18-07-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow E V E D Ö N Ü Ş
E V E D Ö N Ü Ş PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 17
KötüÇok iyi 
Yazar Ebu Welid bin Abba Vite   
25-04-2007
Ebu Welid bin Abba Vite'den     

Çağımızın Bilim Kurgu Romanı     

ANA BÖLÜM V:   

Gezi Notlarına Devam:

    E V E   D Ö N Ü Ş  

    Türkçe'ye Uyarlayan: Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat       

I. KISIM:  B İ R  K A Y I P 

          Image  Kurbağa Alfred, Anti-dünyadaki Tuhafistan vatandaşı kimliği ile Bay Öztürk, sadece Miraç istikametine dönme hak ve şerefini elde edebilen her fani gibi belleğini yitirmiş, dünyaya döndükten sonraysa, Anti-dünyada kendisine söylendiği üzere, yeni bir kimlikle, sanki bıraktığı yerden devam ediyormuşçasına hayatını sürdürmeye başlamıştı: Çalışkan, terbiyeli öğrenci Uryel'di o ve de yalnızca bu kimlikteki belleğine yazılı olan geçmiş bir yaşama sahipti.

                   Çalışkan öğrenci Uryel, saatler bir “Bayram Arifesi”nin akşamını gösterirken, okuldan çıktı; evinin yolunu tuttu. Onu herkes, oğul Uryel olarak tanırdı. Politeknik okulunun bu en yetenekli, en çalışkan öğrencisi, kumaş tüccarı Uryel bey'in oğluydu çünkü. Babasıyla aynı adı taşıyor olması  yüzünden insanlar ona Genç  yahut Oğul Uryel demeye alışmışlardı.

                 Bu bilgilerin daha sonra anlatılacaklarla ilgisinin ne olduğu sorulabilir; ancak, unutmamalıyız ki, bildiğimiz her şey yaşam hikayemizi doğrudan ilgilendirmez. Sözgelimi, tren kazasında gözlerini yitirmiş bir bahtsız, ilk anda, seçmeli resim dersleri aldığı mektep hayatına lanetler yağdırabilir. Hatta kendi bedenini algılamak bile, henüz bilgi düzeyine ulaşmış bir kavram olmasa  da, ona acı verebilir. Zor zamanlarda yüreksiz kişiler, her anlamda var olmak, fakat kendi kendilerini asla farketmemek isterler. Sonra da düşer bayılırlar.  Peki, insanoğlu, intihar etmeden, tamamen acısız bir şekilde kendisini öldürmek istemiyor mu? Tabii ki istiyor... Ancak, görev bellediği işleri sonuçlandırmadan ölmek de, şüphesiz, hiç kimseyi acısız, kestirme bir yoldan bu hedefe ulaştıramaz. Fakat Tanrının iyi kulları, insanlık tarihi boyunca mutluluğu ve düzeni esas almışlardır.
             Eski Hazar topraklarının en işlek kenti Orzburg'da da hayat öylesine düzenliydi ve öyle planlıydı ki, oğul Uryel'in okuldan çıkmasıyla eve ulaşması bir olurdu.Son dersten eve dönme süresi neredeyse bir simit yiyimi kadar kısaydı. Genç Uryel, günlük hayatın içgüdüsüyle evlerinin önüne geldiğini bilir, zili hep aynı elinin yüzük parmağıyla çalardı. Çocukcağız adeta hayatı bir makinaya bağlanmışcasına, sadece parmağını uzatır, düğmede bir süre basılı tutardı.

      Bayram Arifesi akşamında yine, kapının zilini çalmak için elini uzattı oğul Uryel. Ve uzatmasıyla çekmesi bir oldu doğrusu... Çünkü parmakları, akkor hale gelmiş çelik bir levhaya  tam dokunmak üzereyken bir alev topunun nefesini yüzünde hissedip, hızla geriye atmıştı kendini. Aklına önce kötü şeyler gelmiş, evlerinin yandığını zannetmişti. Ama karşısında alev  alev yanan nesne her akşam ziline bastığı dış kapılarına hiç mi hiç benzemiyordu. Hatta görünürde evlerine benzer bir yapı bile yoktu.

         İnanılması güçtür ama genç çocuk, nasıl geldi bilinmez, Orzburg'un üç-beş mil dışındaki iş-ocağına kadar gelmişti. Aslında doğru  yere geldiğini, yanlış yere -futbolcu deyimiyle- şutlanan varlığın mahalleleri olduğunu sonradan anlayacaktı. Şehir uzaklarda kalmıştı ve karanlık hızla inmekteydi. Karşısında dikilip durduğu kıpkırmızı ısıtılmış çelik bir plaka bir kaç işçi tarafından çekiçlenmeye başlanmıştı şimdi. Dehşetli sıcaklığa eklenen gürültü de dayanılır gibi değildi doğrusu. Bu işlerden az çok anlayan Politeknik öğrencisi Uryel, batı lehçesiyle işçilere kolaylıklar diledi ve biraz şaka biraz sitem yüklediği masum sözcüklerle, çelik çekiçlemek için, niçin böyle tuhaf bir yer seçtiklerini sordu. Öyle ya burası onların evlerinin önüydü.

      Fakat hayret! Bu maden işçileri sanki onunla aynı dili konuşmuyorlarmışçasına, dik dik çocuğun yüzüne bakıyorlardı. Sonra beklenmedik bir şey oldu. İşçilerin başı, Özbekçeyi andıran takır tukur bir lisanla Uryel'e hitap etti. Adamın beklenmedik bir itişiyle çocukcağız tökezledi. Bir yandan da, düşmemek için bir zıplayışta, dükkanı yahut tamirhaneyi, her neyse, çevreleyen yirmibeş otuz santim yüksekliğindeki beton çevrintinin üstüne çıkmıştı. Bu mertebeden bakınca, Uryel, korkunç gerçeği kavradı. Burası Orzburg'un sanayi semti de değildi. Zavallı çocuk, ayrı bir ülkede, apayrı bir kentin bilinmedik bir sanayi sitesindeydi.

      Çocuk, dünyadaki hızlı değişimin olağanüstü bir kopuş çizgisine ayak bastığını anlamıştı. Fakat bu kadarı da fazlaydı, bu olanların muhakkak bir açıklaması bulunmalıydı. Anlaşılan genç Uryel dershanedeyken, o kapkalın gözlüklü, titiz hesap hocasını pür dikkat dinlerken, yaşadığı kentin, hatta yaşadığı ülkenin tüm düzeni değişmişti. Eski evleri, sokakları, mahalleleri yıkılmış, yerine koca koca bloklar yükseltilmişti, hem de bir kaç saat içerisinde... Evet sadece üç-beş saat içerisinde, oğul Uryel'in okuldan dönüş yolu da dahil, tüm hayat yıkılmış, yad yabancı çizgilerle yeni baştan kurulmuştu!

      Genç Uryel'in acıklı hikayesi şuydu: O, okulda dersleriyle meşgulken, yaşadığı ülke, dünyanın topyekun değişimine maruz kalmış ve şehirlerin mimarisinden iş, öğretim, sanat, din kurumlarına kadar herşey, bir ikindide altüst olmuştu. Çocukcağız bu yüzden mektep dönüşü evlerinin yerinde yeller estiğini, çarşıda pazarda konuşulan dilin bile belki yer yer belki de bütünüyle değiştiğini, üzüntü ve şaşkınlıktan kahrolarak kavramıştı. Gerçi henüz olanları tam anlamıyla kavradığı söylenemezdi. Yaşadığı işin bir düş olmadığını ise kumar tutkunlarının sık sık mırıldandıkları şu sözlerinden anlıyordu: “Hayır bu bir rüya değil, kendi gerçeğini kaybetme gerçeği sadece...ama değişen gerçeği kabule hazır olacak kadar da kendimdeyim!” Ağzından dökülen bilinç ve uyanıklık tümceleri bunlardı; o, uykuda değildi, bilinci ise yerliyerinde.

      Bunlar yadsınmaz gerçeklerdi; ama, annesi, babası, kardeşleri, hısım akrabaları durup dururken yok olmamışlardı ya? Neredeydi dünyasını oluşturan bunca can? Dünya ne kadar değişirse değişsin, muhakkak o insanların bulunduğu bir semt olmalıydı. Mahalleleri topyekun bir değişimde yok olmuştu, bu belli. Ancak bir başka yerde canları yaşamaya devam ediyorlardı şüphesiz, yepyeni, belki de eskisinden daha şirin bir semtte, yakınları, komşuları, dostlarıyla hep birlikte...

     Muhakkak ki bu değişen dünyada, iyi kötü, yine de bir evleri vardı. Şehre dönüp, babasının ya da annesinin üstüne kayıtlı yeni yuvalarını bulabilecekti elbet, en azından yeni evin telefonunu! Aksini düşünmek cinnet sayılmaz mıydı? Hemen toparlandı ve değişen -daha doğrusu değiştiği anlaşılan- kent merkezine dönmek için bir taksi aramaya karar verdi. Fakat o an, üzerinde hiç para bulunmadığını anımsadı. İşin fena yanı, öğrenci kimliğini de, sabahleyin temiz okul gömleğini giyerken, diğerinde unutmuştu. Hay Allah! Ne kötü bir durumdu bu....O, okulda bir kaç saat harcarken, dışarda sanki yüzyıl geçmiş, bir çağ kapanıp yeni bir çağ açılmıştı. Şimdi kalkıp, sınırları  içinde bulunduğu bu sanayi sitesinin karakoluna başvursa, belki de görevliler dilini anlamayacaklar ve büyük bir olasılıkla ona kaçak muamelesi yapacaklardı! 

   II.KISIM: GÜNDÜZÜN HAYALİ VE GECENİN GERÇEĞİ 

     Anlaşılan genç Uryel, gerçek bir hayalci olamadığı için elindeki gerçeği kaybetmişti: evini, aile büyüklerini vesaire...Neler yoktu ki yitirdiği gerçekler arasında: Tüm yakınları, alışkanlıkları ve kendine güveni... Hatta başkalarına duyduğu o sonsuz güven, ister olumlu ister olumsuz yönden hepimizin başkalarından çekinmemize neden olan müthiş, sarsılmaz güven; işte onu da kaybetmişti. Ne kendisi ne de başkaları, bu değişken dünyada, ister iyi ister kötü herhangi bir şey yapacak gücü bulamazdı, asla! Başvuracağı karakolda polislerin ona karşı olumlu yahut olumsuz bir davranış göstermesi mümkün müydü? Cevap evetse bu hiçliktir ve hiçlik hiç çözülmez. Ya bu yoğalmanın sonunda tüm kötü olasılıklar da  bitip tükenirse ne olacaktı? Şimdi tehlike buradaydı. Ya gecenin ayazı onu üşütmezse, ya acıkmazsa, ya uykusuzluktan bitap düşmezse, ya üzülme yeteneğini yitirirse? Gücünü yitirmiş bir varlık, onu yeniden kazanma umuduna sahiptir az ya da çok. Peki sorunlarından uzak düşmüş biri ne yapsındı? Kendi kendine sorun mu icat etsin ve bu inandırıcı olabilir mi? Cehennem sakın sorunsuz kalmak olmasındı?

       Hiçbirşey'in vukua gelmemesi ihtimaliyle irkilmişti. Sitenin üstten, dış sağa doğru açılan “GİRİŞ”ine doğru koşmaya başladı. Sadece edebiyatta varolan bu yön tabiatıyla hiç bir yere varamaz. Fakat genç Uryel yine de, bir polis kulübesine rastlamakta gecikmedi.

   

       Kalın plastikten oyuncak bir eve benziyordu güvenlik noktası. Yanı başındaki bir aydınlatma direğinin lambasından vuran ışık olmasa, eflatun renkli minik çatısı bu karanlıkta fark edilemezdi. Sarı, yorgun sokak ışıklarının ince mızrakları üstünden kayan sulu bir kar yağışının sürüp gittiğini gözlemleyip, eflatun çatının neden hep ıslak durduğunu anlayabilirdiniz böylece.

      Uryel, eskiden olsa içini ürpertecek böyle bir gece başlangıcını tahammül edilir  buldu yine de, lahavle çekip, polis kulübesinden içeri daldı. Genç çocuk kendisini en az altmış yaşında hissediyordu. Onun bu havası, nöbetçi polisi de etkilemiş olmalıydı ki, Uryel'in odaya girmesiyle adamcağız ayağa kalktı.

     Genç çocuk, ne tam delikanlı ne de gerçek manada çocuk olmamanın verdiği ayrıcalıkla meseleyi, sözünün kesilmesine hiç fırsat vermeden, baştan sona nakletti polise. Bu tecrübeli güvenlik abidesi de, bir solukta anlatılan bu soruna sahip çıkarak şunları söyledi Uryel'e:   

    -“Üzülme evlat! Bugün tüm birimlerimize ulaşan binlerce kayıp öğrenciden birisin. Siz aslında kaybolmadınız. Okullarda geçirdiğiniz öğlen sonu ders saatleri içerisinde ülkeniz yeniden yapılandı. Ülkeniz baştanbaşa değişmediyse bile, yaşadığınız şehir başkalaşıverdi. Tanınamaz derecede değişime uğradı. Hem uzaktan kumandalı radyo, hem de radyo-kaset çalar işlevi yapan ev eşyalarının ucuz semt pazarlarına kadar düştüğü bir ülkede kentler, değişim depremine uğramaz da ne olur? Değişim geldi ve sizler evlerinizi bıraktığınız yerde bulamadınız, hepsi bu...” Sonra da çocuğun gönlünü almak istercesine ekleyiverdi, ”Ne  var ki, telaşlanmazsan, birkaç yıl içerisinde, yeniden ailene kavuşabilirsin.”

    -“Ne, birkaç yıl mı dediniz?” diye avazı çıktığınca bağırdı Uryel.

    -“Ee, bu doğal değil mi sevgili...şey..?”

    -“Adım Uryel'dir efendim.”

    Deneyimli polis, genç çocuğu üzmemeye azami dikkat ederek şunları belirtti;

    -“Senin gibi,  okuldan döndüğünde evini, mahallesini yerinde bulamayan onbinlerce çocuk var bu şehirde. Üstelik bu durum, doğal bir afet sonucunda ortaya çıkmadı. Deprem ya da sel evinizi, barkınızı, semtinizi yıkıp tahrip edebilir ama onların enkazını olsun, bıraktığınız yerde bulabilirsiniz. Ve aileleriniz o enkazın doğal bir parçası halinde, yolunuzu beklemeye devam edecektir. Evet, afet ne denli korkunç olursa olsun herşey  bittikten sonra bir buluşma, kucaklaşma nimeti bekler geride kalanları. Şimdi öyle mi peki? Her akşam çaldığın kapının yerinde yeller esiyor ve sen, dilinden bile anlamayan Gaskon işçilerle yüzyüze geliyorsun. Kucaklaşıp teselli aramak için insan soyunun değerlendirebileceği en son adamlar... pöh!

   Uryel, polisin bu son sözlerinden sonra, şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı,” Siz, siz karşılaştığım işçileri nereden biliyorsunuz, yoksa..?”

   -“Evet doğru düşündün”dedi tecrübeli polis,”her iyi aile evladının karşılaşacağı uyumsuz adamlar, değişimin kaderinde belirlenmiştir!” Bu gerçeküstü saptamadan sonra iki taraf da uzunca bir süre konuşmaya cesaret edemedi. Tahmin edilebileceği gibi, kelimelerden daha ziyade rahatsızlık veren bir suskunluktu bu. Sonra yine güvenlikçi emektar adam sürdürdü açıklamasını:

    -“Sizin felaketinizde insana uymayan bir yan var. Çünkü onun kaynağı içten pazarlık nedir bilmeyen masum  doğa değil. Gepegenç çocukları çarpan felaketimizin nedeni felaketlere savaş açtığını yakından bildiğimiz medeniyet ve onun değişimleridir.” Konuşmanın bu bölümünde güvenlikçi, Uryel'le hemdert bir kişiliği paylaşma lütfunda bulunuyordu ki, böylece çocukcağız hayli duygulanmış, insanlığını anımsamıştı! Tüm dikkatiyle dinlediği bu adam, iddialı şeyler söylüyordu:

   -“Her türlü mülkünüz, maddi manevi tüm mal varlığınız yarım günde yıkıldı ve yeni biçimiyle, eskisinden yüzde yüz farklı bir tarzda yeniden inşa edildi. Geçmişte Doğumevi'nin yer aldığı cadde şu anda bir kayak pisti, ya! Döndünüz ve evinizi yurdunuzu yerinde bulamadınız; tıpkı şiirde olduğu gibi:

               “Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş,

               “Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı...”

     Bu kez yurdunu bıraktığı yerde bulamayan sizler oldunuz, evlat. Üstelik sen, bu durumdaki çocukların şanslılarından birisin; delikanlılığın eşiğindesin en azından. Başının çaresine bakabilirsin. Okul dönüşü evini bulamayan Topyekun Değişim kurbanları arasında ana sınıf bebeleri'nin bile bulunduğunu biliyor muydun?”

    Uryel ağlamaya başladı. Kendisine usul usul olanı biteni açıklamaya çalışan görevli de duygulanmıştı. Sesi titreyerek çocukcağızdan oturmasını rica etti. 

             İKİ AYRI YAŞAM 

    Uryel, polisin çağırdığı özel bir kurtarma arabasıyla şehrin yeni merkezine gitti. Kayıplar istasyonu, eski evlerine yaklaşık kırkbeş dakikalık, uzak sayılabilecek bir mesafedeydi. Binanın önü ana baba günüydü. Kimi şanslı çocuklar kendilerini arayan velileriyle karşılaşıyorlar, ana babaların yavrularına kavuşma anında yükselen sesler kulakları sağır ediyordu. Bu durumu ailesiyle buluşabileceğine dair bir ipucu kabul etti Uryel. Ancak, şehirde en az üçbin buluşma noktası kurulduğunu duyunca tüm umutlarını yitirdi. Merkezin yetkilileri de onunla aynı karamsarlığı paylaşıyor olmalıydılar. Çünkü, ailesinden yahut yakınlarından birisinin kayıp çocukcağız için herhangi bir müracaat yapmadıkları anlaşılınca, kendisini hemen BSEV'e sevkettiler. Bu kısaltma, “Boyutlu Sanal Ev” için kullanılıyordu. Sevk evrakları hazırlanıp, bir güvenlikçi eşliğinde dışarı çıkarılan Uryel, burada BSEV'e gitmek için bekleyen ikili üçlü kümeler gördü. Saat akşamın sekizi gibiydi. Yağış olmasa bile bu saatlerde parlak renkli, ıslak otobüsler çevreye hafifçe zifos saçarlar. Daha doğrusu günün yorgunluğu, özellikle kırmızı ve hardal rengindeki metalleri yoğunca kirletmiştir. Böylece yapışkan toz, insan gözünü, çamur sıçraması yanılgısına götürür. Gerçi bu akşam yağmur da inceden yağıyor, şarküterilerin camekanlarından yayılan güçlü fakat pelteleşmiş ampül ışıkları, küçük gölcüklerden ve çamur birikintilerinden yansıyordu. Uryel şimdi, büyükbabalarla yan yana oturdukları çocukluk mahallesinde, yer sofrasında olsa, ailenin en deneyimli ağzından, büyükbabadan bir yaşam güvencesi alır, tüm umutlarını besler, geliştirirdi. Öyle ya, Tanrı'nın evrende yarattığı kaza ve hastalık olasılıkları sonsuzdu. İnsanın, yaşama güvencesi kazanmak için, deneyimli, mavi gözlü, yüzü deney kırışıklıklarıyla dolu genç bir dedeye ihtiyacı vardı. O, Uryel'e derdi ki,

      -“Rabbin cömertliği, gazabına ağır basmıştır. İyilikler, kötü olan herşeyden daima bir fazladır.”

      Korkusuz ve iyi niyet dolusunuz; güvenli ama biraz çekingen bir yürekle, gecenin eşiğine dek  harcanan ve fakat, aynı zamanda kazanımlarla dolu bir ömür kesitindesiniz. O, nurtopu günler, geceler, ne yazık ki, tek tek hatırlanamıyorlar. Üstüste atılmış yüzbin kitap gibi... Orada belleğinde olduklarını biliyorsun, ama birer birer çıkarıp okuyamıyorsun. Hepsi, geçmişteki oturma odasında istiflenmiş.

      Oturma Odası! Bazen orada yalnız oturur mutlu olurdu, küçük küçük notlar alırdı. İşte onlardan birkaç satır:

      “Annemi, küçük teyzemi ve partilerinin başına bela olmuş eski önderleri dipdiri görmek, beni mutlu ediyor. Bu mutluluğun temelinde bencillik yok; rabbe güvenmemizin rabbimiz tarafından şiddetle arzulanmış olması gerçeği var. Zaten masum ve tarihi oturma odalarını da o koruyor.

      Uryel ve korumasının bekledikleri minibüs konvoyu gelmişti. Genç çocuk, daldığı düşüncelerden hiç kopmadan arabalardan birine yerleşti

     Bıraktığı yerden, evdeki kurulu düzenlerinin ona iyi-kötü, tüm yönleriyle ona nasıl, tadına doyulmaz, mücadele dolu, endişelerle bezenmiş, başarılarla süslenmiş bir dünya armağan ettiğini düşünmeye aynen devam etti. Kendi kendine diyordu ki, “Benim evim, ailem, hayatı sevimli kılacak herşeye sahipti. Hem üzüntü ve korku dolu kaynaklara, hem de inanç, güzellik ve güven dolu pınarlara...Bunlar birarada bulunmazsa zaten, insanlar yaşamanın eşsiz tadına ulaşamazlar. Bırakın mutluluğu, eşek deyimiyle, keyif bile alamazlar hayattan...

      Herhalde mırıldanması biraz gürültülü yankılanmıştı ki, birdenbire arabanın içerisinde sessizlik çoğaldı. Gerçi kimseden çıt çıkmıyordu ama, neredeyse soluklar bile tutulmuştu birden. Güvenliğinden sorumlu koruma genç çocuğa dönerek yüksek sesle şunları söyledi:

      -“Sevgili Uryel; gitmekte olduğumuz evde, senin asla anlayamıyacağın bir fark yüzünden gerçek denemeyecek, topyekun eski yaşamınla buluşacaksın. Annen, baban, kardeşlerin ve tüm yakın bildiklerinle birlikte olacaksın!”

      Bunları söyledikten sonra, çocukcağızın elini üstten kavrayarak ekledi:

      -“BSEV'e gidiyoruz ve orada sanal olduğunu asla farkedemeyeceğin SEN'İN HAYATIN devam edip gitmede...”

      Korumanın anlattıkları belli ki, arabadaki kayıpların hepsinin ortak bir sorusuna cevap oluşturmuştu. Her taraftan şaşkınlık, sevinç, hayret ifade eden seslsr yükseldi. Uryel'e eşlik eden güvenlikçi, bu süper olumlu havadan cesaret alarak bağırdı:

      “Hepinizi orada SANAL DÜNYA'NIN taçsız imparatoru Kaplan karşılayacak ve size hitap edecektir.” Coşkusu geçince, “ben ne yaptım”gibisinden mahzun, ürkek kalakalmıştı. Onun bu halinin tam tersine, herkes coşku dolu, neşe doluydu. Millet adeta ortalığı yıkıyordu...Uryel, bu sanal dünya imparatorunun icat ettiği bir kuruma, “Boyutlu Sanal Ev”'e gittiklerini, aileleriyle buluşuncaya kadar orada yaşamlarını sürdüreceklerini anlamakta gecikmedi. Tuhaf bir rahatlıkla, her an dinç uyanabileceği bir uykuya dalmakta gecikmedi.

      BSEV'e geldiklerinde kayıp çocukları sevinçten çılgına çeviren bir manzarayla karşılaştılar. Uryel, sevinç çığlıklarıyla uyandığında, servis taşıtı, merkezin dev bahçesinden içeriye girmiş bulunuyordu. Pencereden dışarı baktığında genç çocuğu ilk neşelendiren, sabah terkettiği mahallesini yeniden görmek oldu. Aslında her çocuk ayrı ayrı, kendi semtine geldiğini görüyordu, öyle algılıyordu. BSEV, yalan olduğu asla ispatlanamayacak, gerçek bir dünya sanısıydı. Doors 2005'in mucizesi buydu işte. Aynı hacim içerisinde sonsuz sayıda sanal manzaralı bir ortam oluşuyor, orada herkes, görmek istediğini görüyor, hatta ona dokunuyordu. Bu merkezde herkes hayatına bıraktığı yerden devam edecekti. Mutluluktan uçarak, onlara bu nimetleri sunan Kaplan'ı dinlemek üzere arabalardan indiler. 

   BİR İSMİN HİKAYESİ: ANLATAN, KAPLAN; DOORS 2005'İN MUCİDİ 

      Çocukların çılgın alkışları altında, mor pantolonlu mucit artık kürsüdeydi. Kahverengi yaldızlarla süslü tuhaf bir kürsüde, kahraman teknoloji kralı konuşmaya başladı:

      -“Bugün herkesin gözdesi, dillerden düşmeyen şöhretli ismimin bir takım yanlışlıklar sonunda benim üstümde kaldığını söylesem inanır mıydınız? Emin olun doğrudur bu söylediğim. İlk yanlışlık, büyük bir kodamanın randevu defterine bakarak beni başkasıyla karıştıran özel kalem müdiresinin başının altından çıktı. Ben, gösterişli, süslü, oymalı makamsal masanın uzağında oturmuş barış içinde isteğimin yerine getirilmesini beklerken bu müdire, önüne yanlışlıkla konduğundan emin olduğum notlardan başını hiddetle kaldırıp,

      -“Siz Kaplan kod adlı bey, kendinizi ne sanıyorsunuz. En yüce makamlara kafa tutmanın, bizleri yöneten yüksek kişiliklerle alay etmenin ne demek olduğunu açıklayabilir misiniz?”

         Müdire tam üstüme yürüyecekken, özel kalem odasının yarı aralık dış kapısından başını uzatarak konuşulanları dinleyen subay şapkalı bir herif, parmağını hiddetle müdireye doğru sallayıp,

      -“Şu anda ülkede devrim yapıldı ve devrim komitesi adına seni tutukluyorum “ diye bağırdı. Olduğum yerde donmuş, bu inanılmaz olayı izlerken, subay şapkalı adamın serpuşlu, silahlı adamları içeriye girip bizimkini kıskıvrak yakalayıverdiler. İşte, adımla ilgili ikinci yanlışlık da burada

yapıldı. Müdire hanım gibi, onu tutuklayan darbeciler de benim efsanevi ve görünmez kahraman Kaplan olduğumu sanmışlardı. Her kahraman, hatta her sıradan insan gibi benim yanlışlıkla üstümde kalan adım da, ismimi duyan her kişinin kafasında ayrı bir kişilik hayali uyandırıyordu. Bu olaydan sonra şahsımı tanıyan iki milyar insanda doğal olarak iki milyon “ben”le yaşamaya başladım. Kendimi algılayamaz olduğum için, karşımdaki insanların uydurduğu ortalama bir şahsın ben olduğum zehabına kaptırıverdim kendimi. Şöhret zavallı, küçük yeryüzünü gözümde daha da küçültmüştü. Eskiden huşu içerisinde başımı kaldırdığım yaz gecesi semaları, haşa, yüce yaratıcıyla dalga geçtiğim acınası bir havai fişek gösterisi gibi midemi bulandırmaya başlamıştı. Hiçbir şeye tapmıyor, hiçbir şeyi sevmiyordum. Beni hayata bağlayan yalnızca benden daha çok tanınmaya muvaffak olmuş birtakım barsak kurtlarının şöhretlerine duyduğum kıskançlık ve unutulmak korkusuydu. Aşağılık milletlerin devlet hayatlarında karşımıza çıkan sürpriz bir darbe yüzünden hırsız Profesörler, Doktor Keresteci ve Doktor Alemoğlanı gibi, hakkım olmayan bir toplumsal makama konmuş, bu yüzden sıradan bir yurttaş iken zevk aldığım, yüce Rabb'imizin küçük ama beşer eliyle asla yaratılamayacak nimetlerini küçümser olmuştum. İşin aslına bakılırsa bu iş, “küçümseme” deyimiyle izah edilemezdi. Yüce tanrı küçük fakat ihtişamlı rahmeti görmeme engel olacak şekilde gurur miyobu yapmıştı beni. Miyop bir babaanne için, “gazeteyi küçümsüyor” demek mümkün mü? O. Sadece “göremiyor”dur. Bunlar işin felsefesi...Pratik açıdan, benim başkalarında yaşayan milyarlarca “ben”'im bir arada yaşasalar da, aralarında sürtüşme, çarpışma, çatışma yaşanmıyordu. Kelimenin tam anlamıyla ilhamım da bu noktada yakaladı beni ve içime “Doors 2005”diye tanınan mucizevi keşif doğuverdi.

      Sonsuzluk programıma yani “Doors 2005”'e ulaşacak ve gerçek yaşamdan ayırt edilemeyecek, ilaveten bir arada varolabilecek sonsuz sayıda sanal fakat dokunulabilir dev yaşam demetini müşterilerimizin hizmetine sunacaktım. “

      Kaplan'ın müşteri lafını duyan kayıp çocuklar, “Yuuh” diye bağrıştılar. Mucit onları elleriyle susturdu. Bunu yaparken o ikna edici sözleri yineliyordu habire,

      -“Bi dakika, bi dakika lütfen...” Sükunet sağlanmıştı ki, Kaplan'ın sesi duyuldu yeniden:

      -“ Ücretlerinizi hayır vakıfları ödeyecektir. Süit dairelerinize çıkın ve herşeye bıraktığınız yerden devam edin!” 

                  YA ASILLAR ÖLÜRSE? 

     Bir an, ilahi bir nidayla komut verilmişçesine kayıp çocukların tümü, gördüklerinden emin oldukları, dokunulabilir, fakat aslında sanal yuvalarına doğru koşuşmaya başladılar. Kayıp yuvaları onlar için ne ifade ediyordu? Yalnızca bir ev, odalar, kıblegahlar, mutfak, banyo, misafir odası, aile büyükleri, kardeşler, akrabalardan mı oluşuyordu yuvaları? Evlerinin bulunduğu sokak ve komşu ihtiyarların elli altmış yıllık evliliklerinin simgesi gibi eski konakların pencerelerinden ihtişam saçan ağır kadife perdelerden ne haber? Yuva kavramının içeriğinde, bayram sabahı yaşlı genç herkesin, ziyaretlerde ezbere izlediği komşu kapılarına giden yollar yok muydu? Şu köşeye alçı badanayla bir yama yapılmış; iki yapının arasındaki arsaya atılmış otomobil lastiği ise en az yirmi yıllık... Mahallenin kız çocukları, dört beş yaşlarında, bu siyah, yuvarlacık atığı havuz yapar, onun hayali sularında bebeklerine banyo yaptırırlardı. Kimisi buğday başağından saçları, kimisi de zeytin çekirdeği gibi kesilmiş ve ayakkabı boyasıyla siyaha boyanmış budaktan gözleriyle ilgimizi çeken oyuncak bebekler mi, yoksa, onlarla oynayan kızlara kucak açmış küçük arsa mıydı yuvamızı tamamlayan? Şüphesiz tüm bu tamamlayıcılar olmadan sırf evimiz var diye yuvasız kalmadığımızı iddia edemezdik. Kayıp çocuklara sunulan sanal dünyalarında, inanılması zordur ama, tüm bu gerçek zenginlikler, noksansız mevcuttu. Hepsi çığlık çığlığa, gerçeğinden ayırt edilemeyecek sanal dünyalarına koştular, yitirdikleri yuvalarıyla  kucaklaştılar yeniden.

     Uryel, üç basamaklı giriş kapısından dalıp, zili çaldı; evdekilere bağırdı: -“Hey, ben geldim!” Oh be...Oh be, dünya vardı. Herkes karşısındaydı işte. Derinden soluklandı. Yanakları, vahşi bir kır çiçeğinin, hem gökyüzünü hem de çilekleri okşayan tuhaf ışığını saçıyordu.

     Evdekiler, delice bir coşkuyla koşuşturup, Uryel'in boynuna sarıldılar. Kayıp eve dönmüştü. Banyoya koştu Uryel, elini yüzünü yuyup, giysilerini çıkardı üstünden. Yatak odasındaki gri pijamalar, kavun-içi dikdörtgenlerle bezeli yaygıların üzerinde, boylu boyunca yayılmış, sahiplerini bekliyorlardı. Onları fazla üzmeden, bu emektar dinlenme giysilerini sırtına geçirdi. Herkesin sorusuna ayrı ayrı yanıt veremezdi; bu nedenle ev halkının tüm merakını gidermeyi yemek saatine erteledi.

     Yemek masasında sorular, sevgi gösterileri, şükürler, nasihatlar, ikramlar...Sofra toplanırken, Uryel'in aklına, koruma görevlisinin  eve girmeden önce eline tutuşturduğu tek sayfalık broşür geldi. Onu katlayıp, yemekten sonra okumak için, fanilasının içine atıvermişti. Dokunulabilecek kadar gerçek, fakat, yine de sanal aile bireylerinin gözleri önünde, çıkarıp bu notu okuyabilirdi. Ama, nedense, banyoya girip, kağıdı orada inceledi. İki müthiş satırda, uyması gereken her şey özetlenmişti. Bu sanal alemin dışındaki gerçek ailesinden herhangi bir kişiye kötü bir şey olursa, BSEV'deki sanal varlıklar da, bu kötü durumu yansıtan arazlar göstereceklerdi. Hatta hatta, Allah korusun, dışarıdaki gerçek anne baba yahut yakınlarından birisi ölse, sanal ortamdaki de ölecekti. Uyarma notlarının verdiği bilgi, ona korkunç bir güvensizlik aşıladı. Banyodan şimşek gibi fırlayıp çıkmıştı. Bir anda BSEV''n dışındaki gerçek ailesine ulaşmak amacıyla, sanal evi terk etti. Sanal hane halkının "nereye gidiyorsun?” diye viyaklamalarına aldırmaksızın, dairenin dışına çıktı. İyi ki çıkmıştı. Gerçek olduğundan hiç şüphe etmediği gerçek babası, şu anda sanal evlerinin girişindeki  merdivenlerin altında, karanlık bir köşeye büzülmüş, otomat ışığında ona bakıyordu. Aklına en küçük bir tereddüt düşmeden babasına doğru koştu, sarıldı ona. O anda ikisi de hıçkırıklara boğulmuşlardı. Uryel, bir an gözlerini silerek, “ baba burayı nasıl buldun, buraya kadar nasıl gelebildin?” diye sormuştu. Babasının cevabıyla yeniden ağlamaya başladı.

     -“Seni kokundan buldum oğlum” diyordu babası, gözlerini silmeye çalışarak. Adamcağız bunları söyledikten sonra Uryel'i elinden tutup sanal daireye soktu. Sanal ev halkı kaybolmuş, odaların duvarları da erimişti. Uryel ansızın, çıplak olduğunu fark etti; üstündeki sanal pijamalar da yok olmuşlardı çünkü. Üstünden çıkardığı elbiseleri kirli beton bir zemine atılmıştı. Uryel giysilerini sırtına geçirdi çabucak, babasına sarıldı; izbe yerden koşar adım çıktılar. Dışarıda emektar arabaları duruyordu; atlayıp, yeni evlerinin yolunu tuttular. Uryel sıkılmasın diye babası yolda bir hikaye anlattı. Bir hayalet hikayesiydi bu; babası sadece hayalet öyküleri bilirdi çünkü. Genç Uryel hikayeyi yalnız dinlemiyordu, çünkü genç kişiliğinin geniş hayallerini, Uryel kendisiymiş gibi paylaşan Kurbağa Alfred Öztürk de ikinci dinleyiciydi ve sağ gözün görüşünü birebir paylaşan sol göz misali, babanın anlattığı hayalet öyküsünün ürkünç lezzetine ortaklık ediyordu.

                 YAŞANMIŞ BİR HAYALET ÖYKÜSÜ

                 (Uryel'in babasının anlattığı şekliyle..)

     Sermet bin Veli bir gün, Kızılay'dan binilip Ulus'ta inilen halk otobüslerinden birisiyle yolculuk ediyordu. Sermet bey, Türkiye'nin başkenti Ankara'da görevli bir diplomattı. Otosuna patlayıcı konur endişesiyle özel taşıt kullanmaz, toplu taşın araçlarına binerdi. İyi bir siyasetçi olan üstad, aynı zamanda duyarlı bir dil severdi. Türkçe'yi bile sever, ama kimi zamanlar sevmeme kararı alırdı. TIRT adlı devlet radyo ve televizyonunun,  taşın aracı'na taşıt aracı diyenleri uyardığını, ama kendi suratsız spikerlerinin de hala aynı yanlışa düştüğünü bilir, tiksintiye kapılırdı. Sözümüz bu değil; Sermet bin Veli'nin gözüne, bindiği halk otobüsünde, bir tabela ilişti. Şoförün tam sağ-ön yamacına iliştirilmiş büyük ücüklü bir yazıda,

           -“ Eğer bir gün beni terk edersen,

              Ben de seninle gelebilir miyim?” diye kereste işi bir soru sorulmaktaydı. Sermet bey, burun kıvırıp, “idraksizler” diye düşünecek oldu, fakat onun mağrurluğunu bağışlamayan ölüm meleği Azrail, rabbin izniyle, anında, diplomatın canını bedeninden ayırdı. Sermet bey ölmüş, ancak canı bedenini, şöyle ya da böyle izleme kararı vermişti, aynen kazma sürücünün arabasına astığı mısralarda olduğu gibi. Bedeni, yaşlı bir çam gibi gürüldeyerek otobüsün zeminine devrilmişti. Hanım yolcular dehşetle bağrıştılar. Sürücü acı bir fren yaptı; yardımcı şoför ve biletçi de koşup, cansız bedeni yerden kaldırmaya azmettiler. Yardıma koşan hayır sahiplerinin gayretiyle, ruhsuz beden, otobüsün en arkasındaki sedir gibi uzun oturağa taşındı. Beden yaşıyordu, yani kan dolaşımı ve solunum durmamıştı; ama, hareketsizdi, düşüncesizdi, özetle ruhsuzdu. Bu beden gerçek bir ceset kadar uyarıcılara sağırdı. Bir anlamda vücut sıcaklığı bulunan bu ceset, canlı fakat ölü misali işlevsiz kalmıştı. Gözleri tavana çakılı, yüzünde çarpık bir tebessümle öylece yatıp kalmış... Bedeninde solunum ve sıcaklık mevcut bu varlığı kendi ruhu, Sermet bin Veli de seyrediyordu. Demek ki, Sermet bey de kendi cesedini seyredenler arasındaydı ve duyduğu dehşetten titriyor, manevi dişleri takırdıyor, manevi kemikleri zangırdıyordu. Ancak husule getirdiği titreşimi insanlar algılayamıyorlardı. Daha doğrusu farklı algılıyorlardı diyelim. Bir ara, telaşla ayağına bastığı bir hanım, Sermet bey'in şaşkın bakışları altında, “ah göğsüm” diye inledi, ta ki Sermet bey, ayağını kadıncağızın ayağının üstünden çekinceye dek. Sermet bey bu kez, etsiz ve kansız ruh parmağını, kadının gözüne soktu. O da ne? Kadın bu kez arkasını tutarak irkildi; sanki siyasetçi bir baş yahut bir kelle, onu elle taciz etmiş gibi....

     Sermet bin Veli'nin bedensiz ruhu bu kez, yeni bir denemeye girişti: Kalabalığı oluşturan insan bedenlerini ve otobüsün demir oturaklarını delip geçerek sürücü bölümüne ulaştı. Kontakt anahtarını çevirerek, gaz verdi otobüse. Bu da nesi? Arabanın silecekleri çalışıp, kornası çalmaya başlamasın mı? Üstelik lanet korna takılı kalmış, habire ötüp duruyordu. Sürücü ile yamağı, sövgülerle otobüsten inip, takılan düdük sesini kestiler. Kahramanımızın ruhu böylece, kendi bedeninden ayrılmakla, kendine has etkileme biçimini kaybettiğini, etkileme tarzının farklılaştığını anladı. Kafasından şunları geçirdi:

     Bir, ruhu bedeninden ayrılmıştı,

     İki, ruhu ve bedeni ayrı ayrı, yaşamaya devam ediyorlardı.

     Ayrıca, ruhu, etki biçimini değiştirmiş, ama etkisizleşmemişti. Bu durumda, araçtan inmesinin ve yaşayan bedenini terk etmesinin isabetli olacağını düşünmekte gecikmedi.

     Çünkü emindi ki, yolculardan birinin kulağına, “bana yardım et” diye fısıldasa, adamcağız koşa koşa gider, bir şişe maden suyu alıp, ani bastıran mide sancısını gidermeye çalışırdı. Sermet bey'in ruhu, otobüsten inip, ters yönde giden bir taksiye sızdı, arka koltuktaki üç müşterinin arasına sıkıştı. Müşterilerden birisi kadındı ve anında,”aaa, otomobil genişledi” diye haykırdı. Sermet, kadının babası olduğunu tahmin ettiği, sağındaki yaşlı adamın dizine kuruldu bu yüzden. Yaşlı adam da, anında rahatlayıp, uyuklamaya başlamıştı; üstünden bir yük kalkmışçasına...Yine de ortalıkta buz gibi bir hava esmeye  başlamıştı. Taşıttaki üç yolcu, oğullarına kız istemeye giden yaşlı insanlardı: Oğlanın anası, büyükbabası ve büyük dayısı. Ruh onların sağına soluna çarptıkça, kısa süreli ama yüksek horlama sesleriyle bezeli uykulara dalıp gidiyorlar, önde şoförün yanında oturan bir delikanlının ensesine şaplak atıyorlardı. Gencin hiddet ve utançtan yüzü kızarmıştı, ama ağzını bile açamıyordu. Büyükleri de utanç içerisindeydiler, fakat aynı zamanda densizliklerine devam ederek... Ruhun bindiği takside bunlar cereyan ederken, otobüsteki canlı cesedin kimliği, cebinden çıkan tanıtım kartı sayesinde tespit edilmişti. Öldü kabul edilen bu kişi doğal olarak polis marifetiyle, çoktan, elçiliğe gönderilmişti bile. Ruh ise, kilometrelerce mesafeyi maneviyatıyla aşarak, geride bıraktığı bedenin başına neler geldiğini izleyebilmişti, hem de kendisinin bile şaşırdığı bir netlikle. Sermet bey'in ruhu tarafından terkedildikten sonra bile soğumayan ve solmayan cansız beden, elçilikteki şarkvari sedirlerden birisine uzatılarak, dileyenlerin ağlamasına ve ağıt yakmalara açılmıştı. Gözyaşı dökenlerin başında şüphesiz, aile bireyleri geliyordu Sermet bey'in. Yine de ondan arta kalan varlığı bir ölü saymak olanaksızdı. Kış uykusuna yattığı varsayılabilirdi belki....Ancak,”kış uykusu” deyimini insanlar çok cimri kullanırlar. Düpedüz kış uykusuna yatan ayı dayılarımızın bu özellikleri bilinse de, bilinmez gibi yapılmamış mıdır zaten? Sermet bey biyolojik terimlerle soyuna bir leke sürülmemesi ve ilerde torunlarına, “bu herifin dedesi kış uykusuna yatmıştı” diye hakaretler yağdırılmaması için hemen kendini toparlayıverdi. Ani bir atakla elçilikteki konutuna uçtu. Sonunda bedeniyle buluşmuş ve gülerek yattığı yerden doğrularak sevdiklerine sarılmıştı.

     BU MACERANIN SONU

     Hikayesinin son bölümünde babası -babasının sanal olmayan aslı- Uryel'i kucakladı:

     - “Velilerin bedenlerine dönüşleri bizlerin kavuşmasına benzemez ama sonuçta annen ve kardeşlerin de seninle kucaklaşıp yeniden buluşacaklar evladım”

     Uryel, sanal olmayan gerçek ailesiyle buluşurken, ne yazık ki çocukluğunun geçtiği evi kaybettiklerini kavradı. Üstelik sadece yarım güncük bir zaman zarfında. Yaşadığı acının tuhaflığını ancak evleri yananlar yahut büyük bir depremde kaybolanlar bilebilirdi. Tuhafistan'da mahallesi ilahi adalet yüzünden çöküp giden beş yaşındaki bir çocuğu cuntacılar işkence odasına attırmamışlar mıydı?

     Babası habire anlatıyordu:

     -“Yeni evimizin salonunu pek seveceksin. Pazar günlerinin sabah çayında ufuk, Oklahoma'nın ince dumanlarıyla bezenecek. Işıklar ve gölgeler olanca ihtişamıyla pencerelerimizde olacak senin anlayacağın!..”

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-04-2007 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
116192403 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net