27-03-2023
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow OKUMAYI NASIL ANLAMALI?
OKUMAYI NASIL ANLAMALI? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 22
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
17-08-2006
OKUMAYI NASIL ANLAMALI? 
 

ImageOkumak nedir?

Niçin okumalıdır?

Okumak yorumlamak ve anlam çoğaltmak mıdır?

Biz kitabı okurken kitapta bizi mi okur? 

“Oku” emriyle başlayan bir vahye muhatap olmuş toplumun (ümmet) şimdilerde pek az okuyor olmasının sebebi, sadece ‘yasaklar’ ve ‘kapalı siyasal yapı’ ile açıklanınca tutarlı bir izah olur mu?  

Okumayı, alışkanlığa, yaşam biçimine dönüştüremeyişimizin sebebini sadece bize tahakküm eden rejime indirgemek yanlış değil belki ama eksik bir tespit olmalıdır. Olayı esasen kültürel boyutuyla, geleneksel yapıyla açıklığa kavuşturmak bizi daha tutarlı sonuçlara götürebilir. Bir olgu olarak okumanın bizatihi yapısal anlamına uygun şekilde hangi dünya ulusunun neyi, nasıl okuduğu da ayrı bir tartışma konusudur. Kendi kültür kaynaklarımız geleneksel olarak daha çok şifahi yolla canlı tutulmakta, yaşanılır kılınmakta, çoğaltılmakta, kuşaklara aktarılmaktadır.(1) Bu noktayı öncelikle belirlemek gerekiyordu. O nedenle okumak, okuma eylemini ilim edinmenin, bilgilenmenin düşünmenin vazgeçilmez gerekliliği saymak, Kur-an’daki “oku” ayetini de bu bağlamda algılamak daha çok toplumsal üst yapının ana elemanları olan elit kesimi (havas, ilmiye) ilgilendirmiştir. Burada Volter, J. Ong’un ‘sözlü’, ‘sözel’ kavramları arasında yaptığı ayrımı göz önünde tutmalıdır. İlim çevreleri için belki sözlü (yazılı olmayan anlamıyla) tarzdan ziyade, sözel (düşünsel/ ilmi) tarzdan bahsetmek daha uygun düşecektir.

(2) Bu arada hemen belirtmeli ki ilmiye çevresi kitabi düşündüğünden daha Kur-ani daha İslami bir kültürün sahibi olmuşken, halk kesiminin ciddi manada düşünmek gibi bir derdi olmamıştır. Bu realite hemen her dönem ve toplum için geçerli olmuştur denebilir. Hatta sözlü kanalla eski kültür unsurları, eski kültür motifleri gerekli ayıklamaya tabi tutulmaksızın, gündelik yaşama rahatlıkla girebilmiştir. Kültürün, geleneğin doğasında olan bu hareketin İslami bir görünüm, İslami bir coşkuyla gerçeklemesi çokları için ilginç ve enteresan gelebilir. Doğrusunu söylemek gerekirse bu anlamda halk İslam kültürüyle hemen hiçbir zaman kitabi kanalla kaynaşmamıştır. Bir adım ileri giderek avamın inancının kitabi yani Kur-an’a dayalı olmadığı söylenebilir. Yüzyıllardır, sözlü gelenek yoluyla günümüze kadar intikal eden dini tasavvurun tabanına inildiğinde İslami formlara sokulmaya çalışılmış eski inanışlarla karşılaşılacaktır. Bu toplumun ne kadar müslüman olup olmadığı elbette tartışma konumuz değil şimdi. Bunun ölçüsünü belirleme yetkinliğinde ve konumunda olmadığımızdan böyle bir konuya girmek haddimize de değildir. Ne var ki, kaynağa yöneliş itibariyle kitabi olmayan bir yaşamın acı sonuçlarını hepimiz yaşamışızdır. Avam ile havas arasındaki kan uyuşmazlığının örtüşememenin öncelikli etkenleri arasında okumak, okumaya dayalı düşünmek var olmalıdır. Bugün yaşını başını almış bir çok insanda bile okumak, bilgiye ulaşmanın, ilmin düşünmenin yolu olarak görülmemektedir. Tüm bu edinimler için bir yerlere bağlanmak, kimi sohbetlere iştirak etmek yeterli sayılabilmektedir. Kimi kişiler, ilmin, bilginin, düşünmenin kaynağıdır bu anlayışa göre. Fazla çabaya, zahmete gerek kalmaksızın, o kaynağa kendini bırakmak yeterlidir. İlim de hikmet de oradan insanın içine su gibi akacaktır. Böyle bir bağlılığın da kişiyi yücelten bir yanı olabilir kuşkusuz. Ancak yöntem ve algılamadaki çarpıklık sonuç itibariyle sizi köreltebilir. Yeniden ‘bağlanmak’ ile ‘birey olmak’, ‘okumak’,  ile ‘dinlemek’, ‘muhabbet etmek’ kavramlarını işlev olarak birbirine karıştırmamak gerekiyor. Keşke folklorik anlamda geleneksel kültür zenginliklerinin dışında ilim ve bilgi apayrı yöntemle yüzyıllar boyu geniş halk yığınlarına yaygınlaşırken, hem sözlü hem yazılı olarak tevarüs etseydi. Kültürümüzün (belki tüm kültürlerin) şifahi özelliği okuma uğraşını dar bir çevre ile sınırlamıştır ne yazık ki. Bu sadece bir sebeptir. Araştırmak, eleştirmek, (tenkit) gibi soylu çabaların kesintiye uğratılması kitaba gerek duymayan, ölgün, atıl zihnin çokluk kitap dışı kaynaklara yönelmesi buna bağlı başka önemli bir sebep olarak söylenebilir hemen. Bence egemen rejimlerden önce kitabı yasaklayan asıl bu anlayışların öne geçmesiyle sonu fikri intiharla bitecek ölümcül tembellik süreci başladı.  

Kitabı yasaklamak düşünceyi yasaklamakla eş anlamladır. Bu demektir ki, düşünce yasaklanmaksızın, köreltilmeksizin, kitabın da okumanın da dönemi kapatılamaz.  

Kitaptan uzaklaştık. Kitabi bir yaşamdan, düşünceden koptuk. Şimdi toplumun her kademesinde koyu bir letarji (derin uyku) ya da uyku sonrası mahmurluğun şuursuz mutluluğu yaşanmaktadır.  

Bir manayla meşgul olmayan, zorlanmayan, kafanın mutluluğudur bu. Kafa karıştıran zihni zorlamayan kelimelerden yoksun oluşun; boşlukta, zaman zaman da bayağılıkla eş anlamlı huzuru.  

Düşünmeksizin, kitapla, kitaplarla hem hal olmaksızın yaşamayı kabullenmek bir vehamet içinde olmak demektir. Oysa ‘oku’ ayetine muhatap olanların, takatleri ölçüsünce her şeyi bilmek, düşünmek gibi bir çabaları olmalıydı mutlaka. Okusaydık; berrak, serin pınarlarımız kurumazdı. Suyumuz bulanmaz, güneşimiz tutulmazdı. Üstünden medeniyetler yükselmiş toprağımız kuraklaşmaz, aklımız kısırlaşmazdı. Yüzyıllar öncesinden saati durmuş bir zamanın demir alçısı içinde dondurulan zihin, elbette değişen koşullar, yeni oluşumlar karşısında kendini yenileyemedi, çoğaltamadı. Dahası statik ve dural kalmayı kabullenen rehavetin mayışıl rahatlığı içinde var olmazdı. Olamadı da. Tarihsel, daha çok da adet (özellikle ‘örf’ değil) babından olan geleneksel klasik yapı içinde tabular çıkacaktı ortaya. Cahili, hissi coşkularla kutsanan adamlar, merciler türetilecek, kültür ile düşünce yaşamına da onlar yön verecekti. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü fikri cehti, başka bir söyleyişle düşünsel aktiviteyi zorlaştırıp pasifize edecek engeller yükselmişti her yandan. 

Kadife ve ipek kılıflar içinde yatırlara, hasta yataklarına, mezarlıklara taşınan Kur-an anlam derinliğine nüfuz edilmeksizin okunan bir kitap konumuna indirgendi. Oysa o kitap her şeyi açıklayandı. Daha doğrusu onun açıkladığı her şeydi. Gerçek ve gerekli olan anlamında her şey. Anlamamız içindi. Hastalığımızı gidermek içindi. Ama her okuyuşta daha da ilerliyordu hastalığımız. Hiç kuşkusuz bu derin çelişki yanlış okumalardan kaynaklanıyordu. “Her evde kutsal kitaplar asılıydı” diyordu Sezai Karakoç, “okuyanı görmedim / okusa da anlayanı görmedim” okumak ve anlamak. Mesele bu. Belki de okumak büyük ölçüde anlamaktır; kitapla, yazarla ilişki kurmaktır… hemen yeri gelmişken bir büyük eksiğimize dokunmadan geçmeyeyim. O da şu: Kur-an’ı gereği üzere okuyup anlayamayan sadece avam diye sınflayacağımız insanlarımız değil kuşkusuz. Evet insanlarımız derin bir aşkla ama anlamadan okuyor. Ve fakat kendini aydın telakki eden elit kesim de anladığını sanıyor ancak onda da aşk yok… yani Kur-andan bilgi ediniyoruz, okuyup belki daha bilgiç oluyoruz ama bu kitap aydınımızı neden titretmez. Bilgilerimiz neden aşkla inkılap etmez. Halkımızın kendini Kur-an karşısında küçük görmesine karşılık aydınımız da kendisini onun karşısında büyük görmek gibi bir yanlışlık içinde. Aydınlanmacı Fransız ideolojistlerine imrenerek ve öykünerek kendi değerlerine arka çevirmeyi aydın olmanın ilk koşulu sayan, doğrusu bu acınası numarasından başka da bir marifeti olmayan talihsizleri bir yana bırakıyorum. Bunlara karşı İslâm ve inanç cephesinde konumlanarak peşinen bir değer ve haklılık elde ettiklerini her fırsatta ima ve ifşa eden bir kesim de Kur-an’ı indirgemeci tembelliklerinin dayanağı haline getirmişlerdir. Zaten doğruya yönelip yoğunlaştıkları için doğru düşünmeyi pek önemsemeyenler ayetleri zihinsel derinliklerini besleyen, çeşitlendiren malzemeler olarak görüyor olabilirler. Onu Dante’nin Komedia’sı, Goethe’nin Faust’u gibi okuma yanlışlığını terk edersek daha sağlıklı, daha anlamlı okumalar gerçekleştireceğiz.  

Anlamadığınız, anlam derinliğine inmediğiniz şeyi okumuş olmazsınız. Anlamak ! Çok kuşatıcı, köklü bir kavram. Terminolojimizde ‘fıkhetmek, fakih olmak’ karşılığında kullanılıyor. Allah kime hayır murad ederse onu dinde fakih yapar.(3) Fakih olanlar dini ancak gereği üzre anlayanlardır anlamı çıkar bundan. 

Ankebut suresinin 48. ayeti, Resulullah’ın (s.) sonradan okuma bildiği şeklinde anlamaya uygun mu değil mi şimdilik bir yana ancak sahih kaynaklar peygamberimizin ümmi olduğu yönünde. Öyleyse ‘oku’ emri okuma yazma bilmeyen bir insana geldiğine göre bu emir nasıl anlaşılır, uygulanır? 

“Ben okuma bilmem ki”

“Yaratan Rabbinin adıyla (adına) oku”

Peygamberin ilahi emrin hilafına hareket etmesi söz konusu edilemeyeceğine göre Alak suresindeki okumanın bildiğimiz anlamından farklı bir açılımı olmalıdır. Kuvvetli bir olasılıkla bu ayetle kastedilen maksat, ilmin hakikatin sırrına varmada yoğunlaşmaya yöneliktir. En geniş anlamda gerektiğinde ayrıntılara inerek; varlığın eşyanın hayatın ve ölümün künhüne varmak, anlamını kavramak şeklinde bir tanıma kavuşuyor. Okumak sonuçta bu amaca matuf değil midir? Gizliyi ortaya çıkarmak, yalanın ipini kesmek, karanlığı aydınlatmak için değil mi? Kim cehaletini artırmak için okur? Kim zulmeti artırmak için? Esasen manayı sembolik ifadelerden başka bir şey olmayan kelimelerin yazılı kalıplarına yükleyip, semantik bütünlük içinde oluşturulan metinler de sonuç itibariyle hakikati anlamayı ve tanıtmayı amaçlamakta değil midir? Demek ki, yazılı metinleri okumak, okumanın sadece göstergebilimsel, dilbilimsel denilebilecek şekli. Bu anlamdaki okumalar (ve yazımlar) şekilden ziyade bir öz arayışına yönelmezlerse cehaleti yok edecek işlevden yoksun olacaklardır. İnsan cehaletten ilimle, düşünmeyle kurtulur. Bilmeyle, bilinçle kurtulur. İlim edinmenin, düşünmenin tek yolu okumak değildir elbette. İnsan; duymak, dinlemek, izlemek gibi yöntemlerle başka bilgi çeşitleri, bilgilenme yolları bulabilir. Önemli olan insan aklının objeyle düşünsel boyutlu konveks ve konkav ilişkisidir. İçli dışlı, çift yönlü bir ilişkiyle mananın zihne, zihinden manaya intikalinden dilbilimsel  okumalar sadece bir yoldur ancak. Başka yolların, tarzların varlığı da yadsınmamamladır. Sağlıklı işlemeyen kavrama ve algılama gücü zayıf akıl, lingustik okumalardan da verimli sonuç çıkarmada yetersiz kalacaktır. Yolunu şaşırmış bilinç, kitap sayfalarında kelimeler cümleler arasında ne kadar gezinse de kendini, kendi yitiğini bulamayacaktır. Zamanın ve mekânın ruhunu okuyamayanların okuyabilecekleri ne bir kitap, ne de anlayabilecekleri bir hakikat vardır. İşte o nedenle cehaleti çoğaltan okumalar olur. Ve işte onlar Kur-an’ın ifadesiyle ‘onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuştukları sözlerini dinlersin’(4) ve yine onlar ‘kitap yüklü eşekler gibidir’(5). Evet gerçek bu. Aman Allahım!... herşey tüm yalınkatlılığıyla ortada. Kitap vardır okunan ve anlatan, açıklayan her şeyi. Kitap vardır açıklar tüm kitapları. Önce o okunur, sonra diğerleri okunabilir. Ve kitaplar vardır okunan ve gizleyen her şeyi ve O kitabı. Kitaplar, kitaplar, kitaplar… kitaptan habersiz kitaplar. Okundukça zihinler nurla yıkanmıyor. Okumanın mana ışığı zihinleri kirlerden temizlemiyor. Tam tersine bir zihin kirliliğinden söz edilmekte çağımızda. Ne tuhaftır ki okundukça artmakta bu kirlilik. Okudukça kendinden uzaklaşıyor insan. Okudukça yolunu şaşırıyor, kayboluyor. Kendini, kalbini, belleğini, sevgisini, zihnini kaybediyor. Kitaplar, kitaplar kendi hakikatini bulmak için okuyor. Okudukça daha çok kaybediyor insan değerini. Kitabı unutturan kitaplar… okumadan uzak okuyuşlar. “Onlar kitap yüklü eşekler gibidir”.  

Okuma eyleminin sağlıklı sonuçlar vermesinde  kuşkusuz en önemli unsur ‘okur’dur. Bu unsur, bilinen anlamıyla kitaptan daha önemli ve öncelikli sayılabilir. Anlamsal kıpırtının çoğalımın, serpilişin oluşması, olgunlaşması, okurun zihin gücüne, algı ve manevra kabiliyetine bağlıdır. Zekasının kıvraklığına, ilişkilendirmesine, tikelleştirmesine, aşkına, duyarlılığına, kısaca tüm öznel ve nesnel birikimine bağlıdır. Bu okur için her şeyden önce mana çıkarmak yetisi ve yeteneği ile her bir şey kitap işlevi görür. Açar, açıklar. Kitabın da böyle bir işlevi yok mudur zaten? Kitabın özelliği açıklamasında değil midir? Kapalı, kilitli okur için en açık, en açıklayıcı kitap bile kapalı kalacaktır. Öyleyse açık okur için de en kapalı kitap bile açılabilir, açık anlamlara kavuşabilir kolaylıkla. Gerçek okur, mikro kozmozdan, makro kozmoza kadar her şeyi bir kitap gibi okumasını bilir. Soyut olsun, somut olsun her fenomen  açık bir kitap gibidir ona: bazen rüzgar, bazen yağmur, bir çocuğun masum bakışı, bir ağlayış, bir feveran… zaten en kuşatıcı anlamıyla okumak olgulardaki oluş(um)lardaki hakikatin düşüncesine götürmez mi insanı? Biz okumayı böyle bir anlayışa uygun düşecek tarzda günlük dilde de kullanırız. ‘canına okurum’ deriz örneğin. ‘gözlerinden okudum’ deriz. ‘şarkı okudu’deriz tüm bu ve benzer deyimlerdeki kasıt yazılı bir metni okumayı değil, düşünmeyi anlamayı kavramayı, yorumlamayı, ilgi kurmayı hatta azmi, kastı bile içerir. Alak suresindeki okumanın da ilkin bu anlamıyla anlaşılması gerekir diye düşünüyorum.  

“Yaradan Rabbinin Adıyla Oku”

Adeta şöyle söyleniyor. “Yaradan Rabbinin adıyla düşün. Onun adıyla kavra. Ona itaat ölçüsünde yorumla, ilgi kur, karşılaştır, bağlantıları ortaya çıkar, deşifre et… Ondan uzak kalma, Ondan ayrı düşme. Ondan uzak düşünme. Düşünmen O’nun ilminden yararlanmaya yönelik olsun. Aynı zamanda bir ölçü, bir istikamet, bir disiplin, bir yöntem belirliyor gibidir bu ayetler. Tefekkür ve tezekkür yan yana iç içe. O zaman okumaktan korkma. Rabbinin gözetimi altında zihnini, kafanı, kalbini açarsan her şeyi okuyabilirsin bir kitap gibi.  

Korkma okumaktan. Neyi okumaktan? Her şeyi. Artık hiçbir yalan seni aldatamayacak. Hiçbir perde zihnini kapatamayacak. Hiçbir tutulma ruhunu karartmayacak. Ne gündüzünde güneş tutulması, ne gecende ay tutulması. Zerreden küreye kadar, en küçük anlardan en geniş zamanlara kadar oku. Yani düşün, kavra, analoji yap.  

“İnsanı bir kan pıhtısından yarattık” buradan başla istersen. Kendinden. İnsandan. Onun oluşundan. Olgunlaşmasından, onu ve her şeyi kuşatan zamandan başla. Kendini oku, insan kendini okunacak en büyük kitap görmelidir. (6) kendini okumayı bilmeyen neyi nasıl okuyacak? Neyi nasıl anlayacak? Kendini bilemeyen kendini bulamayan neyi nasıl bilecek? Neyi nasıl bulacak? Açık okurun. Gelişkin okurun karakteristiği öncelikle budur, bu olmalıdır. Benliğine vahiyle donatmış. Tezyin olmuş bir insan olarak Peygamberimiz.  Elbette gerçek bir okurdu. Gerçeği okuyordu. İnsanı okuyordu. Tüm evreni… daha nesnel, daha somut bir pencereden bakarak her okumadan esasen kendimizi okuduğumuz söylenebilir. Kitapla okur arasında  düşünsel, duyumsal bir ilişkinin kurulması zorunludur. Bağnaz olmayan açık samimi koşullarda gerçekleşen / gerçekleşmesi gereken bu anlamsal iletişimde  kitabın anlattıkları okur zihnindeki yansımalarla anlamlanır. Belki bu anlamak değil, anlam vermektir. Yani bir kitabı anlamakla ona anlamak vermek farklı şeyler midir? Evet. Anlamak daha çok kitabın ekseninde oluşan anlama yönelir. Anlam vermede ise eksen okur dimağını merkez seçer. Kitap bu merkezin dışındadır. Buna merkezden çevreye, yani kitaba yönelir.  

Biz kendi tahlillerimiz. Çözümlemelerimizle kitaba anlam verirken, kitap da bize anlam katar. Sağlıklı, faydalı okumanın iki aşamasından söz edilebilir. Birinci aşama okurun kitabı okuma aşamasıdır. İkinci aşama kitabın okuru okumasıyla gerçekleşir. Bu iki aşamanın tamamlanmasıyla olgun bütüncül okuma, olgunlaştıran okuma gerçekleşmiş olur. Biz kitabı okur, mesajını anlamaya çalışırız. İyi de kitabın bizi nasıl olur.  

İlk aşamada kitabın sırrı çözülürse ikinci aşamada da okurun sırrı çözülür. Cümle cümle kendi açmazının çözümünü bulur.  

Kitaba kaba kuvveti andıran kaba bir zihinle abanırsan elbette anlam senin ağırlığın altından kalkamaz. Ama özgür, hatta biraz kitaba imtiyaz tanır bir konumda kitapla ilişki kurarsan kitap elinden tutup kaldırır seni. O zaman kitap okuru, okur da kitabı açar, açıklar. Düşünsel genişliğin oranında kitabı anlar, anladığın oranında genişlersin. Bu karşılıklı zenginleşme sürüp gider.  Hemen söyleyeyim Kur-an okumalarında böyle bir karşılıklı iletişim, etkileşim vardır. Daha çok biz mi Kur-an’ı okuruz, Kur-an mı bizi okur? Derinliğiniz, kapasiteniz ölçüsünde Kur-an’ın anlamına vukuf olursunuz. Vukuf oldukça da derinliğiniz doğrudan doğruya bizatihi mananız artar, çoğalır. İncelir güzelleşirsiniz. Kur-an’ı ilk okuduğumda ona anlam vermeye çalıştım ve çok yararlandım. İkinci okuyuşumda ise aramızda bir yakınlık bir sıcaklık oluşmuştu. Kendimi o kitabın anlam iklimine bıraktım. O zaman bilginin çok dışında aşkın, yüce, anlatılmaz bir duyarlılık, bir incelik de kazandığımı hissettim. Siz onun iklimine koşulsuz girerseniz, anlatılmaz nezahette, betül, naif, fevkalade güzellikler, haller de kazanacaksınız eminim.  

Gelin bir de böyle okuyalım kitabımızı. 
 
 

  1. Geniş bilgi için bkz. S. Hüseyin Nasr, Makaleler 1, “İslâmi Eğitimde Şifahi Gelenek ve Kitap”, s. 91-108., İnsan yay. İst. 1995. Nasr,bu makalede okumanın bir yazılı metni okumaktan çok mesaj algılamak olduğunu belirttikten sonra İslâm filozoflarının görüş ve eserlerinin sonraki nesillere şifahi yolla intikal ettiğini söylemektedir.Bu usül yaklaşık bin yıl sürdürülmüştür. O’nun tespitiyle islami düşünüş, sözlü kelâm ile canlı tutulmuştur.
  2. Şifahi gelenek içinde sözlü ve sözel kavramlarını eşanlamlı kullanmamalı. ‘sözlü’ terimiyle sadece konuşarak ağızla dile getirilen söylemi; ‘sözel’ terimiyle sözle, kelimeyle ifade edilen her çeşit bilgi, açıklama v.b. söz birim veya dizisini kastediyorum. Bkz.Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür-Sözün Teknolojileşmesi- s.5, çev. Sema Postacıoğlu, Metis yay. İst. 1995.
  3. Sahih-i Buhari Tercemesi, C.1,İlim Kitabı, Hadis no:64,Diyanet yay.7. Bas. Ankara 1982.
  4. Münafikun:4.
  5. Cuma:5
  6. R. Yörükoğlu şu başlıkla bir kitap yayınlamıştı: Okunacak En Büyük Kitap İnsandır.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 17-08-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
96096935 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net