27-03-2023
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow KIRILAN GÜLLER
KIRILAN GÜLLER PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 52
KötüÇok iyi 
Yazar Sıddık Demir   
26-12-2006
KIRILAN GÜLLER
Sıddık Demir

ImageHani şu Rızgarlı Osman Ağa hikâyesi var ya; Osman Ağa'nın 
üç oğlu vardır. Her bir savaş için padişahın selamıyla bir oğlunu 
asker verir. Ne yazık ki akabinde çocuklarının şahadet haberini alır. 
Yine öyle bir savaş için üçüncü oğlunu askere almaya gelenlere; 
"Söyleyin padişaha benim sülmüme güvenerek ona buna savaş açmasın, 
çünkü gayri verecek evlat kalmadı."der. 
 
    Fahrettin Paşa'nın Yemen müdafaasını bilmeyen yoktur. İmparatorluğun 
kolu_kanadı budanırken, direnenlerden biri de bu paşadır. Devletin 30 
Ekim 1918 tarihi itibariyle yenik sayıldığı, dolayısıyla ordularının 
terhis edildiği talihsiz bir dönemde dahi 1916 dan 1919 yılına kadar, 
merkezi otoritenin emrine karşı bile direnerek Medine'yi savunduğu 
bilinmektedir. Denilir ki, silah bırakıp teslim olun emrini getiren bir 
subayı gözaltına aldırarak haberin yayılmasını engellemiştir. 
Emrindeki subayların olayı öğrenerek kendisine başkaldırması üzerine, 
silahını ve sancağını Ravza-ı mutahhara’da ancak Resul'üne teslim 
etmiştir. Böylece tam 400 yıldır kutsal bölgelerin hâkimi olan Türk hakimiyetine, Lavrens'lerin ve işbirlikçi Şerif Hüseyin'lerin karşı çalışmalarıyla hâkimiyetine son vermiştir. 

          4.Ordu kumandanı Cemal Paşa Yardımcısı Fahrettin Paşa'yı 
Hicaz Bölgesinin savunması için Yemen'deki kuvvetlerin başına 
gönderdiğinde, Fahrettin Paşa 'da emir subayını Yemen birliklerinin 
güçlendirilmesi için "Rızgarlı Osman Ağa" misalinde olduğu gibi 
Anadolu'ya asker toplamaya gönderir. 
     Gök kubbe hep delinmiş. Her delik etrafında Anadolu insanı, 
muhafızlık etmektedir. Tamir ve tadilatın yanında her türlü fitne 
karşısında savaşır. Dalga dalga, gençliğini yaşamadan cepheye sürülen 
bu kınalı kuzular, bilmem nerede kalır bilinmeksizin "Meçhul asker"      tiplemesinde olduğu gibi geride sönük ocaklar ve çorak topraklar bırakarak giderler. Ve çoğu geri dönmez. 
            Asker toplamak için Maraş-Elbistan'a gelen subay, yine her 
aileye, her köye müracaat ederek toparlayabildiği kadar askerle bin 
bir perişanlık içerisinde yola koyulur. İstikamet; Maraş'ta ki 
birlikle birleşerek Suriye toprakları üzerinde Hayfa'ya, oradan da 
deniz yoluyla Yemen'e intikal etmek... 
    Elbistan'ın Cela kasabasında kasaba imamı Mehmet Efendi'nin de iki 
oğlundan biri olan "Himmet" Yemen'e hareket eden birliğe gönüllü 
olarak katılmıştır. Baba Mehmet;  "Vatan müdafaası için seni 
gönderiyorum. Askerliğini ailemize ve dinimize uygun bir şekilde 
yapmazsan, bir baba olarak ellerim iki yakanda ve hakkımı helal etmem 
bilmiş ol oğul" der. 
              Fakı Mehmet Efendi imamlığının yanında üç-dört bin kova 
arıyla da her yıl boyu uğraşır. Balın tamamını köylüye mumunun iadesi 
şartıyla bedava dağıtır. Böylece oluşturduğu mumu Maraş'ta satarak 
geçimini temin eder. Kendi çocukları başta olmak üzere köyün 
gençlerini okutur, bazılarına ise ileri derecede olmasa da Arapça 
öğretir. Oğlu Himmet bunlardan biridir. 
    Yemen'e gidecek olan asker Maraş'ta toplanarak, dağ tepe demeden 
Şam'a doğru yaya olarak yürümeye başlar. Himmet, askerin mola 
sırasında mütemadiyen azaldığının farkındadır. Babasının "Hakkımı 
helal etmem" sözü kulaklarında çınlamaktadır. Şam'dan Hayfa limanına 
yaklaşana kadar askerin tamamına yakını, üçlü beşli firar etmiştir. Bu 
durum başlangıçta gönüllü olan birliğin, Hayfa limanına yaklaşana 
kadar tamamına yakınının kaçması, başlarındaki komutanın işi ciddiye 
alıp-almamasıyla da doğru orantılı bir durumdur. Komutan istese bir 
tane bile fire vermeden, belki biraz gecikmelide olsa askeri, ihtiyaç 
hissedilen cepheye taşıyabilirdi. Demek ki göz yummuştur. 
    Tam Hayfa liman'ına varılır ve kumandan arkasına şöyle bir bakınca 
yalnızca Himmet'ten oluşan birliği görür. 
    —Gel bakalım evladım. Aylarca beraber yürüyoruz. Buranın astı-üstü 
kalmadı. Ama bir şey öğrenmek istiyorum. Bütün arkadaşların ayrıldığı 
halde sen neden o kadar fırsatları teptin. Söyler misin? 
 
           Himmet; "Kumandanım, babam kaçarsan ve hatta vatan 
müdafaasında adam gibi olağan üstü gayret göstermezsen hakkımı helal 
etmem dedi de ondandır, sizi bir adım geriden takip ediyorum" cevabını 
kumandan alınca, ağlayarak; "Hadi sende git evladım. Gitmezsen seni 
ben şuracıkta vururum. Fahrettin Paşa'nın karşısına koskoca 
Maraş-Elbistan cenahında bir kişiyle huzura çıkamam. Bari asker 
toplayamadım mahcubiyetiyle huzuruna varırsam, bu durumdan daha 
şerefli olur. 
    Aynı yolu takip ederek gerisin geri memleketine dönmeye çalışan 
Himmet, gündüzleri eşkıyalardan ve sıcaktan korunmak için bulduğu 
müsait yerlerden istirahat edip geceleri yol alır. Kendinden önce 
dönen tanıdık arkadaşlarından bazılarının karnı yarılmış cesetleriyle 
karşılaşır kuru çöllerde çoğu zaman. Tedbiri elden bırakmaz ama yinede 
günde birkaç defa teslim alınarak üzerinde ne var ne yok hepsi alınmış 
olup çamaşırlarına kadar soyulmaktan kendini kurtaramaz.. Açlık 
susuzluk da cabası… 
            Silahların sevkinde muhafaza için kullanılan "telis" 
denilen çuvaldan bir tane bulur ortasını keserek başına geçirir. Al 
sana elbise… Ayaklar kızgın çöllerin şartlarına dayanamadığı için 
serinlikte yol alır. Kaybedecek bir şeyi olmamasına rağmen, Arap 
eşkıyalar tarafından tekrar tutulur. Kendi aralarında geçen 
konuşmalardan "Şu dereye götürün, karnını açın bakalım altın 
bulabilecek misiniz." gibi konuşmaları çat-pat Arapçası olduğu için 
anlar. İki kişi koluna girer. Dereye doğru çekerken, Himmet yüksek 
sesle "Ebu Arap, binti Türk" yani babam Arap annem Türk deyince, bu 
laf eşkıyanın hoşuna gider ve "O halde serbestsin" derler. 
    Babasından öğrendiği çat-pat Arapça ile karnı deşilmekten kurtulan 
Himmet, dizlerinden yürüyecek dermanı olmadığı halde kendini 
zorlayarak üç-beş aileden oluşan çadırlara rastlar. Biraz daha 
yaklaşınca "Bedevi"lerin hanımlarının ekmek yaptığını görür. Kaç 
gündür aç olduğunun farkında bile değil. Sonuçta nasıl bir muameleyle 
karşılaşırsa karşılaşsın… Olanca enerjisini kullanarak henüz "saç" 
üzerinde pişmekte olan ekmeği kapar. Kaçmak dahi aklına gelmeden 
ağzına tepiştirmeye çalışır. O anda bütün kadınlar ellerine 
geçirdikleri sopa ve benzeri aletlerle üzerine çullanır.  Ekmeği bu 
kadar zahmetli olarak boğazından aşırır aşırmasına ama yediği sopanın 
hesabı bilinmez. 
    Himmet bir kamyon sopa ve küfür yemesine rağmen, en az iki günlük 
enerji toplama karşılığı hiç acı hissetmeden oradan uzaklaşır. Gece 
gündüz yola devam eden Himmet, treni durmakta olan bir demiryolu 
istasyonuna usulca sokulur. Derken vagonlardan birine yine aynı 
metotla seğirtir. Meraklı gözlerle de vagondan insan arar. Yük treni 
olduğuna karar verir. Biraz rahatlar vaziyette köşede bucakta ekmek, 
su gibi can simidi nevale ararken, öndeki vagonda insan sesi duyar ve 
kapısını açarak göz gezdirir. Aman Allah'ım! Başında oturan 
üniformalı-sivil bir grup insan ve önlerinde güzel-güzel yiyecekler. 
Himmet sorgusuz sualsiz etrafta dikilen silahlı zabitlere bile 
aldırmadan, masadaki yemeklere iki eliyle saldırarak eline ne 
geçirirse aşırmaya başlar.  Neye uğradıklarının geç farkına varan 
zabitler, Himmet'i bir taraftan döverek, diğer taraftan ise ellerini 
ayaklarını sarmak suretiyle etkisiz hale getirme çabası sürerken; 
sivil giyimli birinin "Bırakın adamı karnını doyursun. Belki çok 
perişan vaziyette biridir. Halinden demi anlamıyorsunuz be adam. 
Unutmayın ki şu an sopa karşılığında yediklerini biz onlar sayesinden 
tüketiyoruz. Bırakın adamı" deyince; Himmet halen yemeğe devam eder. 
             Yavaş yavaş kendine gelince aynı adam sorar, Himmet 
başından geçenleri anlatır. Adam ağlamaklı, Himmet ağlamaktadır. Tren 
belirlenen istikamette yol almakta. Anlaşılır ki o adam devleti 
temsilen içlerinde en yetkili kişi. Kendini döven zabitlere verilen 
emir üzere, hemen başka bir vagona alınır. Üstü başı temiz elbiselerle 
giydirilmeden önce, banyo ve traş işlemleri yapılır. Tekrar emir 
sahibinin huzuruna çıkarılır. 
    ¬—Evladım biz İstanbul'dan Musul'a gidiyoruz. Gittiğim yerde de senin 
gibi vatan evlatlarından oluşmuş bir ordumuz var. Ben onların hem 
kumandanı hem de babası olacağım. Seni de yanımda götürmek isterim. 
Velâkin çok zahmetli bir gönüllü askerlik maceran olmuş. Sen çoktan 
ailene kavuşmayı hak etmişsin zaten. Hemen önümüzde ki istasyon da 
trenden ayrıl. Kendini kuzeye vurursan memleketine kavuşursun. Haydi 
yolun açık olsun, bize de dua edin yeter." diyerek Himmet'in trenden 
ayrılmasını sağlar. 
          Himmet aylarca süren yolculukta, onlarca serüven yaşadıktan 
sonra kasabasına yaklaşır. Cela kasabası Elbistan'a bağlıdır. İnsanlar 
her küçük yerde olduğu gibi bu kasabada birbirlerini çok iyi tanır. 
    Himmet köyüne uzaktan görebilecek kadar gelmiştir gelmesine ama dosta
düşmana, dahası "Kaçarsan hakkımı helal etmem" dediği babası Fakı 
Mehmet'e olayı nasıl açıklar. Bunca zahmetlerle olanca sıkıntıdan 
sonra Allah'ın kendine tekrar bahşettiği canını kurtarmada ki 
zorluktan da beter bir durumdur bu. Ya inanmazlarsa. Ya 
inandıramazsam, gayri babamın ve köylünün yüzüne nasıl bakarım diye 
kara kara düşünürken bir kayanın aralığında. Ki mağ remi burada gündüz 
dinlenip gece eve varmaktır. 
            Tepesinde peyda olan komşuları Abdurrahman  "Himmet 
vallahi seni görmedim."sesi ile kendine gelir. Hızla uzaklaşan 
Abdurrahman'ın ardından "İnşallah beni görmemişindir, inşallah beni 
yanıltırsın Abdurrahman" demesi bir olur. 
    Ortalık kararınca, Himmet zuladan köye seğirtir. Arka kapıdan eve 
dalar. Anasıyla burun buruna gelince, eliyle anasını ağzını kapatarak 
sarılır. Gizlice, diğer hane halkı, özelliklede babası duymadan 
koklaşır, şorlaşırlar. Himmet kendinden geçerek uyur. Anası onunda 
tembihi üzere, oğlunu bir yorgana sararak yüklüğe zar zor yerleştirir. 
    Gerek Himmet gerekse anası o gece öyle bir uyurlar ki… Horozlar öteli 
saatler geçmiş, güneş bir minare boyu yükselmiş Himmet yorgana bile 
sarıldığının farkında olmadan, destursuz eve girerek yüksek sesle 
"Gözünüz aydın Ayşe teyze, Himmet askerden gelmiş. Dün Abdurrahman 
karşı kayalıkların orada saklanırken görmüşte ben de gözün aydın 
demeye geldim." Sözleri üzerine ev halkı ve Himmet'te uyanır. 
Himmet'in ikna kabiliyeti ve doğrularına yürekten inanan babası Fakı 
Mehmet oğluna "Hakkımı helal ettim oğlum, sana inanıyorum. Çok ağır 
laf etmişim. Esasında sen beni bağışla, seninle gurur duyuyorum. 
Velâkin benim öyle söylemem lazımdı. Senin de canın pahasına da olsa 
böyle davranman gerekirdi. Ortada samimiyet olunca Allah canını bize 
bağışlamıştır.  Kul samimi olursa Allah sırtını padişahlara bile 
üfelettirirmiş. Padişah dedim de anlatayım; 
    Bir zamanlar, haftanın belirli gününde başta veziri olmak üzere 
yüksek memurlarının bir gün boyunca göz önünde kaybolduğunu gören 
Padişah; tebdili kıyafet üzere takibe çıkar. Toplu olarak hamamın 
birini kapattırarak cümbüş yaptıklarını tespit eder. Onlar hamama 
girince kendiside varır kapıyı çalar. Israrla, "şöyle bir köşede girer 
çıkarım" talebini görevli senin gibi ihtiyar ve fakir birini daha 
aldım. Şu köşede sessizce işinizi görün. Gürültü yaparsanız hemen 
atarım dışarı uyarısı üzerine içeri girer. 
    Bir köşeye geçer ki, önceden alınan ihtiyar adam da var. Selam 
kelamdan sonra ihtiyar "Evladım sırtını dön de keseleyim" der. 
Padişaha sıra gelince, padişah bir taraftan ihtiyara kese atarken, 
diğer taraftan da "De bakalım babalık şu yan tarafta şatafatla eğlenen 
insanlar kim? Niçin koca bir hamamı kendilerine tahsis etmişler. 
Üstelik her türlü rezillikte cabası. Padişah bu olanı biteni hiç mi 
görmez, hiç mi duymaz" deyince ihtiyar; "Boş ver oğul demeyeceğim ama 
yapacak bir şey yoksa boş konuşma oğul derim. Sen samimiyetten ve 
doğruluktan ayrılma, öyle olunca da Allah sırtını padişahlara 
keselettirir."deyince padişah ürperir. 
    Fakı Mehmet, bu fıkrayla anlatmak istediğini bir güzel anlatmanın 
vermiş olduğu zevkle "İşte öyle bir şey komşular" der.

_______________ 
           Not: Bu hikâyede adı geçen "Himmet" ünlü şairimiz 
Abdurrahim KARAKOÇ'un babasıdır

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 26-12-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
96097013 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net