değil. Onu bir kaç kere gördüm. Herbert’in uçurtmasına olan aşırı kıskançlığından başka fena bir tarafı yok. Öbürü de hiçbir şekilde aptal falan değil. Gerçekten vasatın üstünde yakışıklı. Bu adamı bu derece delice uçurtma uçurmaya bağlayan ne olabilir sanıyorsun?”

“Bilemem” dedim. Uzun süre düşündüm:  Bilir misiniz; uçurtma uçurmak hakkında birşey bilmiyorum. Belki onun bulutlara doğru yükselişini seyretmek kendisine kuvvet duygusu ve göklerin rüzgarını kendi arzusuna ram eder gözükmesi bir hakimiyet duygusu veriyor. Belki de garip bir şekilde, kendisini böyle çok yukarılarda hür bir şekilde uçan uçurtma yerine koyuyor ve onu hayatın monoton seyrinden bir kaçış olarak değerlendiriyor. Pek belirgin olmayan karışık bir şekilde uçurtmanın kendisine hürriyet ve macera idealini temsil etmiş olamsı da bir ihtimaldir. Bildiğiniz gibi insan bir kere ideal virüsüne yaklanmaya görsün; onu artık kral doktorları ve cerrahları bile bundan kurtaramaz. Fakat bütün bunlar pek hayali şeyler, basitlik ve saçmalıklar bile denilebilir. Sanırım problemi insan denen hayvanın psikolojisi hakkında benden daha çok bilen birinin önüne koymak daha iyi olacak...

Yorum
Neriman OVALI hanımefendi'den...
Yazar Selami Çekmegil açık 2010-06-01 08:46:33
Neriman OVALI hanımefendi'den bu hikaye konusunda bana bir yorum geldi. Aydınlatıcı ve eleştirel nitelikli bu yorumu aşağıda Neriman hanıma teşekkürlerimle sunuyorum.  
Diyor ki Neriman hanım:  
 
"ZAVALLI HERBERT  
…iki dominant kadın.. iki kompleksli kadınla yaşamak zorunda kalan zavallı Herbert .. kazandığını sanıp ta oğlunun hayatıyla oynayan.. aşırı kuralcı, .hoşgörüden uzak bir anne... yine kompleks . yine egoizm .. yine hükmetme saygısızlığına sahip bir eş... çevremizde sık sık benzerlerini gördüğümüz çok tanıdık hikayelerden biri gibi geldi bana.. ve üzüldümmm.. kişiliğini göstermekte geç kalan ve bunu yanlış uygulayan Herbert .. mahvolmuş... Çocuklarımıza tüm imkanlarımızı verirken..tabikiii onları en iyi eğitim .. kariyer .. ekonomik güçç elde etmesine destek olurken bile ..iyi insan olmaları gerektiğini unutturmayalım... Anne beklentisiz sevmeli evlatlarını.. önce sağlıklı ve mutlu başarılı olmalarını dilerken kişiliklerini gözardı etmemeli.. bastırmamalı... saygı çerçevesinde hak aramayı öğretmeli... eş.. fedakar olmalı... karşılıklı özveriyle yürüyen mutlu evlilikler var... anne geline ..gelin anneye saygı duymalı..ve Herbert uğradığı haksızlığı böyle karşılamamalı...  
Neriman OVALI"  
 
 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 18-10-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
85711075 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net