28-06-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow ...BÜYÜK DOĞU VE DİRİLİŞ
...BÜYÜK DOĞU VE DİRİLİŞ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 0
KötüÇok iyi 
Yazar Metin Önal Mengüşoğlu/Umran   
09-11-2013
MEHMED AKİF İSLAMCILIĞI
SONRASINDA
BÜYÜK DOĞU VE DİRİLİŞ

 
                                            Metin Önal Mengüşoğlu/Umran Dergisi
Meselemizi oluşturan bu üç anahtar kavram üzerinde kanaatlerimizi paylaşmaya geçmeden evvel yaşadığımız dönemde Müslüman dünyanın ahvali hakkında kısa bir özeti hatırlamak, dilimizi sanki daha anlaşılabilir kılacaktır. Asırlar boyunca Müslüman dünyanın muhafazakâr kesimi tarafından “akıl taraftarı” olarak gösterilen Batı dünyasının, bizzat İslâm âlemi hakkındaki gerek düşünce gerekse de gizli açık emelleri, onların ne ölçüde akıllı(!) olduklarının, akla ne ölçüde dayandıklarının en mühim göstergesi sayılmalıdır.

           ABD başkanı Obama’nın Suriye’deki katliamlar hususunda, “kimyasal silah kullanımı bizim kırmızı çizgimizdir” dedikten sonra ortaya çıkan vakıayı savaş sebebi sayıyor görünmesi ne ölçüde akıllıca bir tutumdur? Yüz bine yakın insanın öldüğü, bir milyon kişinin muhaceret yaşadığı, yirmi milyon nüfuslu bir memlekette nüfusun beşte birini teşkil eden tam beş milyon Suriyelinin evlerini barklarını terk ettiği hatırlanırsa, kimyasal silahla öldürülmüş ortalama bin beş yüz kişiden sonra katliamı durdurmak için harekete geçilebilir denilmesindeki akıl tutulmasını, hala Batı Aklı diye anlayabilenler kalmış mıdır?
 
            İşte tam burada bizim, meselenin en kritik noktası olarak gördüğümüz şey, İslamcılık cereyanının, asırlar boyunca kendilerini akıllı(!) Batı karşısında Gönül taraftarı olarak gören Doğulu muhafazakârlara karşı bir Akıl hareketi şeklinde doğduğunu görmeye davettir. Evet, şurası da tuhaftır ki İslâm memleketinde İslâmcılık gibi bir cereyan esasen akla ziyan olmalıydı. Ne var ki öylesine acıklı neticeler doğmuş ve doğunun kimi münevver zihinlerini meşgul etmiştir ki, çareyi böylesine tuhaf bir hareketi başlatmakta bulmuşlardır. Çünkü geleneksel manada İslâm memleketlerindeki Müslümanların kendi iman manzumelerine bağlılıkları, maalesef akıl yönünde değil her ne demekse gönül yönünde gerçekleşmiştir. Bu sebeple aşk ve tutkuyla bağlılıklar bir süre sonra tamamıyla bir asabiyete dönüşmekte, imanın dinamik ruhundan uzaklaşmaktadır.
 
            Hep Müslümanların Son Siyasi Kalesi gibi görünen Osmanlı yıkılırken, gerek onu ve gerekse de bizzat kendi paçalarını kurtarmak maksadıyla doğan, yığınla fikir cereyanı arasında, İslâmcılık da anılmaktadır. Osmanlının altı asır süren hayatında ciddi bir etnik mozaik mevcut idi. Ne var ki gün yüzüne çıkmış, içtimai yeknesaklığı bozan farklı fikir cereyanları hatırlanmaz. En azından yıkılış dönemindeki kadar öne çıkan kurtuluş reçeteleri mevcut değildir.
 
            İslâmcıların, öteki fikir cereyanları karşısında iddia ve tekliflerinin temel dayanağı neydi? Yine akıllı(!) Batının “İslâm terakkiye manidir” iddiasını çürütmek ve İslâm’ın sahih yüzünü hem kendi halklarına hem de batılılara göstermekti. Gerektiğinde geleneği de tenkit süzgecinden geçirerek İslâm ile Müslümanlık arasında açılmış bulunan makası daraltmaya çalışmak idi. Cihat ruhunu canlandırarak, içtihat müessesesini yeniden harekete geçirip, düşünce ufkunu ardına kadar açmaktı maksatları. En mühim davetleri elbette yeniden İlahi Vahye dönmek, ilme dönmek, bazen mucize, bazen efsane ve esatir adı altında Müslümanların elini kolunu bağlayan itikatların sorgulanmasına dönük bir çabaydı İslâmcılık. Türkiye’deki son temsilcisi Mehmed Akif, bütün hayatı boyunca Müslümanları Kur’an’a davet ederken, herhalde çıldırmış değildi. Öyle ya; ne demekti Müslümanları Kur’an’a davet? Onlar zaten Kur’an ile iç içe bir hayat sürdürmüyorlar mıydı? Besbelli eğer sürdürüyor olsalardı, ölümünden sonra aradan geçen yetmiş yedi sene zarfında yaşananlar hala onu doğrulayıp durur muydu?
 
            Hülasa İslâmcılık cereyanı büyük ölçüde haklı ve doğru iddiaları bulunan bir hareketti, zaten aradan geçen zaman da Müslümanlara bunu göstermiş olmalıdır. Ne var ki Mehmed Akif ile sağlam bir üslup ve dayanaklara yaslanan İslâmcılık onun arkasından sürmüş müdür? Bu soru, beraberinde Büyük Doğu ve Diriliş hareketlerinin Akif’in dilindeki İslâmcılık telakkisi ile alakası üzerinde düşünmeye de bir davetiyedir aynı zamanda.
 
            Mehmed Akif bütün çırpınışlarına, mücadelesine rağmen yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde İslâmî bir nizamın tesisine imkân bulamamıştır. Hatta öyle ki İslâm, bir süre sonra bu memlekette, resmi ağızlardan irtica yani gericilik olarak damgalanmış ve laiklik adlı bir canavarın pençelerine bırakılmıştır. Böylece 23 darbeleri ile beraber geleneksel bile olsa halkın itikadı, tarihi, dili ile kendisi arasına muazzam bir duvar örülmüş, bütün geçmiş bağları ile irtibatı kopartılmıştır. Dil, din telakkisi, kılık kıyafet, kanun değişiklikleri ile cemiyeti akıllı(!) Batılılar seviyesine çıkartmaya çalışan darbeciler emellerine bir ölçüde ulaşmışlardır.
 
            Necip Fazıl işte tam da tek parti zulmünün doruğa eriştiği dönemde Büyük Doğu adı altında yeni bir harekât başlatmıştır. Bohem hayattan kendince İslâmî bir hayata geçtiği gözlenen sabık şair(!), düşünce ve iddialarını derleyip toparladığı İdeolocya Örgüsü başlıklı en önemli eserinde yepyeni tekliflerle karşımızdadır. Büyük Doğu harekâtı ilk nazarda elbette İslâmcı bir cereyan olarak ortaya çıkmıştır. Ne var ki kendisinden bir kuşak öncesine kadar süren İslâmcı cereyanların bir devamı gibi de görünmemektedir. Mesela Necip Fazıl Mehmed Akif’i yalnızca şiiri bakımından değil, açıkça İslâmî fikirleri bakımından da kıyasıya eleştirmekten geri durmamıştır. Bu sebepledir ki İslâmcılık, Büyük Doğu ve hatta Diriliş hareketleri arasındaki bağ ve kopukluklar üzerinde ciddi dikkatlere ihtiyaç hâsıl olmuştur.
 
            19 ve 20. Yüzyılın başındaki İslâmcıların teklifleri ile Büyük Doğu veya İdeolocya Örgüsü adlı eserin teklifleri arasında sadece bir rozet kadar alaka kalmıştır. Zira ilk İslâmcılar Kur’an’a dönüş fikrini temel alırken, İdeolocya Örgüsü belki biraz da dönemin siyasal cereyanlarının tesiri ile neredeyse Ergenekon’a işaret etmektedir. Orta Asya bozkırlarındaki Bozkurtları Anadolu yaylalarına indirerek felsefesini geliştiren Büyük Doğu için İslâm, Allah ile kulları arasındaki Veliler Ordusu, Tanrı Kulları’nın vekâletine ve şefaatine indirgenmiştir. Kur’an’a referans hemen hiç yokken, sıhhati tartışmalı üç beş mevzu hadis ile durum kurtarılmaya çalışılmıştır. Büyük Doğu İslâmcılığı, Nihal Atsız Türkçülüğüyle yakın akraba, muhafazakâr Osmanlıcılık ile ise kan kardeşidir. İslâm milleti şuuru hiç hatırlanmamakta yahut uzak bir ihtimal olarak yedekte bulundurulmaktadır.
 
            Necip Fazıl elbette bir İslâm âlimi değildi; olması da gerekmezdi. Lakin Türkiye dışında yetişmiş Müslüman âlim ve mütefekkirleri tahkir etmesi de gerekmezdi. Her ne hâl ise neticede Türkiye’de Kemalist ve laiklerin Müslüman ahali ile onların din ve tarihleri arasına ördükleri muazzam duvarda Büyük Doğu, en azından bir gedik açmayı başarmıştır. (Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes/ Artık ey kahpe rüzgâr ne yandan esersen es!)Bundan cesaret alarak Müslümanlar Necip Fazıl’ın ifadesiyle “uyuzhane”ye dönmüş camilerinden çıkarak meydanlara, sinema perdelerine ve tiyatro sahnelerine ve de sokaklara doluşmaya başlamışlardır. Elbet bu da küçümsenmeyecek bir gelişmedir. Ve umulur ki Üstat Necip Fazıl için bir kefaret oluştursun.
 
            Diriliş mecmuasıyla, Necip Fazıl daha sağ iken bayrağı göndere çeken Sezai Karakoç, başlangıçta neredeyse ilk İslâmcıların takipçisi görünümündedir. Altmışlı senelerde Mısır’dan Seyyid Kutup, Türkiye’den M. Said Çekmegil’in yazılarına da yer vererek Kur’an’dan mülhem İslâm Milleti fikriyatının savunucusu görünümündedir. Türkçe edebiyata adını beraber yazdırdığı İkinci Yeni şairleri ile paylaştığı sanat anlayışı, onu dünya görüşünden, inancından kopartmamış tam aksine daha da kökleştirmiştir. Müslümanlar arasında yepyeni bir dil ve sesin sahibi olarak temayüz etmiştir. Hatta geleneksel Müslümanlarla kimi mistik düşünceleri ortak olmasına rağmen, kendisini kabul ettirmesi zaman almıştır. Öyle ki kullandığı dilden hareketle kimi muhafazakâr çevreler onu solcu bile zannetmişlerdir.
 
            Mehmed Akif, Sezai Karakoç tarafından Necip Fazıl’ın aksine neredeyse tamamıyla benimsenmiş hatta Akif hakkında bir küçük inceleme kitabı bile kaleme almıştır. Ancak o da Akif’in, İslâm’ın son asırlardaki yenilikçileri, ıslahatçıları sayılan Afgani, Abduh gibi yabancı(!)larla alakasını eleştirmiştir. Akif’ten sonra, muhtevası olmasa da, Kur’an’ı isim olarak Türkçe edebiyatta en ziyade zikreden şair yine de Sezai Karakoç’tur. Müslümanları Kur’an’a davet eden ikinci şair odur.
 
            Sezai Karakoç ünü ve eserleri çoğalıp, okunmaya başlandığını fark ettikçe bu sefer yeni bir pencere açarak medeniyet meselesini dert edinmeye başlamıştır. Özellikle düz yazılarında uzun boylu vurgularla bir İslâm medeniyeti fikrini savunmaya başlamıştır. En ziyade de Batı’nın bir medeniyet oluşturmadığına, asıl medeniyetin İslâm ile kaim bulunduğuna yaptığı vurgu elbette önemlidir. Önemlidir fakat o da hala bir Osmanlı hinterlandını diriltmek peşindedir sanki. Cemiyetin düştüğü yerden kalkacağı düşüncesi onda ütopyaya dönüşmüştür. Müslüman halklar arasındaki siyasi hudutları sun’i görmekte, bunların bir gün kalkacağını hayal etmektedir.
 
            Esasen ne ilayı kelimetullah ne de devleti ebed müddet gibi fehvaların gerçekleşmesi için her şeyi mubah görmek meşrudur. Meşru bir emele ancak meşru yollarla gidilmelidir. Cemiyetin genetik alt yapısında zaten mevcut bulunan ecdatçılık (ataların dinine tabiiyet) Diriliş meşrebinde de sürüp gitmektedir maalesef bir ölçüde de olsa. Her ne kadar “Her evde Kutsal Kitaplar asılıydı/ Okuyan kimseyi göremedim” gibi mısralar kaleme almışsa da, Diriliş düşüncesinde de eleştiriye tabi tutulmamış kültürel ve geleneksel veriler Kur’an ile beraber karma bir şekilde benimsenmiş görünmektedir. Ölümden sonra diriliş, peygamberler (kardeşim İbrahim) namaz, oruç, Hızır, Meryem, Tufan, Yunus, Balina, Şam, Bağdat, Füsus, İbn-i Arabî, Mesnevi ve Şeyh Galip Sezai Karakoç’un asla vazgeçemeyeceği kültür ve medeniyet unsurlarıdır.
 
            Sezai Karakoç bazen öylesine net bir tevhid dili kullanır ki, onu başlangıçtaki en çok da Mehmed Akif’te rastladığımız İslâmcı telakkilere ortak oldu zannedersiniz:
 
            “Kim ki Tanrı’ya dayanmamakta
            Dayanmakta kendine
            Yakarız kendini de, kentini de
            Kim ki ortak olmuş yoksulun yarı ekmeğine
            Kim ki Tanrı kullarına bakarsa yukardan
            Kartallarca inişimizi görür ansızın yukarlardan
            Kim ki sesini yükseltmek ister Tanrı sesinden
            Deriz, ey rüzgâr önündeki sinek, işte Basra Körfezi.”
 
            Tarihe ve geleneğe bazen hafif dokundurmalar bulunsa da Sezai Karakoç neticede gelenekçi bir ekolün önderi sayılmalıdır. Bu bakımdan o da Necip Fazıl kadar köklü şekilde olmasa da geçmiş İslâmcıların inkılâpçı bakışından ayrı bir yerde durmaktadır. Elbette Sezai Karakoç da tıpkı Necip Fazıl gibi İslâm âlimi değildir. Bildiği kadarıyla düşünen bir şairdir.
 
            Varmayı arzuladığımız netice şudur ki İslâmcılık cereyanının Türkçe düşünen kültür dünyasındaki macerası aynı süreç üzerinde seyretmemiştir. Dalgalı bir gelişim göstermiştir. Başlangıçta geleneksel İslâm telakkisinin ana kaynaktan, İlahi Vahiy’den kopukluğu gerileme sebeplerinin başında sayılırken, Büyük Doğu’dan Diriliş’e doğru ilerleyen haliyle, yeniden geleneğe yaslanma istikametinde ivme kaybetmiştir. Nitekim bu iki fikir hareketinin uzantısı ve talebesi sayacağımız Türkiye’de iktidara talip olan gerek Erbakan ve gerekse Erdoğan hareketlerinin her ikisinde de, muhafazakâr görüntü, inkılâpçı ruhun önüne çıkmaktadır. Hakkını yemeyelim, yine de Erdoğan iktidarının, Erbakan iktidarına göre, sözünü ettiğimiz manada, birkaç adım önde yürüdüğü teslim edilmelidir.
 
            Müslüman dünyadaki son gelişmeler, akıllı zannedilen Batının şeytani heva ve hevesleri iyi okunursa görülecektir ki Allah’ın izniyle uyanış ve diriliş denildiğinde, artık insanların hatırına hep İslâm gelmektedir. Altmışlı yetmişli senelerin Marksist, Leninist, Maoist ideolojileri, yeni zamanlardaki liberal çıkışlar ömrünü tamamlamış görünmektedir. İnsanlık düşmanlarının korkulu rüyası (İslâmofobia) neyse, gelişen, ilerleyen hareket de odur.
 
            Türkiye’de yaşayan ve İslâmcılık gibi bir derdi olan insanlar, bahsi geçen macera bakımından nerede durduklarını, bugüne kadar nereye vardıklarını görebilmek için neye/ nereye bakmalıdırlar? İslâmcılık deyince son iki asırda hemen ilk hatıra gelen isimler neden Mehmed Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi şairlerdir acaba? Nerede bu cemiyetin uleması? Onlar hangi medreselerindeki dar muhitlerinde kimseye görünmeden Araplardan bile daha ileri Arapça öğreterek talebelerini hangi geleceğe hazırlamaktadırlar? Bir ara sual olarak bu da hatırdan uzak tutulmamalıdır. 
 
            Mehmed Akif bu cemiyet üzerinde büyük bir vazife görmüş, onlara Allah kelamını hatırlatmıştı. Araya Kemalist ideoloji ile bir fetret dönemi sıkıştı. Necip Fazıl ise bu cemiyete küçümsenmeyecek bir cesaret aşısı yaptı. Diriliş eksiği ve gediği ile asla atlanamayacak tarihi bir misyon sahibiydi. Şimdi sıra daha sahih idraklerle beklenen inkılâbın, halkların hayatında birer ütopya veya rozet olmaktan çıkartılarak, herkesi kucaklayacak ve kurtaracak iman ve salih amel manzumesine dönüştürülmesine gelmiş gibi görünmektedir. Allah, en doğrusunu bilir.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 09-11-2013 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
83685143 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net