16-08-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ŞEYTANİ GÜÇLER
ŞEYTANİ GÜÇLER PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 38
KötüÇok iyi 
Yazar Prof. Dr. Seyit Mehmet ŞEN   
30-10-2007

ŞEYTANİ GÜÇLER
                                             Prof. Dr. Seyit Mehmet ŞEN


      
Bu yazıyı 1998 yılında yayınlanan “demoklasya/tabular ülkesi” kitabımdan alıntılıyorum. “Tarih tekerrürden ibaret diyorlar; hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” diyen Akif’in ruhuna fatiha niyetiyle.
      Bilimsel çalışmalarda, herhangi bir araştırmadan doğru sonuç alınabilmesi için; araştırmanın sağlam bir temele oturması ve uygun bir metodun seçilmesi gerekir. Yani, ulaşılmak istenen hedefe, doğru yolla varılır. Bir diğer ifadeyle, eğri yolla doğru hedefe varmak mümkün değildir. Tasavvufi tabirle, ”vusulsüzlük, yani vasıl olamayış, usulsüzlüktendir”. Bu başucu tespiti ortaya koyduktan sonra, Güneydoğu bölgemizde yaşanmakta olan problemler üzerinde düşüncelerimizi yoğunlaştırabiliriz.
Ülkemizin Güneydoğu bölgesinde bir sıkıntının, bir sancının ve hatta acilen tedavi edilmesi gerekli olan bir hastalığın olduğu çok açık bir gerçektir. Bu bir vakıa olarak ortadadır ve bunu yok saymak, ya da göz ardı etmek şüphesiz ki mümkün değildir. Fakat bu konuda yapılacak ilk şey, hastalığın teşhisinin iyi yapılması ve isminin doğru konulmasının gerekliliğidir. Bu yapılamayacak olursa; tedavinin mümkün olamayacağı bilinen bir gerçektir. Nitekim en basit bir hastalıkta bile, teşhis yanlış konulur ve tedavi metotları yanlış seçilecek olursa; tedaviyi çok iyi yetişmiş tabipler bile yapacak olsa, hastanın sağlığına kavuşması mümkün değildir. Eğer teşhisi iyi koyamazsak, isimlendirmeyi doğru yapamazsak ve uygun bir sosyolojik metot seçemezsek, ülkemizin Güneydoğusunda baş gösteren ve yıllardır bir kanayan yara olarak sürüp giden sosyal hastalığın sağlıklı bir çözüme kavuşması mümkün değildir. Gerçekten de, uzun yıllardır sürüp giden bu hastalığın bir türlü tedavi edilemeyişinin ilk ve en önemli nedeni, kanımca, isimlendirmenin yanlış, ürkütücü ve ürpertici oluşudur. Tedavisine çalışılan bir sosyal hastalığın, eğer ismi bile doğru dürüst konulamamışsa; bu hastalık nasıl olacak ta tedavi edilecek ve hasta sağlığına kavuşacaktır, söyleyebilir misiniz?
    Bütün bunlardan sonra, Güneydoğudaki sosyal hastalığın tedavi edilebilmesi için; öncelikli olarak isminin doğru konması gerekir diyorum ve şu soruyu soruyorum:
          Eğer ülkemizin Güneydoğu bölgesinde, Anadolu insanının Kürt kesimi değil de, Türk kesimi yaşamış olsaydı; bugünkü problemler yine de yaşanır mıydı, yoksa yaşanmaz mıydı, ne dersiniz?
          Ülke yönetimini ellerinde tutanlar, Güneydoğu bölgemizde yaşanan sosyal hastalığın tedavi edilmesini istiyorlarsa; “efradını cami, ağyarını mani” olacak biçimde, bu sorunun cevabını bulmak zorundadırlar. Bu cevap bulunmadıkça, hastalığa hiçbir zaman doğru bir isim verilemeyecek ve buna bağlı olarak ta, kalıcı, yani kesin bir tedavi yapılamayacaktır. Nitekim etkili ve yetkili değişik kesimlerin Güneydoğu meselesini isimlendirmelerine baktığımızda, konuya ne kadar da yüzeysel ve tek gözle yaklaşıldığını, yani cevabın “efradını cami, ağyarını mani” olmadığını görüyoruz.
           Bana kalırsa, ülkemizin Güneydoğu kesiminde Anadolu insanının Kürt kesimi değil de, Türk kesimi yaşamış olsaydı bile; bu problemler yine yaşanırdı. Bir başka ifadeyle, Güneydoğu meselesi bir "Kürt" meselesi, ya da “Kürt kimliği” meselesi değildir. Bu bakımdan, ”eğer Kürtçe eğitim veren okullar açacak olursak; Kürtçe yayın yapan radyo ve televizyon yayınlarına izin verirsek; Kürt kimliğini tanımış oluruz ve bunun doğal sonucu olarak, Kürt meselesini çözmüş oluruz” tezi, ya da yaklaşımı, bana göre tamamen yanlıştır. Bununla, bu söylenenler yapılmasın demiyorum. Bütün bunlar yapılsa da, Güney doğunun problemi çözülmez diyorum. Çünkü bunların yapılıp yapılmamasına, her şeyi bildiklerini iddia eden çok sayın yöneticilerimiz karar vereceklerdir; ya da bir raporla Güneydoğuyu tanımaya çalışan iş adamlarımız.
       Bu meseleye biraz daha yakından bakalım:
       Ülkemizin Güneydoğu bölgesinde, yıllar yılı şeytanın inanan insanla kavgasına benzer bir kavga yaşanmaktadır. Bilinen çok açık bir gerçektir ki; Güneydoğunun şeytanı, ülkemizin güçlenmesinden ve Orta doğuya hâkim olmasından endişe eden ve orada vazgeçilemez çıkarları bulunan dış güçlerdir. Büyük işveren, durumundaki bu dış güçler; Güneydoğu bölgemizin yakın çevresindeki taşeron firmalarla, ya da daha küçük boyutlu şeytanlarla, bölge insanını tahrik etmekte; değişik yöntemlerle, onların içinden binde birlerden daha düşük oranlarla ifade edilebilecek kimilerini, kendi şeytani güçlerine katmaktadırlar. Binde birlerden daha da düşük oranlardaki bölge insanını da saflarına katan bu taşeronlar, ya da bu küçücük şeytanlar; kendilerini besleyen, yani bu işi kendilerine veren büyük işverenlerin, yani büyük şeytanların istekleri, amaçları ve çıkarları doğrultusunda, görevlerini yerine getirmekte; Güneydoğuyu kana bulayarak, ülkeyi ekonomik çıkmaza sokmaktadırlar. Ekonomik çıkmaza giren bir ülkenin ise, dış güçlerin karşısında direnebilmesi, yani dik durması zaten mümkün değildir. Nerede kaldı Orta doğuya hâkim olması? Mesele bu kadar açık değil mi?
    Gerçekten, Güneydoğu bölgemizde ismi konulmamış bir savaş yapılmıyor mu?         Yılardır sürüp giden bu savaşta, bu ülkenin, bu devletin ve aziz Anadolu insanının düşmanları “yedi düvel”den fazla değil mi? Hal böyleyken, meseleye nasıl “Kürt meselesi”, ya da, ”Kürt kimliği meselesi” olarak bakabiliriz, söyler misiniz? Meseleyi nasıl, ”Müslümanların meselesi değil”, yani “görmüyor musunuz, camide meselemiz var mı”, biçiminde değerlendirebilir ve hafife alabilirsiniz? Kimilerimizin sandığı ve de savunduğu gibi, eğer camide meselemiz olmasaydı ve şeytan camiye girmeseydi, Allah’ın Resulü(sav) cemaatin arasında dolaşır ve safları sıklaştırmakla uğraşır mıydı?
        Bir kere daha tekrarında fayda görüyorum ki; Güneydoğu meselesi esas olarak dış kaynaklıdır ve Orta doğuda hayati çıkarları olan ve günümüz dünyasında büyük kabul edilen dış güçlerin oyunudur.
        İkinci olarak, bilindiği gibi, Güneydoğu bölgemiz, doğudan batıya uzanan dünya uyuşturucu ticaretinin en önemli ve en kısa geçiş güzergâhı üzerinde yer almaktadır. Bu noktada, yani Güneydoğudaki kavganın sürüp gitmesi hususunda Ülkemizin güçlenmesini istemeyen dış güçlerle Uzak doğudan aldıkları uyuşturucuyu Uzak Batıya taşıyan uluslararası beyaz zehir kaçakçılarının çıkarları örtüşmektedir. Daha önce belirtildiği gibi, bu güç odaklarının, bu şer gruplarının ve bu çıkar çevrelerinin faaliyetlerine yardımcı olan, onların doğrultusunda hareket eden, sayıları binde birler oranında da olsa kimi Güneydoğu insanımız elbette bulunmaktadır. Bu binde birlerin, özellikle silahlı güç olarak şer odaklarının yanında yer almasının ve onların cephesinde, ülkemizin güvenlik güçlerine karşı savaşmasının bir kaç nedeni vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
   _   Bir kısım bölge insanımız, şeytani güçlerin tehdidi ve baskısıyla, zoraki onların saflarına katılmaktadırlar. Bu insanlarımız, kelimenin tam anlamıyla, ”birer kader kurbanı” durumundadırlar ve en azından, başlangıç itibariyle masum gözükmektedirler. Gerçekten de, bu insanlarımızın yapacak fazlaca bir şeyleri yoktur; ya şer odaklarının saflarında yer alacaklar, ya da onların kurşunlarıyla, hemen oracıkta, anne/ babalarının gözleri önünde, öldürüleceklerdir. Bu durumda kalan genç bir Güneydoğu insanının ömrünü uzatarak kendi meselesini çözmeye çalışmaktan başka çaresi yoktur. Böyle bir durumda kalan insana, ”ölümü tercih etseydi” demeye kimsenin hakkı olmasa gerek. Nitekim bu kesim, önüne çıkan ilk fırsatta şeytani güçlerin yanından kaçmakta ve güvenlik güçlerine teslim olarak hayatını kurtarmaktadır.
  _Kimi bölge insanı, işsiz oldukları için insanca yaşayabilmek amacıyla şeytani güçlerin safında yer almaktadırlar. Bunlar, Güneydoğunun çok zor şartlarında yaşamak durumunda olan ve hayatın dayatması karşısında yapacak başka bir şeyler bulamayıp, Anadolu insanının tabiriyle “denize düştükleri için yılana sarılmak zorunda kalan”, ekonomik yönden çok zayıf olan insanlardır. İyi hayat şartları yutturmacısıyla şer odaklarının saflarına katılan bu kesimler de kısa zamanda uyanmakta ve ellerine geçen ilk fırsatta katıldıkları şeytani safları terk ederek güvenlik güçlerine katılmaktadırlar. Güneydoğunun ekonomisi düzelirse, ya da ülkedeki işsizlik meselesi çözülecek olursa bu kesimden insanların şeytani güçlere katılmalarının önüne geçilmiş olunacaktır.
    _  Kimi Güneydoğu insanımız şer odaklarının propagandasına kanmakta, hayallerini de zorlayarak, kurulacak olan muhayyel bir devletçikte makam ve mevki sahibi olabilmek amacıyla şeytani güçlere yardımcı olmayı tercih etmektedirler. Bunlar, şu veya bu şekilde, Güneydoğu insanının önce gelenleri ve önde gelenleri durumunda olanlardır ve asıl tehlikeli noktada bulunanlar bu kesimi oluşturanlardır. Çünkü bunların esas olarak hiçbir sıkıntıları yoktur ve genellikle “tuzu kuru” insanlardır. Bunların iyi takip edilmeleri ve çok iyi teşhis edilmeleri gerekir. Yine bilinen bir gerçektir ki, bu kesim özellikle tehlike bölgesinde yaşamazlar ve görünen şekliyle ülke genelindeki itibarları yerindedir. Öyle ki,  devletin değişik kademesinde çok önemli mevkileri de işgal etmiş olabilirler.
   _  Kimi bölge insanı ve de özellikle genç olanlar fuhuş ve uyuşturucu gibi genel olarak bölge insanının reddettiği, fakat nefsin arzuladığı bazı rezaletleri işleyebilmek amacıyla şeytani güçlere katılmaktadırlar. Bunlar kelimenin tam anlamıyla İslami terbiyeden ve  donanımlardan yoksun olan kesimi oluşturmaktadırlar. Bir başka ifadeyle, eğer bu kesimdeki insanlarımıza İslami özellikler kazandırılacak olursa; bunların şeytani güçlere katılmaları önlenmiş olacaktır. Devlete giydirilen sistemin, bu kesim insanlarının şeytani güçlere katılmasındaki kusuru çok açıktır. İnsanlar, Anayasada yer aldığı halde, İslami terbiyeden böylesine uzak yetiştirilecek olurlarsa; olacak olan bundan başkası değildir. Bilinen bir gerçektir ki; boş bırakılan bir tarlada, deve dikenleri ve ayrık otları yetişir ve katiyen gül yetişmez; istenildiği kadar tumturaklı ve ağızlar dolusu nutuklar atılsa da.
  _Macera olsun diye şeytani güçlere katılanların olduğu bir gerçektir. Her toplumda lejyoner karakterli bu tür insanlar bulunabilir. Şeytani güçlerin Güneydoğudaki olumsuz propagandaları, açıkçası ajanların faaliyetleri önlenecek ve güvenlik güçleri üzerlerine düşen görevleri yeterince yapacak olurlarsa; maceraperestlerin katılımı asgariye indirilecektir. Aslında bu kesim, diğer kesimlere göre en az sayıyı oluşturmaktadır ve şüphesiz masum değillerdir.
     _ Kavmi asabiyeti/ırkçılığı ön planda tuttukları için şeytani güçlere katılarak onların cephesinde güvenlik güçlerine karşı mücadele verenler. Bu kesimin de masum oldukları söylenemez. Gerçekten, Anadolu insanı olarak bu toprakların fethinde ve vatan olmasında payları olan Türklerin ve Kürtlerin beraber kurdukları bu devletin işleyişinde birbirlerine göre hiçbir ayrıcalıkları yoktur. Bir başka ifadeyle, yeni kurulan devletimize (Türkiye Cumhuriyeti) ismini veren Türklerin bu isim dışında, devletin hiçbir kademesinde önceliklerinin olmadığı bilinen bir gerçektir.
       Kavmi asabiyeti ön plana çıkarmanın gerekçesi olarak ezilme ve fakir bırakılma gibi etmenler ileri sürülecek olursa; bunun haklılık payının olmadığı da açıktır. Çünkü Orta Anadolu başta olmak üzere, ismi Türk olanların, yani Türk oluşlarını ”mutlu” oluşlarına borçlu olmayanların yoğun olarak yaşadıkları birçok yerleşim yerine devletin yaptığı, ya da yapabildiği her türlü harcamanın, Güneydoğu bölgesine yapılandan daha az olduğu bilinen bir gerçektir. “Devletin işleyişi içinde, Türklere daha çok yer veriliyor” gibi bir husus öne sürülecek olursa; böyle bir şeyi öne sürenlerin her şeyden önce şu soruya cevap vermeleri gerekir:
      ”Devletimizin Cumhuriyet döneminde, acaba kaç Cumhurbaşkanı, Başbakan, veya üst düzey bürokrat, ”mutlu” olmadan önce “Türk” olabilmişlerdir, söyleyebilir misiniz?
      Her ne şekilde ve her ne gerekçeyle olursa olsun; şeytani güçlere bir kere katılanların, kolay ayrılamadıkları da herkesçe bilinen bir gerçektir. Bu nedenle bu katılımı daha da aza indirmek, oranları düşük ve sayıları az da olsa, bölge insanı tarafından şeytani güçlere verilen lojistik desteği önleyebilmek için yapılacakları da şu şekilde sıralamak mümkündür:
  _Şeytani güçlerin, vurucu gücünü oluşturan ve ülke kamuoyunda “bölücü terör” olarak nitelenen şer odaklarıyla, onların anlayacağı biçimde etkili bir mücadele şarttır. Fakat bu mücadele, bugün yapıldığı gibi; düzenli orduyla, jandarmayla, mecburi askerlik hizmeti yapanlarla ve değişik nedenlerle disipline edilmeleri çok zor olan korucularla yapılamaz. Yapılırsa da kalıcı, yani kesin sonuç alınamaz. Nitekim etkili ve yetkililerin açık beyanlarıyla, yıllardır “bu sonbaharda beli kırılacak” olan bölücü terörün belinin ”bu sonbaharda da kırılmadığı” ve hep bir başka “sonbahar” beklendiği bilinen bir gerçektir. Hal böyle olunca, ”bölücü terörle” yapılacak etkili mücadeleyi yapacak olanlar, hiçbir şekilde “erler” değil; özel olarak yetiştirilmiş, profesyonel askerlerdir. Bu askerler, tarihini, örfünü, dinini bilen ve Anadolu insanını seven fertlerden oluşmalıdır. Bir başka ifadeyle, bunlar teröriste son derece acımasız, fakat bölgenin masum ve çaresiz insanlarına olabildiğince merhametli davranabilmelidirler. Unutulmamalıdır ki, devlet-millet kaynaşması ancak böyle sağlanabilir; zorbalıkla, kötü muamele yapmakla, ya da gözdağı vermekle değil.
    _Güneydoğuda görev alan devletlilerin, yani üst düzey devlet yöneticilerinin ve  bürokratların, tarihiyle, diniyle, örfüyle ve topyekûn, insanıyla barışık olması sağlanmalıdır. Resmi bayram törenlerinde, Anadolu insanının kutsallarına saldıran, nice üst düzey yönetici görmüşüzdür. Böyle bir davranışın, devlet-millet kaynaşmasını ne derecede tahrip edeceğini düşünebiliyor musunuz?
    _Güneydoğu insanını tahrik edecek ve oyuna getirilmesine vesile olacak istismar unsurlarının ortadan kaldırılması gerekir. İş için, iyi sağlık hizmetine kavuşabilmek için, her kademede iyi eğitim için ülkenin batısına gitmek zorunda kalan insanları tahrik etmek, onları istismar etmek ve bu insanları isyana teşvik etmek, şeytani güçler için son derece kolay olacaktır.
     Güneydoğuda hayat gerçekten zordur. Dünün insanlarını bu zorluğa ikna etmek ve bu zorluğu değiştirilemez bir kader olarak bölge insanına kabul ettirmek oldukça kolaydı. Fakat evinin çatısına astığı uydu antenlerle, ülkenin batısını ve bütün dünyayı rengârenk seyreden insanları, siyah beyaz bir hayatı yaşamaya ikna etmek imkânsıza yakın zordur. Sistemin kaymağını yiyen çok sayın yöneticilerimizin anlamak istemediği, ya da anlamakta zorlandığı husus işte bu yalın gerçektir. Bu nedenle, Güneydoğu insanına ülkemizin batı bölgelerinde bulunan, üniversiteler gibi üniversite, sağlık kuruluşları gibi sağlık kuruluşları sağlanmalı ve bölgenin ekonomik sıkıntısı mutlaka giderilmelidir. Bölgedeki ekonomik sıkıntıların giderilmesi için en öncelikli yapılacak şey; bölgenin ve bölge insanının mevcut potansiyellerini harekete geçirmek olmalıdır. İşte bu çerçevede, İran, Irak ve Suriye başta olmak üzere, yakın ve uzak komşularla yapılacak olan ticari ilişkiler canlandırılmalı ve bölge insanının bu ticaretten yeterli ölçüde pay alması sağlanmalıdır. Unutmayalım ve soralım kendimize; kaybedecek şeyleri olmayanlar, acaba neyin muhafazasına çalışacaklardır, bir bileniniz var mı? Yine unutmayalım ve hatırlatalım kendimize; insanları hayata bağlayan şeyler kazanımlarıdır, yani sahip oldukları şeylerdir; sahip olmadıkları ve sadece başkalarının elinde olan şeyler değil.
Bütün bunların ötesinde, şu gerçeği sürekli olarak göz önünde tutmak zorundayız:
Ülkeler arası ilişkilerde duygusallık olmaz. Yani bu tür ilişkilerde duygusallığa yer yoktur. Bir başka ifadeyle milletlerin dini, dili, ırkı ne olursa olsun, yani milletler aynı ırktan olsalar, aynı dili konuşsalar ve aynı dine inansalar da; bu milletlerin sahip oldukları devletlerarası ilişkiler, yine de çıkar esaslarıyla yürütülmek zorundadır. Çünkü devletlerarasında dostluk değil, çıkar hesapları ön plandadır.
     Hiçbir devletin, ya da milletin; bir başka devlete, ya da millete “rejim ihracı” diye bir meselesi ve böyle bir amacı olmaz. Eğer öyle olsaydı, ülkelerinde aynı rejimin hüküm sürdüğü devletlerin birbirleriyle kavgaları olmaması gerekirdi. Herkesin bildiği gibi, saltanatla yönetilen küçücük devletleri kontrollerinde tutan gelişmiş ülkelerin büyük sayılan demokratik devletleri; eğer isteselerdi, kendi demokrasilerini bu küçücük devletlere kolaylıkla kabul ettirirlerdi. Bu örneklerden de kolayca anlaşılacağı gibi, ülkeler ve devletlerarası ilişkilerde, rejim de dâhil çıkardan başka hiçbir şeyin önceliği yoktur. Bu apaçık gerçeğe rağmen, ülkeler arası ilişkileri hiçbir esasa dayanmayan, duygusal vehimlerle yürütecek olursak; Güneydoğu meselesini hiçbir zaman çözemeyiz. Bunu da bilmek ve hiçbir zaman ve mekânda unutmamak zorundayız. Hal böyle olunca, yapılacak ilk iş; ülkeler arası ilişkilerin çıkara dayalı olduğunu bilmek ve bu hususu sürekli olarak akılda tutmaktır. Sonra da bu çerçevede hareket ederek, doğuda olsun, batıda olsun, uzak ve yakın bütün komşularla ticari ilişkileri geliştirmek ve bu ülkelerin bizimle olan ilişkilerindeki çıkarlarının, ya da paylarının artmasını sağlamaktır. Bir başka ifadeyle, onları ortak gelişmeye ve ortak paylaşıma razı etmek, onlarla güçlü bir çıkar çemberi oluşturmak; böylece, ülkemizin göreceği bir zarardan onların da etkilenmesini sağlamaktır. Bunu başarmak kolay mıdır? Elbette değildir. Zaten devlet adamlığı da zor olanı başarmak değil midir?
      Mekân olarak çok uzakta olmalarına rağmen, Orta doğuda hayati çıkarları bulunan, bugünün gelişmiş ve büyük sayılan devletleriyle olan ilişkilerde de yapılacak olanlar biraz önce dile getirilenlerin benzeri olacaktır. Bu ülkelerle olan ilişkilerde yapılacak ilk şey; gözü kapalı ve kara sevdalı dostluk türküleri söylemek değil; günün şartları içinde yapılabilecekleri iyi hesaplayarak, ayağı yere basar biçimde, ülke çıkarlarını öne çıkaran politikalar belirlemek ve bu politikaları, ısrarlı bir şekilde yürütmektir; mehter yürüyüşüyle bile olsa. Unutmayalım, mehter yürüyüşü, uluslararası ilişkilerde çok önemli bir yöntemdir; bu bakımdan katiyen küçümsenmeye.
    Bir gerçeği bir kere daha belirtmek durumundayım:
    Dünyanın hiçbir coğrafyasında, şeytani güçleri, hiçbir ülkenin, devletin, milletin ve ırkın dini, dili, rengi ve rejimi hiç mi hiç ilgilendirmez. Aynı durum, aynen ve belki biraz daha fazlasıyla, ülkemiz ve milletimiz için de geçerlidir. Ülkemizin başını gaileden gaileye sokan ve belini bir türlü doğrultturmayan şeytani güçler için önemli ve öncelikli olan şey, hiçbir şekilde vazgeçemeyecekleri, Orta doğudaki çıkarlarıdır. Eğer güçlü olur, ya da güçlü olmanın yollarını bularak dik durmasını öğrenebilirsek; üzerimizde oynanan oyunları sona erdirebilir ve Güneydoğu meselemizi kolayca çözebiliriz.
Aksi halde.
Aksini düşünmek bile istemiyorum...

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 10-11-2007 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
85775599 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net