18-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow SALİHA'nın KOLYESİ
SALİHA'nın KOLYESİ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 2
KötüÇok iyi 
Yazar Adil Akkoyunlu   
08-05-2013
SALİHA'nın KOLYESİ

                                           Adil AKKOYUNLU(*)
Malatya – Ankara yolunun “Beylerderesi” köprüsüne varınca, güneye yönelen, “Yeşilyurt”, “Gündüzbey” ve bazı köylere uzanan yola saptık...
Tünelden geçer gibi kavak, dut, ceviz ve dişbudak dallarının üzerimize abandığı, dar ve sakin bir yolda ağır ağır ilerliyoruz...
Arabanın teybinde, yanık sesiyle Malatyalı Fahri Kayahan, türkü söylüyor...
Kızım direksiyonda... 
“Horata Çayı”nın “şırıl şırıl” aktığı... söğüt dallarının, böğürtlenlerin, ısırganların, nane ve yarpuzun, su içtiği dere, yol boyu bizden ayrılmıyor...

Yolun iki yanında sıralanan bahçelerde; kayısı, kiraz, vişne, erik, hurma, elma, armut gibi meyveler yapraklar arasında bize gülümsüyor...
Görmüyorum ama biliyorum: Ağaçların altına soğan, sarımsak, biber, domates gibi sebzeler ekilir...
Daha ötelerde, “Beydağı”nın eteklerinde üzüm bağları bulunur...

Yol kenarında, Yer yer ağaçların gölgesine sığınmış, kırmızı tuğlaları görülen, tek katlı evlere rastlıyoruz...
İlçenin asıl yolu; Malatya merkezinden başlıyor, “Emeksiz”i geçip (Hasanbey, Adafı, Çilesiz) yolundan ayrılarak, “Kuyuönü”, “Tecde”yi selamlayıp “Yeşilyurt”a varan geniş ve işlek bir yol...
Burası sakin... Kızımın direksiyon çalışması için müsait... Ehliyet sınavına girecek bir hafta sonra...
Birden yolun ortasına bir kız çocuğu fırlıyor!..
“Duuur!..” diye bağırıyorum kızıma.
Çok şükür; duruyor.
Ani fren yapmasaydı, çarpacaktı belki...

“Deli mi bu çocuk?.. Ne yapıyor?..” diye söylendi kızım.
 On üç - on beş yaşlarında, uzun, sarı saçlı, sade giysili, sarışın, tombul, sevimli bir çocuk...
Telaşlı!.. Ağlıyor!.. Çırpınıyor!.. Bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor...

İndim arabadan. Ardımdan kızım da indi.
“Abi, annem bayıldı!.. Kimse yok… Yardımcı olur musunuz; hastaneye götürelim...” dedi.

 Eve giriyoruz... Yerde, sırtını duvara yaslamış, şalvarlı, orlon el örmesi yelekli, başında tülbent, kırk – kırk beş yaşlarında bir kadın… Oturuyor. Elleriyle göğsünü tutuyor. Uykulu gözlerle bize baktı. Kıpırdamadı. Çok halsiz... Ayıkmış olduğuna seviniyoruz...

Yardımcı olup arabaya bindiriyoruz...
Yeşilyurt Devlet hastanesinin “acil” bölümündeyiz… Doktor muayene ediyor. Sonra bize dönüp: “Kalp krizi geçirdiğini sanıyorum. Ambulansla Araştırma Hastanesine göndereceğiz.” Diyor.

Saliha’yı yanımıza alarak ambulansı takip ediyoruz. Adını yolda öğrendiğim Saliha’nın gözyaşları dinmiyor.  “Anneceğim, anneceğim…” deyip duruyor. Acısını dindirmek için bir şeyler soruyorum. Babası on beş yıl önce askerlik yaparken Şırnak’ta vurulmuş. Babası vurulduğunda, annesi kendisine hamileymiş. Ağabeyi Yusuf, bir yaşındaymış o zaman. İlköğretimden sonra okumamış. Berberde çalışıyormuş…

Hastaneye giriyoruz…
Hastayı “acil”e, oradan da yoğun bakıma alıyorlar. Biz salonda kaldık. Saliha, sürekli ağlıyor. Bir ara baktım bir şeyler mırıldanıyor. Kulak kabarttım: “Ya Rabbi, babamı aldın. Anamı bize bağışla. Bizi, yalnız bırakma. Bizi ellerin eline bırakma ya Rabbi.” diyor.

Ben de gözyaşlarımı tutamadım. Ağladığımı gizlemeye çalıştım Saliha’dan.
- Bize gidelim, dedim, Saliha’ya.
- Ben, Teyzeme gideceğim, dedi.
- Biz, seni bırakırız, dedim.
- Ağabeyin ne olacak?
- Bünyamin abi gider, getirir…
- Bünyamin kim?
- Teyzemin kocası…
- Gidelim hadi.

Ayrılmak istemiyordu Saliha. Bir yürüyor, bir arkasına dönüp bakıyordu…
“Akpınar”dan, “Çevreyolu”na saptık… Oradan “Melekbaba”ya yöneldik… Kolay bulduk evi. Bizi görünce, telaşlandı Saliha’nın teyzesi. Olanları kısaca anlattım. Ağlamaya başladı:
“Durumu nasıl?” diyip duruyordu… “Allah aşkına doğru söyleyin! Durumu nasıl?..” 

Biz, acil şifalar dileyip ayrılırken; Saliha, sulu gözlerle teşekkür etti bize. Sonra boynundan kolyesini çıkardı. Kızıma uzattı:
“Biliyorum, para almazsınız” dedi. “Bir hatıra… Kabul etmezsen, üzülürüm.”

Kızım, bir Saliha’ya, bir elindeki kolyeye baktı. Akik taşından, hilal şeklinde bir kolyeydi. Kızımın kirpiklerinin arasına gözyaşları birikti.
“Almam.” dedi. Biliyordu; o kolye, Saliha’nın yanında çok değerliydi. Onunla teşekkür borcunu ödemek istiyordu.
“Israr etme, kesinlikle almam.” dedi. Arabaya doğru yürüdü. Saliha kolundan tutmuş çekiyor:
“Al… Allah’ını seviyorsan al… Ne olursun al…” diye yalvarıyordu.

Ben aldım. Arabanın ön aynasının üzerine astım. O bir simge oldu benim için. Merhametin simgesi… Onunla Saliha’yı hatırlayacağım. İnsanlara daima iyilik yapmaya gayret edeceğim… Saliha’ya da en kısa zamanda bir gün uğrar, daha iyisini hediye ederiz diye düşündüm.

Birkaç gün sonra Hanım ve kızımla birlikte Saliha’ya uğradık. Bazı hediyeler almıştık. Bir de üzerinde “Saliha” yazılı altın bir künye…
Kapıyı bize abisi Yusuf olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk açtı. Saliha bizi görünce hıçkırarak ağladı. Koşup kızıma sarıldı: “Annem öldü!..” dedi.

Şaşırdık birden. İnanamadık. Teyzesi ve tanımadığımız bazı erkekler ve kadınlar vardı. Ayaktaydılar hepten. Hepsinin de gözleri yaşlıydı… Bize “hoş geldiniz” dediler. Teyzesi, evde bulunanlara kısaca bizi tanıttı: “Size anlattım ya… İşte bunlar alıp hastaneye götürmüşler.“ dedi.

Evin eşyaları toplanmıştı. Ne söyleyeceğimizi bilemiyorduk. Gırtlağıma bir şey düğümlendi. Derinleşti nefesim. Saliha’ya baktım. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı… Kızım hem Saliha’yı öpüyor, hem de gözyaşlarını siliyordu. Hanım, Saliha’yı kucağına almaya çalıştı:
“Bize gidelim… Bizim kızımız ol.” dedi. Saliha, elinin arkasıyla gözlerini sildi. Teyzesini göstererek:
“Teyzeme gideceğiz.” dedi. Teyzesi:
“Evi toplamaya geldik.” dedi, gözlerini silerek.
                                   *                      *                      *
Bu olaydan tam iki ay sonra arabamız kaza yaptı. İzmir yolunda… Oğlumu nişanlamak için gitmiştik… Dönerken; bir kamyonla çarpıştık. Oğlum kullanıyordu arabayı. Fazla sürat yapmıştı. Hurdaya döndü arabamız. Görenler, koşuşup yardımcı olmak istediler. Etrafımızda bir anda kalabalık büyüdü. Kızım arabada sıkışmıştı. Zorla çıkardılar. Benim başım yarılmıştı. Ölen olmadığını görenler, hayret ediyordu:
- Bu arabanın içinden nasıl sağ çıkmışlar, diyorlardı. İçlerinden biri:
- Bir verdikleri karşı gelmiş. Allah korumuş, dedi. Onu tasdik etti bir başkası:
- Doğru söylüyorsun sadaka belayı def edermiş…  

 Ambulansa bineceğimiz sırada kolyeyi hatırladım. Aradım, bulamadım. Gör nereye fırlamıştı. Her şey darmadağın… 
Adının İbrahim olduğunu söyleyen bir yolcu, bizimle yakinen ilgilendi. Hastaneye geldi. Bizim taşınmamıza, evrakların dolaştırılmasına, filmlerin çekilmesine yardımcı oldu.
Oğlumun nişanlısının yakınları da o sıra hastaneye geldiler…
“Önemli bir şeyleri yok” dedi doktor. “Gece üçe kadar uyumayın. Baş dönmesi, mide bulantısı olunca hemen hastaneye gelin.” dedi.
İbrahim: “Hanıma telefon ettim. Yemek hazırlayacak. Kalın birkaç gün bizde. Misafirimiz olun. Tamamen iyileşince gidersiniz.” dedi. Teşekkür ettim.
Oğlumun nişanlısının babası: “Bize gideceğiz” dedi.
İbrahim, beni kenara çekti. Cebinden para çıkardı:
- Şunu al. Yoldasınız. Lazım olur. Daha da ihtiyacınız varsa vereyim, dedi.
- Allah razı olsun. Yanımda yeterince var, dedim. Almam için ısrar etti. Almadım. Malatya’ya gidince, gönderirsiniz, dedi.
- Beni tanımıyorsunuz. Nasıl güveniyorsunuz, dedim.
- İnsanlar, yüzlerinden belli oluyor. Kaza yaptınız. Biz kardeşiz. Bugün size yardımcı olmayıp ne zaman yardımcı olacağız? Hiç vermeseniz de olur, dedi.

O gece yeni hısımlarda kaldık. Otobüsle Malatya’ya döndük.
İbrahim’i telefonla arayıp ilgisinden dolayı teşekkür ettim.
- Galiba kızınızın kolyesi… Arabanın az ötesinde buldum. Nasıl göndereyim, dedi.
Anlatmadım İbrahim’e kolyenin hikâyesini. Gözlerim yaşardı. Titreyen dudaklarımdan şu cümleler döküldü:
- Göndermeyin İbrahim kardeş… Hatıra olarak sizde kalsın, dedim.

Kalbime astım ben onu. Merhamet duygularımın yakasına astım. Şefkat duygularımı kamçılasın diye… Mülk, Allah’ın. Sınamak için bizi dünyaya saldı. Nimet verilenler, şükürle; başlarına musibet gelenler ise sabırla deneniyor… Rabbim nice denedi bizi her ikisiyle de…
Bilmiyorum; başarabildik mi sınavı?.. Merhametine sığınıyoruz onun…

(*) Yazarın yenilerde Çıra yayınları arasında yayınlanan İnsan fotğrafları kitabından alıntılanmıştır...

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 08-05-2013 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82150247 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net