17-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow KORE'DE ON GÜN
KORE'DE ON GÜN PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 5
KötüÇok iyi 
Yazar Raci DURCAN   
29-06-2013
                                             KORE'DE ON GÜN  

                                                                 Raci DURCAN
   Uzun yıllardır Kore imalatı mallar sattığım halde Kore’yi hiç görmemiş olmamı müşterilerim de tuhaf bulmaya başladığında işin vahametini fark ettim. Kore ticaret ateşeliğinin, imalatçı firmalarla alıcıları buluşturmayı hedefleyen bir toplantı tertiplediğini duyunca, listeye yazıldık. Talebimiz kabul edilmişti.

   Haziran ayında Kore’ye gitmenin iyi bir zamanlama olmayacağını duymuş olduğumdan endişeliydim. Muson yağmurları başladığında haftalarca yağmur yağıyormuş. Ama on gün boyunca sadece bir gün yağmur görmek bize  büyük bir lütuf oldu. Üstelik o da
günümüzü otel odasında geçirmemizi gerektirecek çapta değildi.
***
 Türk Hava Yolları Kore’ye her gün sefer düzenliyormuş. İstanbul’dan gece yarısı kalkan uçak ertesi gün akşamüzeri (yerel saat ile) başkent Seul’e iniyor. Otobüs ile otele ulaşmak zaman alabilirdi ama nasıl olsa zaman sorunumuz yoktu. Turizm enfarmasyon ofisi bize, en kolay ne şekilde otele ulaşacağımızı, otobüs ve durak numarasını, kaç para ödeyeceğimizi vs. anlattı. İndiğimiz durak otele çok yakın olduğu için tekrar aktarma yapmadık, taksi ile otele ulaştık.

 Uzun yolculuktan sonra tam şimdi dinlenebileceğim derken, oda telefonu çaldı. Kore’de ertesi gün için randevulaştığımız firma yetkilisi, otele gelmiş. Havaalanında karşılamak üzere bizleri beklemiş ancak biz kendisinin, adımız yazılı olan pankartını görmemişiz. Bunun için çokça özür dilemek zorunda kaldım. Ertesi gün yazdığı pankartı bana da gösterdi. Bu vesile ile beni beklerken çektiği zahmeti yeniden hatırlatmış oldu. A4 kâğıda yazdığı minnacık yazıyı kendisinin okuyup okuyamadığını sorup çıkıştım. Fazla uzattığını anladı; bir daha bu konuya dönmedi... 

 Gelir gelmez henüz dinlenmeden kendimi akşam yemeği masasında bulmuştum. Hâlbuki uzak doğuda meşhur olan yeşil çay içerken yapılacak kısa sohbetin arkasından otele dönmek niyetindeydim. Koreli bunu hiç anlamamış gibi davranıyordu. Yemek masasına gelen yiyecekler, bir şey yiyecek durumda olmadığımı defalara anlatmama rağmen gittikçe artıyordu. Hayatımda ilk defa meşhur japon yemeği Suşiyi tanımış oldum. Pişmeden bir balığı yeme düşüncesi tuhaf gelmişti. Bizde pastırmanın da aynı mantıkla hazırlandığını hatırlayıp rahatladım. Masaya gelmiş bol ve acılı soslara batırıp yediğinizde, çiğ balık tadının ötesinde farklı bir şey hissediyorsunuz. Bunun yanında bizde hiç bilinmeyen değişik otları da salata niyetine konuya dâhil etmek mümkün… Koreli, içki içmediğimi öğrenince bayağı hayıflandı; sebebini sordu. Kore’de gün boyu çalışıp akşamları arkadaşlarla sohbet edip içki içmek bir standart haline gelmiş. Hemen herkes gününü bu şekilde tamamlıyormuş. Biz de bunun yerine çay içme âdetinin olduğunu söyledim. Anlam veremedi. Sarhoşluk vermeyen bir madde ile nasıl sohbet yapılabileceğini kafasında canlandıramamış olduğunu düşündüm. Uzayacağı belli akşam yemeğinden, otelde bekleyen eşimi bahane ederek kendimi kurtardım. Yanımda birini getirmiş olmak işe yaramıştı. Yarın için yeniden randevulaşıp otele döndüm.

 Otel’in yerinin Seul merkezde değil; uydu kent diye tanımladıkları ve Seul’de çokça olduğunu öğrendiğim bir mahalde olduğunu anladığımda hayıflandım. Merkeze ulaşmak vakit alacaktı. Bunun boşuna olduğunu, uydu kentlerin de Seul'de merkezi aratmayacak şekilde düşünülerek planlandığını daha sonra görecektim.

 Sabah zorlukla uyanıp kahvaltıya son anda yetiştik. Görevliler hemen girişte, kahvaltının kaçta kapandığını söyleme gereği hissediyorlar. Bize yabancı gelmeyen salata, reçel, tereyağı ve tavada yumurta aç kalmanızı önlüyor. Ben ayrıca hemen her gün kızarmış pirinç de yedim. Pirincin içinde bezelye ve ona benzer sebze çeşitleri oluyordu. Son gün sosis olabileceğini zannettiğim bir maddeyi görünce moralim bozuldu. Görevliye domuz olup olmadığını sormadım. Yediği şeyde domuz olduğunu öğrenmek hiç hoş olmuyor. İnsana tiksinti geliyor. Bende olmadı ancak eşim, bizdeki marketlerde olduğu gibi numune tattırılan bir yiyeceğin içinde domuz olduğunu öğrenince morali bozulmuş; kusmak istemişti.

 Saat tam onda, randevulaştığımız gibi şirket görevlisi geldi. Yanında bu sefer patron da vardı. Patron İngilizce konuşamıyor: İş yerinde tercüman çalıştırmak oradaki birçok şirketlerin bir handikabı. Kişilerin onca yıl emek vererek kurdukları firmalar, günü geldiğinde bu yabancı dil bilen personel tarafından içi boşaltılıyor. Müşteri portföyünü alarak, boş büroda yeni bir şirket kurup; eski şirketine rakip olabiliyor. 

 Kore’deki ilk günümüzde, Seul civarındaki 2-3 fabrikayı ve bizi gezdiren firmanın ofis merkezini gördük. Öyle yemeğinde balık lokantasından yer ayırtmışlar. Biz bir şey yemeyeceğimizi söylediğimiz halde iptal etmediler. Kendi açlıklarını bahane ettiler. Balık çorbası olarak adlandırılabilecek ve içinde hemen her türden deniz canlısı olan yemeği büyük iştahla mideye indirdiler. O anda zihnim, bizim fabrikamız diye gezdirdikleri fabrikaların kendilerinin olmadığı, onlarının malını sattıkları konusuna takıldı. Ben anlamamış gibi yaptım, onlar da fabrikalar kendilerininmiş gibi davranmaya devam ettiler. İşimiz bittiğinde bizi bırakırlar artık diye düşünürken, akşam yemeği için yer ayırttıklarını ve patronun eşinin de yemekte bulunacağını öğrendik. Katılmamak kabalık olacaktı. Hiç iş yapmadığınız bir firma tarafından ikrama boğulmak biraz rahatsız edici. Bunu fazla problem yapmamaya çalıştım. Misafir ağırlama konusunda profesyonelleşmişler, ya da gerçekten çok samimi davranıyorlar.  Bizde, sadece misafirleri olduğumuz için ikram yaptıkları hissini uyandırmayı başardılar. Akşam yemeğini yer sofrasında yedik. Masanın hemen ortasına koydukları mangal ateşinin üzerinde kendi etinizi kendiniz pişiriyorsunuz. (Bu ateşte yeşil biber közlemem tuhaflarına gitti.)  Bu usul Türkiye’ye gelse iş yapar diye düşündüm. Çoğu iş adamının iş gezilerinde kendi konusu dışında başka şeyler bulup hiç beklemedikleri bir alanda para kazandıklarını okumuştum. 

 İlk günün sonuna gelmiştik. Eğer müsaade etsek Kore’den ayrılana kadar tüm vakitlerini bizimle harcamaktan çekinmeyeceğe benziyorlardı.

 İkinci gün benim açımdan zorlu bir gün olacaktı. Otelin toplantı salonunda tertipledikleri fuarda, tam 7 Koreli firma ile görüşme ayarlamışlardı. Üstelik hiç biri benim işimle doğrudan bağlantılı değildi. Ben asıl bu fuarın dışında başka firmalarla görüşmek için buradaydım. Fakat prosedürün tamamlanması gerekiyordu. Yoksa yol masrafım ve otel ücretim ödenmezdi. Allah’tan her görüşme masasına Korece-İngilizce bilen bir yardımcı görevlendirmeyi düşünmüşler. Gelenlerin çoğu bunu görünce kendi diliyle konuşan bir tercümanla derdini anlatma yolunu seçti. Böylece her yeni gelenin aksanına alışma zorluğundan kurtuldum. Bir iki firmanın geliştirdiği yeni teknoloji bana Türkiye’de iş yaparmış gibi göründü.... Bir tanesi araç kara kutusu dedikleri ve kaza anında sigorta şirketiyle işlemi kolaylaştıran cihaz…

  Gün erken bittiği için ilk defa alış veriş merkezlerine gitme fırsatı bulduk. Kore düşündüğümüzün tam tersine çok pahalı bir ülkeydi. Bu kıyaslama tabii ki Türkiye ile yapıldığında böyle. Hemen her şeyin üretildiği ve dünyada popüler birkaç markanın yaratıcısı bir ülkede insan fiyatların biraz daha insaflı olmasını boşuna bekliyor. Mesela o meşhur geleneksel Kore kıyafetini almaya gücünüz yetmez. Girdiğimiz bir mağazada bulduğumuz bu kıyafetler hoşumuza gitmişti. Fiyatları sorduk, 300-500Tl ye tekabül eden bir rakamı duyunca alınabileceğini düşündük. Sonra bu fiyatın elbisenin kira fiyatı olduğu anlaşıldı. Yenisini sipariş üzere yapıyorlarmış ve 1 ay alıyormuş. Fiyatı da 1.500TL civarında olabilirmiş. Onlar İngilizce biz Korece bilmeyince Tarzan’ca devreye girdi ve aslında bayağı iyi anlaştık. Anlaşmak için yabancı dil bilme zorunluluğu olmadığını fark ettim. 

    Bir sonraki gün, uzun yıllar iş yaptığım firma ile görüşecektim. Bir internet tanışıklığıyla başlayan ticarette yüksek rakamlara ulaşmıştık. Şimdi siparişte ne zaman ödeyeceğim sorulmayacak bir güven tesis etmiştik. Buna rağmen bir kere dahi yüz yüze görüşmemiştik. Telefonla görüşmemiz de nadirdir. Böylesine güven duyarak tedarikçilik yaptığı kişiyi yakından tanıma gayreti göstermemiş olmasını tuhaf buluyordum. 

 Ertesi gün genç biri çıka geldi. Koreliler yaşlarından en az 10 yıl eksik gösteriyorlar. Hatta bir Korelinin yaşını kestirmek oldukça zordur. Oradan evlenecekler, görünüşe aldanmayıp mutlaka nüfus idaresinden yazılı belge istemeliler. Çünkü neredeyse estetik yaptırmayan Koreli yokmuş. Varsa bile insandan sayılmazmış. Bizdeki köylü muamelesine maruz kalırmış! Böyle söyledikleri için etkisinde kalmış olmalıyım ki, estetik yaptırmamış nadir bir Koreli, bana da köylü gibi göründü. Kore’de en önemli şeylerden birinin kişisel bakım olduğunu hemen anlıyorsunuz. İnsanlar zayıf, güzel ve albenili görünmek için çok çaba harcıyorlar. En korktukları şey yaşlanmak ve ölüm! Ölümü hatırlamak istemiyorlar. Bunun için olsa gerek, ülkelerinde mezar görmek mümkün değil. Ölüleri yakıp külünü havaya savuruyor ya da denize döküyorlarmış. Kore de yaşamak güzel olsa da ölmek için hiç iyi bir yer değil!

 Kore’de kaldığım süre boyunca insanların sükûnetinden etkilendim. Kimse kızmıyor, bağırmıyor, birilerini iteleyip önüne geçmiyor. Sanki sükûnetten yaratılmışlar. Onları böyle görünce Türk’lerin öfkeden yaratılmış olduğunu düşünüyorsunuz. Çok beğendiğim bu davranışı karakter özelliği olarak kendime katmaya karar verdim. Öfke kontrolünün insana ne büyük bir değer kattığı, herkesin malumu. Koreliler acaba, her şeyi düşünüp planlayan yönetimden dolayı mı böyle sakin duruyorlar? Hızlı treni, dakik ve her yere ulaşan metroları geniş caddeleri ile sanki her şey çok ince düşünülerek yapılmış.

  Koreliler yardımsever insanlar. Birine bir şey sorduğunuzda size yardımcı olmak için kendini paralıyor. İlk gün erken kalkıp otel çevresini dolaşırken nasıl olduysa yolumu kaybettim. Birine sorduğumda tarif ederken hemen yanımda bir polis peydah oldu. Bizi dinledi, soru sorduğum gencin bana zarar vermesini engellemek için böyle yaptığını düşündüm. Bir başkası da tarif ile bulamayacağımı anlamış olmalı ki; yarım saat benimle yürüyüp otele girdikten sonra geri döndü. Başka bir gün, metrodaki genç kız kendisine soru sorduğumuz için neredeyse bizimle akraba olacaktı... O kadar ilgili ve konuşkandı. Eğer sorduğunuz soruyu bilemezlerse çok özür diliyorlar ve bunu samimiyetle yapıyorlar. Öyle ki onu teselli etmek zorunda kalıyorsunuz. Hatta soru sorarken insanın tipine bakıp bu kişi bu soruyu cevaplayabilir diye düşünmeden sormamak gerekir. Karşınızdaki size yardımcı olamadığı için değersizlik hissiyle kendine zarar verebilir. Vicdan sahibi bir insansanız, bilemeyecekleri soruyu hiç sormayın; daha iyi!

 Koreliler saygılarını karşınızda eğilerek gösteriyorlar. Bunu öğrenip siz karşınızdakine saygıyla eğildiğinizde, onlar sizden daha fazla eğilmeyi görev biliyorlar. Bu konuda da ısrarcı olunmaması gerekir. Efendilik sizde kalsın, saygı yarışına girip işi secde etme noktasına getirmeyin. Adam size yardımcı olduğu halde ve siz minnet borçlu olduğunuzu düşünürken dahi o sizden daha fazla eğilip saygıda kusur etmiyor.

 Kore coğrafyası büyük oranda dağlık ve dağları da ormanla kaplı. Bu nedenle düzlük bir arazi bulduklarında ya çeltik tarlası yapıyorlar ya da yerleşim alanı. Ülkenin zenginliğini sokaklarından görebiliyorsunuz. Caddeler ve yaya kaldırımları alabildiğine geniş. Trafik lambasına yayalar ve araçlar uyum gösteriyorlar. Caddede görünen otomobiller kendi markaları. Türkiye’de bilinen Hyundai, Kia gibi markaların Türkiye’de hiç bilinmeyen geniş ve lüks modellerini kullanıyorlar. Daha zengin kesim, çok daha pahalı olan Audi, Toyota, Mercedes gibi markaları kullanıyormuş. Geniş, ferah araba kullanmak orada da bir statü meselesi. 

 Bir başka gün hızlı trenle 600 km ilerideki Ulsan şehrine gittik. Burası fabrikalar şehri olarak adlandırılıyor. Kore’nin ürettiği tüm mal, Ulsan ya da hemen yanı başındaki Busan limanından gemilerle yola çıkıyor. Bir anlamda modern ipek yolunun ilk durağı burası. Sonra Japon limanları ve arkasından Çin, Malezya, Endonezya, Singapur’a uğrayıp 1 ay sonra İstanbul’da oluyor.

 Ulsan’da görüştüğümüz fabrikatör’ün bizi ağırlayışı oldukça etkileyiciydi. İnsanın iş için bile olsa bu kadar özenle ağırlanması farklı duyguları uyandırıyor. Bunun bir profosyonellik gerektirdiğini anlıyorsunuz. Sırf biz istiyoruz diye akşam yemeğini Türk lokantasında yediler. Hiç beğenmeyecekleri yemeği beğenmiş gibi yaptılar. Akşam kalacağımız oteli gerekmediği halde kaplıca otelinden ayarladılar. Bununla yetinmeyip, ilk defa tanışıyor olmamıza rağmen kredi kartını tercümanımıza teslim ettiler. Bunu kabul edemeyeceğimizi söylediğimde; aslında geleneklerinin misafiri evlerine götürmek olduğunu fakat yer darlığı nedeniyle otele gönderdiklerini söylediler. Ertesi sabah şehri gezeceğimizi söylemiştik, saat 10’da kiraladıkları Limuzin’in kapıda bizi bekliyor olacağını bildirdiler. 

 Busan şehri,1950 Kore savaşında ölen uluslararası gücün askerleri adına anıt mezar barındırıyor. Tabii Türk askerlerinin de adlarını duvara kazımışlar. Şehitlik fevkalade doğal güzellikte bir yer olarak insanı etkiliyor. Busan kulesinden şehri hâkim bir noktadan görmek mümkün. Budist tapınağı sahil kenarında ve manzarası nefes kesici.

 Akşamüzeri tekrar Türk lokantasında yemek yiyor ve vedalaşarak Seul’e dönüyoruz. Hızlı tren 300 km hız yaptığı halde bizim trenlerden farkı yokmuş gibi görünüyor; hız yaptığı anlaşılmıyor. Özel, ses geçirmez camlardan dolayı hız anlaşılmıyormuş. Şehir kenarından geçerken, oturanlar gürültüden rahatsız olmasın diye ses geçirmez duvarlar yapmışlar.

 Seul’e döndüğümüzde artık öğrendiğimiz metro sistemiyle otele dönüyoruz. Elimizde harita olmamasına rağmen iniş biniş ve aktarma noktalarını anlamak zor olmuyor. Bir Koreliye sorunca elindeki makinadan hariyata bakıp size yardımcı oluyor.

 Kore’de hissettiğim diğer bir duygu, insanların robotlaştırıldıkları oldu. Hemen herksin elinde bilgisayar. Adresi ona soruyor. Hayatla ilgili hemen ne varsa orayla bağlantı kuruyor. Bu durum insana bir robotla muhatap olduğu hissini veriyor. Belki onlar da böyle hissediyorlar ve google’a değil de onlara bir soru sorduğunuzda kendilerini insan gibi hissediyorlar? Ve yardım için paralanıyorlar.

 Kore savaşının niçin yapıldığını, bunca insanın niçin öldüğünü anlamış oldum. Daha önce olmayan Korelilik bilinci ve milliyetçiliği, savaş nedeniyle zihinlere yerleşmiş. Koreliler en çok Kuzey Korelilerden ve sınır komşuları Japonlardan nefret ediyorlar. Ülkeleri Japonlar tarafından işgale uğramış. İşgali sona erdirme savaşlarında Kore milliyetçiliği gelişmiş. Bundan en çok İngiltere memnun kalmıştır. Her bağımsız yeni devlet, İngiltere’nin egemenliğini perçinleyen bir göstergedir.

 Kore’de ev hayatı, aile hayatı bitmiş. Eve sadece yatmak üzere gidiyorlar. Ailenin tüm bireyleri ayrı saatlerde eve döndüğü için, birbirilerini görmüyorlar. Birinin babasını 3 aydır aynı evde hiç görmediğini öğrendik. Her şeyin üretildiği ve bir üretim üssü gibi görünen Kore’de tüm insanlık tüketici yapılmış. Evlerde yemek pişmiyor. İnsanlar tüm öğünlerini dışarıda yiyerek geçiriyorlar. Çok sayıda lokanta, eğlence mekânı, güzellik salonu, alış veriş merkezi insanların sürekli tüketimine yardımcı oluyor. Kore’de milli gelir yüksek. Hayatta kalmanın bedeli de... Yaşamak için çok çalışıp çok kazanmak ve bütün bu aktivitelere para yetiştirmek zorundasınız.

 Kore ve Japonya’yı bize örnek gösterenler, ne büyük bir hata yaptıklarını görüp bundan dönebilseler! Ne kadar sanayileşirseniz o kadar köleleşiyorsunuz. Kore seyahati bendeki bu düşüncenin perçinlenmesiyle sonuçlandı.
                                                                       Raci DURCAN

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 21-08-2013 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82130648 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net