28-05-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
MALATYA YILIKLARI PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 45
KötüÇok iyi 
Yazar Bilal SÜRGEÇ   
27-09-2007
MALATYA YILIKLARI 
                                                      Bilal SÜRGEÇ          

            1985’de Fırat Üniversitesi tarih bölümünden mezun olduktan sonra en büyük idealim Pakistan’a gidip yüksek lisans yapmaktı. İnsan hayatını bazen idealleri, düşünceleri, cehti değil bahtı belirliyor. Benimki de öyle oldu. Pakistan’a gitmek için bayağı uğraştım. Doktora yapmaya herhangi bir burs alarak değil kendi gayretimle gitmek istiyordum. Bu uğraş mezuniyetten dört yıl sonra gerçek oldu, Karaçi Üniversitesi benim müracaatımı kabul etmişti ancak bu sefer ben müsait değildim; Kütahya’da askerdim. İçimde de bir heves kalmamıştı.

1985’in Kasımında Erzurum’da öğretmenlik sınavına girdim o zamanda mezun olan öğretmenleri sınava tabi tutuyorlardı. Yetenek sınavı bilgi ölçmek için değildi. İhtiyaç fazlası olanları elemek içindi. Bu anlayış bir plansızlığın sonucudur. 
            Bir ülkenin kalkınması öğretmenlerin elinden geçer ancak bu ülkede en hafife alınan kurum öğretmenlik mesleği oldu. Bazen askerliğini çavuş veya onbaşı olarak yapan eğitmenlere, bazen köy enstitüsü, bazen öğretmen okulları, bazen eğitim enstitüleri bazen, bazen öğretmen liseleri, bazen fen ve edebiyat mezunlarına hatta bazen öğretmenlik mesleği ile hiç alakası olmayan veteriner, hukukçulara öğrencilerin eğitimleri teslim edildi.
            Türkiye’de öğretmenlik mesleği hala oturmamıştır. Bunun nedeni devletin bir eğitim politikasının olmamasıdır.
           1985’in Şubat ayında tayinimin Malatya Sümer Lisesi’ne çıktığını öğrenince içimi bir sevinç kapladı. Malatya, Elazığ’a komşu bir il. Yeşili ile ünlü bir şehir. Başka neyi ile ünlü siyaseti ile ünlü. İsmet İnönü ve Turgut Özal Malatyalıdır. Bir de kitaplarından tanıdığım Sait Çekmegil Malatya’da yaşıyor.Sümer Lisesi İstasyon Caddesi’nin üzerinde sarı binaydı. Belki de hala öyledir. Sonradan değişen tek şey yanındaki merkez bankası binasıydı. Okul müdürü sesiz sakin efendi görünüşlü Adil Tekin Hocaydı. Diğer hatırladıklarım İdareciler Mehmet Küçüker, Reşat Filinte, Hikmet Arabacıoğlu, Vahap Karaca. Rehber öğretmenim Hatice Şendoğdu, Coğrafya Öğretmeni Saim Galeri.
            Sümer Lisesi güzel günlerim geçti. 1 Nisan 1986’da öğretmenliğe başladığım bu okulda 21 ay çalıştım. İlk göz ağrımdır. Hala muhabbetle anarım. Öğretmenlikte ilk yıllar insanın kafasının tamamen fedakârlıkla dolu olarak geçtiği yıllar olur. 
            Sümer Lisesi şuanda şehrin merkezi sayılır; ancak 1986 yılında hemen ilerlisinde Tevfik Temelli Caddesi’nde tek katlı bahçeli evler yaygındı daha sonra buralara yüksek katlı siteler yapılmaya başladı. Bu tek katlı evlerin bahçelerinde Malatya’nın simgesi kayısı ağaçları vardı.
            Fakültede birinci sınıfta Genel Türk Tarihi dersine Prof. Dr Bahaeddin Ögel Hocamız gelirdi. Elazığlı’ydı. Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde öğretim üyesiydi. O yıllarda YÖK kurulmamıştı. Hocalar, Ankara’dan uçakla geliyordu. Fırat Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümünün de kurucusuydu. Bir gün eski hatıralarını anlatırken şöyle dedi: “ Çocuklar bizim gençlik çağlarımızda Elazığ’da lise yoktu. Liseyi Malatya’da okuduk. O zaman trenle Elazığ’dan Malatya’ya ancak üç saate varırdık. Bir arkadaş hemen atıldı: “Hocam aradan elli yıl geçmiş yine trenler Malatya’ya üç saatte varıyor. “ Bahattin Hoca yarı şaşkın yarı espri ile “Yapma yahu demek demiryolu teknolojisi bir gelişme olmamış.”dedi. Beş yıl sonra o demiryolunu ben de kullanmaya başladım. 1 Nisan 1986’da Malatya Sümer Lisesinde göreve başladım. Evi altı ay sonra getirdim. Selçuk Akıllı isminde Elazığlı aynı lisede sosyal bilgiler dersinin öğretmeni bir arkadaşımız vardı. O da Elazığlı ve evini getirmemişti. 
            Murat 124 marka taksisiyle gidip geliyordu. Maliyeti ucuzlatmak için biz de biniyorduk. Hatta o zaman otogar Sümer Lisesinin az ilerisindeydi. Orada durur otobüs işletmelerinin simsarlarına biraz harçlık vererek Elazığ’a gitmek için otobüs bekleyen yolcuları alırdı. Selçuk Hoca derslerini ayarlamış haftada üç gün geliyordu. Ben ise beş gün geliyordum. Üç gün onunla diğer günler de Sümer Lisesine yakın olduğu için istasyonda trene biniyordum.Trenle geliş gidişlerde harika kitap okunurdu. Bu yolculukta Haldun Taner’in bütün eserlerini okudum. Bu yazarı 1986’dan iki yıl önce Milliyet Gazetesindeki yazılarından keşfetmiştim. Fikirlerinden ziyade üslubuna hayrandım. Makalelerinde çok okuyan, nazik, kibar bir insan olduğu her halinden anlaşılıyordu. İstanbul beyefendisi derler ya tıpkı öyle. Haldun Taner’in eserlerini üzerine satın aldığım tarihi de yazmışım: 4 Nisan 1986. Tesadüf o ki, 7 Mayıs 1986’da Haldun Taner vefat etti. Ben de bütün eserlerini ikinci kez daha ciddi okumaya başladım. Denemeleri: Oyma Akıl Koyma Akıl, Berlin Mektupları Yaz Boz Tahtası, Ölürse Tenler Ölür Canlar Ölesi Değil. Hikâyeleri: Çok Güzelsin Gitme Dur, Yalıda Sabah, On ikiye Bir Var. Haldun Taner’in bir de Keşanlı Ali Destanı adında tiyatro eseri var.Elazığ’dan Malatya’ya gelmişim Malatya’nın farklı bir şehir olduğu hemen göze çarpıyordu. Bez afişlerle ilanlar “ Uğur Mumcu Kitaplarını imzalıyor” Pak Kazanç İşhanın’daki filan kitapevinde diye. Burada Ugur Mumcu, Ali Sirmen, Celil Gürkan, Yalçım Küçük kitaplarını imzalamaya gelmişlerdi. Kitaptaki imzada atılan tarih:11 Nisan 1986. Daha sonra Rıfat Ilgaz ve Ali Rıza Demircan kitaplarını imzaladı. Bu yazarlarla söyleşiler de yaptık. Taşradaki bir vilayet için bu tür imza günleri ilginç oluyordu. Uğur Mumcu’ya imam Hatip Lisesi mezunu olduğumu yazılarını okuduğumu söyledim. Birkaç ay önce Sultan Abdülhamit’le ilgili bir yazı yazdığını aynı zamanda bir tarih öğretmeni olarak bu konuda yazdığı görüşlere katılmadığımı söyledim. İmam hatip mezunu bir okuru olmamı ilginç buldu. Ancak görüşlerinde kendisinin haklı olduğunu söyledi. Ali Sirmen de Barış Derneği davasından yeni hapisten çıkmıştı. Onun da “On İkiye Bir Var” isimli bir deneme eserini aldım. Malatya Sıtmapınarı’nda Koyunoğlu Mahallesi, burada Sümer İşçi Evlerinin bulunduğu bir site var. Bu sitenin bulunduğu cadde üzerinde bir ev kiraladım. Evin ön cephesi caddeye, arka cephesi alabildiğine geniş bahçelere bakıyordu.. Bu bahçeler kayısı ağaçları ile doluydu. Arka balkon genişçeydi. Mayıs ayından Ekim ayına kadar bu balkonda kitap okumanın tadına doyum olmazdı. Ev, Sümer Lisesine yakın olduğu için öğrencilerim etraftaki evlerde oturuyorlardı. Çok güzel komşuluklarımız vardı.Burada Perşembe Pazarı kurulurdu. O yıllar için çok canlı pazardı. Milletimiz bir özelliği alışveriş yapmasa dahi Pazar gezisinden zevk alırdı. Mahallemizin muhtarı Halis Dayı diye hitap ettiğimiz yaşlı bir amcaydı. Malatya’nın yerlisiydi. 
            Mahallemizin muhtarı Halis Dayı diye hitap ettiğimiz yaşlı bir amcaydı. Malatya’nın yerlisiydi. Karşı komşularımızdan biri de Kasım Melek’ti. Tıpkı soyadı gibi melek bir insandı. Misafirperverdi. Cömert. bir insandı. Kendine özgü tasavvuf anlayışı vardı. Birine iyilik yapmaya bayılırdı. Bir tanıdığı sıkıntıda mı, hemen yardımına koşardı. Şehirde oturmasına rağmen sofrasında misafir eksik olmazdı. Bu özelliği onun evine bir bereketin akmasına sağlardı. Kasım Amca memur olmasına rağmen bir gün dahi ekonomik sıkıntıdan bahsettiğini duymadım. En zevk aldığı şey, Şeyhi ile olan hatıraları anlatmaktı. Şeyhi Örüşkürt Köyünde metfun Şeyh Ali Efendi’ydi. Bir adama referans olduğunda “ Bunu işe alın bu şeyhin değerli bir mürididir. İyi çıkar.” diye referans verirdi. Çalıştığım iş yerine alınan elamanlara kefil oldu. Hepsi de pırlanta gibi çıktı. Ramazan Abi, Sadullah ve Ahmet. Gerçekten cemaatten çıkan bu arkadaşlar manevi bir tornada işlenmiş, belli bir tezgâhtan çıktığı her hallerinden belli oluyordu. Çok terbiyeli ve saygılılardı. Hanımı Hayriye Teyze bizim aileyi evlatları gibi kabullenmişti. 
            Sık sık yemeğe davet ederlerdi. Hele Hayriye Teyze, nefis biber turşusu yapardı. ahrete önem verenler dünya ile çok barışıktır. Dünyaya küsenler aslında dünyaya önem verenlerdir. Kızları Zeynep ve Sadiye, Sümer Lisesinden öğrencimdi. Oğulları arkadaşlarım olan Osman ve Hasan mühendislerdi. Kasım Amca “Malatya’da kal ve ev al!” dedi ve aldırttı. Yoksa ev almak aklımda yoktu. Onca zaman geçmesine rağmen o evleri satmak içimden gelmedi şuanda Malatya’da kirada. Allah ömür verir yaşarsak Malatya’ya dönüp o evde bir süre oturmak istiyorum. Kasım Amca, Akçadağ’ın Bahri (Çatyol) Köyü’ndendir. Malatya’ya gittiğimde Akçadağlılar böyle kavgacı şöyle kavgacı derlerdi. Acaba espri mi yapıyorlardı? Yoksa gözümü mü korkutmak istiyorlardı, bilmiyorum; ancak söylenenler pek de doğru çıkmadı. En büyük yanlış bir belde hakkında genelleme yapmaktır. Bir başka nedenle daha sonra Akçadağ’ın köylerini de gezdim. Misafire hürmet eden en azında bir ayran, bir çay ikram etmek isteyen, sıcakkanlı insanlarla karşılaştım öyle kavgacılıklarını da görmedim.Malatyalıların yabancıya gönlünü açan, onları kucaklayan bir hasletleri vardır. Bunu babam da müşahede ettiğini söylüyordu. Mahalle camisinden çıktığında “Müslüman! seni ilk kez görüyoruz kimsin, nereden gelmişsin?” diye sorup tanıştıklarını, çay ikram etmek istediklerini söylemişti. Yine Balıkesirli bir öğretmen arkadaşım çocuğunun doğumunda kapı komşusu yaşlı bir teyzenin Malatya’nın yabancısı oldukları için kendileriyle bilge bir anne gibi ilgilendiğini garip olmanın duygusunu hiç tatmadıklarını, yine bu komşu teyzenin hanımına çocuk bakımı konusunda rehberlik ettiğini söylemişti.Malatya zihni canlı bir şehirdir. Duyarlıdır. Bunu sonraki misallerimle anlatmak istiyorum.
            1986 yılında Malatya’da Fen Lisesi hizmete girdi. Lise birinci sınıfta okuyan bir kısım zeki ve çalışkan öğrencilerimiz 1986’nın ekim ayında Fen Lisesine geçiş yaptı. Bu ileride Sümer Lisesinin aleyhine olacak bir durumdu. Bu öğrenciler üniversiteye giriş sınavlarında yüksek puan alacaklardı. Şimdi bazı illerin düz liselerinde okuyup siyasette, bürokraside, edebiyat dünyasında sivrilen insanların hayatlarını okuyunca Anadolu ve Fen Liselerinin köklü geleneksel bir yapıya sahip, bünyesinde cumhurbaşkanı, başbakan çıkartan bu liselerin suyunu kuruttuğunu görüyoruz.
            Öğretmenlikte ilk yıllarımda, branşımı o kadar seviyorum ki, lisede okuyan öğrencilerime herhangi tarihi bir konuyu anlatmak için akademik bir kurula hesap verecekmişim gibi saatlere hazırlık yapıyorum. Anlattığım konularla ilgili hangi tarihi fıkralar var o konuda İsmail Hami Danişment’in iki ciltlik “Tarihi Hakikatler” isimli kitabını karıştırıyordum. Ders sayısı da fazla değildi; ancak yirmi saat derse giriyordum.Öğrencilerime tarihle ilgili kitap aldırttım. Özetlerini çıkarıyorlardı. Derste okudukları kitaplar hakkında öğrendikleri yerleri anlatıyorlardı. Öğrencilerimi hiçbir zaman notla korkutmadım. Coğrafyanın insan yapısında etkisi olduğuna inanırım. Elazığ’dan Malatya’ya bir kamyon dolusu eski gazete, dergi ve kitaplarımla gelmiştim. Elazığ’da da yoğun kitap okuyor haftalık Bayrak Gazetesinde yazıyordum. Ancak Malatya’da kitap okumanın tadı bambaşka oldu. Havası mı, insanı mı neyi etkiliydi acaba? Sıtmapınarı yan bir semt olmasına rağmen biri birine elli metreyi geçmeyen tam beş kitapçı vardı. Takıldığım yer Çağrı Kitapeviydi. Burada Ali Hoca isminde bir arkadaş vardı. O yıllarda harareti yüksek Müslümanların çıkardığı ne kadar dergi varsa buraya geliyordu. Yine Rahmetli Abdülhamit Turgut’un arkadaşlarının işlettiği Sıtmapınarı Camii yanında levhası olmayan bir kitapevi vardı. Bunlar sadece fikre dayalı kitap ve diğer yayınları satıyorlardı. O yıllarda İstanbul kamuoyunda radikal İslam’ın merkezi Malatya deniliyordu. Ben İmam Hatip mezunuyum. Radikal kavramını kabul etmiyordum. Dinci, kökten dinci gibi ifadeler bir etiketleme hareketiydi. Malatya’da radikalizmin zirve yaptığı söylentisi 28 Şubatta bazılarının hışmını bu şehrin üzerine çekti. Bu, Malatya’ya yapılan bir büyük haksızlıktı. Bu şehire karşı atılmış bir iftiraydı. 28 Şubat süreci başladığında Adıyaman’daydım. Bir mahkeme kurulsa Malatya yargılansa birisi de benden şahitlik isteseydi. “Aman bu şehre ilişmeyin, bu şehirde radikalizm dediğiniz olay bu sevimli güzel şehrin canlılığından, çok güzel vasfından, duyarlılığından yeni fikirlere ilgili olmasından, meraklı oluşundan kaynaklanıyor. Şehir daha sonra normal seyrine girer.” derdim. Benim de çok sevdiğim güya radikal olmuş öğrencilerim vardı. 1980 sonrası İslam ülkelerinden esen fırtına, Malatya’yı okuma ve merak duygusu diğer illere göre baskın olduğu için daha fazla etkiliyordu. İşte bu radikal öğrencilerimle konuştuğum zaman çeşitli coğrafyalarda Müslümanların uğradıkları haksızlıkları biraz daha seslerini yükselterek ifade ediyorlardı. Bir iki ayet meali ve bir iki hadis ancak ezberlerinde vardı. İki üç dergi ancak okumuşlardı. Kuran-ı Kerim’in mealini başta sona okumamışlardı. Üzerlerinde gençlik heyecanı vardı. Malatya gençlerinin bundan heyecan duyması ne güzeldi. Tinerci, lümpen bir gençlik yerine iman alevini tutuşturan bir gençlik ne güzeldi! Kendi hallerine bıraksan alt yapılarını tamamlayınca kafalarında normal bir şekillenme de oluşacaktı. 1996 yılında Malatya’dan Adıyaman’a gitmiştim. İktibas Türkiye’de Müslümanların mücadelesinde etkin bir dergiydi. Malatya’da onlarca abonesi varken İktibas’ın merkezine sordum “Bu dergiyi Adıyaman’da benden başka alan var mı “Hayır” cevabını verdiler. Radikal diye bilinen birçok arkadaş 1991 yılı seçimlerinden sonra Refah Partisi’nin ivmesi yükselince yavaş yavaş bu partide yerlerini almaya başlamıştı bu arkadaşlardan biri de aynı dershanede çalıştığım Emin hocaydı. 1991 seçimlerinde Refah’tan aday olmuştu. “Eskiden partiye karşıydın niye aday oldun” diyenlere. “Ticari geleceğime daha uygun gördüm de onun için aday oldum” diye çok açık net bir cevap vermişti. Hatta o seçimde Malatya’dan milletvekili seçilen RP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’e karşı tercihli oy için çalışma yapmış hatırı sayılır bir oy almıştı.
            Sümer Lisesi’nde çok iyi öğretmen arkadaşlar vardı. Bunlardan biri hemşerim Saim Geleri’ydi. Saim Hoca hoş sohbet bir arkadaştı; o bugün de öyledir. Yalnız konuşmaktan çok beni konuşturmak istiyordu. O yıllarda en büyük zevkim Türk Tarih Kurumu’nun katalogunu istemek ve buradan kitap almaktı. Kitaplar şimdiki gibi özel kargo şirketleri olmadığı için posta ile gelirdi. Saim Hoca “Bunları oku! Sonra da bana anlat” derdi. Müzik öğretmeni bir arkadaşımız vardı. Adı Nuri’ydi. Bayagı kilolu bir hocaydı. Balıkesirliydi. Geceleri bazı lokantalarda program yapıyordu. Sabahta bunları anlatmaktan zevk alırdı. Nuri, Saim Hoca ile aynı gün nöbetçi olunca “Filan lokantanın çorbası iyi, filanın döneri” diye lokantalar hakkında Saim Hoca’ya bayağı bilgiler verirdi. Saim Hoca sıkılıyor tabi, beni görünce “Hele gel bakalım, sabahtan beli kafamız şişti. Şimdi biraz fikir sohbeti yapalım. Türkiye’de siyaset nasıl gidiyor?” diye bir iki soru sordu mu sohbet koyulaşıyordu. 
            Haftada bir kitap okuyordum. Okuduğum her kitabın tanıtımını yapıyor haftalık Bayrak Gazetesinde yayınlanıyordu. Şimdi bakıyorum da en sevdiğim kitap türleri galiba hatıra kitapları olmuş; çünkü en fazla onları tanıtmışım. Osmanlı Devletinin son anlarında en çok kaynak gösterilen eserlerden biri Görüp İşitiklerim isimli Ali Fuat Türkgeldi’nin hatıra kitabıdır. Türk Tarih Kurumu yayınlarındandı. Öğretmenliğimin ilk yılında Malatya’da okudum. Çok etkilendiğim bir eserdir. Ali Fuat Türkgeldi Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin’in başmabeyincisidir. Yani Özel kalemi gibi bir görevdir başmabayncilik. Bu dönemlerdeki hadiselerin içinde bulunduğu için eseri bir numaralı kaynaktır. 31 Mart Vak’asında ve diğer olaylarda devletin bir anlık zaafı, telafisi imkânsız bir şekilde devlete mal oluyor. 31 Mart’la sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa istifa eder. Sokakta karışıklıklar devam ederken Tevfik Paşa kurşun sesleri arasında sadrazamlığa atanır. Önceleri sadrazam tayini mızıka ile kutlanırdı şimdi silah sesleri ile. İstanbul’da silah sesleri İsmail Canbulat tarafından Selanik’e “Meşrutiyet mahvoldu” ibaresi ile bildirilir. Hareket ordusu harekete geçer. Sultan İkinci Abdulhamit tahtan indirlir. İhtilalin kaçınılmaz manzarası ortaya çıkar. “Divan-ı Harp ilk kurbanlarını seçmiş 31 Mart hadisesinin faillerinden altı kişiyi köprüden darağaçları kurdurarak asmıştı. İdam edilenlerin hali halka dehşet veriyordu. Bu hal karşısında müteesir oldum ise de Arif Hikmet Paşa “Bu kadar olmaz, hiç olmazsa yüz kişi olmalı” dedi.” Malatya hatıraları içerisinde okuduğum kitapları ayrıntılı anlatmam mümkün değil. Yalnız bu eser bir ibreti alem. Tarihten ibret alınmalıdır deniliyor ya işte onun gibi. Balkan Savaşları özellikle Çanakkale Savaşı’nı enteresan bir dille anlatıyor. Yürek taşıyan her insan şehitliği anlatan satırlarda göz yaşlarını tutamaz. Bütün öğrencilerime kitabın içerisinde geçenleri anlattım.. Öğrencilerim kitap almaya alışsınlar imrensinler diye evdeki kütüphanemi gösterirdim. Bir oda ağzına kadar kitap doluydu. Gören öğrencim hayran kalıyor. Bu öğrencilerimden biri Hakkı Karahan’dı. Tez canlı heyecanlı, meraklı ve fakir bir çocuktu. Yazın inşaatlarda çalışıyordu. Bir yıl aradan sonra İstanbul’da üniversiteyi kazandığını duydum. İnsan memnun oluyor. Yine 90’ların başında bir akşam haber izlerken polisle girdiği çatışmadan öldürüldüğünü duydum. Dev-Yol mu, Dev-Genç mi diye bir teşkilata üye olmuş. Çok üzüldüm eğer ilgi görseydi bir cemaat tarafından yetiştirilseydi kesinlikle kendini kurtarırdı. Genç, işsiz bir insanın en büyük talihsizliği yalnızlıktır.
            Öğrencilerime nasıl faydalı olurum diye düşünürken okunması kolay hatıra türü kitapları öneriyordum. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Zoraki Diplomat ve Politika’da 45 yıl kitapları zevk alarak okuduğum kitaplardı. Bu kitaplardan aldığım zevki öğrencilerimle de paylaşmak istiyordum. Lisede özellikle tarih kitapları öyle önyargılı hakikat dışı, eksik şeyler yazıyor ki, bu kitapları okuyan bir öğrenci Türklerin dünyada yapayalnız hiçbir dostu yokmuş gibi bu hisse kendini kaptırabilirdi. Bu sağlıklı bir duygu değildir. Kimse ile barışık olmayan millet! Bu nasıl sakat bir düşünce ki sanki bir meziyetmiş gibi kendi evlatlarına da okutuluyor. 
            Hâlbuki değişik kavimler Türk insanını sever. Mesele emperyalist güdülerle Anadolu’ya düşmanlık hissi besleyen bir kısım aydın ve yöneticilerdedir. Bunun böyle olduğunu yazan kitapları da öğrencilerime okuturdum. Bunlarda biri Zoraki diplomattır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun diplomat olarak bulunduğu döneme ait hatıra kitabıdır. Bu kitapta Arnavutluk hatıraları bayağı beni etkiledi. Bu kitap üzerine bir yazı da yazdım Bayrak gazetesinde yayınladım. ( Bayrak- 9 Eylül1986)Tiran ve Arnavutluk, Yakup Kadri’nin hafızasında korkunç bir yer olarak kalmıştır. İsyanlar toprağına ayak basar basmaz arkadan hançerlenmeler hatırlanmaktadır. Fakat Yakup Kadri bu düşüncesinde ne kadar yanıldığını Arnavutlukta göreve başlayınca anlar. Arnavutlarla sıcak ilişkiler kurar. “Her sabah öğlene doğru, yan ucunda küçük bir Türk bayrağı çırpınan yepyeni pırıl pırıl Buick otomobile atlayarak dere tepe uzun gezintilere çıkıyorduk. Yolumuzun üstünde rast geldiğimiz ne kimin olduğunu, ne adlarını bilmediğimiz bazı mandıracılara izbelere köylere uğruyor hoşumuza giden bazı köy kahvelerinin çardağı altında oturuyor, bize Yanaşan yerlilerle sohbet etmeye çalışıyorduk. Bunlar arasında tek tük Türkçe konuşanlar da vardı. Fakat hemen hepsi, yedisinden yetmişine kadar hemen hepsi bize karşı öyle bir yakınlık ve öyle bir samimilik göstermekte idiler ki, bunlarla Türkçe dahi konuşmaksızın anlaşmak ahbaplık etmek mümkündü. Çok defa aramızda göz yaşartıcı dostluk sahneleri oluyordu. Bir gün Elbesan civarında ihtiyar köylülerden biri, ağır ağır arabamıza yanaşıp ve ay yıldızlı kırmızı bayrağı “Osmanlı, Osmanlı” deyip alnına yüzüne ve gözlerine sürerek öpmüştü. Başka bir gün gene yaşlı bir çoban bizi uzun uzun ve tatlı tatlı adeta hasretle seyrettikten sonra şoförümüze “Bu; İstanbul’dan Tiran’a gelen paşa mı?” diye sormuştu.” 
            1986’da Zaman gazetesi yayına girmişti. Ortalıkta bir heyecan vardı. Okuyan kesim İslami duyarlılığı yoğun olan kesimdi. Bunda İran devriminin de payı vardı. Kitapevlerinde yoğun bir tartışmalar yaşanıyordu. Tartışmak yanlış bir şey değil, ölçmek, biçmektir. Marksizm de sinmişti. İstasyon caddesinde Çağdaş Kitapevi vardı Marks’ın eserleri satılıyordu. Marksist filan pek görmedim. Marksistim diyenler de bu ideolojinin adına aşık olmuşlardı Kapitali bir kez olsun okuyan yoktu.12 Eylül ülkücüleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu kesimde tasavvufi bir anlayışa yöneliş başlamıştı. Malatya’da etkinlikleri yok denecek kadar azalmıştı.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
112886306 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net