17-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow M. Said Çekmegil arrow BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL(XII)
BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL(XII) PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 24
KötüÇok iyi 
Yazar Vahid GÖNÜLDAŞ   
04-07-2007

BÜYÜK DOĞU – NECİP FAZIL(XII)

                                    Vahid GÖNÜLDAŞ , 

Anlaşılan odur ki, Necip Fazıl’ın hırsına “Sultan üs şüara” olmak da yetmemişti. O, çok sevilen Mehmed Akif merhumu da yer yer iğneliyor ve Davutoğlu hocanın ismiyle yayınlanan “Din Tahripçileri” adlı kitaba yazdığı önsözde Akif’e (Allah rahmet buyursun) “… kendini reformculara kaptıranlardandır”  diyordu, ama makul bir sebep de gösteremiyordu. O her şeyi kendine; kendi zannına karşı görünce yıkmaya çalışıyor, dostlarını dahi “Dostlarım ev eşyamdı, bir bir gitti diyorum/ Artık boş odalarda ölümü bekliyorum” diye eşyaları arasına kattığını ilan etmekten çekinmez olmuştu (bkz. 26.5.1983 Terücman, sh. II).

       Bu konuda bir gerçek daha var ki, Büyük Doğu; Necip Fazıl ismi, inkar edilemez şekilde, Türk fikir ve sanat dünyasının büyük bir boşluğunu doldurur. Aynı zamanda bir geçiş döneminsı büyük bir ızdırabını da aksettirir. Bunu, şaheserleri, “Bir Adam Yaratmak” adlı sahne dramında ve “Çile” başlıklı şiirinde, “nokta nokta ruhunu sok”an akrepten kaçarken “Gece, bir hendeğe düşercesine birden kucağına düştü”ğü gerçekte daha iyi görüyoruz. Şüphesiz ki, o, bu gerçeğe mistik pencerelerden girip fıkhi  bir kapıda yoğrulamamış olsa da, içinden geldiği batıcı; pozitif mukallidi,  batı-doğu kavmiyetçisi, “mes’elesiz gerçeksiz”sanat özentili bir neslin çok üstündedir. Ve “Usanmaz bekçisi, yolcu inmez hanların” da “Allah diyenlerin boyunlarında veba” ve “sırtlarında taşıyan, işlenmedik günahı” yüklenenler arasında da ayrı bir “BEN”dir Necip Fazıl Kısakürek (bkz. Çile adlı kitabına). 

     Yarım asra yaklaşan çalkantılı bir hayatın 21 yılını bizzat Büyük Doğu şöyle özetliyor:  
 

           21 YILIN BİLANÇOSU 

   “1943: Allah demek yasak… İlk Büyük Doğu… İlk hapis(1 gün)… 1944: Vekiller Heyeti kararıyla kapatılış, bir yüksek mektepteki hocalıktan kovuluş ve asker edilip Toros’lara sürülüş… 1945: Amerikan diktası cebri(!) hürriyet… İkinci çıkış… 1946: Örfi İdarece mühürleniş… Ankara, Recep Peker ( 100.000 lira kabul eder misiniz?)… 1947: Üçüncü çıkış… Mitingler… Kahrolsun Büyük Mahkeme koridorları… Çile üstüne çile… 1949: Dördüncü ve şekil değiştirerek beşinci çıkış… Takipler çekirge hücumu… 1950: Üçüncü Hapis (3 ay) ve af kanunuyla kurtuluş… Ateşe devam… 1951: Dördüncü hapis(17 gün)… Ortaklaşa günlük gazete… Altıncı çıkış…İhanet… Ayrılış… 1952: Kendi günlük gazetem… Yedinci çıkış… Yine sayısız dava… Mason Locası baskını…(Gazeteni kapat! Ben seninleyim! Emir en tepeden!)… 1953: Malatya hapsi… Beşincisi(1 sene 3 gün)… Ölümden, cinnetten öteye ıstırap… 1954: Sekizinci çıkış… Her sayımız toplatılıyor… İflas… 1955: Hükümet ve mahkeme kapılarında mermerleri aşındıran ayakkabı… Boşlukta uçan ses… 1956: İkinci günlük gazete tecrübesi, dokuzuncu çıkış… Yine Örfi idare kapatmaları ve ortada bırakılış… 1957: Altıncı hapis (8 ay 4 gün)… Seçimler kazanılınca hatırlanıyor ve okşanmaya başlıyoruz!  1958: Dörtlü murat yaprağı gibi aranan resmi idrak ve her defa rastlanan fikri boşluk… 1959: Zor bela onuncu çıkış ve tam sahabetsiz didiniş… Bolu dağlarında tevkif (2 gün hapis – yedinci)… Böyleyken, Allah’ın lütuflarıyla hemen her şeyi peşin söyleyiş, fakat dinletemeyiş… Mahkumiyet kararları tepemizden kar gibi yağmakta… 101 sene hapis gibi bir şey… iliklerimize kadar bezginlik ve evlada!... 1960: El malum… destanlık çapta hususiyetleriyle Davut paşa kışlası, Balmumcu Garnizonu ve oradan Toptaşı Cezaevine teslim… Sekizinci (1sene 6 ay)… 1961: Toptaşı Cezaevinin kütüphanesinde yazı, ibadet, gözyaşı, düşünce… 1962: İnceleme, kollama, gözetleme, karara varma yılı… Dört davadan beraat ve ilk defa Af kanunundan istiğna… 1963: Örfi İdare boyunca siperde bekleyiş… 1964: On birinci çıkış (Birinci demektir) ve Allah kerim… 

    NETİCE: 21 YIL MADDİ VE MANEVİ ÇİLE; 8 DEFADA, HEPSİ 3 YIL 6 AY 20 GÜN HAPİS, 10 KERE BATIŞ VE ÇIKIŞ; VE NİHAYET ONBİRİNCİSİNDE (EN GÜZEL SAYI) BİRİNCİLİK ŞARTLARIYLA DOĞRULUŞ VE DOĞUŞ… 

      Allah, bütün Müslümanlarla beraber, bu  her devrin mazlumu, makhuru, mahkumu ve mahpusu BÜYÜK DOĞU’ya acısın (B. D. Sayı: 1, 1964).” 

          Allah’ın kulları arasında onu tanıyanlar, Necip Fazıl’a zaten acıyorlardı. Böylesine büyük bir istidadın, bir türlü rayına oturmayışına nasıl esef edilmezdi? Hocasından (Şeyhi) aldığı tatminle, doymuşluğun verdiği dinamiğin gururuyla ikazları dinleyemez hale gelen güçlü bir zekanın müstağniliği onu oldum havasında tuta gelmişti. Mevcutla coşarak incelemelere geçemeyen güçlü sanat adamının fıkhİ gelişmelere geçemeyişine nasıl acınmazdı. İşte biz “bu her devrin mazlumu”  oluşundan ziyade, ölçüsüzlüğün kahrına acıyoruz. 

        Oldum; ötesi yoktur, havasından kurtulamaz görünen Necip Fazıl’a ikazlar pek tesir etmiyordu. O sanki herkesi tenkid etmekle, fakat kendisine yapılan tenkidleri dinlememekle mükellefti.  

       Bütün bunlara rağmen, Necip Fazıl’ın tabiriyle, “İlklerden” ve Büyük Doğu Cemiyeti’nin kurucularından bulunan Said  Çekmegil, Necip Fazıl’ın ölümünden iki, iki buçuk sene önce 2. baskısını yapmakta olduğu bir kitabında işlediği bir konu münasebetiyle: Son ve özlü bir şekilde : 

       “İnsanın kendi kendisini yeterli, ilme doymuş görmesi nasıl bir azgınlık arz ederse yine öylece, insanın bir başka insanı yeterli görerek onu doğrulara hüccet telakki ederek bağlanması da, doğruyu eğriden seçemeyen, inanmış fakat bir takım şaşkınlıklar, taşkınlıklar zümresini doğurur(11)” derken dipnotta da onu son ve özlü bir şekilde tövbeye davet etmişti:  

              Ama ne var ki, “üstad” taşkınlıklarını bir türlü dindirerek,  ebediyetini gölgelemekten kurtaramıyordu. Kızdığı, yer yer alim olduğunu teyide mecbur kaldığı bir müslümanın “İslam’ı temelinden çürütme istidadının doğmasına vesile” olduğundan söz ediyordu. (Doğru Yolun Sapık kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 106) Şüphesiz ki Resulullah’tan başka herkes şaşırıp indi görüşlerini ilmi donelermiş gibi ortaya atınca red edilebilir. “İmam- ı Takıyüddin” merhum da red ve tenkid edilebilir; edilmiştir de. Fakat delilsiz olarak, bir kimsenin İslam düşmanı olarak gösterilmesi, hocasını delil sananlara mahsus olsa gerektir. Demiştim ya: birbirimizde haklarımız vardır, davası uğrunda az eziyet çekmemiştir. Ebedi aleme böylesine büyük iftira günahlarıyla gitmesine gönül razı olmuyor… Tevbe etmesi için dua ediyorum. Kendisi de bu konular üzerinde düşünse  ya” demişti M. Said Çeğkmegil (bkz. Münevver Anlayışımız, 2. baskı, sh. 133) 

     Öldükten sonra da, ilk yakınlarından ziyade üstada sahip çıkar gördüğümüz Ahmet Kabaklı Bey  – bazı küçük dargınlıkların ötesinde, ölümünden evvel ve sonra “En hararetli Büyük Doğuculardan Prof: Dr. Süleyman Yalçın”  (B. D. Sayı: ı,1971) ve Prof. Dr. Ayhan Songar beyler gibi vefalı dostları da bu çile adamını yalnız bırakmamış bulunuyorlar. M. Said Çekmegil ise şöyle bir telgraf çekmişti: “ Kırk yıllık mücadele hayatında inancından taviz vermemek için çilelerle dolu dünyasını geride bırakarak ebediyete göçen Üstad Necip Fazıl’a gufran-ı Hak, geride bıraktıklarına İslam’i bir hayat dilerim. Sait Çekmegil” (Bkz. Türk Edebiyatı dergisi, sayı :117, Temmuz 1983) 

       Kısakürek böylesine tövbe davetlerine uydu mu? Kesin bir bilgimiz yok. Ama yayınlanan vasiyetinden buraya aldığımız pasajlar ümit vericidir : 

             “Eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laübali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz, hürmet ve haşyetten mahrum ne varsa – isterse nokta veya virgül olsun- onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor… İslam’a pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında, her birinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için, nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmalı… 

         eserlerim mevzuunda vaziyetim kısaca şu: İlk yazılarımdan bir kaçı asla benim değil; sonrakiler de, en dakik şeriat mihengine vurulduktan, yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim… Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerim üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse, tezgahını başına yıkınız! En büyük korkularımdan biri, nice müellifin başına geldiği gibi, ölümümden sonraki tahriflerdir…>> (26.5.1983 Tercüman sh. 11).  
 

        Şeriatın özüne vukufiyetinin  zayıflığına rağmen, “Şeriat mihengine”  bağlılığının bu derecesi değme aydın kişide görülmemişti. Şair ruhunun coşkun şeriat bağlılığı üstadı bağışlatabilir miydi? Kendisi zaten, “… mukaddes mevzuuna bazı davalarımı ve öfkelerimi kattığım için beni hoş gör! Ben bir şairim!!..” diye sızlanmıştı(B. D. Sayı :1 1949). 

        İnşallah bizlerin de, üstadın da günahlarımız hoş görülmese de bağışlanır. “Şüphesiz ki Allah kendisine eş tanınmasını yarlığamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için yarlığar..” (Bkz. Kur’an 4/48). “Allah indinde (makbul olan) tövbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle yapacakların, sonra da çarçabuk tövbe edecek olanların (tevbesi) dir…”  (Kur’an 4/47) “hemen Rabbini hamd ile tesbih et. Onun bağışlamasını dile. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir”(K.110/3). 

         Büyük istidatlı insanları; sevdiğimiz saydığımız şahsiyetleri putlaştırmadan ya da kızdığımız; değersiz gördüğümüz kişileri, ölçüsüz ozanlar gibi, yerin dibine batırmadan tanıyıp tanıtacak hakkaniyet müminlerde aranacak haslettir.  

          Müslümanca bakmağa çalıştığımız Büyük Doğu ve Necip Fazıl hakkındaki kanaatımız, işte bu (on iki sayı devam edegelen) tespit edebildiğimiz kadardır. Büyük bir dava yolunda çetin imtihanlara tabi kılınan “Üstad”ın taksiratının affedilmesini Gafur ve Rahim olan rabbimizden dileriz. 

            “Surda bir geldik açtık; mukaddes mi mukaddes!
                 “Ey kahpe rüzgar, artık ne yandan esersen es!...” 

            “Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!
                  Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı…”
 
                  “Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolunun. 
                       Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!...” 

                       Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
                       Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
                        Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

                              Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
                              Gün doğmuş, gün batmış: ebed bizimdir!>>         

SON 
“Not :II – Bu taşkınlıklara bir misal, birbirimize hakları geçmiş insanlar olarak ve davası yokunda çok çile çekmiş bulunan, hakkında özet kanaatımızı 8. notta arzettiğimiz güçlü şair Necip Fazıl Beyden getirmekte fayda gördüğümüz için, üzülerek veriyoruz : Bir beşeri, velev büyük bir veli de olsa, delil vererek, pek çok İslam bilginlerinin, mesela, Ömer Nasuhi hoca efendinin, Tecrid-i Buhari sarih ve mütercimi Prof. Kamil Miras ® ın Tecridin 4.  cildinde,”Şeyhülislam” olarak andıkları bir müslümanı, “… içinden zedeleyen Kafir” diye ilan ediyor. (Türkiye’nin Manzarası, Necip Fazıl, s. 118) Ve işin daha acısı, delil olarak da “Bu sözü ben söyleyemiyorum… İrşad kutbu söylüyor” diyor. Bu diyalektik ustası, bir kimseye ilmi bir delil vermeden küfür isnat etmenin tehlikesini bilmiyor olamazdı. Neydi bu hali? Onun bu gibi isnatlarını, memleketimizin güzide merkez vaizi Aziz Bahaeddin Bilhan Bey, ilmi bir uslupla  tenkid ederek kınamıştı (Ufuk, Malatya, 14.6.1975) 
(Kriter Dergisi 4. cilt’ten alıntıdır.)

Yorum
Yazar sadi açık 2007-07-14 11:39:42
Allah sizden razı olsun. 
O kadar dolu bir yazı olmuş ki her satırından kendime dersler, örneklikler çıkarttım.  
Said Çekmegil hakkında öğrendiğim her yeni şey bana onun ne kadar güzel bir çizgisinin olduğunu düşündürüyor. Necip Fazıl gibi bir ülkeyi bütünüyle etkilemiş bir insan ancak bu kadar güzel eleştirilir(iyi ve kötü). 
Nasıl oldu tam anlamadım ama bu yazı bana gerçekten azim verdi. 
Teşekkür
Yazar Selami Çekmegil açık 2007-07-14 23:55:45
Sayfamıza gösterdiğiniz bu kadirşinaslık her türlü takdire değer. Teşekkür ederiz Değerli dost Sadi kardeşimiz...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-05-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82130719 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net