13-11-2018
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)





































 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
KRALIN SOYTARISI VEZİRİN KARŞISINDA PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 19
KötüÇok iyi 
Yazar Metin Önal Mengüşoğlu   
06-08-2005
Image

Murat Kapkıner anlatmıştı; ağanın biri İngiltere’ye seyahate çıkacakmış. Yanında çalışan genç çoban da gitmek için heveslenmiş. “Ağam, nolursun beni de götür, hizmetini görür, çamaşırlarını yıkarım, eziyet vermem, sayende bir gün görmüş olurum” diye yalvarmış. Ağa düşünmüş taşınmış, uzak diyarlara, uzun sürecek bu seyahat esnasında böyle bir hizmetlinin varlığı kendisine de uygun görünmüş.


Yola düşmüşler. Vardıkları her yerde lüks otellerde konaklamış, lüks lokantalarda yemiş içmişler.

Lokanta ve otellerin parasını elbet ağa ödemiş. Ne var ki bir çay bahçesinde oturup çay, gazoz içtiklerinde çoban cüzdanına davranıp “Ağam Allah’ını seversen bari bunları benim ödememe izin ver” diye yalvarırmış. Ağa cüzi miktar tutacağını bildiği o rakamları hizmetlinin ödemesine göz yummuş. Böylece onun gönlünü kırmamış.

Seyahat bitip köye döndüklerinde ağaya bir şey sormaya cesaret edemeyenler, çobanı ortalarına alıp konuştururlarmış. Çoban gezdikleri, gördükleri yerlerden, yedikleri ve içtiklerinden  bahisle birlikte “ ücretleri bir ağa ödedi, bir ben ödedim” demeyi hiç ihmal etmezmiş. Tabii kısa sürede kulağına gelen bu densizlik ağanın canını sıkmış. Çobanı yanına çağırtmış ve heybetle bağırmış “Ulen bu seyahatte kaç çay bahçesinde, kaç çayın gazozun parasını ödedin; tez söyle, topu topu kaç para harcadın?” Çoban korkudan neredeyse altını ıslatacak hale gelmiş ama bir rakamı da telaffuz etmek zorunda kalmış. Ağa çıkartıp o rakamın iki mislini çobana vermiş ve “ Paranı aldın, haydi bir daha böyle münasebetsiz laflar etme” deyivermiş.

Şimdi karşımızda “parasını aldığı halde” konuşmayı sürdüren kralın soytarısı var. 16 Temmuz 05’de Balıkesir’in şirin kasabası Dursunbey’de düzenlenen Geleneksel Suçıktı Şiir Şöleni’ne katılan Murat Kapkıner’in zehir zemberek bir yazısı yayımlandı. Milli Gazete’nin 21 Temmuz 05 tarihli nüshasının Kültür Sanat sayfasında “ Son Küstahlığım Olsun” başlıklı ve son derece dokunaklı bir yazıydı bu. Yazıda krala serzenişler var. Şu kral meselesini de biraz açmalıyım. Kapkıner benim kırk yılı aşkındır dostum, kardeşim ve vefakarımdır. Onunla yıllar önce yine bir şiir şöleninden kör-pişman dönüyorduk, dilimden şöyle bir söz dökülüverdi: “ Kendimi kralın soytarısı gibi hissediyorum” Şairler ve şiir o şölende de, hemen her defasında olduğu gibi, kralın işportadan satın aldığı bir biblo konumundaydı. Kral diyorsam siz bunu Kültür Bakanı, Belediye Başkanı, Kültür Müdürü veya herhangi bir organizatör kişi veya kurumlar olarak anlayabilirsiniz.

Burada artık dile getirmenin zamanıdır diye düşünüyor ve söylüyorum. Çok mümtaz birkaç etkinliği istisna tutarsak, şiir şölenlerinde biz şairler, ya bir politikanın veya bir/birkaç politikacının her seferinde arkasına itildik, geride bırakıldık, yalan mı? Her zaman değil, nadiren cebimize konulan, sarfettiğimiz yol parasının tamamını bile karşılayacağı şüpheli, üç kuruşun asla ısıtamadığı kırık kalplerimizle, oradan ayrılmak zorunda kalmışızdır; kralın soytarısı rolünde.

Ben iki yıldan beridir Dursunbey Suçıktı Şiir Şölenlerine katılmıyorum. Hayır, bir daha şölenlere asla katılmayacaklarını söyledikleri halde hala koşa koşa gidenler gibi düşündüğüm için değil. Böyle bir kararım olmadığı gibi sevgili belediye başkanı ile de özel dostluğum var. Ruhi bey güzel ve tertemiz bir insan. Keşke bu yazılar Dursunbey’deki etkinlik vesilesi ile yazılıyor olmasaydı. Ama ne yapalım ki artık bunların yazılması vacip oldu diye düşünüyorum. Hedefte sevimli yeni Kültür Bakanımız da asla yok. Hatta –laf aramızda- kendileri Harput Şehrengizi kitabımı okumaları vesilesi ile beni bile arayıp ahbaplık etmiş birisidir.

O halde ne demek istiyorum? Hedefte birileri mi var? Elbette var! Şiir şölenlerine sıkça katılmış –tecrübeli- bir şair sıfatıyla sanırım daha çok konuşma hakkım vardır. Arkadaşlar, dostlar, kardeşler, şairler, kültür adamları ahbaplarımız, büyük kırılganlıklar yaratan, şair gönülleri dehşetli biçimde rencide eden, bizi bizden soğutan bu etkinliklerde besbelli, apaçık yanlışlıklar var, bunu görelim artık. İyi gitmiyor. Ya bir daha hiç yapmayalım yahut bu işi doğrudan şairlerin gönlüne, insiyatifine, iradesine bırakalım. Ucuz politikalara kurban etmekten sakınalım.

Politikacılar bir beldeye niçin gelirler, sorarım size? Hizmeti yerinde görmek, eksiklikleri tespit etmek ve halkı dinlemek için öyle mi? Bir de panayır, şölen, bayram ve düğünlerde gövde gösterisi için. İşte şiir şölenlerindeki bu tip gövde gösterilerine bir çeki düzen verilmezse, korkarım bu şair bolluğunda bile küstüre küstüre elde şair kalmayacak.

Ben defalarca yaşadım. Bir etkinliğe politikacılar izleyici, dinleyici sıfatıyla katılmışsa, etkinliğin aktif katılımcıları olan şairler, daima ikinci üçüncü sıraya itilmiş, çok kere kendilerine oturup sıralarını bekleyecek yer bile bulamamışlardır. Diyelim bu işte politikacıların bir suçu yok. Politikacılara yönelik avami itibar suçludur bu konuda. Avamın itibarını celbedemeyen şairler bundan utanmalı veya gocunmalı mı? Elbette hayır! Çünkü sahici sanatkarların böyle kaygıları yoktur. Yoktur da  şiir şölenlerini böyle ucuz popülizme kurban eylemek reva mıdır?

Baştaki ağa ve çoban meselini hatırlarsak ender de olsa şairlerin avucuna sıkıştırılan (yol parası, telif ücreti v.s.) bir çeşit  “sus payı” mıdır diye aklımıza gelmiyor değil. Ağa için ödediğimiz çay paraları açığa çıkmasın isteniyor galiba. Nitekim Kapkıner insanın içini ağlatan yazısında sistemin veya bu yazı çerçevesinde kralın, bazı uslu soytarılarını taltif ederek vezirliğe (Murat buna vekil diyor) yükselttiğini, o vezirlerinse o gün bu gün “sus”tuğunu dillendirmesi bir hayli manidar gözüktü bana. Acıttı.

Gelelim Kapkıner’den yana tavır koyması beklenen şairlere, gazetecilere ve yazarlara. Onlar ne yapmışlar dersiniz? Kültür bakanının kendilerini de vezarete (vekalete) yükseltmesi için kendisiyle uzak olan akrabalıklarını yakınlaştırmak için türlü diller dökmüşler. Üstelik bunlar “Ben bir daha şiir şölenlerine katılmayacağım” diye böbürlenenler arasındakilermiş.

Biraz da dönüp aynada kendimize mi bakalım, ne dersiniz?

Yoksa biz bütün bu olanlara müstahak mıyız aziz arkadaşlar?

Diyelim kültürün resmi temsilcileri odalarında kenar süsü mesabesinde bir biblo kadar değer verip o miktar bir bedel ödeyerek bizi (sanatkar, yazar, düşünce ve kültür adamını) satın almaya kalkışıyor. Bu kötü bir şey. Alçaltıcı. Onun kırıcı. Pekala, ya başını kalabalığın arasından her nasılsa çıkartarak “şışşt, ben de buradayım, beni de satın al” diye boy gösterenlere ne demeli? Tamam topyekun yoksun ve yoksuluz. Ama aynı zamanda ruhen topyekun kirlenmemiş miyiz arkadaşlar? Kırk yıl önce  Simsar adlı şiirimde şöyle yazmıştım: “ Suratı pırıl pırıl yıkanmaktan/ Neye gerek kir bağlasa da kalbin etrafı”.

Murat Kapkıner’in gazetedeki yazısı beni ağlattı. Açıkçası yaralarımı da depreştirdi. Evet ben arkadaşımın agresif tavırlarının da şahidiyim. Ancak bu sefer emin olun böyle değil. Ben şunun da şahidiyim ki, ömrü  sürekli başkalarına muhtaç olarak geçmiş bu orta yaşlı arkadaşım, kendisini  en ufak bir minnet borcu altında bırakacak kimselerin bir tek kuruşunu bile, kursağından aşağıya indirmemiştir. Yanlışlıkla indirmiş olduklarını ise ben şahidim ziyadesiyle sahibine iade etmiştir. O’nun hayatını yakından tanıyanlar assubaylıktan niçin atıldığını, niye ceza evine tıkıldığını, elektrikçi dükkanını hangi sebepten kapattığını, tekel fabrikası işçisi iken kimler tarafından akıl hastanesine sevk edildiğini bilirler. Hayatı dehşetli bir onur ve güzel ahlak savaşından ibaretti. Bu ülke öyle garip bir ülkedir ki, eminim onunla aynı şiir şölenine katılan birçok şair, gazeteci, aydın bile kaç eseri vardır, hangi alanda emsalsiz ürünler vermiştir, bilmezler maalesef. En yakın tanığı benim, kırk yıllık arkadaşım soy adımı yanlış biliyordu. Ne tür bir camiaya mensup bulunduğumuzun hazin fotoğrafı budur.

Bir vakitler  Utanma İnsanlığından diye bir şiir yazmıştım. Murat’ı anlatıyordu. Ne garip Milli Gazete’deki  “Son Küstahlığım Olsun” yazısını okuyunca, ona yeniden  Utanma İnsanlığından demem gerektiğini hissettim: “Bir eli uzanıp usulca gül mü kopardı/ Resmi bir polisle dövüşüyor diğer eli/ Gün bulup gün sarfediyor/ Bir diğer gün bilmiyorum yenisini nerden buluyor/ Zira ki bu dünyada gün bitmiyor…/ Askerlik, mapusluk, tımarhanelik/ Hepsi bir arada yaşanıp bitti bile/ Elde var emekli cüzdanı/ Akıllılık belgesi/ İlam-ı berat/ Sakin ol Murat/ Hayatından fışkıran şiirleri toparlıyorum.”

Ey masum okuyucu; Kapkıner’in söz konusu yazısındaki ifadeleri bari sen sakın ola ki hezeyan saymayasın. Bu feryat temiz fıtratlı birisinin irfanından fışkırıyor. Korkunç bir ahlak çöküntüsüne işaret ve ikazdır bunlar. Ve asla belli bir kimseye yönelik değildir. Hepimizedir. Onu en iyi ben tanırım. O beni çok ağlatmıştır. Ağlamalarımın bir çoğu günlük maişetler içindi. Yüzeyseldi. Gözlerimden yaş bile aktığını göremezdiniz.  Ancak onun beni iki kez ağlatması var ki onları asla unutamam. Birisi kırk küsur yıl önce, ceza evinde ziyarete gittiğimde gerçekleşmişti. Evet yine gözlerimde yaş yoktu. Ama içim kan ağlıyordu. Oysa kendisi gülümsüyor ve beni teselli ediyordu. İçerdeki dışarıdakini teselli ediyordu iyi mi? İşte ikinci ağlamam da gazetedeki yazısı üzerine oldu. “Eyvah, şairi gene kırdılar” dedim. Birileri belli ki fıtrata, irfana, ahlaka, fazilete dokundular.

Derim ki ben insanlara, ilgili olan herkese:  “Yapmayın, etmeyin, eylemeyin. Murat sahici bir mazlumdur. Mazlumun ahı hakkında geleneğiniz hani sizi korkutmuştu. O, mazlum nazarıyla bakar eşya, insan ve olaylara. Mazlum diliyle lanetler, beddua eder, sakın ha!”

Birileri bunları  yalnızca politikacılar için söylediğimi sanmasın diye uyarmak istiyorum.  “İşitin, hepimize söylüyorum, kendim de dahil, şair, gazeteci, yazar, kültür adamları, hem sahiciler hem sahteler, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.”  Vesselam.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
36634137 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net