18-07-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow DOĞUM
DOĞUM PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 21
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
07-03-2007
DOĞUM 
Necmettin EVCİ


Sevgili oğlum Enes’e 
 

Image“Ağrılarım başladı”

Aylardır taşıdığı yükün yorgunu.

Korkuyla karışık tedirginlik ile aşkın sevinçleri arasında son gidiş gelişlerini yaşadı. Az sonra ne olacak bilmiyor. Bilinmez. İşte burda, işte şimdi, bir yaşam kaderin trajik sınırında tükenmenin bastırılmış çığlığıyla sönebilir. Kendi ölümünü seyredersin. Ben de ölürüm. Ruhuyla  besleyerek içinde büyüttüğü varlığı daha fazla taşıyamayacak. Varlık, içinde yokluğu büyütür mü? Boşluk soğuk, hırçın bir denizin dalgaları gibi içimi dövüyor. Boşluk. Boşluk varlığın mekânıdır. Gel orayı sen doldur. Dolduracaksın. Zıt alanların, çizgilerin şaşılacak denli birbirine girdikleri bir andayız. Yaşamla ölüm düşüncesi iç içe, sonsuz sevinçle sonsuz keder. Acı ile tatlı, aydınlık ile karanlık…  

“Selma” diyorum,“yorulmadın mı biraz otur istersen.” Cevap vermiyor. Kaşlarını ‘hayır’ anlamında yukarı kaldırıyor. Bir tek kelime olsun söylemeye mecali yok. İki eliyle kâh belini, kâh kalçasını tutuyor, ovuşturarak ağır ağır sürdürüyor yürüyüşünü. Odanın bir başından bir başına. Ben de katıldım O’na. Kalbimin üstüne basa basa adımlıyordu. Böylesine ilk yürüyüşüm bu. O’nun da. Her adımda kuşku. Hasret. Bekleyiş. Her şeyin kesişim alanı içim. Geçmiş, gelecek birbirine karıştı sanki. Düşlerim, gerçeğim adım adım uzayan ve yine adım adım kısalan yollar. 

 

İlk Ayşe Hanım aklıma geliyor.

‘Önce Ayşe Hanım’a gidersin’ demişti.

“Gideyim mi?”

“Biraz daha bekleyelim.”

Yürüyüşü iyiden iyiye ağırlaştı.

‘Haydi çıkıp yürüyüş yapalım biraz.’

Çıkarız. Öğretmen Evleri’nden Anıt meydanı’na uzayan caddeye bayılıyorum. Sakin. Hele o iki yanı ağaç sıralı, caddeyi boydan boya ikiye bölen orta kaldırım. Yolun hemen bitiminde istasyon. İnsan bu semtte, bu yolu yürürken tuhaf bir gariplik, yabancılık, duymadan edemez. O’nunla el ele kol kola yürürken bile bu duygulardan kopamadım. Birbirine sığınmış iki yabancı gibiydik hep. Güneş ağaçların yapraklarına altın yaldızlar dökerek batıyor. Ağaçlar yaprak yaprak yanıyor.

Gülsüm Teyze torununu elinden tutmuş.

Birbirimize gülümsedik. Maşallah torunu da ne tonton olmuş.

‘Bizim de böyle bir çocuğumuz olacak mı?’

‘Rabbim isterse olur. Ne kadar tatlı değil mi?’

Düşlerim tutuşuyor yapraklar gibi. Gülsüm Teyze’nin torunu oğlum oluyor. Aynı öyle tostombul. Annesiyle yürüyüşümüze o da katılıyor. Ellerinden tutmuşuz. Sıkılıyor bundan. Mızmızlanmaya başlıyor. Elini kurtarmaya çalışıyor. Gel de zaptet. Yapma kuzum, etme yavrum, nafile. Peki onun dediği olsun bakalım. Bırakıyorum elini. Kurtuluyor elimizden. Dur bakalım ne yapacak. Önümüzden hoplaya zıplaya koşuyor. Hep bir sevinç içinde. ‘Aman Sami’ diyor Annesi ‘elini bırakma. Yola fırlar mırlar.’ ‘korkma’ diyorum, ‘biz bostan korkuluğu değiliz ya.’ Kelebekler gibi dans ediyor sanki. Lunaparka gidiyoruz. Dönme dolaba biniyoruz. Heyecanlanıyor, korkuyor. Atlı karıncadan çok hoşlanıyor. Kovboyculuk oynuyor. Su tabancasıyla bana bum bum yapıyor. Hâlâ çikolatasını doğru düzgün yemesini öğrenemedi. Gene yüzüne yanağına bulaştırdı.  Annesi kızıyor ama olsun böyle de güzel. Trene bayıldı. Jetonla çalışan trene. Baba düüüüüt. Baba hüüüühhü hüh diyor. Küf küf küf. Minnacık elleriyle dairesel hareketler yapıyor. Ardından yine jetonla çalışan oyuncak uçaklar, otomobiller. Filin gözlerini ve hortumunu oynatması çok hoşuna gidiyor.  Annesi el sallıyor uçağın pervanesi dönerken. Diğer eliyle de benim elimi sıkıyor sevinçle. Elimin sıkılmasıyla kendime geliyorum. Her zamanki gibi cadde düşler boyu uzayıp gitmekte. 

“Bir şey olur mu?”

soluk bakışlarıyla gözlerime sığındı.

“Böyle korkmana gerek yok” dedim.

Aslında yüreğim göğsüme balyoz gibi vuruyordu.

Uzun bir tren düdüğü gecenin siyah sessizliğini yırttı.

Az sonra yine bir yolculuk başlayacak. Bir marşandiz, belki son seferini yapan bir banliyö geriye simsiyah dumanlar dökerek kayıp gidecek raylar üzerinden.

Gümbürtüsü kalp atışlarıma yamanacak.

Beraberinde geçmiş ve gelecek zaman irkiltileriyle.

Bu ne ilk irkilişim ne de son. Bunu biliyorum. O’da biliyor.

“Sancı çoğalıyor. Alta doğru iniyor.”

“Korkma. Her kolaylık zorluğun içinde gizlidir. Her hüzün içinde biraz sevinç gizler.”

“Sırası mı felsefenin” diyor acı bir gülümsemeyle.

“Yaşadığımız hayat bu”

Karyolaya doğru yekindi.

“Usulca  bırak kendini.”

Sırtüstü yatmasına yardım ettim.

“Rahat ol. Uzan şöyle. Kendine güven.”

Dudakları sessizce kıpırdadı.

“Haydi” dedi

“Beş dakikada buradayım.”

Rüzgâr gibi çıktım. Allah’tan Ayşe Hanımlar pek uzak değil. Evleri istasyonun hemen arkasında.

Gökte yıldızlar.

Bir yıldız daha parlasın istiyorum. Çok istiyorum.

Rayların üzerinde traversleri birer ikişer atlayarak geçtim.

Kapıyı telaşla çaldım. Ayşe Hanım soluk soluğa buldu beni.

“Ayşe Hanım  Ayşe Hanım.”

“Tamam” dedi. İçeri girmesiyle çıkması bir oldu.

On dakika geçmeden evdeydik.

“Sen şöyle geç istersen” deyip bana odayı gösterdiler. 

İçerdeydim. Bir başıma. Hemen bir sigara. Bekliyorum. Bir tutuklu gibi. Ne olacak şimdi? Bu oda böylesine dar gelmemişti bana. Hep böyle mi kalacağım? Öbür tarafa geçemem mi? Her şey nasıl ansızın oldu. Ansızın ve upuzun. Yakın ne kadar uzak, uzak ne kadar yakınmış meğer. Ne oluyor-um, neler oluyor-um? İçimde bir daralma bir genişleme, hem sevinç hem üzünç. İçimde karışık duygular. Bir sigara daha. Karmakarışığım. Dağılıyor gibiyim, her bir parçam her yana dağılmış da şimdi tıkır tıkır toplanıyor gibiyim. Oturamadım. Başımı duvara dayadım. Ses. Bir ses  duyulmuyor. Oysa şimdi ne çok muhtacım bir sese. Saat kaç? Topu topu beş dakika mı geçti? Sen ne değişkenmişsin ey zaman. İçinde yaşadığımız, içimizde yaşattığımız duruma göre meğer biz kısaltır, uzatırmışız onu. Zorluklar boyu uzun, kolaylıklar boyu kısa. Kısa uzun nefeslerle tükenen bu kaçıncı sigaram? Kaçıncı gidiş gelişim kapı ile pencere  arasında? Ses yok. Bir kapı aralansa. Kapım vurulsa. Bir gülüş bir ağlayış. Gece bitse. Kalbim, kulağım, gözüm alabildiğine duyarlı. Bazen önemsiz bir noktaya dakikalarca takılıp kalıyorum. Anılara takılıp kalmak oluyor bu. Biraz da mahsustan yapıyorum bunu. Peşlerine takıldığım anıların düzensiz deprenişleriyle sürüklenip gidiyorum. Yardımıma ancak düşlerim yetişiyor.

Şu kırmızı lâleler onun için. Haberi yok. Çok sevinecek. Bakalım beyaz gülün çocuğumuz için olduğunu bilecek mi? Bilir.

Gene bir tren düdüğü.

(Belki tarihi konuğum gidecek. Gidişini bekliyorum çaresiz.)

Gece oldukça ilerledi.

Trenin arada gecenin tenha sessizliğini silkeleyen gürültüsü. Uzak caddelerden taşıtların motor iniltilerinden başka bir şey duyulmuyor. O taşıtların sabaha kadar kapımın önünden vızır vızır geçmelerini istiyordum şimdi. Ne olur ne olmaz. Bir bakarsın acilen hastaneye gitmek gerekebilir. Şeytanın kulağına kurşun.

Bir ses bekliyorum.

Az sonra sevinçler sel olup coşabilir içimde. Ve yine az sonra katransı bir hüzünle başımı duvarlara çarpabilirim.

Acısını sancısını hissedebiliyorum O’nun. İçim sıtmaya tutulmuş gibi titriyor. Düşlerim, duygularım, dualarım titriyor. Kapıyı aralayıp dinlesem, dikizlesem mi? Olmaz. Vazgeçiyorum hemen.

Kulağımı duvara iyice yapıştırdım.

Sesler duvarın sağırlığında yitti.

Az sonra acı bir bağırtı. Ah!. İçimde bir yerlerim koparıldı sandım. Kötü bir şey olmasa bari. Kötü düşünceler çoğalıyor içimde. Neler oluyor? Şu an ne durumda, de durumdalar? Zavallı yavrucak. Bir de sen. Asıl sen. Şimdiden kaygıların sarmaya başladı beni. Meçhul ne kadar uzak, ne kadar yakın. Topu topu üç metre. Üç metre ötesi benim için bilinmezliklerle dolu.

Yine sessizlik.

Gaipten haber bekler gibi bekliyorum. Kapıdan, duvarın içinden, arasından. Bir ses bir hece bile yeter. O kadarı bile yeter. Bir çığlık bir ağlayış olsun. Haydi, haydi artık. Boşuna. Sağır duvar sır vermiyor. Yumruk yaptığım sağ elimi sol avucumla sıktığımı fark ettim. Parmaklarımı sıktım birbirine geçirdim. Çiçekleri aldım kokladım, hemen yerine koydum. Sigara yaktım. Bir iki nefesten sonra kül tabağında boğdum.

Kapıya yanaştım.

Dikkatle kulak kabarttım.

Bir dakika. Karanlığın iki kat ötesinden O’nu duyar gibiyim.

O benden gitti. Gene bana gelecek, geliyor işte.

Çok benzeşiriz. Bu böyledir. Öyle ki, O konuk Ben’im bir bakıma. 

“Neler oluyor. Ne oluyorum?”

“O soruya belki hiçbir zaman yanıt bulamayacaksın.”

“Her şey bitti. Her şey bitti.”

“Ne bitmesi, yeni başlıyor.”

“Ölüyorum.”

“Doğuyorsun”

“Ne doğuşu, büyük değişimin, büyük dönüşümün kıyametini yaşıyorum.”

“Öyledir. Yaşadığın kıyamet doğuşundandır.”

Tekmelerini az yoklamadık ellerimizle. Duvarın öbür yanında. Durup durup tekme üstüne tekme vuruyor yine. Güm güm. Kalbim bu sesin ritmiyle atıyor şimdi. Sesler kesildi. Kalbim duracak oldu. Gömleğimin üst düğmesini çözdüm.

Terimi sildim. Dayanamadım. Heyecanla sordum.

“Neredesin?”

“Hiçbir şey bilmiyorum.”

“Ne görüyorsun?”

“Hiçbir şey. Her şey garipleşti. Gözlerim kamaşıyor.”

“Işıktandır. Karanlığın neresindesin?”

Sustu.

Ayşe Hanımın sesini duyar gibi oldum.

“İyi gidiyor. Aferin. Ikın.” 

Susku kimileyin çok çetin iner insanın yüreğine. Zaman akıp gitse. Korkularım, ölüm düşüncelerim, ümitlerim, düşlerim gibi. Haydi vur. Vur. Gene vur. Duvara duvara. Güm güm. Duymak istiyorum o gümbürtüyü. Kalbime kalbime vur. İstiyorum. Bunu ben istiyorum.

Haberin yok. Sessizliğin bana acı veriyor. Hep seni düşledim. Seni bekledim. Özledim seni. Senden ayrı düşmek ne zor benim için ne zor bilemezsin.

Evine geleceksin. Sevinçler getireceksin haberin yok.

Başımı duvara dayadım.

Bitkinim.

Kulağım sürekli sende.

Bir tren daha keskin bir ıslık bıraktı gecenin ıssız boşluğuna.

Bu düdüğü tanıyorum. Yolcuları uyarır: Hazır olun kalkacağız.

Bir kıpırdanma, bir koşturmadır başlamıştır garda.

İnenler olur, binenler olur. Hep böyledir.

Gelenler gider sonunda.

Uzayan raylar, yollar boyunca sürüp gider bu yolculuk. Değişmez. İstasyon istasyon. Mola mola. Kucaklaşıp sevinenler olur. Hüzünler sonraki ayrılıklara ertelenir. O ayrılık ne zaman? Bilinmez. Sanki hiç gelmeyecekmiş gibi yaşanan. Esasen çok yakın olan.  El sallaşıp vedalaşanlar hangi kavuşmada sevinecekler? Bilinmez.

Saat gelmiştir. Vakit tamam.

Tren gene düdüğünü öttürür. Simsiyah dumanlarını bırakır. Simsiyah. Hüzünce bir siyah. Zindansı. İyi bilirsin. Sen şimdi, şu anda duvarını tekmelerken iyi bilirsin. Nasıl anlatsam. Senin için henüz erken. Karşıtsız. Nedir siyah? Senin dünyan. İşte o seninle büyüyen, seni büyüten karanlık. Boşluğun rengi. Belki gözlerinin bir de.

Sen yırtarsın o kara kefeni. Senin için de aralanır aydınlığın kapısı. Çıplaklığı giyinirsin. Kör edercesine bir ışık boşalır göz içlerine. Ağlarsın.

Ağlayacaksın.

Ağlayışını bekliyorum.

Özgürlük sevincinden olmalı çığlığın. Özgürlük korkundan ya da.

Zorunlusun.

Kaçıncı mevkide, hangi kompartımanda bulunursan bulun. Binecek bir yer edineceksin kendine.

“Aaah!..” Selma’nın sesi.

“Korkma” diyor hemşire hanım, “iyi gidiyor. Sakin ol. Az kaldı.

“Yolculuk başlayacak. Gideceksin dur durak bilmeksizin. Takur tukur.”

Düşe kalka. Evrile çevrile. Dönüşe dönüşe kendine.

“Duyuyor musun beni?”

“Zar zor.”

“Karanlığın neresindesin?”

“Bilmiyorum.”

“Dayan. Biliyorum çok zor bir badireden geçiyorsun. Ama az sonra her şey bitecek.”

“Ne zaman bitecek? Kendimi bildim bileli sıkıntı ve acı çekiyorum.”

“Yanılıyorsun. Acı çekmeye yeni başladın. Şimdiki sıkıntın geçmişteki rahatlığını unutturdu. Acılar çoğaldıkça zaman uzar çocuğum.”

“Hiçbir şey anlamıyorum.”

“Anlayamaman doğal. Zamanla her şeyi anlayacaksın. Zaman sana anlatacak.”

“Zaman. O da ne?”

“Sana karanlık olan süreç. Şimdilik düşünme bunu.”

“Niçin?”

“Ne çok meraklısın. Söyleyeyim sende boyut yok henüz. Dünyanda ufuk yok. İklimler, yer, gök, bahar, çiçek, geçmiş, gelecek. Sonsuzluk. Hiç biri.”

“Artık saçmalamaya başladın.”

“Az kaldı. Az kaldı. Birazdan her şeyi anlamaya başlarsın bir bir. Her gerçeğin acı bir yüzü vardır bebek.”

Güm. Güm . Hah şöyle. Duvarın bazı yerleri kabarmış badanaları döküldü.

“Az kaldı. Az kaldı.” Ayşe Hanım’ın sesi.

“Çok iyi düz geliyor. Geliyor.”

“Korkma. Duvarın yıkılacağından korkma. Varlığın o duvarın yıkılmasına bağlı. Altında kalıp ezilmezsin korkma.”

“Korkuyorum.” Dedi ağlamaklı sesiyle. Çaresiz.

“Korkma vur.” dedim heyecanla.

“Hiçbir şey isteğimle olmuyor artık.”

“Zaten hiçbir şey isteğimizle olmuyor. İyi ki de olmuyor.” derken sesimi kıstım. Adeta sözümü ondan gizledim. Kendimden bile.

“Başım dönüyor kayıyorum.”

“Bırak kedini direnme.”

Birden bire kaydıraktan kayıyor çocuğum.

Baş dönmesi dönme dolaptan oluyor. Ayşe Hanım’ın sesi ile dönme dolap duruyor. Jeton atınca uçağın pervaneleri dönüyor. Çok hoşlanıyor bundan. Zevkten, kendinden geçmiş halde el sallıyor annesine.

“Başı geliyor. Az daha gayret.”

Atlı karıncadan hiç inmek istemiyor. Oyuncak fil, hortumunu sallayınca büyülenmiş hayranlığının ürkek coşkusuyla duralayıp bakıyor.

“Kendiliğinden oluyor her şey tutunamıyorum.” diyor.

“Direnmen faydasız tüm çaban boşuna olur. Olması gereken oluyor” diyorum.

“Akıyorum.”

“Akışa bırak kendini.”

Elimden kurtuluyor. Ağaçlı yolun parke döşeli kaldırımından hoplaya zıplaya koşuyor. Hafif bir rüzgâr esiyor.

“Başımdan itibaren üşümeye başladım.”

“Korkma kurtuluyorsun. Burada da bizim iflahımız kesildi.”

“Donuyorum. Eyvah kopuyorum.”

“Evet geliyorsun, kendine kopuyorsun. Yarı yanım sende biliyorsun.”

“Gidiyorum… gidiyor…git… g.”

Badanalar dökülüyor. Duvar yıkılıyor.

“Tamaaaam. “dedi Ayşe Hanım.

Bir çığlık boşaldı.

Öte dünyadan bir sesti sanki: Ingaaaaaaa. Inngaaaaa! 

Bir presin altına sıkıştırılmış yayın boşalması gibi gevşedim birden. Derin bir ohh çektim. Kalbimdeki düğümlenme çözüldü. Kendimi sevinçten tüy gibi hafiflemiş olarak koltuğuma bıraktım. Koltuğa değil de içimde havalanan boşluğa gömüldüm sanki. Uçuyorum.

Az sonra Ayşe Hanım kapıyı araladı.

“Müjde” dedi, “Nur topu gibi bir oğlun oldu”

Hemen Selma’yı sordum.

“Rahat bir doğum oldu” dedi.

Çiçekleri alıp yanına gittim. 

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 08-11-2007 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
116192396 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net