27-03-2023
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow PARİS'TE BEŞ PARASIZ
PARİS'TE BEŞ PARASIZ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 20
KötüÇok iyi 
Yazar Raci Durcan   
31-05-2006
Image                                    Raci Durcan 
 
   Bu tuhaf bir şekilde oldu.

   Fransa’da bir fuara katılmak önce bana cazip göründü. Böylece, gerekli uçak ve otel rezervasyonunu onaylamakta mütereddit davranmadım. Fakat gitme zamanı yaklaştıkça doğru yapıp yapmadığım hakkındaki şüphelerim arttı. Gönülsüz hazırladığım vize evraklarının yerine ulaşmasında bir gecikme oldu. Bunu pek hararetle takip etmedim. Vize dilekçesini usulüne uygun yazmadığımı söylediklerinde canım iyice sıkıldı. Küçük formalitelere büyük önem atfetmişlerdi. Doğrunu yazmak için teşebbüste bulunmadım. Düzeltmeleri meğer turizm şirketi kendisi yapmış. Seyahat tarihinden üç gün önce tüm işlemlerin tamamlanmış olduğunu öğrendim. Hazırlanmak için fazla vakit yoktu.

    Son iş gününde bankaya gelen havaleyi çekip dövize dönüştürmek mümkün olmadı. Yanımdaki cüzi parayla ve kredi kartıyla idare edecektim. Grup olarak gittiğimiz için sıkıştığımda başkalarından da para istemek mümkün diye düşündüğümden bu önemli bir konu gibi görünmedi bana.

Nihayet yola çıktığımızda, gece saatin 02,30’uydu. Çok az uyuduğumdan daha şimdiden baş ağrısı vardı. Ankaradan aktarmalı gideceğimiz için, İstanbul’a kadar uyumak zaten mümkün değildi. İstanbuldan uçak iki saat gecikmeli kalkınca geri kalan kısımda da uykuyu tamamlamak da mümkün olmadı. Gecikme, seyahatin ilk gününün yolda heba olmasına yolaçtı. Baş ağrım iyice artmıştı. Sınırdan girerken de korktuğum başıma geldi. Grup halinde gümrükten geçerken, kenarda bekleyen polisler bir kaç kişi geçtikten sonra birden hareketlendiler. Gidenleri tekrar geri çağıramadılar. Fakat tam o sırada önlerinde ben vardım. Kenara çekip sorgulamaya başladılar. Kaç param olduğunu, ne için geldiğimi öğrenmek istiyorlardı. Evrakları göstermek yeterli olmadı, valizi de kontrol ettiler. Sonra birden ikna olmuş gibi yapıp geçmeme müsaade ettiler. Tavırları kaba değildi ancak bir iş yapmış olmak için beni kurban seçtikleri anlaşılıyordu. Vize aldığımızda, bu vizenin sınırdan geçmeyi garanti etmediği, sınır polisinin gerektiğinde müsaade etmeyebileceği Fransa konsolosluğu tarafından vize ekinde bir notla bildirilmişti. Bütün bunlar, Avrupa Birliğinin sınır geçişlerine ne kadar duyarlı davrandığını gösteriyor.
    Parise varışımızın ilk günü, otel kayıtlarının tamalanmasından sonra kısa bir süre de olsa fuarı ziyaret etmek mümkün oldu. Geri dönüşte Turizm firmasının otobüs tahsis etmediği ve metroyla dönüş yapmak zorunda olduğumuzu açıklaması can sıkıcıydı. Şimdi bu ilk defa geldiğimiz yabancı ülkede yolları ezberlemek zorunda kalacaktık. Üstelik yolu öğretmekle görevli turizm şirketi memuresi de bizi otele salimen götürmekte muaffak olamamış, saatlerce Paris sokaklarında dolaşmak zorunda kalmıştık. Allah’tan çevrede karşılaştığımız Türk işyerlerine adresi sorup oteli bulabildik. Ülkemizdeki turistlerin ellerinde haritalarla dolaşmasını siz de benim gibi gördüğünüzde tuhaf bulduğunuz oldu mu, ilmiyorum. Meğer, Avrupa şehirleri, başkasına ihtiyaç kalmadan sadece harita ile gezilebilecek şekilde düzenlenmişler. Elinizde bir harita varsa ve onu okumayı biliyorsanız istediğiniz yere kimsenin yardımı olmadan varmanız mümkün. Paris'n her tarafına metroyla ulaşılabiliyor. Haftalık bir seyahat bileti aldığınızda, bir hafta boyunca sınırsız sayıda metroya ve otobüse binmeniz mümkün oluyor. Bütün cadde ve sokaklara isimleri yazılmış. Ülkemizde 20 yıl süresince oturduğu halde sokağın adının bilinmemesini kişinin ilgisizliğine bağlamak doğru değil. Bu belki de sık isim değişmesinden ve belediyenin oraya bir tabela asma gereği duymamasından kaynaklanıyordur.

   Bir yabancı bakışıyla Paris’te benim gözüme çarpan ilk şey; sokaktaki insanların kendilerine duydukları güvendi. İnsanlar çevrelerinden çok emin duruyorlar. Mesela bir çocuk, acaba biri bana birşey der mi? endişesi taşımıyor. Bir kadın rahatsız edileceği gibi bir kaygıdan uzak. Bir otomabil kullanıcısı, bir başkasının saldırısına uğrayabileceği gibi endişe taşımadan dolaşıyor gibi geldi bana. Sokaklarda pek polis görünmüyor. Havalanı ve Eyfel kulesi, Elyesse sarayı önünde  silahlı askerler gördüm. Onlar da sanki sadece terör saldırına karşı orada bulunuyorlar gibi duruyor, halka şüpheli nazarlarla bakmıyorlardı.

    Diğer göze çarpan şey pahalılıktı. Herşey o kadar pahalı ki! Bu insanı ister istemez hiç birşey almamaya yönlendiriyor. Yurt dışına çalışmaya giden işçilerimizin pek rahat para harcayamamalarının bir nedeni de bu olmalı. Burada alıştığınız fiyatları orada göremeyince değerinden fazla ücret ödediğiniz düşüncesine kapılıyorsunuz. Bu ister istemez harcalamalarınızı etkiliyor.

    Paris her tarafı turistle dolu bir şehir. Öyle ki, nereye gitseniz karşınıza şehri dolaşmakta olan bir turist grubuyla karşılaşıyorsunuz. Eyfel kulesi, Luvr müzesi gibi yerlerin önünde metrelerce giriş kuyruğu var. Hemen her yerde, eğer günün erken saati gitmemişseniz kuyrukta beklemek zorunda kalıyorsunuz. Bu kadar pahalı bir şehirde benim getirdiğim cuzi para hemen suyunu çekince kredi kartı geçmeyen şeyleri yapmam mümkün olmadı. Zaten pek vakit de yoktu. Sadece luvr müzesini gezmenin iki gün alacağını söyledi grup arkadaşlarım. Eyfel kuleinin tepesinden Paris’i seyretmek yerine Uçaktan bedava olarak dönüşte izlemek bir tercih değil, zorunluluktu.

  Turistler için hazırlanmış bir broşürden anladığım kadarıyla, mükellef bir Paris seyahati için cüzdanın oldukça kabarık olması gerekiyor. Şehir merkezi sayılan alanda neredeyse 40-50 yıldan önce yapılmış hiç bir bina olmadığı gibi, yapılacak yer de kalmamış. Tarihi eserer olduğu gibi korunmuş ve bizdeki gibi, günlük hayatı kesip fonksiyonsuz bir biçimde insanın gözüne batmıyorlar. Hepsi zaten hayatın içindeler. Dolayısıyla kimse onları kazayla (!) yakıp yerine yeni bir bina dikme ihtiyacı hissetmiyor olmalı. Caddelerin ve yaya kadırımlarının, şehir çok eskiden kurulmuş olmasına rağman hala günün ihtiyaçlarına verebiliyor olması beni düşündürdü. Acaba bizde hiç mi, şehir plancısı; hiç mi mimar yok? Biliyorsunuz bizde dün açılmış bir cadde bugün ihtiyaca cevap veremez hale gelir.

   Mağazalar mal dolu fakat kimsenin kucak dolusu paketle mağazadan çıktığını görmedim. Mutlaka bu şekilde alışveriş yapanlar vardır ancak bunun anlamlı olmadığını düşündüm. Çünkü büyük ihtimalle Çinde fason üretilip buraya gelen bir Adidas marka ayakkabının üzerine 100-150 Euro fiyat vurulmuş. Bir kadın el çantası 300-500 Euroya satılıyor. Böyle olunca zenginlerin niçin alışverişe Paris’e gittiklerini anlamak zorlaşıyor. Belki prestij anlamında önem arzediyordur.

    Avrupaya giden işçilerin genelde tutumlu bir tavır sergiledikleri bilinir. Buna, geçici bir süre için ve bir an önce para biriktirip yurtlarına dönme düşüncesinin sebep olduğunu sanıyordum. Tek sebep bu olmasa gerek. İnsan fiyatları ülkemizdeki fiyatlarla karşılştırınca eli cebine gitmez oluyor.

   İlk defa klise ziyaretini Paris’te yaptım. Sokakları dolaşırken tarihi bir kilisienin önüne yolum düşünce bahçesinde mola verdim. Parkta çocuklar oynuyor, kimi yaşlılar ellerindeki kitap ve gazeteleri okuyordu. Birkaç kızlı-erkekli grup ise, etraflarında kimse yokmuş ve kendi evlerindeymişcesine rahat davranıyorlardı. Çevredekiler onlarla ilgilenmiyor gibi görünüyor ve onlar da kimse tarafından rahatsız edilmeyeceklerini biliyor tavrındaydılar. Kadınlar erkeklere göre daha rahat davranıyorlar. Bu durum bana Avrupa da kadının eş olmaktan erkeğin Metresi olmaya terfi(!) ettiği şeklinde bir intibaa uyandırdı. Bunun doğruluğunu kadın güzellik ürünlerinin bu kadar önem kazanmış olmasından da kendimce teyit ettim. Bu serbestlik içerisinde kadın, erkeği elinde tutabilmek için sürekli hemcinsleriyle rekabet etmek zorundaydı. Belki bu nedenle Fransız kadınları şişmanlayamıyor, rahat ve umursamaz  olmıyorlardı. (Fransız kadının ince olmasını, beslenmesine bağlayıp Fransız usulü diyet diyet reçeteleri sunanlar ne kadar ciddiye alınmalı?). Bahçede oturup dinledikten sonra Kilisenin içine girdim. Küçük bir topluluk ayin yapıyordu. Onların bulunduğu yere kadar yaklaşmaya, rahatsız etmek endişesiyle çekindim. Birkaç kişi sıralara oturmuş, ayinde okunan dua ve ilahileri dinliyordu. Bizdeki dini müzik ve çalgıların kliseden etkilenmiş olabileceğini düşündüm. Kenarda ise mumlar yanıyordu. İsteyen ücretini bırakıp mum yakabiliyordu. Mum yapmanın neden bir ibadet hüviyeti kazandığı anlaşılıyordu. Elektriğin henüz bulunmadığı dönemlerde aydınatma aracı bulmak önemli bir sorun teşkil etse gerek. İşte o dönemde ibadet edenlerin yolunu aydınlatmak üzere kliseye bağışta bulunanlar papazlar tarafından el üstünde tutuluyor olmalıydılar. Şimdi elektrik var ancak, ücreti ödenerek yakılan mumlar kliseye bağış olarak döndüğünden önem kazanıyor.

   Laiklikliğin nasıl bir kavram olduğunu somut bir şekilde Pariste hissettim. Klise, önündeki bahçeye bile karışamıyor Papazlar. Tabii onlarla birlikte ibadet eden dindar Klise müdavimleri. Bahçesindeki gençlerin, böyle bir mekan önünde tasvip etmeyecekleri davranışlarını engellemeyi düşünmüyorlar. Bireyselleşme ve özgürlüğün adeta yeni kutsallar gibi benimsendiği Batı kültüründe başkalarına karışmak, başkalarını yanlış bir davranıştan dolayı uyarmak düşünülemez bile. Binlerce yıldır Emri bil marufun en önemli ibadet sayıldığı ülkemizde de şimdi bireyselleşme adına bu kavram değil unutulmak, adeta savaş açılarak yok edilmek istenmektedir. Halbuki kötülüklerin yayılmasının önündeki en önemli engel, kuldan utanmaktır. Şimdi zaten Allah’tan korkulmuyor. Kuldan utanmayı da ortadan kaldırarak her türlü şerrin kapılarını sonunaadar açıyorlar. Avrupa sokaklarında birtakım nezaket ve görgü  kurallarına uyulduğunu fark edersiniz ama; kuldan utanmak diye bir kavram yok. Ne yazık ki aynı şeyleri şimdi uygarlaşma adına bizde de uygulamak istiyorlar. Nitekim İmam Hatip menşeli, Hürriyet yazarı aydınımız A. Hakan, okul boyunca ‘emril bil marufun’ ne olduğunu bilecek şekilde yetişmiş olmasına rağmen, mini eteğinden dolayı Lise öğrencisini uyaran polisin toplum tarafından infaz edilmesi için öncülük yapmaktan çekinmemiştir.

    Dünyanın eskiden nasıl olduğunu anlamak için gelişmemiş yerlere, nasıl olacağını anlamak içinse; sizden daha Batıda olan ülkelere seyahat etmelisiniz. Paris’in bugünkü durumu en fazla 20 yıl sonra İstanbulun nasıl olacağını göstermesi açısından da ilginçti benim açımdan.

    Paris’in ciddi manada bir turizm geliri olduğu anlaşılıyor. Buraya duyulan ilginin ve bunun tam anlamıyla profosyonel bir hale dönüşmesinin altında ciddi bir planlama yatıyor. Bundan sadece şehir planlamasını anlamayınız. Bu komple bir plandır. Mesela yenilerde çok satan ‘Da Vinci şifresi’ adlı kitabı okuyup, Luvr müzesini gezme gereği duyan kaç tane Türk vardı grubumuzda. Mona Lisa resmine bakıp, gerçekten de kitapta olduğu gibi gizli şifrelerin resme yerleştirilip yerleştirilmediğini kontrol eden ve kitapta geçen caddelerin adını bana gösteren... Sokaklar insanlara biraz tanıdık geliyor çünkü; kitabını okuyarak büyüdükleri bir yazarın mesela Emile Zola’nın adını taşıyan caddeyi arşınlamak onlara ayrı bir keyif veriyor olmalı. Fransız kültürünün Avrupa kültürünü etkilediği düşünüldüğünde, Turizm işini şehirde sadece Turistlerin ilgi duyacağı mekanlar hazırlamak şeklinde düşünmek yanlış olacaktır. Türkiye’nin tarih turizmi konusunda asla Paris’e yakalayamacağı kanaati hasıl oldu bende. Bu nedenle Türkiye başka şeyler bulmalıdır. Hiç bir zaman Topkapı sarayının 15-20 Euro gibi bir ücrete yabancılar tarafından gezilmek isteneceğini sanmıyorum. Fakat Luvr’u geziyorlar. Bunun ancak Dünyadaki kültürel bir değişimle mümkün olacağını sanıyorum. Türkiye’yi Batı kültürünün şubesi gibi tanıtmaya çalışan Turizm acentalarının bu yönteminin başarısızlığa mahkum olduğunu düşündüm.

   Diğer dikkat çekici bir nokta, Fransızların çok sigara içiyor olmalarıydı. Üstelik bunu çoktan beri unuttuğum bir tarzda, entel tavrıyla yapmaları ilgimi çekti. Buna rağmen sokaklarda bir tane dahi izmarite rastlamadığımı, Paris’den dönünce hatırladım.

    Metroda giderken bir bayan birden şarkı mırıldanmaya başladı. Ben ‘ne kadar neşeli insanlar!’ diye düşünürken, meğer kadının bu şekilde dilendiğini anladım. Şarkı bitince uzattığı bardağa pek cömertçe bahşişler bırakıldığını söyleyemem. Ancak tarzıyla hiç dilenciye benzemiyordu. Bizde eli-ayağı düzgün, çalışabilecek konumda olanlara bu görünümleriyle yardım eden olmaz.

    Metroda bizim kısımda bulunan zenci genç birden şarkı sözleri mırıldanmaya ve elleriyle çeşitli işaretler yapmaya başladı. Şarkıyı sanki yakınındaki bayana söylüyordu. Çünkü elleriyle onu işaret ediyordu. Bayan bir adım uzaklaşmakla yetindi. Kimse delikanlıya birşey söyleme ve rahatsız olduğunu belirtme ihtiyacı hisetmedi. Bu anlattıklarımdan Fransızların medeni durumları hakkında bir kanaat edinmiş olmalısınız. Ancak, ben insanların birbirini rahatsız etmiyor olmalarını tamamnen başka bir şeye bağlamayı uygun gördüm. O kadar serbestler ki, zaten istedikleri herşeyi yapabiliyorlar. Bunu niçin istemeyen birine yapıp başlarını derde soksunlar? Çünkü aradıklarında işkence yapılarak öldürülmeyi kabul eden tiplere bile raslandığını gazetelerden takip ediyoruz. O halde niçin kanun önünde kendini zor durumda bırakacak birşey yapsınlar?

    Eyfel kulesinin eğriliğiyle ilgili şeyler mutlaka benim gibi sizin de kulağınıza gelmiştir. Fransız cinliğiyle ilgi uyandırmak için  çıkarılmış bir efsane mi? diye bakıyordum. Birden Kulenin üzerime doğru geldiğini gördüm. Ne oluyor? demeye kalmadan, kulenin tam dibinden yukarıya doğru bakınca, tepe hizasındaki hareketli bulutların insanı böyle bir yanılgıya düşürdüğünü anladım.

    Fransa da şeytan önemli bir figür olarak çıktı karşıma. Fuar alanında bir firmanın standında yapılan gösteride, şeytanı andırır tuhaf hareketler yapan canlı manken herkesin ilgisini çekti. Tam yolumun üzerindeydi ve önünden geçip geçmemekte tereddüt ettim. Çünkü uzun boyu ve garip şekliyle içime bir ürperti vermişti. Etrafıma baktım, diğer insanlar da aynı şeyi hissetmiş olmalı ki onlar da yollarını değiştirdiler. Hatta bakmaya dahi cesaretsiz görünüyorlardı. Aynı tuhaflığı, caddede dolaşırken alt katta, penceresi açık bir salonda sadece kısa bir an göz göze geldiğim dans hocasının bakışlarında da yakaladım. İçeride kızlı- erkekli bir grup dans öğreniyorlardı. Bu anlık ve çok kısa karşılaşmada yakaldığım şeytani bakış, Avrupa insanın iç dünyasını olduğu gibi yansıtıyor. Heyecan duyacak birşey bulmakta zorlanan insanlar şeytan olmayı deniyor olmamlılar...

   Kapitalizm Dünyadaki herşeyi insan zevkine sunmuş. Bundan tabii ki kadın da payını almış. O da erkek eğelencesinin bir aracına dönüşmüş. Evinden alınmış, pudralanıp güzelleştirilmiş, modayla süslenmiş ve ahlak baskısından da sıyrılarak erkeğe metres yapılmış. Paris sokaklarını dolaşırken bunu hissedebiliyorsunuz. Bizdeki batılılaşma yanlısı kadınlar keşke bunu farkedip, ne kadar yanlış yolda olduklarını anlayabilseler.

    Dikkatimi çeken diğer birşey; insanlar arasında neredeyse cinsiyet ayrımının kalmamasıydı. Okul öğrencileri erkek yada kız olup olmadığı önemsiz şekilde birbiriyle konuşuyorlardı. Kadın, kadın olarak görülmediği bir ortmada daha fazla mutlu hisseder mi kendini?

     Paris’e giderken  George Orwell’in ‘Paris ve Londrada Beş Parasız’ adlı kitabı zihnimde yankılanmış, büyük yazarın karşılaştığı zorlukları düşünmüştüm. Bir daha böyle şeyleri merak etmemeye kendi kendime söz verdim. Yabancı bir ülkede beş parasız kalmak hiç hoş değil çünkü.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 01-06-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
96095070 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net