05-10-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow "SİVİL ANAYASA": HER YARAYA MERHEM!
"SİVİL ANAYASA": HER YARAYA MERHEM! PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 26
KötüÇok iyi 
Yazar Raci Durcan   
10-12-2007
"SİVİL ANAYASA": HER YARAYA MERHEM!

                                                                  Raci Durcan
     Yeni ve "sivil" bir anayasa hazırlığı "kamuoyu"nda ilgi topluyor. Gazeteci M. Altan’ın "sivil anayasa yapamazlarsa Ak Parti iktidarı gider" sözü, durumun önemini özetler gibi. Anayasa tartışmaları başından beri hiç ilgimi çekmedi. Bunu ifade ettiğimde tepkiyle karşılaştım. Bunun üzerine muhatabıma anayasadan kaç madde sayabileceğini sordum; cevap veremedi. Eminin bu noktada sizler de aynı konumdasınızdır. Anayasa değil halkın, entelektüel kesimin dahi ilgisini cezb edemiyor. İnsanların bu kadar az merak ettikleri şeyin "kamuoyu"nda bu derece önemsenmesi ters orantı teşkil ediyor.
     Mesleği hukuk olan yakın bir arkadaşımı bu konuyla ilgili olarak T.V programında görünce ister istemez kulak kabarttım. Programdan sonra, vermiş olduğu güzel mesajlardan dolayı kendisini tebrik ettim. Cevaben konunun uzmanlık alanına girdiğini, bıraksalar sabaha kadar konuşacak kadar birikimli olduğunu ifade etti. İçimden öyle geçmesine rağmen, ‘bu kadar emeğe ne gerek vardı’ diyemedim.

     Bir partinin iktidarına yol veren anayasanın, bunun devamını sağlayamayacağı ifadesi bana tuhaf göründü. Anayasanın; o düşüncedeki partileri ayıklamak, iktidardan uzak tutmak amacıyla düzenlendiği imasını taşıyor bu söz.  Eğer bu iddia doğruysa, böylesine özenle hazırlanmış bir mâniayı aşmayı başaran için, yola devam etmek daha kolay olsa gerekir. Ayrıca bu iddia; her şeye kanunlarla hükmedilebileceği inancının bir ifadesidir. Hayat kanunların etrafında dönüyor elbette ancak bunlar insan eliyle yazılmış olanlar değil. Hayat kendi kanunlarıyla kuşatır bizleri. İnsanlarınki tabii olanla çeliştiğinde, ona karşı durabilmeleri mümkün değildir. Bilimi önceleyen topluluklar masa başında kanun yapmaktan çok; doğal yasaları keşfetmeye çaba harcarlar. Kurdukları mekanizma toplumu o yasalara göre şekillendirme işlevi görür. Onbinlerce yıllık insanlık tarihinin çok küçük bir döneminde yazılı yasalar söz konusudur. Bunun sebebini yazının icadına bağlıyorlar. Kaldı ki yazı ihtiyaç haline geldiğinde bulunmuş ve kullanılmaya başlanmıştır. Yazının az kullanıldığı geçmiş medeniyetlerin şimdikinden daha az görkemli olduğunu söyleyenler çıkabilir elbette. Fakat bu neyi değiştirir ki! Birçok topluluk, geçmişte kurdukları görkemli uygarlıklardan gururla bahsetmiyor mu?

    Anayasa tartışmaları, toplumu özgür ve müreffeh yapacak en uygun ilkelerin bulunması esasına dayanıyor. Öyle yasalar olmalı ki; herkes kabullenmeli, kimsenin hakkını kimsede bırakmamalı. Üzerinde toplumsal ittifak oluşmalı ve büyük kitlelerce benimsemelidir. Ancak böyle düzenlemeler toplumsal barışı sağlayabilir. Kısa zamanda eskimemeli, hükümsüz hale gelmemelidir. Kötü niyetlileri ayıklayıp iktidar mevkiinden uzakta tutmayı başarmalıdır. İyilerin yar ve yardımcısı olmalıdır; kötülerin değil. Böyle düşündüğünüzde konu üzerine çok büyük emek harcamanız gerektiği çıkar ortaya. Uygun; çok farklı anlaşılmaya müsaade etmeyen kelimeler ve herkesin anlayabileceği bir uslup seçilmelidir. Günümüzde toplumsal aksaklıkları, yozlaşmaları anayasanın kötülüğüne bağlayan etkili bir kesim söz konusudur. Özgürlükleri kısıtlayan, askerin vesayetini temel edinen bir anayasanın toplumun önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini her fırsatta ifade ediyorlar. Bir anayasadan ne kadar çok şey beklendiğini fark ettiniz mi?

     Böyle bir beklenti gerçekçi midir? İnsanların ihtiyacı üzerinde ittifak edecekleri yazılı bir metin var mıdır? Olaya bu açıdan yaklaştığınızda yanılgıyı hemen fark edersiniz. Çünkü çoğulcu kabul bakımından anayasa metinlerine göre dinler daha avantajlıdır. Hem kabul edilme, hem de yaptırım açısından. Yukarıdaki mantık doğru olsaydı, ayni dinin mensupları arasında önemli ihtilaflar çıkmaması gerekirdi. Hâlbuki tarih boyunca dinlerin farklılığı da savaşların büyük nedeni olarak görülmektedir. Aynı dinin mensupları arasında çıkan mezhep mücadeleleri, iki ayrı dinin savaşından bile şiddetlidir. Bu, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hazırladığımız metnin her kesimden insanı memnun etmeyeceğini anlatır bize. Tabii çatışma ve mücadele de sona ermeyecektir. Kutsal kitaplardaki buyruklar farklı anlaşılabildiği gibi onun maddeleri de farklı anlaşılabilecektir. O halde anayasalardan beklenebilecek şeylerin bir sınırı olmalıdır.

   Anayasa tartışmalarında öne çıkan konulardan birisi ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibidir. Toplumsal mekanizmayı işletecek kuvvetleri birbirinden ayırarak her birini özerkleştirip, bir diğerini kontrol etmesi prensibidir bu. Başka deyişle; bir idareciyi hem görevlendirip hem de yetkisizleştirmektir. Böylece hükümdar, bir şiirde ifade edildiği gibi hükmetmek için halkına yalvarır hale geliyor. Günümüz demokrasilerinin en büyük handikabı budur. Sırf bu nedenden dolayı iktidarlar her şeyi olduğundan farklı bir şekilde halka sunmak zorunda kalıyorlar. Çoğu zaman olayların iç yüzü perde arkasında kalıyor. İdarecilik yapmak için halkı manüple etmek zorunda kalıyorsunuz. Yine idarecilerin dediği oluyor ancak halk her şeyi kendi yaptığını sandığından belki dikta rejimine nazaran daha iyi hissediyordur.

   Anayasa toplumdaki en üst kurumdur. Bütün kanunlar, düzenlemeler ve yönetmelikler ona uygun olmak zorundadır. Bu uygunluğu denetleyen kuruluş Anayasa mahkemesidir. Bu, onu bir toplumun en üst kademesi haline getirmektedir. Ortaçağda papazların kralı  denetlemesine  olmadık hakaretler yağdıranlar bu hakaretleri ile içine düştükleri garabeti fark etmemiş görünüyorlar. Yürütmenin başındaki kişi kendini seçen halktan çok bu kurumdan çekinir. Olağanüstü yetkili bu kuruluş, ülkenin refah seviyesini kat be kat artıran, geniş kesimlerin onayını alan bir hükümeti dahi oradan alabilir. İcraatlarından birinin anayasaya aykırı olduğuna karar vererek halkın seçtiği bir idareyi sona erdirebilir. Ülke olarak bunun örneklerini yaşadık.

   Güçlü, ferasetli, bilimle donanmış bir gençlik yerine kanun maddeleriyle ülke geleceğinin teminat altına alınabileceğini zanneden Mehmet Altan’ı belki hoş görebilirim. Fakat bu günkü Anayasada zaten yer alan temel hükümleri tekrarlamaktan başka bir özellik taşımayacağı anlaşılan yeni anayasanın çok iş yapabileceğine inanan değerli arkadaşım, hukukçu Cüneyt Toraman’a ne oluyor? Bu anayasaya Sayın Toraman’ın özlemini duyduğu pek çok hürriyetçi ilkeler yazılamayacaktır. Sadece daha sivil ve askerin vesayetinden uzak bir anayasadan bu kadar çok şey beklemek abartılı olmaz mı? Egemen kadroların  düşünsel niteliğine bakılmaksızın, bir başkasıyla yer değiştirmesi bu kadar önemli olabilir mi? Bu, sivillerin elinde askerler gibi silahları olmadığından daha mülayim politika izlemek zorunda kalacakları varsayımına dayanmıyor mu? İdare ne kadar zayıf olursa halk o kadar güçlü olur mantığı her zaman geçerli midir? Elinde güç bulunduran herkesin mutlaka yoldan çıkıp diktatörleşerek halka zulmedeceğine ilişkin sapkın ve batılı bir varsayımdır bu.

     Anayasa konu olduğunda benim aklıma Tanzimat fermanı geliyor. O zaman da kitlelerin heyecanla sokaklara döküldüğünü anlatıyor tarih. Kanuni Esasi ilan edilmeli; adalet, uhuvvet(kardeşlik), musavvat (eşitlik) gelmeliydi. Böylelikle ülke kalkınarak, herkesin gıptayla baktığı batılı büyük devletler konumuna gelinecekti. Sonunda ilan edildi Kanunu Esasi. Getirdiği en önemli değişiklik, eşitlik adı altında Müslümanlarla azınlıkları aynı derecede yönetimde söz sahibi yapmak oldu. Böylece kelle sayısı fazla olan daha fazla söz hakkı elde etmiş oluyordu. İslam prensipleri teker teker kamu çarkından çıkarıldı. Toplum da hedeflenen şu üç şeye hasret kaldı: Hürriyet, eşitlik ve adalet…

     En devrimci ve özgürlükçü anayasalar dahi ileride toplumun ayağına bağ olmak konumuna gelirler. Çünkü yaratılmış her şeyin zamanla sonu vardır. Anayasaların üzerinde son kullanım tarihleri yazmaz. Yenilenme zamanı geldiğinde bunu yapmak isteyenler kadar, sahip çıkanları da olur. Böylece topluma barış ve huzur getirmesi için hazırlanan yasaların bizatihi kendisi çatışmanın odağı haline gelir. Bu noktada İngilizler diğer uluslardan daha ileri görünüyorlar. Toplumu birbirine düşürecek en azından bir sebepten uzak duruyorlar. Diğer ülkelerden fena yürümüyor uyguladıkları sistem.
Mesleği hukuk olan yakın bir arkadaşımı bu konuyla ilgili olarak T.V programında görünce ister istemez kulak kabarttım. Programdan sonra, vermiş olduğu güzel mesajlardan dolayı kendisini tebrik ettim. Cevaben konunun uzmanlık alanına girdiğini, bıraksalar sabaha kadar konuşacak kadar birikimli olduğunu ifade etti. İçimden öyle geçmesine rağmen, ‘bu kadar emeğe ne gerek vardı’ diyemedim.

   Bir partinin iktidarına yol veren anayasanın, bunun devamını sağlayamayacağı ifadesi bana tuhaf göründü. Anayasanın; o düşüncedeki partileri ayıklamak, iktidardan uzak tutmak amacıyla düzenlendiği imasını taşıyor bu söz.  Eğer bu iddia doğruysa, böylesine özenle hazırlanmış bir mâniayı aşmayı başaran için, yola devam etmek daha kolay olsa gerekir. Ayrıca bu iddia; her şeye kanunlarla hükmedilebileceği inancının bir ifadesidir. Hayat kanunların etrafında dönüyor elbette ancak bunlar insan eliyle yazılmış olanlar değil. Hayat kendi kanunlarıyla kuşatır bizleri. İnsanlarınki tabii olanla çeliştiğinde, ona karşı durabilmeleri mümkün değildir. Bilimi önceleyen topluluklar masa başında kanun yapmaktan çok; doğal yasaları keşfetmeye çaba harcarlar. Kurdukları mekanizma toplumu o yasalara göre şekillendirme işlevi görür. Onbinlerce yıllık insanlık tarihinin çok küçük bir döneminde yazılı yasalar söz konusudur. Bunun sebebini yazının icadına bağlıyorlar. Kaldı ki yazı ihtiyaç haline geldiğinde bulunmuş ve kullanılmaya başlanmıştır. Yazının az kullanıldığı geçmiş medeniyetlerin şimdikinden daha az görkemli olduğunu söyleyenler çıkabilir elbette. Fakat bu neyi değiştirir ki! Birçok topluluk, geçmişte kurdukları görkemli uygarlıklardan gururla bahsetmiyor mu?

    Anayasa tartışmaları, toplumu özgür ve müreffeh yapacak en uygun ilkelerin bulunması esasına dayanıyor. Öyle yasalar olmalı ki; herkes kabullenmeli, kimsenin hakkını kimsede bırakmamalı. Üzerinde toplumsal ittifak oluşmalı ve büyük kitlelerce benimsemelidir. Ancak böyle düzenlemeler toplumsal barışı sağlayabilir. Kısa zamanda eskimemeli, hükümsüz hale gelmemelidir. Kötü niyetlileri ayıklayıp iktidar mevkiinden uzakta tutmayı başarmalıdır. İyilerin yar ve yardımcısı olmalıdır; kötülerin değil. Böyle düşündüğünüzde konu üzerine çok büyük emek harcamanız gerektiği çıkar ortaya. Uygun; çok farklı anlaşılmaya müsaade etmeyen kelimeler ve herkesin anlayabileceği bir uslup seçilmelidir. Günümüzde toplumsal aksaklıkları, yozlaşmaları anayasanın kötülüğüne bağlayan etkili bir kesim söz konusudur. Özgürlükleri kısıtlayan, askerin vesayetini temel edinen bir anayasanın toplumun önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini her fırsatta ifade ediyorlar. Bir anayasadan ne kadar çok şey beklendiğini fark ettiniz mi?

     Böyle bir beklenti gerçekçi midir? İnsanların ihtiyacı üzerinde ittifak edecekleri yazılı bir metin var mıdır? Olaya bu açıdan yaklaştığınızda yanılgıyı hemen fark edersiniz. Çünkü çoğulcu kabul bakımından anayasa metinlerine göre dinler daha avantajlıdır. Hem kabul edilme, hem de yaptırım açısından. Yukarıdaki mantık doğru olsaydı, ayni dinin mensupları arasında önemli ihtilaflar çıkmaması gerekirdi. Hâlbuki tarih boyunca dinlerin farklılığı da savaşların büyük nedeni olarak görülmektedir. Aynı dinin mensupları arasında çıkan mezhep mücadeleleri, iki ayrı dinin savaşından bile şiddetlidir. Bu, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hazırladığımız metnin her kesimden insanı memnun etmeyeceğini anlatır bize. Tabii çatışma ve mücadele de sona ermeyecektir. Kutsal kitaplardaki buyruklar farklı anlaşılabildiği gibi onun maddeleri de farklı anlaşılabilecektir. O halde anayasalardan beklenebilecek şeylerin bir sınırı olmalıdır.

   Anayasa tartışmalarında öne çıkan konulardan birisi ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibidir. Toplumsal mekanizmayı işletecek kuvvetleri birbirinden ayırarak her birini özerkleştirip, bir diğerini kontrol etmesi prensibidir bu. Başka deyişle; bir idareciyi hem görevlendirip hem de yetkisizleştirmektir. Böylece hükümdar, bir şiirde ifade edildiği gibi hükmetmek için halkına yalvarır hale geliyor. Günümüz demokrasilerinin en büyük handikabı budur. Sırf bu nedenden dolayı iktidarlar her şeyi olduğundan farklı bir şekilde halka sunmak zorunda kalıyorlar. Çoğu zaman olayların iç yüzü perde arkasında kalıyor. İdarecilik yapmak için halkı manüple etmek zorunda kalıyorsunuz. Yine idarecilerin dediği oluyor ancak halk her şeyi kendi yaptığını sandığından belki dikta rejimine nazaran daha iyi hissediyordur.

   Anayasa toplumdaki en üst kurumdur. Bütün kanunlar, düzenlemeler ve yönetmelikler ona uygun olmak zorundadır. Bu uygunluğu denetleyen kuruluş Anayasa mahkemesidir. Bu, onu bir toplumun en üst kademesi haline getirmektedir. Ortaçağda papazların kralı  denetlemesine  olmadık hakaretler yağdıranlar bu hakaretleri ile içine düştükleri garabeti fark etmemiş görünüyorlar. Yürütmenin başındaki kişi kendini seçen halktan çok bu kurumdan çekinir. Olağanüstü yetkili bu kuruluş, ülkenin refah seviyesini kat be kat artıran, geniş kesimlerin onayını alan bir hükümeti dahi oradan alabilir. İcraatlarından birinin anayasaya aykırı olduğuna karar vererek halkın seçtiği bir idareyi sona erdirebilir. Ülke olarak bunun örneklerini yaşadık.

   Güçlü, ferasetli, bilimle donanmış bir gençlik yerine kanun maddeleriyle ülke geleceğinin teminat altına alınabileceğini zanneden Mehmet Altan’ı belki hoş görebilirim. Fakat bu günkü Anayasada zaten yer alan temel hükümleri tekrarlamaktan başka bir özellik taşımayacağı anlaşılan yeni anayasanın çok iş yapabileceğine inanan değerli arkadaşım, hukukçu Cüneyt Toraman’a ne oluyor? Bu anayasaya Sayın Toraman’ın özlemini duyduğu pek çok hürriyetçi ilkeler yazılamayacaktır. Sadece daha sivil ve askerin vesayetinden uzak bir anayasadan bu kadar çok şey beklemek abartılı olmaz mı? Egemen kadroların  düşünsel niteliğine bakılmaksızın, bir başkasıyla yer değiştirmesi bu kadar önemli olabilir mi? Bu, sivillerin elinde askerler gibi silahları olmadığından daha mülayim politika izlemek zorunda kalacakları varsayımına dayanmıyor mu? İdare ne kadar zayıf olursa halk o kadar güçlü olur mantığı her zaman geçerli midir? Elinde güç bulunduran herkesin mutlaka yoldan çıkıp diktatörleşerek halka zulmedeceğine ilişkin sapkın ve batılı bir varsayımdır bu.

     Anayasa konu olduğunda benim aklıma Tanzimat fermanı geliyor. O zaman da kitlelerin heyecanla sokaklara döküldüğünü anlatıyor tarih. Kanuni Esasi ilan edilmeli; adalet, uhuvvet(kardeşlik), musavvat (eşitlik) gelmeliydi. Böylelikle ülke kalkınarak, herkesin gıptayla baktığı batılı büyük devletler konumuna gelinecekti. Sonunda ilan edildi Kanunu Esasi. Getirdiği en önemli değişiklik, eşitlik adı altında Müslümanlarla azınlıkları aynı derecede yönetimde söz sahibi yapmak oldu. Böylece kelle sayısı fazla olan daha fazla söz hakkı elde etmiş oluyordu. İslam prensipleri teker teker kamu çarkından çıkarıldı. Toplum da hedeflenen şu üç şeye hasret kaldı: Hürriyet, eşitlik ve adalet…

     En devrimci ve özgürlükçü anayasalar dahi ileride toplumun ayağına bağ olmak konumuna gelirler. Çünkü yaratılmış her şeyin zamanla sonu vardır. Anayasaların üzerinde son kullanım tarihleri yazmaz. Yenilenme zamanı geldiğinde bunu yapmak isteyenler kadar, sahip çıkanları da olur. Böylece topluma barış ve huzur getirmesi için hazırlanan yasaların bizatihi kendisi çatışmanın odağı haline gelir. Bu noktada İngilizler diğer uluslardan daha ileri görünüyorlar. Toplumu birbirine düşürecek en azından bir sebepten uzak duruyorlar. Diğer ülkelerden fena yürümüyor uyguladıkları sistem.

Yorum
Dr. Sami Selçuk Bu düşünceye daha yakın!
Yazar Sanih açık 2007-12-11 06:46:23
Diyor ki, 
Yargıtay E. Bşk. Dr. Sami  
 
Selçuk: 
“…Hukukun üstünlüğünü  
benimsemiş bir düzende  
hukuk ve özgürlük, yasalarla  
verilmezler; yasalarla  
güvence altına alınırlar. 
Yeni anayasa, hukuktaki  
bu gelişimi iyi algılamalı  
ve bu algılamanın  
izdüşümü Olmalıdır…” 
(Eğitime Bakış, Aralık 07) 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 11-12-2007 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
88016123 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net