17-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow M. Said Çekmegil arrow BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL (XI)
BÜYÜK DOĞU - NECİP FAZIL (XI) PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 26
KötüÇok iyi 
Yazar Vahid Gönüldaş   
14-06-2007

BÜYÜK DOĞU – NECİP FAZIL (XI)

                                                                     Vahid Gönüldaş

       ImageNecip Fazıl, sağda görünenlere saldırılar yaparken, elbetteki hepsinde de haklı değil idi. Ama soldakilerlerle çetin bir mücadele içerisine girmiş bulunduğu için, bazı haksızlıkları göze batmaz haldeydi. 

     Soldakilere karşı birleşme gereği, sağdaki efkarın içtenlikle arzuladığı bir işti. Bundan dolayı günün saygı duyulan kalemleri, 1959 Mart’ında tekrar çıkmaya başlayan Büyük Doğu’da buluşmuşlardı. Sosyolog Prof. Mümtaz Turhan, ünlü Türkçülerden Atsız, Serdengeçti Osman Yüksel, Doç. Dr. Nurettin Topçu ve aynı dönemde beraber görünüp sonra  ağır ithamlarla tekrar bozuşup ayrılan ve yine tekrar aynı paralelde buluşan Peyami Safa (Bkz. 24 ve 26 sayılı, 1959, 56 sayı 1946, B. Doğucular) gibi sol zıttı, Türkçü, Anadolucu, Ruhçu, Türk – İslam sentezcisi v.b. mücadele kalemlerinin, kısa bir dönem için Büyük Doğu’da bir araya gelmiş oldukları görüldü. (Bkz. B.D. 1959 dönemi) 

      Bunlardan bazıları İslam’ı, “efradını cami ağyarını mani” bir dava olarak idrak edemeyen, sağ aydın denilenlerden bazıları İslamiyet’e Türk’ün dini diye saygı duyan kavmiyetçi, bazıları da   batı özlemcisi; fakat hatırı sayılır ve isim yapmış kişilerdi. Mesela, bir Prof. Mümtaz Turhan “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” deyip duruyordu. (bkz. B. D., Sayı: 1, 1959) Garplılaşmanın hepsinde olsa ne olacaktı sanki? O da belli değildi ya… 

       Şüphesiz sağda meşhur olan bu zatlar ve benzerleriyle Necip Fazıl’ın temelde mutabık olması düşünülemezdi. Kendisini su katılmamış bir İslam yolcusu gören Necip Fazıl, dava adamı onurunu taşır bulunuyordu. Bu tarafıyla, davasına zıt bulmadığı güçlerle kuvvetlenmekten de geri durmuyordu. Ama ne var ki, bu sun’i beraberlikler çok çabuk ayrılıkları getirebiliyordu.  

        Büyük Doğu’lu gönüldaşlar, Necip Fazıl’ın bu tip beraberlik ve ayrılıklarına pek kızmıyor ve hatta çoğu kereler tasvip bile ediyorlardı. Ancak, Necip Fazıl kendisine ters düşen bazı meşhur Müslüman şahsiyetlere de bozulup saldıralar düzenlemeye başlayınca durum değişiyordu. Prof. Dr. M Hamidullah’ a “baidullah”, mütefekkir merhum müellif Mevdudi’ye “merdudi”, “sapık” diyor (Bkz. Doğru yolların Sapık kolları, 153 ve Türkiye’nin manzarası, 1973, Sh: 112 – 118); Seyyid Kutup gibi Türkiye’de eserleri rağbet görüp yayılan Müslümanlara açıkça cephe alıp saldırıyordu… 

      Bu yeni durum, Müslüman araştırıcıların çoğunu tereddüde düşürüyor, pek çok genci de tessür ve heyecana sürüklüyordu. Hele tarihte, bazı içtihad hata veya değişikliklerine ilmi bir yaklaşım getirememenin kızgınlığıyla ağır küfüre geçmenin yolumuzda yeri yoktu. Mesela, tarihte, İslam fakihleri arasında büyük bir yer alan İbni Teymiye merhuma “Din’i içinden zedeleyen kafir” demesi bardağı taşırmış bulunuyordu. Müslüman gençliğin bir kesimi artık Necip Fazıl’ı tanıyıp, onu çeşitli mektup ve bildirilerle ikaz etmeye başlamışlardı. Mesela, “Onbir imzalı” “Muhavvit Siirt Gençliği” adıyla, 2 Eylül 1974’de “Ülkü matbaası – Elazığ”- da basılan bir bildiriyle, Necip Fazıl’ı alkışlamış bulunan Davutoğlu hocaefendiye şöyle seslenilmiştir : 

     İslam aleminin büyük alimlerinin çoğunlukla Şeyhülislam dediği, Türkiye’mizin Ömer Nasuhi Bilmen, Tayib Okiç gibi değerli bilim adamlarının da onayladığı, Buhari tecridinde muhaddis Kamil Miras’ın “TAKİYÜDDİN” diye kadrini yücelttiği, İbn-i TEYMİYE hakkında aynen şöyle bir belgesiz isnat veriyorsunuz, “İbn-i TEYMİYE, dini içinden zedeleyen kafir…(Sh.42)” 

      Evet, gençliğin dediği gibi, kara kaplı kitabınızda, Allah’ın azabından korkmadan, belgesiz bir söylentiyi, büyük bir ihtimalle gülünç bir iftirayı sayfalarınıza, hiçbir sakınca duymadan aktarıyorsunuz. Bu nasıl olur?  

        ŞİMDİ BİZ DE SORALIM? 

       İbni Teymiye’nin kafir olduğuna dair elimizde ilmi bir belge var mıdır? Delilsiz bir kimseye kafir demenin ağır vebalini bilmiyorsunuz diyemeyiz. Peki, birçok ilim adamlarımızın örneğin Afyon Müftüsü Celal Yıldırım hocamızın büyük bir Müslüman olduğuna şahadet ettiği tarihe mal olmuş  bir alime nasıl oluyor da uluorta kafir deyişleri tasvip ediyorsunuz? 

          Davutoğlu Hoca; 

       GAVURLARI HALİMİZE GÜLDÜRMEYİN 

  Müslümanların büyük bir ekseriyetinin “ŞEYHÜLİSLAM”, “TAKİYÜDDİN” dediği büyük bir tarihi şahsiyete, bazı bilmezlerin  “KAFİR” demesini, ilim adamı sıfatınızla tasvip eder, gayri Müslimleri halinize güldürürsünüz. Yapmayın, hoca efendi yapmayın. Sonra gavurlar, bir kısmının başmüslüman dediğine diğer bir kısmı din yıkıcı kafirdir diyor demezler mi? İbn-i TEYMİYE’ye kafir diyen şairin iftirasını kitabına alırken, bir de. Allah razı olsun diye dua ediyorsunuz. Hayret doğrusu. Allah, sizin bu delilsiz hakaretlerle bir insanı karalamanıza razı olur mu ki?...>> 

      Böylesine içtenlikten kaynaklanan gençlik bildirilerine kızanlar da az değildi. Bu cümleden olarak, tarizli bir nasihat yayınlayan “Enver Baytan Hoca”ya, 18.12.1974 tarihinde “Nurhak Matbaası”nda basılan “Elazığ Yük. Öğ. Genç” imzalı bir bildirile ile şöyle denmişti: “…Ehlisünnet alimlerinin çoğunluğuyla “ŞEYHÜLİSLAM” dediği, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hazretlerinin de İslam’ın baş alimlerinden olduğunu doğruladığı Teymiye hazretlerine, evet, bir büyük ehlisünnet müçtehidine hiçbir İslami ölçüye dayanmadan, KAFİR diye yazmışlardı o kara kitaplarında. Değil tarihte büyük bir ilim adamına, en basit bir mümine, en günahkar bir Müslüman’a bile kafir denilmezken belgesiz ve sorumsuz bir biçimde hoşlanmadıkları herkese rahatça kafir diyen üstadınız hakkında adil hükmünüzü bekliyoruz…”. Kavga nereden kaynaklanıyordu?  

        Necip Fazıl’a göre “din merkezi” “Hazreti Seyid Fehim”di. Ve bu “din merkezi” ehline göre lisanlar bile tasnif edilmiş; “Arapça, nebiler dili ve Farsça veliler lisanı” olmuş. (Rapor 2, sh. 37) İşte böylesi bir merkezden gelen şeyhine “her şeyimi borçlu olduğum mürşid” diyen Necip Fazıl, bir zata, “ben seni kelebeğe benzetiyorum” diyor ve soruyor:   

  • Bütün İslam ülkelerini (neresi ise) döndün dolaştın, değil mi?
  • Öyle
  • Almanya, Fransa ve Amerikadaki Müslüman muhitler de cabası
  • Öyle
  • Hiçbir kemal örneğine rastladın mı bu yerlerden birinde?
  • Hiçbir yerde, Efendi Hazretlerinin ayak tozu olabilecek bir ferde rastlamadım!..”
    İşte böyle, Necip Fazıl’ın efendisine olan aşkı cezbeyle devam edip gider. (Rapor2, sh.45)  

    Böylesine tutkulara kim karşı gelebilirdi; hele karşısında Necip Fazıl olursa?

       Necip Fazıl sağa dönmüş, bazen haklı bazen haksız, rasgele vuruyordu. Mesela genç ilim yolcularından Bekir Topaloğlu, Hayrettin Karaman, ve benzerleri de tecavüze uğramaktan kurtulamıyordu. Güya bu zatların “memuriyetleri, İslamı ruh ve madde halinde ezmek”ten ibaretmiş. Delil vermeden yapılan bu isnatlar elbetteki insaf dışıydı. (bkz.B. D. Sayı 3, 1979) 

        Hiçbir yerde “eşi ve benzeri bulunmayan” ve Veliler “Altun Halka” sının sonuncusu olduğunu söyleyip yazdığı (bkz.B. D. Sayı: 29, 1959) “Kurtarıcım Efendim” diye (bkz. B. D. Sayı: 1; 1949) azat istemeyen kölesi olduğu zatın öğretilerini bir  kılade halinde boynunda iftiharla taşıyordu. Boynunda övünerek taşıdığı bu kıladeye ters düşen kim ve hangi içtihad varsa (Necip Fazılın neşesine ters düşmüş oluyordu. Ona göre bu terslikler kimden ve nereden gelirse gelsin yerin dibine batırılmalıydı. Bu işi kendisine vazife edinmişti. Yoksa Necip Fazıl o kadar vefasız ve insafsız olamazdı. Değildi de. Üstelik kendinden kabul ettikleri için yaptıkları fedakarlıklar az değildir. Mesela, 1952 sonbaharında, Malatya hadisesi günlerinde, Ankara’da yayınlanmakta olan <<İstiklal>> gazetesinin 44 sayılı nüshasında verdiği beyanat, cesaret, vefa ve bir büyüklük örneği bulunmuştu. Tehlikeli olmasına rağmen –nitekim bu beyanatın arkasından hemen tutuklanarak Malatya’ya postalanmış– 1 Aralık 1952 tarihli İstiklal gazetesinde, poz poz resimleri ve sütun sütun beyanları arasında Ahmet Emin Yalman’ı yaralayan gencin beraatı gerektiğini, yazarın tahrikini öne sürerek beyan etmişti. Büyük puntolarla; “Fransada bir gazete baş muharririni, kocasına sövdüğü için öldürüp mahkeme huzurunda beraat eden Madam Kayyo, kalem hakkını niçin kurşunla parçalıyor, diyen Necip Fazıl, carihin beraatını istiyor!...” olmuştu. Tabii sonu tevkif. 

         Ne olursa olsun, kim ne derse desin, 1946 lardan buyana Türk efkar-ı umumiyesinde heyecana dayalı bir iman şahlanışı olduğu kabul ediliyorsa, bunda, (tabii Dr. Eşref Edip, Abdurrahim Zapsu ve Doç. Dr. Nurettin Topçu gibi pek çok gayretliler ve bunlara, Tanzimatçıların gelmesine sebep olduğu materyalizm karanlığında yol açan Mehmet Akif, ve bugün Bediüzzaman ünvanıyla tanınan Said-i Kürdi gibi cesur, dinine sahip çıkan müminler de unutulup bir tarafa itilmeksizin söylersek) Necip Fazıl Kısakürek’in cesaret ve hamle gücüyle sanatkar vasfının büyük bir payı vardır. Bu inkar edilemez. Böyle olduğu için de pek çok dualarla beraber çoşkulu teveccühler kazanmıştı. Sinsi yuhalardan çok coşkun alkışlar gıdası oluyordu. 

        Ancak ne var ki, İslamiyetini “üstad” fıkhi esaslara bir türlü oturtmadığı için, kölesi olduğu efendisinin öğretilerini, hata sevap demeden, esas almış bulunuyor. Kabullendiği bu esasa ve kendisine karşı gördüğü herkesi devirip geçmek istiyor; Seyit Kutupları, Mevdudileri, Hamidullahları bir kalemde silip süpürmeye çalışıyordu. Tarihte ki pek çok Müslüman düşünürleri sevip yermesi de bu ölçü ile olduğu anlaşılır hale gelmişti. Uyarılar tesir etmiyordu. 

         Bir defasında, kendisine çok yakın gördüğü bir gönüldaşı (M. Said Çekmegil), “Üstad artık biraz da fıkıh çalışsanıza” diyecek olmuştu da, teşekkür edeceği yerde, kızmıştı. 

         Kızdıkları arkadaşlar az değildi. Mesela, aynı efendiye “bağlı ve sadık bir kimse” kabul ettiği bir zatı hayli hırpalamaya çalışmıştı.O dahi Necip Fazıl’ı susturabilmek için, sövgü edebiyatında Kısakürek’ten  geri kalmayan bir hırçın kalemi vazifelendirmişti. Aynı zamanda karikatürist de olan bu Necip Fazıl üsluplu yazar, Kısakürek’e çok çirkin birkaç kalem denemesiyle saldırıya geçip, ünlü polemikçilerin güç yetiremediği bir “Babı Ali Efesi”ni sanki pes ettirmişti. 15. devre, 28. yıl, 1971 tarih ve 2 sayılı Büyük Doğu “Hüseyin Hilmi Işık’tan Mektup” almış, yayınlamıştı. Mektubun nazik edasına rağmen kavga önlenmemişti. Hakaretlerini git git artıran Hakikat gazetesine, Necip Fazıl, “…bu murdar varakpareye verilecek ilk ve son cevap, büyük veli Abdülhakim Efendi Hazretlerine nisbeti bir yalandan ibaret şahıs ve çömezlerini evvela Allah’a, sonra o büyük veliye, daha sonra da mümin vicdanlara havale ettiğimizdir” diye işi kapamak istiyordu. (Bkz. B.D. Sayı: 3, 1971) Ama kalem dövüşü yine kapanmamış “Sonun Sonuncusu” bir cevapla hasımlarının sahtekarlığını açıklamış oluyordu. (Bkz. B.D. Sayı; 7,1971) 

         Bir başka kavga da,”İlk Büyük Kongresinde” yanında göründüğü ve sonradan da “İslam Davasını Akamete Uğratan Müflis Tecrübedir” dediği (Bkz. B.D., Sayı 5,1071 ve Tercüman gazetesi 4 Haziran 1977) bir politik kuruluşla başlamıştı. Yanlış da olsa etrafında hayli bağlıları bulunuyordu bu kuruluşun. Kendisinden zannettiği politikacıların tesir ettiği bir kesimin taze inanmış gençleri ve sempatizanlarını kaybetmiş bulunuyordu. Buna mukabil etrafında yeni bir muhit bulan Necip Fazıl burada da boş durmamış. Hergün gazetesinde şiirle “GÜNÜN HUTBESİ” denemelerine geçmiş görünüyordu (Bkz., Hergün gazetesi, 2 Haziran 1977). 

         Necip Fazıl, bitmez enerjisi, doymaz ihtirası ve uzlaşılması zor mizacına rağmen, bazı meziyetlerinden dolayı, uzun zaman beraberliğe katlanmış bulunan güçlü arkadaşlarına bile kıymaktan kaçınmamıştır. Dr. Haluk Nurbaki’yi (ki Büyük Doğu Cemiyeti’nin genel sekreteridir) “Büyük Doğu idealinin (I) numaralı döneği” olarak ismiyle, resmiyle beraber ilan etmesi, buna acı bir örnektir. 

         Kendisini, her şeye rağmen, hatalarını düzeltir, günahlarına tevbe eder ve “bu davada bu kadar çile çekti, hala da çekiyor” diye terk etmeyen arkadaşlarını bile haksız saldırılarına hedef yapmaktan çekinmemiştir. Mesela, “İdealimizin ilk feyizli toprağı Malatya” dediği şehrini sonraları unutur olmuş (Bkz. 1001 Çerçeve, 1969, sh:69) Ve “Malatya’daki ruh ve mana aleminin merkez şahsiyetlerinden şair ve fikirci Said Çekmegil” (aynı eser, Sh: 18) “..derin iman safının en ileri örneği Sait Çekmegil” (Bkz. B.D. Sayı:4,1964) ”Yolumuzun mihrak şahsiyetlerinden Said Çekmegil” (Yeni İstanbul gazetesi, 6 Nisan 1965) Ve nihayet, ilklerden diye takdim edip ve “aziz dostum Sait Çekmegil” diye dostluğunu belirttiği (Bkz. Cinnet Mustatili, 1955, Sh;106) bir gönüldaşını dahi, isim vermeden, fakat hiçbir sıhhatli delile de dayanamadan Allah velilerine karşı göstermeye başlamıştır. Oysa Said Çekmegil kendisine Erenköyde’ki evinde misafiri bulunduğu bir günde, “Allah’ın velileri olmaz” diyenlerin İslamla ilgisi kalmayacağını açıkça ifade etmişti.  

        Tabii bu duruma üstadı; zan’larını dinle, dinini zanlarıyla karıştıra karıştıra; bazen büyük yanılgılara düşmesine rağmen, çok kere isabetli sevap çıkışlarının gururu da büyük ölçüde itmiş olabilirdi. Etrafını kasıp kavuran fırtına gibi bir hayat, kavuşulmaz görünen bir liyakat, ne yazık ki fıkhı olmayan bir hissiyat Necip Fazıl’ı gün gün yalnızlığa itiyordu. İşi kendisi de anlamaya başlamış olacak ki, ‘Sultan-üş-şuara’ mız bunu, bir şiirin son kıtasında, şu samimi itiraflarla şiirleştiriyordu:  
     
                              ‘Hırsıma ne şöhret yetti, ne de şan;
                              ‘Döndüğüm her nokta dünyadan nişan.
                              ‘Binbir yol ağzında kaldım perişan;
                              ‘Yol tektir, bildim de tekleyemedim.”

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-05-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82131303 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net