22-11-2017
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL İÇİN YOL BİRDİR

(THERE İS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleriSAĞ TIKLAYIN
lütfen)





























 
Önerdiğimiz sayfalar:
M. SAİD ÇEKMEGİL 
anısına
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090


Nuri BİRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek



Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   kardeşimizin
(facebook sayfasından
dikkate değer görüşler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52



M.Selami Çekmegil'den
(twitter'da kısa beyan 
                ve tartışmalar)
https://twitter.com/M
SelamiCekmegil



M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!
1-
http://tr.wikipedia.org/
w
iki/Selami_%C3%87
cekm
egil
2-
http://www.biyografya.com
/biyografi/5959



    ____________________
BU SİTE
    Selami ÇEKMEGİL’in
Yeğenleri:
    MelikeTANBERK ve 
    Fatih ZEYVELİ'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGİL 
  anısına ARMAĞANIDIR!  


   Anasayfa
DİN; KÖSTEK Mİ, DESTEK Mİ? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 42
KötüÇok iyi 
Yazar M. Selami Çekmegil   
07-07-2004
                                         DİN; KÖSTEK Mİ, DESTEK Mİ?
Image Sanayi Devriminin sömürü ile Batıya sağladığı zenginlik  karşısında apışıp kalan bir kısım doğulu aydınlar(!), bir süredir, iki Cihan Savaşında Avrupa’da, Japonya’da, Kore’de, Vietnamda, Bosna’da, İrak’ta, Afrika’da sürdürülen sürekli savaşlar karşısında hayli şapşallaşmış haldedirler…(*) 

Nitekim Türkiye fikir atmosferine egemen görünümdeki idrak cücelerinin de dilinin bir pelesengi vardı: ”Rönesansla dinin dizginlerinden kurtulan Batı’nın, dindışı atılımlarla Ortaçağ karanlığını deldiği; buna karşı dinin boyunduruğundan kurtulamayan İslam aleminin hep gerileyerek bugünkü köhne konuma düştüğü...” nakaratı... Özellikle eğitim mekanizmalarına zoraki telkinlerle yerleştirilen bu yarım boyutlu nakaratın sahiplerini hemen hergün etrafımızda dinleme imkanına sahip olduğumuz için kaynak göstermeye
ve özel atıf yapmaya gerek duymuyorum. Esasen yarı aydınların, iyi niyetli olsalar dahi, “doğru” demekten kendilerini alamayacakları basit bir gözlemlemeydi bu. Ama, doğru mu?..

Evvela “Ortaçağ karanlığı”deyimi su götürür bir iddiayı içeriyor: Ortaçağ, İslam’ın asırlar boyu peygamberler yoluyla hitap ettiği insanlığa, en yaygın ve kalıcı biçimi içinde Hz.Resulullah tarafından tevdi edildiği (verildiği) zaman diliminin adıdır. Gerçi bu çağda yöresel karanlıklar, teokratik tasallutlar (tacizler), insan onurunu ayaklar altına alan feodal çalkantılar, yer yer, ve bilhassa Batıda mevcut olmuştur. Ama, insanlığın bu karanlıkları delen ışığa, teokratik tasallutu yok eden İslam’a, cehaleti ayıplayan bilimselliğe geçişi de bu çağdadır: Hurafenin saltanatını yıkarak “Hakiki mürşidin ilim olduğunu” söyleyen İslami yaklaşım, “İlmin, Çin’de (yani çok uzaklarda) olsa bile alınması gerektiği”ni bu çağda sevgili peygamberine ve sahabesi Hz:Aliy'e atfen tüm dünyaya deklere etmiştir. Hikmet’in (yani doğrunun), Mü’minin (yani insanlığın) malı olduğunu, nerede bulunursa alınması (yani benimsenmesi) gerektiğini, ilkesel bir tavır olarak empoze eden Din’in son peygamberinin bu çağda dünyayı onurlandırmaları da gözden uzak tutulmaması gereken önemli bir hadisedir. Endülüs’ten Bizans’a bütün dünya, kişiler ve toplumlar arası adalet ilkelerinin kurtarıcı egemenliğini gösteren ışığa bu çağda kavuşmuştur.

Kanımca, Ortaçağ’ın karanlık dönem olarak gösterilmesi, biraz da, sultaları (zorbalıkları) son bulan teokrat papazların, kendilerini bu karanlık saltanatlarından mahrum bırakan İslam güneşinin bu çağda üzerlerine parlamış olmasıdır. Bu tavır, onların bu güneşi perdeleme niyetlerinin açık bir tezahürü (belirtisi) ve İslam alemini de kendi karanlık dehlizlerine(koridorlarına) sürükleme arzularının bugüne süregelen bir uzantısı olarak da algılanabilir.

Bütün bunları bir tarafa bırakarak yukarıdaki nakaratın özüne inmek daha yararlı olacaktır: Acaba Batı, Rönesans’la gerçekten Din’den uzaklaşarak dindışılığa mı yönelmiştir? Bana göre hayır!.. Gerçi, papaz sultasını kırıp kilise doğmalarını toplumsal hayattan tardeden (kovan) Batı, dünyanın yuvarlaklığını ileri sürüp, Doğu alemi gibi Matematiğe (özellikle cebir’e) ve Astronomiye yönelirken, biçimsel olarak, hurafe mecmuası haline gelmiş bir dini anlayışı da gerçekten terketmiştir. Ama, bu terkediş, insanın fıtratına (yani doğuştanlığına) bir dönüş belirtmesi bakımından acaba gerçek Din’e; yöntem olarak bilimselliği benimsemesi açısından İslam’a bir yakınlaşma değil midir? İslam, bir Kur’an ayetinin de belirttiği üzere, doğruya yönelme ve hakikatı arama idealinin adıdır. Doğruyu isteme itiyadının (alışkanlığının) ilkeleşmesidir. Bu ayeti(K:72.sure, 14. ayet), “Müslümanlar ki, onlar doğruyu ararlar” diye Türkçeleştirebiliriz. Etrafımızdaki olayları ve doğanın daimi dönüşümünü gözlemlemeye davet edip bize hala düşünüp düşünmeyeceğimizi soran İslam, bir yandan da her insanın iyi fıtrat üzere yaratıldığını, onun sonradan çevresi tarafından yanlışlara yönlendirilebileceğini öğretiyor. Bu öğretisiyle İslam, insanı, çevrenin, ataların  ve papazların empoze ettiği saçmalıklardan arınarak doğuştanlığa, iyiye ve doğruya yöneltip, kişiliğini korumaya; hurafeden ilmin aydınlığına çağıran yaklaşımın adı oluyor. O halde, Rönesansla papaz sultasını yıkıp, ataların kurumsallaştırdığı doğmaları (izahsız savları) terkeden Batı’nın bu eğilimiyle, bilime ve tabiata yönelmesini, beşeri oluşumlardan ibaret hurafeler yığınından uzaklaşmasını hangi gerekçeyle, nasıl olur da din’den uzaklaşma olarak algılayabiliriz? Reformcuların ilahi iradeyi anlama heveslerini, Ressamlarının üzerinde çalıştıkları tuvallere çizdikleri “Meryem Ana”, “Çarmıhtaki İsa” motiflerini görmeseniz dahi, Rönesansın beşeri kaynaklı hurafeyi terkederek bilime ve doğruya yönelme eylemi, Dini, akıllılara özgü sosyal bir hadise olarak teklif eden İslam gerçeğine açık bir yakınlaşma değil midir?..
Bütün bu suallere (sorulara) bakarak Batı ‘nın -bir başka yazımda tasvir ettiğim önemli dejenerasyonu dışındaki- ilerlemelerinin, ortaçağ’daki despotik papaz sultasını kıran bilimsel ve deneysel düşüncenin, insani boyuta, akla, doğuştanlığa (yani İslam’a), (Yani Din’e) biraz daha yakınlaşmasıyla alakalı olduğunu rahatça ifade edebiliriz.

Ortadoğu’ya daha doğrusu bize gelince, bugün açık bir gerilik içinde olduğumuzu yadsımayı imkansız buluyorum. Dün Ortaçağda tüm dünyaya adalet sancağını egemen kılma mücadelesi veren Müslüman camianın, bugün bin parçaya bölünmüş ülkelerine dikilen ayrılık bayraklarını tek’e dönüştürememelerini ilerleme olarak tarif mümkün değildir: Sömürüyü yok etme misyonunu üstlenmiş olan Din’in mensubu bir camianın bugün sömürü altında olmasını hangi mantık mazur görmeyi kabullenebilir? Bosna’da, Çeçenistan’da boğazlanan kardeşlerine el uzatamayan; Afganistan’da utanç verici bir katliamı kendi işbirlikçileriyle yürütebilen zavallı insanların köhne zihin yapılarını gelişmemişlikten başka nasıl, neyle izah edebiliriz? Görünen o ki, bugün bu idrak düzeyine düşmüş olan bu camianın ikiyüz yıla yaklaşan bu gerilemesine, maalesef dörtyüz yıldan beri, yukarıda anlattığımız manada gerçek Din İslam’dan tedricen (azar azar) uzaklaşarak, adına din dedikleri Din dışı prangaların (zincirlerin), dogmaların, hurafelerin güdümüne girmesinin büyük etkisi olmuştur. Rönesanstan sonra Batı -giderek hayata uyguladığı- yöntem olarak  Din’e yaklaşırken, İslam alemi tedricen (yavaş yavaş) Din’den  uzaklaşmaktadır.

Ancak ne var ki, bütün ahlaki yaklaşımların merkezinde bulunan Tanrı’yı -temel felsefe olarak- bu merkezden çıkararak Tanrı yerine insanı koyan 1789 ihtilali ile  Batı, hayat gerçeğinin ne olması gerektiğini unutmuş ve insafsız savaşlara çanak tutmuştur; ve odur budur da dünya, savaş oyununun oynandığı bir trajedi sahasına dönüşmüş, çözümü zor bir dilemma oluşturmuştur.

Esasen, içeriğe ilişkin bilinç farkını dikkate almazsanız -salt iman olayı olarak- Müslümanların imanıyla İslam münkirlerinin imanı arasında biçimsel bir fark ileri sürmeniz hayli zor olur. Mesela, “trinite”ye şartlanan Katoliğin (ya da ineği tanrı edinen Hindu’nun) imanıyla Allah’tan başka tanrı kabullenmeyen müslümanın imanı arasında, neticede bunların kesin kabullerini anlatması bakımından, “şirk” hariç, bir fark gösteremezsiniz. Ama bu iki tip iman arasında öyle bir fark var ki, bu fark birini onur makamına(Cennete) diğerini üzücü bir konuma (Cehenneme) sürüklüyor. İşte bu fark: müslümanın imanının rasgele bir saplantı olmayıp, doğruya, hakikata yönelik akli ve kalbi bir itminan (doyumsama) hadisesi teşkil etmesidir; ”heva ve heves”ten çok irdelemeli, bilyince dayalı ve ilmi bir tercih ifade etmesidir. İnsanın doğasını (fıtratını) yansıtmasıdır.

O halde, bizi bugünlere getiren tarihi süreç içindeki en önemli etkenin, artık, düşünmeyi ve içtihadı (çözüm üretmeyi), fıkhı (kavramayı, anlamayı) kötü gören, ataların empoze ettiği yaklaşımları tabulaştıran, aklı ve Kur’anı rafa kaldırarak beşeri nakilleri naslaştıran, oğul İbrahim’in simgelediği ihyayı (yeniden canlandırma) ve değişimi yasaklayarak, baba Azer’de sembolleşen statükoya (yerleşik kalıplara) mahkumiyeti telkin eden; yaratılış gerçeklerine arka dönerek Din’i tam algılayamamış papazların güdümüne giren, Din dışı yaklaşımlar olduğunu anlayabiliriz...
(Kırmızı Çizgi dergisinin 15.06.2005 tarihinde yayınlanan 3. sayısından alıntıdır)

(*) e.g.: şimdi de Suriye'de, Irak'ta, Pakistanda etc...

Yorum
Roni Margulies aynı konuda diyor ki:
Yazar Sanih açık 2010-07-11 22:14:25
Bu görüş Cumhuriyet gazetesine ve Kemalizm’e özgü değil. Özlü bir ifadesini, tarihçi Bernard Lewis’in 2002’de yazdığı ve Oğlak Yayınları’nın 2006’da Hata Neredeydi? 300 yıldır sorulan soru adıyla yayımladığı kitapta bulmak mümkün.  
 
Şöyle başlıyor Lewis: “Hata neredeydi? İslam dünyası.. uzun zamandır bu soruyu soruyor. Aslen Batı’yla karşılaşmalarından doğan bu sorunun içeriği ve soruluş biçimi, karşılaşmanın koşullarına, kapsamına, süresine.. göre değişiyor.”  
 
Ve sonuç bölümünde şöyle bitiriyor: “Batı özgürlüğünün teori ve pratiğini bilen Batılı bir gözlemci için, Müslüman dünyasının pek çok sorununun altında yatan, tam da özgürlüğün yokluğu (aklın sınırlamalardan ve dayatmalardan özgürlüğü, ekonominin yolsuzluktan ve sürekli kötü yönetimden özgürlüğü, kadının erkek baskısından özgürlüğü, vatandaşın istibdattan özgürlüğü).”  
 
Usta bir tarihçi olduğu için açıkça söylemiyor Lewis, ama her Batılı ne demek istediğini hemen anlar: Sınırlama, yolsuzluk, kötü yönetim, kadının eşitsizliği, baskı ve istibdat İslam dinine içseldir; İslam ülkeleri bu nedenle geridir.  
 
İki soru geliyor insanın aklına.  
 
Madem gerilik İslam’dan kaynaklanıyor, nasıl olur da Hıristiyan Batı dünyasının ortaçağ karanlıklarında debelendiği dönemde İslam dünyası uygarlığın zirvesini temsil ediyordu?  
 
Madem geriliğin nedeni İslam, o zaman koca Afrika kıtası niye iki yüzyıldır karanlıklar içinde çırpınıyor? Bütün siyahlar Müslüman oldu da biz mi duymadık?  
 
Dünyanın geniş kesimlerinin Batı’ya kıyasla ekonomik, bilimsel, askerî açılardan geri olması İslam’dan değil de, kapitalizmin Avrupa’nın kuzeybatı köşesinde ortaya çıkmış olmasından ve bu köşenin dünyanın her yanına müdahale etmiş olmasından, sömürgecilikten, emperyalizmden kaynaklanıyor olmasın? Bir kere geri düştükten sonra, emperyalizmin bu geriliği sürdürmesinden ve pekiştirmesinden kaynaklanıyor olmasın?  
 
İlhan Selçuk’un aydınlanmadan anladığı, “muasır medeniyet seviyesi”, yani Batı. Müslüman Türkiye’nin ve Hıristiyan Latin Amerika’nın geriliğinin nedeni de aynı Batı. Müslümanlıkla, dinle, aydınlanıp aydınlanmamakla filan alakası yok.  
 
http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1732&Itemid=0  
Önemlice Bir katkı:
Yazar Sanih açık 2010-09-06 11:16:12
İhsan acar dostumuz aşağıdaki linkte konumuza önemli bir kanıt göndermiştir. Bu dokümanter film için kendisine teşekkür ediyor gönderdiği bu önemli filmin linkini aşağıda sunuyorum. 
 
http://www.1001icat.com/

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 22-11-2016 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
29497230 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net