27-03-2023
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow MANTIK HATASI
MANTIK HATASI PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 29
KötüÇok iyi 
Yazar Raci Durcan   
26-12-2006
              MANTIK HATASI                                                                                                     
Raci   DURCAN 

      
    Hukuk fakültesinde profesörlük yapmış, yani ilmi kariyerini belgelemiş birisi, insanlığın geçmişinin tam olarak tarihini verir, Ademden bu yana 7.600 yıl geçmiştir diye kesin ifade kullanırsa ne olur?(*)


     Image
Cevabını ben vereyim; hiçbirşey olmaz. Yani okurundan  ‘sen bunu nereden biliyorsun?’ diye tepki gelmez. Meraklılar başına üşüşüp, yüzyıllardır araştırılan birşeyi nasıl ortaya çıkardığını anlamak için profesörün etrafını kuşatmaz. Gazete editörleri, ‘vay canına! bunu nasıl keşfettiniz, ilmi dayanağı var mı?’ diye önemli bir problemi çözmüş olmanın heyacanını duyarak çevresinde birikmezler. En hafifi bunun gibi birçok iddia dillendirilir, dinleyici ve okur da bulur. Mesele inanıp inanmama noktasında kalır. Birbirinden farklı inançları edinenler birbiriyle çatışırlar; harpler çıkar. Bu işler de böyle sürüp gider. ‘Bunun bir çözüm yolu olmalı!’ diyen küçük azınlığın sesi hiç duyulmadan...  

     Ünlü romancı Dostoyevski’nin asıl mesleğinin Mühendislik olduğunu öğrendiğimde hem şaşırmış, hem sevinmiştim. Romanlarını beğeniyle okuduğum bu ünlü yazarla meslektaş olmak, yazma konusundaki tereddütlerimi gidererek cesaretlendirmişti. İnsanların kendi alanlarının dışındaki konularda da hayli; hatta daha başarılı olabildiklerini sonradan öğrenecektim. Mesela dünyaca ünlü bir spor ayakkabı üreticisinin yüksek satış rakamlarına ulaşmasındaki en önemli etken, kendine özgü taban profili geliştirmesinden kaynaklanıyordu. Bu; evinde kullandığı tost makinasından esinlenen firma sahibinin eşinin fikriydi.

Belli bir alanda eğitim almak o konuyla ilgili temel bilgileri edinmeye yardımcı oluyorsa da sizin bakış açınızın sabitlenmesine neden olabiliyor. İlginç bir durumla karşılaşıp üzerinde düşünmek zorunda kalmazsanız, aynı bakış açısıyla bir ömür tamamlamak mümkündür. Ancak dikkatli, araştırıcı kişilikler bunun dışına çıkabiliyor. Bakış açısı hiç değişmese dünyada önemli bir gelişme de olmazdı. Bazen tesadüfler de sizi olağan tutumunuzdan farklı olmaya itebilir.

 Ulaşımın atlarla sürdürüldüğü, uzak bölgelerin ilgi çekmediği ve çevre hakkında fazla birşeyin bilinmediği dönemlerde, Dünya’nın düz ya da yuvarlak olmasıyla alakadar olmazsınız. Çünkü üzerinde kafa yorduğunuz şeyin size pratik bir yararı olmaz. İnsan çabaları genellikle gündelik sonuçlar alınabilecek olaylar üzerine yoğunlaşır. Müslüman fatihler tarafından okyanus kenarına sıkıştırılmış bir avrupalıysanız, buradan kurtuluşun tek yolunun önünüzdeki okyanusu aşmak ve Hindistana ulaşmak olduğunu bilir, Dünya yuvarlak olabilir mi? diye düşünürsünüz. Zorunluluk ve tesadüfler akışın mecraını değiştirir.

  Üniversite yıllarında aynı odayı paylaştığım yurt arkadaşlarım sosyal bilimler tahsili görüyorlardı. İmtihanlara hazırlanırken kendimi onlardan daha şanslı görüyordum. Çünkü derslere çalışmak gerektiğinde, mesela bir Siyasal öğrencisi gibi onca kalın kitabı okuyup akılda tutmaya gerek yoktu. En önemli dersde dahi birkaç konudan, birkaç formül bilmek yeterli oluyordu. Hatta formülü ezberlemenize gerek olmayabilirdi. Eğer iyi bir tasarımcıysanız, istediğiniz formulü en basit ve herkesin bildiği kanunlardan türetmeniz mümkündü. Geriye, sorulan sorunun içeriğini anlamak ve hangi formülü  kullanmak gerektiğiyle dört işlem yapmak kalıyordu. Biraz dersle ilgisi olan ve bu mantığı yakalamış biri için gayet kolaydı sınavlar.  Öğrencilerin takıldıkları, genellikle ezbere dayalı olanlar, mesela basit bir dil olmasına rağmen İngilizce ve iş hukuku derslerdi. Mühendis, her olaya, uygun formülü bilen yahut onu nerede bulabileceğini bilen kişidir. Her fizik probleminin çözüleceği bir kalıp, bir formül vardır.

  Bu bakış açısı işleri kolaylaştırsa da gündelik olaylarda kullanılamıyor. Sosyal olaylarda değişkenlik esastır ve her olay bir diğerinden farklıdır. İş yerinde çalışan ve aynı işi yapan iki kişiye tatbik edilecek yaklaşım farklı olmak zorundadır. İnsan ilişkileriyle ilgili eğitim almamış mühendislerin çoğu, meslek hayatına başladıklarında böyle noktalarda bocalarlar.  Fizik formüller gibi standartlaşmış olmasa da onları çözmede bazı kuralların olduğunu öğrenmeleri zaman alır. Hatta metodu doğru kavrarsanız, aldığınız mühendislik nosyonunun diğerlerine göre size avantaj sağladığını  farkedersiniz. Toplumdaki fikri kargaşanın çoğu olayları formüle edememkten ileri gelir.

  İnsanlar ilgi alanlarına giren konularda, bir hüküm cümlesi kurarken bunun genel geçer bir kurala tabi olması gerektiğini önemsemiyorlar. Mesela İstanbul’un müslümanlar tarafından fethini sevinçle hatırlarken, Musul’un kaybından acı duyulduğu ifade eden cümleler aynı kişinin ağzından dökülebiliyor. Bir başkası buradaki mantık hatasını yakalayıp düzeltmek için bütün insanların kardeş sayılması gerektiğini, bütün insanlığın kardeşlik esası üzerinde birleşmesiyle handikapların sona ereceğini düşünüyor, bir yanlışı ütopya ile karşılamayı uygun buluyor. Diğeri, dinlerin insanlar arasındaki husumeti artırdığını ileri sürerek tüm dinlerin yasaklanması gerektiğini mantıklı bulabiliyor. İddialar, hüküm cümleleri bu şekilde devam edip gidiyor. Bir Türk için Musul’un yeniden alınması, üzerinde tartışılması gereksiz bir gerçektir. Bir başkası için bu, emperyalizmdir. Bu ve benzeri görüşleri açıklayabilecek, hepsini genel-geçer bir kuram altında toplayabilecek bir formül yok gibidir. Kendi dünya görüşünüzle çelişmemeniz yeterli görülmektedir. Peki bu farklı düşüncelerle karşılaştığınızda zihninize bazı sorular takılmaz mı? Benim Musul’u almaya hakkım varsa bir başkasının niye olmasın diye aklınızdan geçirmez misiniz? O da aynı mantıkla kendi açısından haklı olmaz mı?  Gerek iddia sahibi, gerekse bu iddianın takipçileri kritik noktalardaki soruları asla sormazlar. Hiçkimse ‘niçin İstanbul’u biz alınca fetih, Yunan alınca işgal oluyor?’ diye sorma cesaretini gösteremez. Çünkü bu sorunun cevapsız kalacağını düşünür. Bu soruyu sorduğunuzda, üzerine kurduğunuz bina çökecektir. Binayı yıkmaktansa sorunun akla getirilmemesi yeğlenecektir. Demokrasi havariliği yapan birisi için demokrasi, istediği düzenin sürmesi demektir. Aksi olduğunda bu fikrinde cayacak gerekçeler bulmakta zorlanmaz. Bu ortamda, şeflik döneminin demokrasi olduğuyla; seçimle işbaşına gelmiş bir hükümetin halkı temsil etmediği aynı kişiler tarafından söylenebilmektedir. Karşı taraftakilerin anlayışı da bundan farklı değildir. Onlar aslında şefliğin demokrasiyle nasıl bağdaştığından çok, kimin şef olduğuyla ilgilidirler. Böylece neyin demokrasiye uygun, neyin uygun olmadığı tartışmaları sürer gider.

   Ne zaman bir bir konferans dinlesem, yukarıdakine benzer çelişkiler zihnimi işgal ediyor. Çelişkileri gidermeye kimse teşebbüs etmiyor. Dinleyici kitlesi çelişkileri tespit etmiyor, izahını aramıyor. Elbette bazı sorular var fakat o zaman onların kimliği ön plana çıkıyor, camia dışından iseler dikkate alınmıyorlar. Böylece bir düşünce sistemine sahip olmak, inanç meselesi haline dönüşür. Ve siz, Hindistanda yolunuzu kesen ineği oradan kaldıramayan bir din anlayışına dahi söyleyecek söz bulamıyorsunuz. Çünkü siz de bir inaç sahibisinizdir ve dışarıdan bakan birisi çok sayıda çelişkinizi gösterebilir. İnanç ve mantık arasında doğru bir bağlantı olabileceğini düşünmemektesinizidir.

   İslam çağında müslümanların en çok ilgi gösterdikleri bilimler kelam, mantık ve astronomiydi. Astronomi, insanın kendisine yukarıdan bakarak evrendeki konumunu belirlemesini sağlıyordu. Kelam ve mantıksa; insanın birbiriyle çelişmeyen, kendi içinde tutarlı bir dünya görüşüne sahip olmasının destekçisiydiler. Bu çağın bilginleri kelam ve mantığa bigane durmadılar. Herikisi de eski Yunan’dan alınıp geliştirilen bilim dallarıdır. Eski Yunan, bilimsel bilgiyi teknolojiye dönüştürmenin ilk örneklerinin görüldüğü yer olarak kabul edilir. Yunan bilginleri kitaplarında, kendi tezlerinin yanlışlamalarını bulunduruyor böylece doğruluğunu ispatlamaya çalışıyorlardı. Herhangi bir olay hakkında teori üretiliyor ve bilinenler yardımıyla bu tez çürütülmeye çalışılıyordu. Eğer teori, eleştiriler karşısında ayakta kalıyorsa, doğru olarak kabul ediliyordu. Bu metod evsensel bilgiye ulaşım açısından doğru bir yaklaşımdır. Günümüzde mantık ve kelam, genel kültür kabilinden tedrisatta yer alıyor. Astronomi müfredattan kaldırılalı çok oldu. Zihinler karışıktır. Bir düşünce kırıntısına rastladığınızda birbiriyle çelişmeyen üç önermeyi arka arkaya gördüğünüzde seviniyorsunuz. Bu sözlerim kasıtlı yapılan yanlışları kapsamamaktadır, onlar ayrı bir konudur.

    Şüphesiz her problemin insan aklıyla kuşatılması mümkün değil. Bunun için tüm ilmin ihata edilmesi, tabir caizse ilim yolunun sonunun görünmesi gerekir. İlimde son nokta konulmadan her açıklamanın yeni gelişmeler neticesi yanlış olduğunun ortaya çıkabileceği gerçeği yadsınamaz. Fakat bunu bilmek, açıklamaların mantıki tutarlığını göz ardı etmemize mi neden olmalıdır?. Günümüzün en şaaşalı, en önemli bilimsel açıklamaları, yanlış oldukları henüz ispat edilelememiş teorilerdir, hayal mahsulüdürler. Dünyanın yaradılışını açıklayan büyük patlama, evrenin genişlemesi ve izafiyet kuramı, yer çekimi gibi teoriler böyledir.

  Müslümanların bir zaman olduğu gibi yeniden yükselişe geçmeleri için, mantık ve kelam bilimlerini önemsemeleri gerekiyor. Bizim anlayışımızda, din bilimle çatışmaz. İkisi çatışıyorsa birinde yanlışlık var demektir. Yani ya biz dini yanlış anlamışızdır, yahut bilim yanlış bir çıkarımda bulunmuştur. Ne varki uzun bir süredir biz, din ile inancı karıştırarak mantıksal sorgulmayı unutmuş durumdayız. Mesela İstanbul’u sen alınca niye fetih oluyor da ötekinde bu işgale dönüşüyor? Bu soruya: ‘Öteki de benim gibi adaleti tesis edecekse buna ne diyebilirim?’ denilmiyor. Yine imam hatipten mezun olmasından dolayı emri bil maruf nedir bildiğini sandığımız bir yazar, polisin terbiyesiz bir davranışa müdahalesini hak ve özgürlüğe karşı şiddetli bir saldırı olarak değerlendirip, laikçi ve liberalist linç kampanyasına iştirak edebilmektedir. Bunu yaparken anlayışını bir mantık süzgeçinden geçirip vicdanını rahatlatmakta mıdır? Ben müslüman mıyım? Emri bil marufun Kuranda müslümana yüklenmiş bir yükümlülük olarak kabul ediyor muyum? Öyleyse polisin davranışına niçin cephe almalıyım? Özgürlükçülük, batılı bir kavram olarak her türlü davranış serbestisi olarak mı anlaşılmalıdır? Bunları kendine sormamakta, sorma gereği duymamaktadır. Çünkü içinde yaşadığı toplum tarafından yöneltilen böyle bir tutarlılık talebi yoktur.

  Demokrasi diye bağıran, demokrasiyle İslamı özdeşleştirenler başka bir problemdir. Bu kavramın henüz 100 yıldır rağbet gördüğünü bilmezmiş gibi görünmektedirler. Adem’den bugüne gelmiş ve ülkeler yönetmiş sayısız peygambere inanan bu müminler, tüm tarihini inkara yol açacak kadar demokrasi bağlılığı sergileyebilmekteler. Gördüğü her davranışın doğru olup olmamasından önce demokrasiye uygunluğunu kontrol etmektedirler. Böylelerine insanın şu şekilde sorması gerekir; ‘Seni alıp zorla cennete götürseler, bu demokrasiye aykırı diye diretir misin?’  Gerçekten cevabı merak edilecek bir soru bu.

   Müslümanlar Kuran okumaya ve anlamaya şu dönemde daha çok önem vermekteler. Fakat sağlam bir mantık ve güçlü bir ele alış yöntemi (felsefe) edinmeden bunun eksik kalacağını sanıyorum. Kuranın bizim katımızda bu kadar değerli olmasının nedeni, O’nun Rabbimizden indirilen ve hakkında şüphe duyulmayan bir ilim olması nedeniyledir. Kuran ilimdir. Fakat bize verilmiş tek ilim değildir. Vahyin tek kaynağı değildir. Belki ilime ve bilgiye ulaştırıcı bir hidayet rehberidir. Mantık okumadığımız için temel bir hata yapıyor ve rehberi, ilmin aslı sanıyoruz. Bize verilmiş hazinenin anahtarını, hazinenin kendisi zannediyoruz. Kuran bir anahtardır. Onunla kapı açılır ve hazineye ulaşmak için çaba sarfedilir.

   Mantık, kelam ve astroni gibi insana derinlik ve bütünlük kazandıran, düşünce sistemini sağalam bir bina gibi yükselten ilmi disiplinlere yeterince önem verilmeden İslam asrının başlaması mümkün değildir. Sağlam bir diyalektik kurarak, en zor sorular karşısında ayakta kalabilmeliyiz. Bu, herşeyi bilmekle eş anlamlı değildir. Bildikleiniz arasında doğru bir mantıksal bağ oluşturmaktır.

  Konunun iyi anlaşılması için yazımızın başındaki örneğe dönelim. Hukuk fakültesinde prof. olan bir insan, adli tıp okumuş demektir. Şimdi modern yöntemlerle bir cinayetin ne zaman işlenmiş olduğu saati saatine bilinebilmektedir. Çek-senet davalarında bir evrak üzerindeki imzanın hangi tarihte atılmış olduğu, sahteliğini belgelemek açısından önem arzeder ve bilim bu hususta adaletin tecellisinda yardımcı olur. Bunları tedris eden ve mesleğinde uygulayan bir prof. nasıl olur da en hayati meselede bu yöntemi unutur? Karbon 14 testi denilen yöntemle yeryüzünün çeşitli yörelerinde bulunmuş insan kemiklerinin en eskisinin yaşının 75.000 civarında tespit edildiğini hiç duymamış mıdır? Duydu ise bunu ilmi karine olarak kabul etmemekte midir? Kabul etmemesinin nedeni Ahdi Atik’le bu bilginin çelişiyor olmasından mıdır? Ahdi- Atikle bilimsel yöntem çelişince, sorunu çözmek için niçin mantıksal çıkarım denememektedir?

  Kendi içinde çelişen, kendi doğrularından kuşku duyan hiçbir düşünce sistemi sahibine güven veremez, vermemelidir de. Tankaların ve topların yıkamadığını, yerle yeksan etmek için diyalektik bir soru yeterlidir.

   Hangi işi yaparsak yapalım, hangi fikre inanırsak inanalım sağlam bir mantığımız olmalı. Her fikri, her inanışı bu süzgeçten geçirmeliyiz.  Mantık ve kelam düşüncemizi muhkem kılarken, astronomi de derinlik kazandıracaktır.

   Mantığı mumla aradığımız ortamda, millet olarak düştüğümüz duruma üzülmek pek yersizdir. Mantık olmadan sağlam bir duruş mümkün mü?
   
  Öğrenim dönemimizde imtihan kağıtlarını okuyan öğretmenler bazen sıfır verdiğinde itiraza mazruz kalırdı. Öğretmen, soruların içinden birkaç tanesi doğru yapılmış olmasına rağmen sıfır puan verirdi. Nedeni sorulduğunda, mantık hatası olduğundan bahseder, bu hatayı yapan kişi mühendis olamaz diye beyan ederdi. Günümüzde de müslümanlar birçok alanda mantık hatası yapıyorlar. En önemli gördüğüm iki tanesini ben sıralayayım. Birincisi; vayhin sadece kutsal kitaplarda bildirilenler olduğunu sanmakdır. Geri kalışlarının sebebini siyaset bilmemek yerine iman eksikliğine bağlamak diğer mantık hatasıdır.

  Piramitin tersyüz olmasına bu ikisi yetmez mi?

___________________ 


Yorum
Yazıya bir eleştiri; Abu Deyam'dan
Yazar Sanih açık 2007-01-06 05:21:39
Sayın Abu Deyam, yazı hakkında İ.melitenli kardeşimize gönderdiği eleştirinin bir örneğini de bana göndermiş. İstersem bu yazının altına not düşebileceğimi ifade etmiş. 
Eleştiriyi dercediyorum. Diyor ki sayın Abu Deyam: 
 
"..Bence yazarın kafası biraz karışık. "Mantık hatası" diye başlıyor, ama en önemli gördügü iki hatanın mantıkla ilgisi yok. 
 
Kur'ani bilgi hakkındaki tezi, Fıkıh Metodolojisine aykırılık gösteriyor. 
 
Mantık hakkındaki fikri ise, Aristoya "ustad-i kadim" denilen zamanlardan kalma. 
 
En önemli gördüðüm iki tanesini ben sýralayayým. Birincisi; vayhin sadece kutsal kitaplarda bildirilenler olduðunu sanmakdýr. Geri kalýþlarýnýn sebebini siyaset bilmemek yerine iman eksikliðine baðlamak diðer mantýk hatasýdýr.  
 
abudeyam 
Mantık hatası
Yazar girisim açık 2007-01-06 13:14:58
Ebu Deyama ve eleştiriyi ileten İ. Melitenliye teşekkür ederim. 
Ben Ebu Deyamın eleştirisine katılmıyorum. Allah'ın ilmini yazmaya kalktığımızda denizlerin mürekkep olsa yine yetmeyeceği Kuranda ifade ediliyor. Peki bu kadar ilim nerededir? Bu ayeti yorumlarken şu şıktan birini seçmek zorunda kalıyoruz; Allah'ın ilmi sonsuzdur ve bunu Kutsal kitaplarıyla bildirmiştir. Kuran okuyarak onu elde ederiz. Diğer yorum ise; Allah'ın sonsuz ilmini, bize verdiği akıl sayesinde tabiattan buluruz. Şimdi Ebu deyam bu iki yorumdan birini kabul etmelidir. Birinciyi kabul ederse dünyanın en büyük bilginleri kutsal kitap okuyanları ve yorumlayanları olması gerekir. Bütün önemli şeyleri onlar bulmuş olmalıdırlar. İkinciyi kabul edersek, birinci şıktaki gibi düşünenlerin mantık hatası yaptıkları hükmünü verebiliriz. 
Arada pek fark yok aslında. Fıkıh'da anlama, kavrama anlamına gelmektedir. Ebu Deyam en azından kavramamızda bir eksiklik olduğunu kabul ediyor, önemli olan bu. Problemin kaynağını bulduktan sonra düzeltmek çok zor olmaz. 
R. Durcan
Abu Deyam'dan cevap var
Yazar Sanih açık 2007-01-09 21:05:35
R. Durcan'in cevabi uzerine bir iki kelime edelim mi? Benim uzerinde durma geregi duydugum husus, su cumleydi: 
 
Birincisi; vayhin sadece kutsal kitaplarda bildirilenler oldugunu sanmakdir.  
 
Bu cumlenin onunde ve arkasinda Kur'an'in ilim icin bir anahtar oldugu, Muslumanlarin ise bu anahtari ilmin kendisi sandiklari soyleniyordu. 
 
Ibn-i Arabi, Said Nursi dahil bir cok alimimiz, yazdiklari kitaplarin kendi eserleri olmadigini, bu kitaplarin Allah'in ilminden olup kendilerine yazdirildigini beyan buyurmuslardir. 
 
H. Poincare'nin Bilim ve Bulus kitabinda bu hususun sadece Muslumanlara ve din ile alakali calismalara mahsus olmadigini goruyoruz. 
 
Ancak bu tur ilham, asla Allah'in kontrollu olarak, sectigi bir emanetciye talim ettirerek verdigi "vahyi bilgi" ile bir olmaz. 
 
Hazreti Peygambere verilen "vahyi bilgi" ile H. Poincare'ye gelen "ilham" arasindaki farki flulastirici mulahazalar, bence, baska sakat dusunce ve kanaatlari besler. 
 
Bu nedenle Fikih Metodolojisine atifta bulundum. Islam fukuhasi Delail-i Erbaa'ya, H. Poincare'ye gelen ilhami dahil etmemis. Iyi de etmisler.  
 
abudeyam 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 28-12-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
96097097 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net