18-07-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR EVİNE GİDEN YOL;
BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR EVİNE GİDEN YOL; PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 19
KötüÇok iyi 
Yazar (UZAYLI ALİMLERİN DÜNYA GÖZLEMLERİNDEN ALINMIŞTIR)   
25-02-2007
Ebu Welid bin Abba Vite'den 

Çağımızın Bilim Kurgu Romanı

ANA BÖLÜM II:

BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR EVİNE GİDEN YOL;

YAHUT MODERN TUHAFİSTAN  TARİHİ

(Uzaylı Alimlerin Dünya Gözlemlerinden Alınmıştır)

Türkçe'ye Uyarlayan: Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat 

                                                                                                   
     Image                
                                                    
(Not: Aşağıdaki gözlemler son savaş yıllarına rastlamıştır.) 

      1 Mart 1939: Mavi Gezegen gözlem programı başladı. Minel hayr!

      2 Mart 1939: İnsanlar (ins taifesi) titredikleri zaman cam bir kutudan çıkardıkları küçük beyaz lokmaları yutuyorlar. (Acep, kinin tabletleri mi kastediliyor?) Küçük taneleri niçin yuttukları belli. Bunlar beyaz kömür... Yutulunca şahsı ısıtıveriyor...

      4 Mart 1939: Minderde birbiriyle kucaklaşan kimseler gözüküyor.(Güreş Karşılaşmaları?) Herkes karşısındakini yere yatırmaya çalışıyor.

      4 Mart 1939(Akşam): Daha küçük mekanlarda da kucaklaşan ve  terbiyesi yüzünden okunan insanlar var. (Edep?) Ama bunlarınki seyircisiz ve saygı-şefkat dolu.( Cima?) ANCAK BAZILARINDA BU EN MAHREM İLİŞKİYİ HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNE TAŞIMA EĞİLİMİ SEZİLİYOR. Allah(cc) korusun, böylesine aşağılaşmak onları minik, havlayan yaratıklara döndürmez mi?(Paparazzi?..Terier cinsi köpekler?...)

      4 Haziran 1939: Uzun, örgü saçlı, şefkatli insanların karınları şişiyor. Sakın bu sıtma olmasın? (En ileri uzaktan gözlem bile bu hatadan kaçamaz ki...işte burada da hamilelik malarya, yani sıtma zannediliyor!) Soğuk zemine yatmakla karnı şişmenin ilgisi tam kurulamadı. Çünkü meşru sarılmalar sıcak ortamlarda daha ziyade gerçekleşmişti.
      Kasım 1939: Zarif ve iyi huylu, uzun saçlı, karınları şiş yani malaryalı insanlar, çok küçük, huysuz, sürekli ağlayan, çirkin yaratıklar husule getiriyorlar. Küçük huysuz insancıklar yeryüzüne taşınmış olmaktan asla mutlu gözükmediler bize

      21 Nisan 1940: Kentlerin tepesine uçan cisimlerden patlayıcılar atıyorlar. Bunların atıldığı dönemlerde, yeryüzüne henüz avdet etmiş o küçük yaratıklar kendilerini dünyaya çıkaran uzun saçlı masum insanlardan daha az korku alametleri gösteriyorlar. Acaba küçük ve viyaklıyor olmak cesaret kaynağı mı? Şüphesiz bu görüşümüz doğrudur.

      29 Nisan 1940: Küçük yaratıkların boyları uzuyor, enleri artıyor. Habire kalınlaşıyorlar... Bunu bir milyon ışık yılı uzaktan bir milimetreyi ölçen cihazlarımızla tespit etmiş bulunuyoruz. Acaba gökten yağdırılan patlayıcılar, bu tehlikeli ve korkusuz yaratıklar sürekli büyümesin diye mi atılıyor?

      1 Mayıs  1940:  Ellerindeki vurucu, kırıcı aletleri(kazma,çekiç?) dağlara, taşlara, maden ocaklarına darp ettiren tek tip giyimli insancıklar yollarda toplanıp bağrışmaya başladılar. (İşçi Bayramı?) Acaba,“bize kırılacak taş, dövülecek maden gösterin” mi demek istiyorlar?

      Eli hiç çekice değmemiş ve tektip kıyafetli olmayan bazı kişiler, üzerinde kıvrık kesici ve vurucu alet resimleri(orak-çekiç) bulunan bayraklar asılı yüksek tüneklerden bağırarak kalabalığa sesleniyorlar. Bunların niyeti tulumlu canavarların şerrinden doğayı korumak mıdır?”Yapmayın, çok ayıp; tulumlarınızı çıkarın, bizim gibi boyunluk (kıravat?) takın” mı diyorlar? Fakat o da ne? Tünekteki tulumsuzlar konuştukça tulumlular azdılar. (provokasyon?) Gözlem sonucu: Süslü giyimli, eli nasırsız şeytanlar, tek tip giysili zavallıları tahrik ediyorlar.

      27 Mayıs 1941:  Küçük şapkalı diktacı yalakası bir takım dünyacı insanlar, ortaboy şapkalılara evet, ortaboy şapkalılara zulmeden çevrelerle yağlı ballı gözüküyorlar? Bu tehlikeli değil mi? Zalimlere yardakçılık edenler er geç zulmü tatmazlar mı? Durun bakalım bu işin sonu nereye varacak?

      28  Mayıs 1941: Çok küçük şapkalıların elinde demir ve kağıt harcamlar (para) çokça birikiyor, haydi hayırlısı... Durun durun, ünlem bıyıklı bir çobanın sürüsü gibi hareket eden birileri, çok küçük şapkalıları armut toplar gibi topladılar. Bakın, hepsini vagonlara istif edip uzak ve soğuk bir diyara taşıdılar. Burada demirden iki şeritli ince bir yol ve demir araba ahırı(istasyon?) var. Binanın üstünde AŞKALE yazısı okunuyor...Çok küçük şapkalı paracıl adamlar ağlıyorlar, ünlem bıyıklı çobanın adamları ise pek neşeliler... Gözlem sonucu: gülmek ve ağlamak artı-eksi hallerdir, tek başlarına varolamazlar.... Bu gün ağlayanlar yarın güler, son gülen iyi güler; iyi günler tüm başıörtülüler! Hepinize iyi ve verimli çalışmalar, dinlenmeler, ibadetler; saygıdeğer ve edepli insanlar!       

     Alfred, ulusal duruş tabir edilen bir duruşla ve hiddetten hırlayarak okumuştu, birazcık Avrupa Birliği kokan uygarlık yanlısı o değerlendirmeleri. Şimdiyse, anti-dünyadan rezerve ettirdiği uçak biletinin tüm uçuş işlemlerini yaptırmış, Miraç mekanının sayısız yönlerinden yalnızca birisine koşut ve sadece üç-dört kozmos milimetresi kadar hakikate yaklaşacak, fakat ışık hızıyla on milyarlarca yıl sürecek uhrevi bir yolculuğun eşiğine gelmişti. Anti adı Pao-Saola şeklinde atlaslara yazılı karşıt bir başkentin havaalanındaydı. Rastlantıya bakın ki, o gün pistin inşa edilme yıldönümü kutlanıyor ve çeşitli nedenlerle hastalarını öldürüp idam cezasına çarptırılmış havayolu hemşirelerinden oluşan bir “ilahiciler” korosu, Anti-Dünya'nın geleneksel ilkbahar şükür duasını seslendiriyordu:

     Fa sol mi re si,

     Kurumuş salça , tentürdiyot

     Ve çimen lekesi;

     Fa la sol,

     Lekelerin iblisi defol!

     Şeytana uymasaydın,

     Bunca kirlilik öğesi,

     Si la si

     Ne arardı giysinde,

     Preslenmiş pasta

     Ayy, geri kadınlar yasta

     Üstüne tezek ve yağlı boya

     Fa mi fa

     Sürülmüş gömlek,

     İşiniz kirlenmek mi ey taife-i kelek?

     Kirlenmek mi tek işiniz,

     Şeytandan başka ne olabilirsiniz?

     Şükürler olsun yüce Tanrı'ya

     Do re mi fa,

     Biz temizlerdeniz!

     Alfred, Anadolu sularında vıraklamış onurlu bir kurbağa olduğu için bu güfteden alınmak istedi. Hatta sinirlerine hakim olamamayı, etrafa protesto saldırılarında bulunmayı da deneyebilirdi. Fakat, ilahi devam ettikçe, ulusalcı açıdan kızılacak pek bir mevzunun bulunmadığına kani olmuştu. Eleştirilerde azıcık gerçek payı da mevcuttu.

     Günlerden Cuma,Cumartesi veya Pazar olmalıydı kesin uzaysal takvimde. Çünkü kentin kırmızı kiremitli çatılarından, sıcak ama barış dolu gün ışığıyla haftalık kavuniçi banyosunu alan balkonlarından, sessizlik, gayret, dua, koşu ve tefekkürün ince buharları yükseliyordu. Hayli ulusalcı ve de yurtsever takılan Anadolu kurbağası Alfred, memlekette bir çok, nota okuyabilen müzisyen ve çok iyi problem çözen matematikçilerle tanışmıştı muhakkak. Yalnız onun geldiği topraklarda, üçgenin açı kanunlarını kalbinde ısıtıp bağrına basan,onları koklamaya doymayan veya ezgilerin notasıyla gözleri arasında görmenin çok ötesinde bir görüş sağlayana rastlamış olabilir miydi? Tövbe deyin! Şükür ilahisinde Anadolu kurbağası Alfred beyi rahatsız edebilecek haklı eleştiriler sürüp gitmekteydi:

      La sol la si mi,

      Pencerenin perdesini

      Yok yav, ne zeki milletsiniz;

      Biz de pencerenin işkembesi sanmıştık,

      Düm teke düm tık!

      La sol la mi si,

      Pencerenin perdesini,

      Aç bana göster yüzünü;

      Yüzüm teyzemgilde kaldı,

      Horoz göstereyim mi?

      Re sol la mi,

     Kukuri kuuu

     Do re mi fu!... ve nakarat: şükürler olsun biz temizlerdeniz!

     Koronun azgın manitaları sanki, bir yandan nota okuyor öte yandan, manevi otobanla sıfır, normal uzay yoluyla sonsuz mesafe uzaklıktaki E5 Karayoluna doğru, kol işareti çekiyorlardı. Alfred Öztürk -soyadı kanununa göre bu Türk kurbağasının da soyadı bulunmalıydı- evet,değerli Öztürk yine de bozulmadı. O böyle ulusalcı düşüncelere dalmış düşünürken, dinleyicilerinin içinden geçenleri önündeki elektronik şef sehpasından okuyan yardımcı koro yönetmeni, Öztürk'ün yanına sokuldu ve hakimane bir fısıltıyla şunları söyledi:

      -“Uçuş aygıtına bindiğiniz andan itibaren adınız Uryel olacaktır. Babası kumaş tüccarı, ailesi mutlu,okuldaki başarısı parlak,öğretmenlerinin gözdesi talebe Uryel!”

      Kurbağa Alfred'in bu işittiklerinden dolayı adeta kanı donmuştu.O zaten dünyada hayvan, anti-dünyada parlak bir iş adamı olmaktan yılmıştı. Utana sıkıla sordu:

      -“Bundan emin misiniz? Bulunduğunuz görev derecesi, bana bu hususu tebliğ yetkisini size vermekte midir?”

      -“Hayır” diye çıkıştı şef yardımcısı, “ilahilerimiz hakkında içsel yorumlar yapmanız dolayısıyla, kimlik çarpılmasına uğradınız. Bir anlamda asabilik şampiyonu bir evliya olan, Med asıllı Roj besteci ZACKO, yani ZEKO çarptı sizi!”

      Alfred Öztürk, ulusalcı geçinip, Batıyla müttefik İslam çimentosundan koparak, yüce Batı ve Doğu Uygarlılarından sonra kainatlar-arası medeniyetin de nefretine muhatap kılınmaktan pek üzülmüş, iyice afallamıştı:

      -“Zacko da kim?” sorusunu yöneltti muhatabına.

      -“Zacko, demin kulak misafiri olduğunuz Anti Dünya ilahisinin bestecisidir.”

      İkisinin konuşmaları bittiğinde, koro dağılmış, konser de nihayete ermişti. Kurbağa Alfred bey, terminal binasının sosyal tesislerine yöneldi. Buranın da ünlü bir hamburgercisi vardı elbet ve elbette adı Dc Monald's değil kısaca MD idi. Yalnız servis, ayakta yapılmıyor oturma zorunluluğu bulunuyordu; zira servis tipi de farklıydı. Fast Food, FF yerine, Slow Slimming, yani,SS! Oturulan tabureler sizi, kişi ağırlığı çarpı yaş bölü boyunuzun bir metreden sonraki ekine eşdeğer bir hızla, saniye üstünden silkeliyor, karnınızı doyurup, eksik kilonuzu tamamlayarak, fazlalıklarınızı ise attırıyordu. Aslında fazla kilolar, genellikle şişkoluktan yakınan anti dünyalı müşterilerden alınıp, titreşen sandalyeler yardımıyla zayıflara aktarılıyor, herkes için doyum duygusu ise yan bir teknoloji kanalıyla sağlanıyordu. Bay Alfred, MD'ye girip, titreşen taburesine kuruldu. Bir yandan da her yönden görülebilen plazma ekrandaki kainat haberlerini izlemeye koyuldu. Ne izlediğiniz önemli değildi bu sistemde, ne izlemek istediğiniz çok mühimdi. Alfred Öztürk, Uzan'ların eski televizyon kanalı niyetine, gözünü spikere dikti.

     Haberler dış kainattan anti dünyaya geldikçe metamorfoza uğruyordu anlaşılan. Çünkü haber saatinde Maliye Bakanı'yla ilgili savalar onu şiddetle şaşırttı. Bakan bey bir durakta beklerken, yanına sokulan bir hanım, geceleri altını ıslattığını, bu yüzden kocasıyla boşanmanın eşiğine geldiğini söylemiş, bakan bey ise, cebinden yahut çantasından çıkarttığı büklüntülü koca bir boruyu kadına göstererek, borunun üzerinde biriken bembeyaz kireç tabakasına dikkat çekmişti. Spiker, bakanın ağzından bir uyarı yapıyor, bakan beyin diğer elindeki poşeti sofra tuzu gibi dolduran birikintiyi gösteriyordu: her yıl idrar yollarımızdan  atılan kireç tam iki kiloydu ve de hepimiz kalyon kullanmak zorundaydık. Haber saati bitmişti. Bülten sonunda, konuyla ilgili görüşleri soruluverilen Zukur hoca ismindeki bir şahıs, kendisini şaşırtmış veya şaşılatmış -lafın burasında peltek spiker heceleri karıştırmıştı- Van'daki bir üfürükçünün penceresini sökerken ekrana geldi; derken, elindeki tornavidayı kireçli idrar yolları borusuna sürterek, o da halka mesajını verdi. Şaşkın Alfred beyin imdadına ise garson yetişivermişti. Kurbağa Alfred'i uyardıktan sonra, siparişini aldı ve buradaki televizyon izleyicilerinin, izlenen her şeyi anti dünya dilinden dünya diline çevirmeleri gereğini anımsattı. Şu hale nazaran, bakan tamiratçı; durak ise, çamaşır makinesi bozulan bir evin banyosu, boru da, mal sahibi kadına değil makineye ait bir yedek parçaydı.

      Yemek ve çay faslından kısa bir süre sonra uçuş saati geldi, Kurbağa Alfred, anti maddeden yapılmış kozmos uçağına binerek, ışığın birkaç trilyon katı hızla çıkacağı yolculuğa hazırlandı. Anons: Kainatlar-arası kıble istikameti. Altılı taban 305 numaralı sefer, Uzay Gemisi, Düldül-i Kebir el Tekbir 6. Evrak gösterimi, bilet kontrolü. Valizini yerleştirme, yerine oturuş, Şekerlemeye dalış!  

      Cani Robot, At Suratlı Dev Geyik Muus  Saldırıyor  

      Başı uykuya düştüğünde, Kurbağa Alfred bey ensesine korkunç bir sille yiyerek, korku ve endişeyle arkasına döndü: Muus kin dolu bir attan daha iri, çok daha koca suratlı, tüm çizgileri hiddet dolu ona bakıyor, sırıtıyordu.

      Alfred, evliyalar otağı Anadolu'nun her varlığına özgü ve de Rabbimizin Celal sıfatıyla uyumlu hiddetli bir bakışın,bu itikatsız robotu eriteceğinden emindi. Ancak, en son uzak algı-hızlı tepki, yani RPSR sistemleriyle donatılmış cani robot beyni, Celal sıfatının hangi “a”ile yazılması gerektiğine kadar her düşünce sinyalini okudu, küçüldü aniden, halı maytı (mite) haline gelmesiyle, Alfred Öztürk'ün burnundan, oncağızın ciğerine girmesi bir oldu.

      Şimdi kurbanında korkunç boğmaca nöbetleri başlamıştı. Hem öksürüyor, hem de balgamındaki kanın bakır tadıyla, kusuyordu Alfred. Kusmuk parçaları, annesinin,babasının kardeşlerinin, lisede sevdiği kızların mahalledeki ağabeyler ve sevecen ablaların bibloları şeklinde dökülüyorlardı ağzından. Hepsi de canlıydılar, Alfred'e onları yerden toplaması için yalvarıyorlardı. Öksürük nöbetleri içerisinde kızıl balgamlar tükürmek neyse, bir yandan elleriyle boz bulanık mide suyundan makete dönüşmüş sevdiklerini, canlarını toplarken, ruhu aşağılanıyor, gözleri utanç ve hırstan yaş döküyordu.

      Kenarlarından irin, kusmuk, kan süzülen avuçlarını açarak, duaya yöneldi Alfred. Yardımcıların en son melcei, Allah(cc) katından yardım diliyor, ağlıyor, korkuyla büzülüp küçülüyordu.

      Neydi bu olanlar;düş müydü, gerçek miydi?

      Yücelerden, tüm çevreden, derinlerden sesler duydu:

      ANTİ DÜNYADA DÜŞ YOKTUR. SEN GERÇEK DEĞİŞTİRDİN.

Yorum
Sayın Sürat, M.E.'den Tamamlama...
Yazar Selami Çekmegil açık 2007-03-07 23:23:22
In English: 
 
BIZARRED LAND RUBAI 
The ocean throws that which is in her left hand! 
It will eat up that which God have made,in number seventy million. Lo!  
Dad; 
Which unknovn villains have made is but a scandal, a national disaster, 
And we wise men having our book of guidance may be successful to anchor  
whatever! 
 
And In Turkish: 
 
TUHAFİSTAN'A RUBAİ 
Batıyor orta-boy tekne, yan yatıyor yetmiş küsur, 
Yolcusuyla batıyor; kimde kusur, ha, kimde kusur? 
Okuyalım, yazalım, konuşalım; okyanus soluyup ter dökelim, 
Bakarsın susar azgın deniz, batığı kenara çekelim! 
null

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-02-2007 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
116190119 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net