27-03-2023
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow BEYAZ YÜRÜYÜŞ
BEYAZ YÜRÜYÜŞ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 16
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
29-07-2006
BEYAZ YÜRÜYÜŞ  
 
ImageKar denizinin tam ortasındaydılar. 
Hava soğuk mu soğuk. 
Diz boyu gömüle gömüle yürüyorlardı. Belli belirsiz keçi yollarından. 
 
İçlerinden biri durdu. Avuçlarını ağzına götürdü, hohladı sıcak nefesiyle. Cebinden çıkardığı tütünden aldı biraz. Sakız yaptı. Diğeri bir elini koynuna,  diğer elini paltosunun cebine sokup şeker çıkardı ağzına attı. Arkadaşı ‘Dayanamıyorum, geri dönelim’ der gibi ritmik bir düzenle kaldırıp indirmeye başladı ayaklarını. Kasılarak yerinde sayıyordu tek tek. 
 

    Soğuk, tepelerine inen bir demir çubuk. En önde yün kasketli, kaşkolüyle yüzünü sarmalamış adam, tüfeğini sırtına atıp yürüdü. Fıldır fıldır dönen gözleri belliydi yalnızca. Dikkatle süzdü uzakları. Bakışlarını uçsuz bucaksız  beyazlıklar götürdü adamın. Parlak yansımalar gözünü alıyordu.  Yürüdü az ötedeki tümseğe doğru. Kayayı kelepçelemiş buzları kırdı ökçeleriyle. İçinden, ‘Geri dönmek yok’ diyerek elini gözüne siper edip kaşlarının hizasına götürdü. Ümidi en uzak  noktalarda arıyordu bakışları. 
Bir şey bulamamışlık hali, ama kararlı adımlarla ötekilere yanaşıp çömeldi. 
“Görünürde tehlike yok. Vadiye ineceğiz. Bir şeker de bana ver, hadi kalkın.” 
“Ama dayanamıyoruz. Reis. Bittik tükendik. Biraz daha dinlensek iyi olur.” 
“İyi olur. Ama her an bir tehlike çıkabilir karşınıza. Dinlenecek zaman değil. Dinleneceğimiz vakitler de gelecek arkadaşlar. Yoksa biz niçin yollardayız, niçin bu zahmetlere katlanıyoruz? Dayanmalısınız.  Zorlukları göğüslemek zorundayız.” 
Çömelmiş, karlara gömülmüş, kayalara yaslanmış, tüfeklerine dayanmış olarak çember oluşturmuşlardı. Acısını emdiği tütünü ağzından tüküren adam, çantasından bir parça peksimet çıkarmaya koyulurken gönüllü gönülsüz: 
“Vadiye inmek neyi değiştirir ki, Reis? Yollar bize küsmüş görmüyor musun? Parmak uçlarımızdan başlayan sızı ellerimizi uyuşturuyor.” 
Adamın cümleleri boğazından soğuyarak çıkıyor, son sözcükleri dudağında donuyor sanki. Kırık ve titrek soruları, yanıtladı Reis. Sözcüklerin üzerine basa basa. 
“Siz çöl yorgunluğunu bilmiyorsunuz anlaşılan. İnsanın tepesinde güneşin patlaması daha zordur. Bastığınız yer değil de kor ateştir sanki. O şiddetle beyniniz fokurdar, anlıyor musunuz? Başınıza güneş ateşinin abanması, kızgın kumların ayak altında iğne olması  daha zor. O sıcak yolculukta sabun köpüğü gibi erir insan. Üstelik arkalarında ölümleri üzerine ant içenlerin amansız takipleri. O öyle bir yürüyüş yaptı. Ama içinde öyle bir ateş yanıyordu ki, güneşten sıcaklığı serinlik olup yağıyordu üzerine. Bizimki O’nunkinin  yanında ne ki. Vakit kaybetmeyelim. Kalkın gidiyoruz.” 
Onca olumsuzluğa karşın yüzünde ümitlerin yumuşak çizgileri vardı Reis’in. 
 
Karanlık bastırmadan ulaşmalıydılar öteye. Böylesi daha uygun olurdu kuşkusuz. İvedi davranmak zorundaydılar. 
“Şu istikametten gideceğiz. Biliyorsunuz münferit hareket etmek yok. Eş yükseklik eğrilerini izliyoruz. Değilse çok meşakkatli olur intikalimiz. Birbirinize fazla yaklaşmıyorsunuz. Birimiz sağ, diğerimiz sol yanı gözetleyecek ve dinleyecek. Hiç ses etmeyeceğiz, arazide gölge gibi süzüleceğiz. Hava kararınca ışık ve ses disiplinine daha da dikkat etmek gerekecek. Gereksiz yere konuşmuyor, işaretlerle anlaşıyorsunuz.  Hangi durumlarda ne yapacağımızı zaten biliyoruz. Bir şey daha, su ve şekerlerimiz azaldı. Biraz daha idareli kullanın” 
‘Tamam’ anlamında başlarını salladılar. 
 
Kalktılar. 
Sırt çantalarını attılar omuzlarına. 
Taktılar kemerlerine su mataralarını. 
Atkılarına bürünüp, kuşandılar silahlarını. 
Yavaş adımlarla iniyorlardı yamaçları. Ayaklarını sağlam basarak. Kar beyazlığında gölgeler gibi kıpırdıyorlardı. Devinim halinde siyah hayâletleri andırıyordu kıpırdanmaları. Kaygan karlar kütürdüyordu ökçeleri altında. Buzlar kemik gibi çatlıyordu. 
 
Bu kaçıncı gündü? 
Geride ne amansız dağlar bıraktılar. Şimdi dönüp geriye bakıldığında o dağlar canlı, zorlu bir düş olup uzanmakta. 
Tepeler devrildi bir bir. 
Karlara bata çıka, dere tepe derken indiler düzlüğe. Vadideydiler. 
Yürüyüş düzenini bozmuyorlardı. Nehir. Nehrin buz tutmuş kıyıları boyunca ilerlediler. Soğuk gittikçe artmaya başladı. Sertleşen esinti her yanı kavurdu. Aralarındaki mesafeyi kısaltmayı işaret eden Reis’e uydular. Tipi havanın kararmasıyla daha da hızlandı. Savrulan kar tozları, zımpara gibi kazıyordu yüzlerini. İliklerine kadar, ruhlarına kadar üşüdüler. Yüzlerini korumaya özen göstererek arkalarını tipiye döndüler. 
Bir mağaraya sığındılar sonra. Nefeslerini derinden alıp veriyorlar, fazla konuşmuyorlardı. Bir şeyler tasarladıkları, düşündükleri belki sorguladıkları belliydi. 
 
“Bu geçit hep böyle soğuk olur.” 
“……….” 
“En zorlu yer burasıydı. Bu boğazı geçtik mi tamam sayılır.” 
 
Acaba doğrusunu mu yapıyorlardı? Ama şimdi asıl önemli olan doğru yolda olup olmadıklarıydı? Çıkmışlardı yola bir kez. Ayrılığın, yürüyüşün kaçıncı günüydü? Kavuşmaya ne kadar vardı? Reis tecrübeli olduğunu söylüyordu, doğrusu bu belli bir şeydi ama yola çıkarkenki umut heyecan azalıyordu. ‘İyi gidiyor’ ‘Başaracağız’ ‘Çoğu gitti azı kaldı’ ‘En zoru burasıydı’ Aşılan bu kaçıncı en zordu. Ne hikmetse azaldıkça çoğalıyordu mesafeler. Onlarınki tam manasıyla umuda yolculuktu. Uzun beyaz bir yürüyüş. Bir bakıma bu yolculuğu seçmek zorundaydılar. Yoksa… İşte burasını kimse düşünmek istemiyor. Ne kadar katlanılmaz olsa da o ‘yoksa’ ile başlayacak korkunç ihtimalleri kimse düşünemiyor bile. Bu kavuşma bu ayrılığa değecek mi? Ah yolun sonu bir gözükse. 
 
Tüfeğini duvara yaslayan adam, iç cebinden çıkardığı küçük fotoğrafı avucunun içine alıp uzun uzun baktı. O fotoğraftaki kimdi? Belki kavuşacağı, belki terk etmek zorunda kaldığı; yari, yakını.. Kim bilir belki geçmişi, belki geleceği. Nerden bilinecek. Ancak kendi rızalığıyla bir sohbette anlatırsa öğrenecekler. O fotoğraftan kanını ısıtan nice düşler topladı. Adam fotoğrafa baktıkça geniş alnı geriliyor, içine huzur yayılıyordu. Bir diğeri de sigarasını dumanladıktan sonra, 
“Ateş yakmalı” deyip ayağa kaktı. Mağara dışında çevreyi tarayan Reis kükredi birden: 
“Hayır. Ateş yakmak yok.” “Uyku” dedi, “ Don var…Gevşersiniz. Daha da önemlisi fark edilirsiniz, devam edeceğiz. 
Kalkmaya hiç de istekli olmayan bakışlar ‘Bu gidiş nereye varacak?’ diye sorarcasına Reis’e yöneldi. 
“Bırakmayın kendinizi. Haydi gidiyoruz. Çok az kaldı. Biraz daha gayret kalkın aslanlarım. Hava da kararıyor zaten baksanıza. Çözülürsünüz sonra.” 
Mağaradan çıktılar bir bir. Yürüdüler yine vadiden. Karşılarında Çin Seddi gibi yükselen tepeye baktı Reis. 
‘Doruklar tepemize yıkılmak için yükselmişler. Fırsat kolluyorlar sanki ölümün beyaz kucağına sarmak için bedenlerimizi’ diye geçirdi. 
“Sessiz olun. Çok sessiz. Buralarda çığ tehlikesi var.” Fısıldar gibi konuşuyordu. 
 
En arkadaki, başını kaldırıp yüksekliklere baktı. Kendine döndü yine gözleri. Bembeyazlık içinde bulanıktı evren. Her şeye buğulu camın ardından bakıyordu sanki. Akşamın alacası beyazın tüm tonlarına karışıyor görüngüleri hayâl belirsizliğine dönüştürüyordu. Çok geçmeden her şey iyiden iyiye karışıyor. Sınırlar kalkıyor, renksizlik başlıyor. Dizlerinin bağı çözülüyor. Ne varsa iç içe. En son alacakaranlık içinden yansıyan son ışıklar, günlerdir hiç böylesine kanıksamadığı beyazlığı kıpır kıpır kuşatan karaltı da yok oluyor. Yokluğa kendisi de mi katılıyor? Şimdi ne durumda, ne oluyor; var mı ne kadar var, yok mu ne kadar yok bilemiyor. Tam ayrımında değil bütün bunların. Varlık ve yokluk arası bir yerde dayanamadığını, mecalsiz kaldığını biliyor o kadar. Durdu mu yürüyor mu bilmiyor.  Kendini bir gölgenin peşi sıra bırakıyor. Gerçek mi hayâl mi?  Şimdi bilmediği bir yerde kendini izliyor. Sadece izliyor. Gölgeler duruyor. Tuhaf, dayanılmaz bir badireden geçtiğini zayıf bilinciyle fark ediyor. 
Yokluk düşüncesi geçiyor içinden. 
Düşünmesi bile ürkünç olanı şimdi yaşıyor galiba. 
Üşüyen ruhunu sonsuz ayrışmanın hoşluğu kaplarken, 
‘Zor değilmiş meğer’ diye geçiriyor. 
Artık üşümüyor. 
Beyaz bir yükseliş, bir uçuş yaşıyor. 
Bütün hayâllerini geride bırakan, 
hayâllerini bile sığdıramadığı gerçeğin tam içine, üstüne düşüyor. 
 
“Reis, Emin çok fena!” 
“Bırakma kendini” 
“Aç gözlerini” 
“Uyan” 
“Bırakma kendini” 
“Az kaldı dayan. Kendine gel” 
“Kardeşim bırakma bizi” 
 
Gölgeler tekrar devinim kazandı. Kıpırtılarla birlikte beynindeki sızıyı fark etti. Başı zonkluyor, ruhu sancıyordu. Her şey o zonklamanın ritmiyle hızla dönmeye başladı. O döngüyle beyni de hallaç pamuğu gibi savruluyordu. Silahının dipçiğini yere indirdi. Namluya dayanarak diz çöktü. Bıraktı kendini. Bitişti bu. Tükeniş. Gözleri tekrar yumuldu. Başı öne düştü. Namluyu kavrayan eli gevşedi, usulca aşağıya kaydı. Bir ara başını sıkmayı denedi avuçlarıyla. Yapamadı. Dipçiği kara gömülü tüfeği kurumuş bir ağaç gibi öylece kaldı. 
 
Durdular. Çaresizlik içinde kendini bırakan kardeşlerine yanaştılar. Reis tüfeğini sırtına asıp soydu Emin’i. Göğüslerinden bacaklarına kadar tenini karla oğdu. Bıçağıyla bir iki parmağında yaralar açtı. Sızan kan koyu, çamur gibiydi. Emin hafiften araladı gözlerini. 
“Şimdilik atlattı” dedi Reis. Ardı ardına tokatlar patlattı adamın suratına. Adam derin bir uykudan uyanırcasına yavaşça açtı gözlerini. Bakışları ölgündü. Ardından bir tokat daha bir daha. Öncekileri suratında zor duyan Emin kendine geldi. Tekrar giydirdiler. 
“Şu hapı at bakalım. Damarları açar. Şunu da yuvarla, bu da kanı inceltir. Al sana bir avuç ta şeker. At ağzına hepsini. Hah şöyle bak canlandın. Bırakma kendini.” 
İşaret parmağını gösterip 
“Bu kaç?” 
diye sordu Reis. 
“………” 
Sadece baygın baygın baktı adam. 
“Bu kaç Emin bu, görüyor musun, kaç bu?” 
“Bir” 
Orta parmağını ilave ederek sordu bu kez. 
“Peki bu kaç?” 
“İki” 
“Güzel. Ben kimim, bu kim?” 
“Sen Reissin bu da Muhammet” 
“Tamam hadi kalkın gidiyoruz. Son şekerlerinizi yiyebilirsiniz.” 
Reis, adamın kolunu omzuna aldı, diğer eliyle belini sardı. Yine düştüler buzlu bozuk yollara. Meçhulle aralarında ne kadar mesafe kalmıştı? 
“Daha çok gidecek miyiz Reis?” 
Emin’in ilk sorusu bu oldu. Adımları umutsuzdu. 
“Çok az kaldı. Şekerlerinizin hepsini yiyebilirsiniz dedim ya.” 
“Bu kaçıncı ‘çok az’” 
“Sonuncu” 
“Gerçekten mi?” 
“Gerçekten” 
 
Bata gömüle yürüdüler. Vadinin soluğu karlar üzerinden kayıyor, acımasız kırbacını tüm bedenlerine indiriyordu. İliklerine kadar ölümcül bir soğuk akıyordu. 
Neden sonra fırtına kaybetmişti ilk şiddetini. 
Ölümle burun buruna getiren tipi hafiflemişti. 
Karanlık iyice çöktü. 
Gece yine de beyaz. 
Göz kenarları, elleri, yüzleri morardı. Yanakları, dudakları, kulakları soğuktan iyice yanmış. 
Yaraları soğuk kanıyor. 
Sendeliyorlardı. Güçleri iyiden iyiye azaldı, bunu Reis’de biliyor. 
O’nun da önceki dinçliği, direngenliği kalmadı. 
Hepsinin gözleri, göz kapakları iyice ağırlaştı. 
Kim bilir belki çok geçmeden gözleri yaşanmış bütün gerçekliklere kapanıp ebedi düşlerine açılacaklar. 
Diğerlerinin yaşamdan kopardıkları son güçleriyle iniltiyi andıran serzenişlerini Reis’in artık hiçbir mana ifade etmeyen cevapları bastırıyordu. 
“Tükendik, öldük Reis. Hiç olmazsa sığınacak bir mağara bulalım.” 
“Dayanın ve yürüyün. Korkmayın” 
Yoksa O’da mı korkmaya başladı? 
Ölümcül korkulardan çaldığı cesaretle yaşamın son uçlarına mı tutunuyor? Kahramanlık dayanmanın son anındadır. 
Ama arkadaşlarının işte o son an’a takatlerinin yetebileceğinden kuşkulu. Bunu biliyor, hissettirmemeye çabalıyor. 
“Soğuk. Çok soğuk.” Diyen adamın son sözleri boğazında tıkandı kaldı. 
Durdu Reis. Diğerleri de mıhladılar yerlerinde. Yüzünü arkadaşlarına döndü. Yüzü çizgi çizgi çatlayacaktı nerdeyse. Gülmeyen ve üzülmeyen bir tavırla 
“Sizi mahvoluşa terk edemem. Davamızı, o yüksek amacımızı düşünün. Karar verdik bir kere. Her adım bir umut bize. Her adım bir kurtuluş. Her adım bir yurt. Yolculuk durmamalı. Gitmeliyiz çarçabuk. Uyuyakalırsınız. Uyuşursunuz. Don var diyorum anlamıyor musunuz. Donmak var işin ucunda. Yumulmasın gözleriniz. İyice bürünün. Dolayın başınızı yüzünüzü. Geç olmadan tez gidelim. Gerçekten çok az kaldı. Allah’a güvenin.” 
Son cümlesi tizdi. Bir güç kaynağı oldu diğerlerine. Yürümeye koyuldular yine. 
 
Uyuşan kasılıp açılmayan parmakları, damarlarından kanın çekildiğinin belirtisiydi. 
Tam bu sırada sessiz, beyaz yürüyüş durdu ansızın. 
Kulakları uzaktan gelen bir ses okşamaya başladı. 
Karanlığın soğuk perdesini bir ılık rüzgâr gibi eriterek geliyor, içlerini ısıtmaya başlıyordu. Arada rüzgârın kestiği, titreştirdiği ses müjde müjde ulaşıyordu bu yana. Olsun. Varsın rüzgârlar bu sesi bölsün. Bir insan sesleniyordu nasıl olsa. 
Sadece ses değil, sesten farklı, sesten çok fazla bir şeydi bu. 
Masif, umutsuz gecenin ortasında ağustos parlaklığıyla güneş doğmuştu sanki. Sibirya kışını aratmayan mevsim birden yaza dönüşüvermişti. 
Umutsuzluk dalga dalga erimiş, umut yaşamın tüm diriliğiyle ayağa kalkmıştı. 
Can suyu yürümüştü tenlerine. Kendilerinden geçercesine ilkin dinlemeye koyuldular. Bu kendinden geçiş kendine gelişti aynı zamanda. 
Değişiverdiler. 
Çocuksu sevecenlikle, coşkuyla bakıştılar. Kıvılcım kıvılcım parıldıyordu gözleri. 
Birbirlerine söyleyecek söz bulamadılar. 
Biri derin mi derin bir oh çekerek 
“Çok şükür kurtulduk” dedi. 
“Kurtulduk” diye tekrarladılar. 
“Ezan” dedi Reis, “Yatsı ezanı” 
Uzaktan ezanın yükseldiği kasabanın sarı soluk ışıkları seçiliyordu. 
“Ezan. Yatsı ezanı” 
Yürüyüşe yeni başlıyorlarmış gibi o tarafa yöneldiler.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 29-07-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
96094611 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net