28-06-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow SURİYE GEZİSİNDEN NOTLAR
SURİYE GEZİSİNDEN NOTLAR PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 0
KötüÇok iyi 
Yazar Osman OKTAY/Türk Yurdu   
24-12-2013
SURİYE GEZİSİNDEN NOTLAR

                                                       Osman OKTAY/Türk Yurdu(*)
           Kalktı m’ola Koç Dağı’nın dumanı
           Bitti m’ola çayır ile çimeni
           Gönlüm Şam’arzular, bir de Yemen’i;
           İkisin bir araya getiremedim.
                                              -Karacaoğlan-
           Karacaoğlan diyar diyar dolaşıp gönlünün güzelini aramış, gâh orada gâh  burada dolaşıp durmuş. Biz ise, -Karacaoğlan “ikisin bir araya” getiremese de- ecdâdımızın araya başka devletlerin toprağı girmeden birbirine bağladığı bu iki diyarın Şam (Suriye) bölümüne gidip güzelliklerin ve hatıraların peşine düştük.

            Nasıl düşmeyelim ki?..  İstanbul merkezli bir Cihan İmparatorluğu’nun temellerini atan Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah Kayı Boyu’nun önderliğinde o topraklardan Anadolu’ya doğru at sürerken Fırat Nehri’ne düşüp boğulmuştu ve mezarı orada bulunuyordu. Mezarının bulunduğu yer (Caber) talihin ve tarihin acı bir oyunu sonunda sınırlarımızın dışında kalmasına rağmen hâlâ Türk toprağı sayılıyor, Türk askerleri tarafından bekleniyor ve orada elbette ki ay-yıldızlı Türk bayrağı dalgalanıyordu. Geziye çıkarken atamız Süleyman Şah’ın mezarını da ziyaret edeceğimiz ümidini taşıyor ve heyecanlanıyordum. Ancak Fırat havzası güzergâhımızın dışında kaldığı için bu mümkün olmadı. Gezi arkadaşlarımıza Süleyman Şah’tan söz edip Kayı Boyu’nun Anadolu’ya geçiş maceralarını anlatmakla teselli buldum.

             Kayıların Anadolu’ya geçişleri 1230 yılında olmuştu. Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın Söğüt ve Domaniç taraflarını vermesiyle bir Uç Beyliği olarak Bizans sınırına yerleştiler. Oraya bir “aşiret” olarak gelmişlerdi. Kısa zamanda “Devlet”, sonra da “İmparatorluk” haline gelmeyi başardılar.  Babası ve dedeleri hep Batı’ya gitmişlerken Yavuz Sultan Selim Doğu  ve Güney ile de ilgilenilmesi gerektiğini fark ederek 1516 yılında çıktığı sefer sonunda Suriye, Mısır ve Hicaz bölgelerini fethedip geldi. “Aslan payını aslan olmayanların” aldığı Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar da  oralar Türk toprağı olarak kaldı.

  Araştırma ve Kültür Vakfı’nın organizesi ile 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan gece saat 01.30’da, Hatay Cilvegözü sınır Kapısı’ndan, hem millî hem de dinî alanlarda pek çok hatıramızı koynunda taşıyan ve artık “Suriye” olarak anılan topraklara  giriş yaptık.
 Otobüs şoförümüzün ilk işi, ilk gördüğü petrol istasyonuna girmek oldu. Sebebi malûm;   bizde, vergilerden dolayı petrolün astarı yüzünden pahalıya gelirken komşularımızda neredeyse sudan ucuz. Şunu da hemen belirtmeliyim ki petrol istasyonları burada alışageldiğimiz gibi şatafatlı değil. İstasyon binaları gecekondu gibi, pompalar ise adeta Nuhnebî’den kalma! Işıklandırma da olmadığı için depoya dolan petrolün kaç litre olup kaç para  tuttuğunu el feneri yardımıyla tespit edebildiler.

  Saat 04.45’de Hums Vilayeti’nde Büyük İslam Komutanı Halit bin Velid Camii’nde sabah namazını kılıp bu değerli komutanın türbesini ziyaret ettik. Şehir içi nüfusu 900 bin olan Hums’da ayrıca, Hz. Ömer’in oğlu Ubeydullah’ın  kabri de bulunuyor. Halid bin Velid Camii’nin hemen yanındaki bu kabri de ziyaret edip yola devam ettik. Yolculuk sırasında rehberimiz, Hums’da  24 fakültesi olan Baas Üniversitesi’nin bulunduğunu söyledi.

  Her iki tarafı ve orta bölümü boydan boya çam ağaçlarıyla bezeli bölünmüş yolda zevkli bir yolculuk yaparken sol yanımızdan vuran güneş yolumuzu ve ufkumuzu aydınlatıyordu. Çam ağaçlarının tıpkı ayçiçekleri gibi güneşe doğru -neredeyse 45 derece- eğik olmaları dikkatimizi çekmişti. Biz gezimiz boyunca hırçın esen rüzgârlara rastlamadık ama ağaçların, doğuya doğru esen rüzgârlardan dolayı böyle yatık olduklarını söylediler.

  Şam’a yaklaşık bir saat mesafede bulunan bir dinlenme istasyonunda  (Kârâ Köyü) kahvaltı için eğleştiğimizde yiyeceklerle ilgili olarak nelerle karşılaşacağımız konusunda bir tedirginlik olsa da korktuğumuz başımıza gelmedi. Aşağı yukarı aynı kültür dairesinde olduğumuz için kahvaltı malzemeleri de belli idi. Yine de  âşina olmadığımız yiyeceklere el uzatmamaya gayret ettiğimizi söyleyebilirim.

  Kahvaltı’dan sonra bu defa Maulula Köyü’ne uğradık. Burası enteresan bir yer. Dedeleri yıllar önce Kırşehir’den Suriye’ye göçüp yerleşen rehberimiz Yusuf Bayram’dan aldığımız bilgiye göre Maulula, dünyada Ârâmice (Hz. İsa’nın dili) konuşan insanların toplu olarak yaşadığı tek yerleşim yeri. Köyde faal bir Kilise ve dolayısıyla rahipleri, rahibeleri ve rahibe adayları var. Onların âyinlerine, derslerine şahitlik ettik. 

  Şam’a girip otelimize yerleşmeyi beklerken, programda bir takdim-tehir yaparak yola devam ederek  Busra Şehri’ne ulaştık.

 Busra… 
 Peygamber Efendimiz henüz 12 yaşında olduğu sırada Dedesi Abdülmuttalip’le birlikte Şam’a giden ticaret kervanına eşlik ederken konakladıkları yerde O’nun Peygamber olacağını keşfeden Rahip Bahîra’nın memleketi…

  Kervan giderken üstte bir bulut onlara eşlik ederek kızgın güneşin ateşinden koruyordu. Onlar konaklayınca bulut da durmuştu. Bu durum Bahîra’nın dikkatini çekti ve ikramda bulunmak için haber göndererek yolcuları kilisesine davet etti. Bahîra gelenlere dikkatle baktı ama aradığını bulamamıştı. “Yanınızda başka kimse var mı?” diye sorunca, Abdülmuttalip torunu Muhammed’den bahsetti. Bahîra’nın isteği üzerine O’nu da Kiliseye getirdiler. İncil’den okuduğuna göre O’nun vücudunda bir alâmet, bir mühür olmalıydı. Sırtını açtırıp baktı… Evet, evet! Bütün alâmetler ortada idi. Abdülmuttalib’e seslendi:
 - Müjdeler olsun Abdülmuttalip! Torunun son Peygamber olacaktır. Sakın O’nu Şam’a götürme ve hemen Mekke’ye dön. Çünkü, Şam’da bulunan Yahudiler tıpkı benim tanıdığım gibi O’nu tanıyıp zarar vereceklerdir.

 Geri döndüler…
 Busra tam bir tarih müzesi… Orada Romalılardan kalma hamam, Roma çarşısı, antik tiyatro var. Onlarla da ilgilendikten sonra Ömeriyye Camii’nde öğle namazımızı kılıp yeniden Şam’a hareket ettik.
     
Otele yerleşip bir iki saat istirahat ettikten sonra ecdat yâdigârı Kapalıçarşı’yı boydan boya geçerek Emeviye Camii’ne gittik. Bu arada hemen şunu da belirtmeliyim; bazı peşin hükümlülüklerden dolayı otel konusunda kuşkularımız vardı. Son derece lüks, bakımlı bir otelle karşılaşınca sevindik. Yalnız, tuvaletlerde bulunan ve “klozet” diye adlandırılan aletlerde, Türkiyemizde olduğu gibi taharet muslukları yok. Bu tür malzemeleri maalesef Avrupa’dan ithal ediyorlar ve onların kullandıkları gibi kullanıyorlar. Temizlik tuvalet kâğıtları ile ya da duş aparatlarından faydalanılarak yapılıyor ve dolayısıyla sağlıklı olmuyor. Oysa Müslüman Türk’ün zekası buna çok güzel bir çözüm bularak klozeti Müslüman’ın kullanabileceği şekle sokmayı başarmıştı. Bizim, “bilgi ve görgü arttırmak” gerekçesiyle Batı ülkelerine gidip gezip tozan bürokratlarımız ve Belediye Başkanlarımız gibi İslam ülkelerinin yetkilileri de galiba bizdeki uygulamaları ve kolaylıkları görmüyorlar!

 Akşam namazının vakti yaklaştığı için, Kapalıçarşı girişinde hemen sağda medfun bulunan büyük sahabî Ebû Hureyre’ye ancak selam verebildik ve dönüşte ziyaret etmek dileği ile camiye yetiştik.

 Emevî Saltanatı’nın başyapıtlarından olan ve zamanın bir kilisesinden dönüştürülen Emeviye Camii gerçekten insanı büyülüyor. İçeri girdiğimizde ezan yeni bitmişti ve dolayısıyla cemaatle akşam namazını kılmak nasip oldu. Namazdan sonra bir taraftan  rehberimizi dinlerken bir taraftan da resimler çekiyorduk. Cami içinde Hz. Yahya’nın makamı ile O’nun ya da Hz. Hüseyin’in kesik başının medfun bulunduğu bir türbe var. Dinler ve elbette İslam tarihinde böyle “kesik baş”, “kesik kol” hikâyeleri insanı üzüp düşündürüyor ama  çaresi yok, olan olmuş. İbret alabilirsek ne âlâ!

 Camiden çıkıyor ve avlunun hemen bitişiğindeki Selahaddin-i Eyyubi’nin türbesine gidip ruhuna fatihalarımızı gönderiyoruz. Selçukluların Musul Atabeyi Nurettin Zengi’nin bu heybetli komutanı Haçlılara “dur” diyerek Hz. Ömer yâdigârı Kudüs’ü yeniden İslam topraklarına katmıştı. Bu arada rehberimiz, yan taraftaki inşaat malzemelerinin arasından üç anıt mezar gösterdi, “Bunlar, “Türk hava şehitleri!” diye. Evet evet, 1914 yılı başlarında kaybettiğimiz ilk hava şehitlerimiz Fethi Bey, Sadık Bey ve Nuri Bey o muhteşem Türk komutanı ile yan yana yatıyorlardı. Selahaddin Eyyubi’nin Türk olmadığı söylenebilir. Aslen Yemenli bir Arap aşiretine mensup olan (İslam Ansiklopedisi, T. Diy. Vakfı Yayını) Selahaddin’in ailesi fetihlerden sonra Azerbaycan’a yerleşerek orada Türkmen ve Kürt ailelerle iç içe yaşayıp kültür alışverişinde bulunmuştu. Selahaddin iyi yetişmiş bir askerdir ve Türk Atabey’i Nurettin Zengi’nin komutanıdır. Kısacası O, bizden biridir. İşte, adı geçen ilk hava şehitlerimiz Şam’da Selahaddin Eyyubi ile yan yana durarak tam da yerlerini bulmuşlardı. Kabirleri ve çevresi restore edildiği için yanlarına varamasak da 10 -12 metre geriden fatihalarımızı  gönderip güçlükle de olsa resim çekebildik. Ruhları şadolsun!

      Ziyaret trafiği o kadar sıkışıktı ki alışveriş için ayıracak zaman neredeyse yoktu. Emeviye Camii’ne giderken olduğu gibi dönüşte de o alımlı, allı pullu giyeceklerle, kumaşlarla süslü Kapalıçarşıyı boydan boya geçerken bir dondurma yiyecek vakit bulup Hz. Ebû Hureyre’nin makamını ziyaret ettik. Bu arada yatsı ezanı okunmuştu ve Türbe’nin içinde 10 – 15 kişinin namaz kılabileceği bir mekan vardı. O 10 – 15 kişiden biri olarak yatsı namazını eda etmek nasip oldu. O mütevazı Sahabe’nin mütevazı türbesinde ruhu için fatiha gönderip resim çektikten sonra yol arkadaşlarımızla buluşarak akşam yemeği için Şam’ın Lokantalar Bölgesi’nde muazzam bir mekana götürüldük. Ankara’da bile öyle güzel, geniş, yeşil, havuzlu, fıskiyeli, çocuk bahçesi olan; her ihtiyacın, her imkanın karşılandığı bir yer var mı bilemiyorum.  Oteldeki 2 saatlik istirahati bir kenara bırakırsak neredeyse 36 saattir  yolda ve gezide idik. O güzellikler içinde karnımızı doyurup çayımızı yudumlayınca bütün yorgunluğumuzu unuttuk. Öyle olmasaydı, gece vakti bir de Kasiyon Dağı’na çıkıp Şam’ı seyretme teklifini kabul eder miydik? Otobüsü dolduran yaklaşık 50 kişiden hiç itiraz çıkmadı. İyi ki de itiraz olmamış. Bizde “Bakacak” ya da “Seyrantepe” diye isimlendirilen bir seyir yerine vardık ki ancak bu kadar olur! 3,5 - 4 milyon nüfus barındıran (Ankara kadar) bir şehrin bir uçtan bir uca her yerini gösterebilen bir seyir yeri herhalde her şehre nasip olmaz. Serin bir havada fotoğraflar, filmler çekildi ve gerçekten gittiğimize değdi.

  Ertesi gün otelde yapılan kahvaltıdan sonra Şam gezilerimize devam ettik. Cennetmekân Abdülhamid Han’ın yaptırdığı Hicaz Tren Yolu’nun bir durak yeri olan muhteşem Şam İstasyonu’nun önünden geçerken hepimiz heyecanlanmıştık. Bir zamanlar, Hicaz Demiryolu’nun kaderine terkedilmiş halde duran Medine İstasyonu’nu da görüp kederlenmiştim. Rehberimiz, Şam’la Halep arasında trenlerin çalıştığını söyleyince sevindim. İstanbul’la Ankara’nın Halep’e, Şam’a tren bağlantısı var ve bu Hicaz Demiryolu ile mümkün oluyor. Şam’dan Medine’ye kadar olan bölüm de devreye sokulsa ve Suud yönetimi bu hattı Mekke’ye kadar uzatıverse ne olur sanki! Ama yapmadılar, yapmıyorlar ve Hacılar çile çekmeye devam ediyorlar. Yazık!...
      İstasyonun önünde Abdülhamit Han’ın kutsal beldelere saldığı lokomotiflerden biri de duruyordu. Program sıkışık olduğu için otobüsün içinden istasyonun resmini çekip ayrıldık
.....
  Oradan ayrılıp; 1554 yılında Kanunî  Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan Süleymaniye Külliyesi’ne geçtik. Şam’da, Halep’te her nereye bakarsak bakalım bir Osmanlı hatırası ile karşılaşıyorduk ama burası bambaşka bir yerdi. Külliye’ye dıştan bakınca ihtişamına kapılıp gururlandık, içine girince hüzünlendik. Son Padişah Vahdettin ve O’nunla birlikte hanedandan 18 kişinin kabirleri oradaydı. Ülkesinden uzakta, İtalya’da rahmete kavuşan, borçlarına karşılık cenazesi rehin alınan ve sonra Şam’a getirilip defnedilen Cihan Padişahı! Ne olursa olsun, insanı üzüyor, incitiyor, burdukça buruyor. Ne çare ki dünyada bunlar da oluyor!

 Melul, mahzun  duygular içinde oradan ayrılıp Sahabe Mezarlığı’na geçtik. Hüzün devam ediyor, görülen manzara yürekleri burkuyordu. İşte, İslam’ın ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in ilk müezzini Bilal-i Habeşî’nin makamı! Türbesine değil de evine, hücresine gelmişiz gibi ezan okuyup bütün Müslümanları toplamasını bekliyoruz, olmuyor. Bilal henüz az önce vefat etmiş gibi gözyaşı döken Müslümanlar var. Orası bir ölüler yurdu ki baştan başa acılar, kederler yayıp bir o kadar da sevinçler, ümitler yeşertiyor! İşte, Hz. Ali’nin Ağabeyi Cafer-i Tayyar’ın, Hz. Hüseyin’in kızı Ümmükülsüm’ün mezarları ve işte İslam Peygamberinin mübarek zevcelerinden  Ümmü Habîbe ile Ümmü Seleme’nin türbeleri. Daha yüzlerce, binlerce mübârek insan orada yatıyor. Ağlayıp sızlayanlar, karalar bağlayanlar, alınlarına taşlar koyup secdelere kapananlar var.
 
Şam’da bir de Seyyide Zeynep Camii var ki sormayın! Altın kaplamalı kubbesiyle, kristalleri ve mermerleriyle maddeten paha biçilmez değerde. Ama içinde ve çevresinde bulunan ziyaretçiler bunları görmüyor, duymuyor, bilmiyorlar. Çünkü; hepsinin yürekleri dağlı, gözleri buğulu. Hz. Ali’nin ciğerpârelerinden biri, Kerbela’da şehit edilen Hz. Hüseyin’in kardeşi, Zeyneb’in türbesi orada. Bu muhteşem cami de O’nun adına yaptırılmış. Hz. Hüseyin’in şehit edileceğini rüyasında gören ve yola çıkmaması için ağabeyine yalvaran Hz. Zeynep, O’nun ölümünden sonra evinde, yerinde duramayıp yollara düşüyor. Son durak Şam. Müslümanlar, her bir diyardan koşup gelerek türbesini ziyaret ediyorlar.

 Şam ve Busra’da geçen iki günün ardından Halep yollarındayız. Halep, Suriye’nin Türkiye’ye yakın en büyük yerleşim yeri. Şam kadar nüfusu var ve hem sanayi hem de tarım alanında Suriye’nin can damarı.

 Halep yolunda  ilk durağımız Hama. Orada, Suriye’den gelip bizim topraklarımızda denize dökülen Asi Nehri üzerinde kurulup bir zamanlar şehre ve tarım alanlarına su veren su dolapları (Dertli Dolaplar) var. Burada Yunus Emre’yi anmamak olur mu?
 “Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş Çalap
Derdim vardır inilerim…”

 Artık çalışmayan dolaplar birer tarihî anıt gibi yerli yerlerinde duruyorlar ama kokudan  yanlarına yaklaşılmıyor! Arif Nihat Asya’nın deyişi ile “Bizden doğup bize dökülmeyen” Fırat’la Dicle güneye doğru akarken tersine, kuzeye doğru aktığı için olsa gerek “Asi” adı verilen nehrin suyu gerilerde kurulan barajda tutulduğu için su yatağında kesif  kokular ve bol sinek üreten durgun sular var. Resimler çektikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

 Yol boyunca dikkatimi çeken en önemli hususlardan biri de, Suriye’de tarıma verilen büyük önemdi. Biz en mümbit arazilerimizi betonla kaplarken ve artık yabancılara satarken Suriye’de zeytincilik başta olmak üzere hububat üretimi, Antep ya da Şam fıstığı yetiştiriciliği almış başını gidiyor. Yakın bir gelecekte özellikle zeytin ve zeytinyağı üretiminde bizi geçerlerse hiç şaşmamamız gerekiyor.

 Haleb’e varmadan önce yolumuz Bârid Numan Beldesi’ne de uğradı. Çünkü orada medfun büyük bir zat var: Ömer bin Abdülaziz! O, dini siyasete alet ettikleri için kötü bir iz bırakan Emevî halifelerinden sonra her şeyi değiştirerek -moda tabiriyle  ezber bozarak-  Müslümanlara adeta yeniden bir Asr-ı Saadet dönemi yaşatmıştı. Onun içindir ki bazı İslam Bilginleri bütün Emevi ve Abbasi halifelerini yok sayarak, “Halifeler beştir: Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdülaziz. Ötekiler kıyıda köşede kalan kişilerdir” (İslam Tarihi. İbnü’l Esîr, Hikmet Neşriyat, 2008) demişlerdir. O, mütevazı bir hayat yaşamıştı. Ölümünden sonra da bu mütevazı beldedeki mütevazı makamında yatıyor. Medfun bulunduğu camide akşam namazını eda edip mezarı başında fatihalar okuduktan sonra Haleb’e ulaştık.

 Ha Halep ha Gaziantep. Zaten ikisi “kardeş şehir” olmuşlar. Yatsı namazımızı yeni yapılan Rahman Camii’nde eda ettikten sonra  hemen  yakınındaki bir lokantada yine mükellef bir ziyafet sofrasına oturduk. Ufak tefek aksaklıkların dışında organizasyon gerçekten güzeldi ve yemeklerden memnun olmayan yoktu. Bunu, gezi arkadaşlarımızdan biri, vaktiyle şahit olduğu bir olayla süsledi:
 Malûm, bir zamanlar ilkokullarda “Hal ve Gidiş” isimli bir ders vardı. Dersten ziyade, öğrencinin okuldaki genel durumu ile ilgili olarak verilen bir kanattan oluşan bu dersin notu  hemen herkes için karnelere “Pekiyi” olarak yansırdı. Bize göre yaşlı olan bu yol arkadaşımız, bir tanışlarının torununun derslerini sorunca şu cevabı almışmış: “Valla, helva yiyişi pekiyi de, ötekiler şöyle böyle!”

 “- Onun gibi, dedi yol arkadaşımız; yiyip içmemiz iyi de İnşallah ziyaretlerimizi de lâyıkınca yapıyoruzdur!”

 Yemekten sonra Halep’teki otelimize geçtik. Şam’dakinin aksine buradaki otel biraz sıkıntılı idi. Bir gecelik misafirlik için pek mesele yapılmadı ve sabah kahvaltısından sonra ziyaretlerimize devam ettik.

 Halep’teki ilk durak, kale önünden ve Kapalı Çarşı yanından geçerek uğradığımız Kerimiye Camii oldu. Burada, taş üstünde olan ve Peygamber Efendimize izafe edilen bir ayak izi vardı. Tabii, bu ayak izi ile ilgili efsaneler de üretilmişti. Efsaneler üzerinde fazla durmadık. Yalnız, kıble yönünde yapılan bir özel bölmeye monte edilip cam çerçeve içine alınan  ayak izinin altına şebeke suyuna bağlı bir musluk takılması ve bu sudan içenlerin çeşitli hastalıklardan şifaya kavuştuğunun söylenmesi bizleri üzdü. Hurafe olduğu açık olan bir söylentinin dinimizi hurafelerden arındıracak mekanların başında gelen camide sergilenmesini de doğrusu yadırgadık. Yalnız, benzer bir safsatanın yukarıda anlattığım Maulula Köyü’ndeki kilisede de yaşatılmakta olduğunu belirtmek zorundayım. Orada da, kilisenin içinde kayalardan çıktığı söylenen bir su var. Bu sudan içenler de dertlerine “deva” buluyorlarmış. Onlar işi daha da “ciddiye almış” olmalılar ki; Kerimiye Camii’nde meraklılar suyu musluktan kendileri doldurup içerlerken Kilise’de rahibenin doldurup verdiği suyu içmek zorundasınız!

        Kerimiye’den şimdi artık Akıl Hastanesi Müzesi olarak kullanılan eski bir Bîmaristan’a, oradan da  Zekeriya Camii’ne geçtik. Zekeriya Camii’nde Zekeriya Aleyhisselam’ın organlarının medfun bulunduğu bir türbe ve yine bu türbe içerisinde muhafaza edilen Peygamber Efendimizin Uhud Savaşı’nda kırılan dişi var. Bu ziyaretimizi tamamladıktan sonra yaklaşık 5 saatlik bir serbest zamanımız oldu. Zekeriya Camii, İstanbul’daki Kapalı Çarşı’yı andıran ve yine bir Osmanlı Eseri olan Halep Kapalı Çarşısı ile adeta iç içe idi. Daha doğrusu, Kapalı Çarşı’nın kapılarından birisi doğrudan camiye açılıyordu. Zamanımızı daha çok çarşı ve cami arasında geçirdik.

 Girişi Karacaoğlan’la yapmıştık, sözü yine O’na bırakalım:
 “Şâm-ı Şerif’tir zâtımız,
Yörüktür bizim atımız
Gurbet ilde kıymatımız
Ya bilinir ya bilinmez!”
 Allah şahit, Suriyelilerden hiçbir şikâyetimiz olmadı. Üstelik, halktan büyük bir sevgi ve ilgi de gördük; dolayısıyla kıymetimizin bilindiğine inanıyoruz. Ancak, yine Karacaoğlan misali Türkiyemize dönmemiz gerekiyordu:
 “Bitti m’ola Şam ilinin hurması?
Gitti m’ola ala gözün sürmesi?
Hama’nın, Humus’un telli turnası;
Turna, yârin selam saldı, gel deyi…”
                            
 Halep’ten kardeş şehir Gaziantep Bulvarı’nı takip ederek ayrıldık ve Hatay istikametine dönerek üç gün önce çıktığımız Cilvegözü Kapısı’ndan Türkiyemize  giriş yaptık.
 
(*) TürkYurdu dergisinin Aralık 2008 sayısından alıntılanan bu Yazıda bir - iki pragraf kısaltma vardır...

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-12-2013 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
83688156 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net