18-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow HUZUR BOZAN HAYALPEREST ALİ ŞERİATİ
HUZUR BOZAN HAYALPEREST ALİ ŞERİATİ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 14
KötüÇok iyi 
Yazar Metin Önal Mengüşoğlu--Umran Dergisi,Kasım 2012   
05-12-2012
HUZUR BOZAN HAYALPEREST
ALİ ŞERİATİ
Metin Önal Mengüşoğlu
                                               -Umran
Dergisi Kasım 2012-
                                                                                                                                                                                            Bulutun âdeti budur, denizden alır da suyu
                                               Yine denize götürür; yağmur damlası olarak
                                                                                     M. Celalettin RUMİ
İnançları, davası uğruna gerektiğinde kendini bile yakabilen insanlar, öteden beri, sıra dışı bir alaka toplamayı başarmışlardır. Ali Şeriati, bu ve benzeri karakterlerin daha da ötesine taşan bir şahsiyet olarak görünmüştür tarih sahnesinde. Onun Türkiye’de okunmaya başladığı 1980 sonrasında Müslümanlar, düşünce ve yazı hayatında Türkiye soluyla bir yarış içerisine girmiş ve bir hayli de mesafe almışlardı. Artık onların da ütopyaları, hayalleri, idealleri,
hevesleri vardı. Üretilen, keşfedilen, yeniden hatırlanan düşünce ve uygulama modellerinin hemen tamamı, halkın pratikleriyle çatışma içerisindeydi. Yenilikçi ve ıslahatçı her düşünce ve pratik, toplumunkinden çok farklı ve onlarınkine rağmen olgunlaşmıştı. Sözünü ettiğim münevverlerin ömrü ne kadarsa bütün zamanları boyunca, mensubu bulundukları aile, kavim ve dindaşlarıyla uzun soluklu bir ayrışmayı göze almış, göğüslemeye hazırlanmaktaydılar. Nasıl Ali Şeriati kendi toplumunun karanlık alanlarına çaktığı spotlar, projektörlerle onların gözlerini alıyor, ruhlarını huzursuz ediyorsa, benzeri Türkiye’de de gerçekleşiyordu. Sizi rahatsız etmeye geldim, böyle diyerek başlıyordu söze Şeriati ve konuşuyor, konuşuyordu. Türkiye’nin yenilikçi ve ıslahatçı münevverlerinin diliyle örtüşüyordu onun temel söylemi. 

            Ali Şeriati, susmayı zillet bilen ve durmadan konuşan bir adamdı. Bugün elimizde bulunan yüklü miktardaki yazılı külliyat, esasen onun düşüncelerini sesli biçimde dile getirdiği konferans, seminer ve derslerinden mürekkepti. O, dinleyenlerin zihninde yepyeni, görülmemiş şimşekler çaktıran sözler söylüyor, işaret fişekleri fırlatıyordu. Şii İran toplumunda, asırlar boyunca benzeri görülmemiş bir takım iddialarla genç insanların karşısına çıkıyor, onların zaten Safevi diktatörlüğün despotizminden bunalmış kalplerine, ferahlık yayıyordu. Dinleyicileri arasında büyük çoğunlukla genç nesil bulunduğundan, aslında sizi rahatsız etmeye geldim derken, dinleyicilerinden ziyade, egemen sistemin ve dindarlığın köküne dinamit koyuyor ve onları huzursuz ediyordu. Neredeyse mevcut inanış ve uygulamaların tamamına yakınını dogma olarak niteliyor ve hırpalıyordu. Bu söylem, genç nesillerin nice zamanlardan beridir arayıp da bulamadığı bir kurtuluş reçetesi gibi görünüyordu.

            Eğer din, ölümden önce bir işe yaramazsa, ölümden sonra hiçbir işe yaramayacaktır.

            Bütünüyle üzerine ölü toprağı serpilmiş bulunan Müslüman coğrafyanın her haritası bakımından yenilikçi, ıslahatçı görüntülü bu entelektüel enerjiye, yeniliğe açık nesiller elbet bağırlarını açacaklardı. Geleneğin saltanat tahtında oturan ulema ile sistemin sahibi görünümündeki siyaset adamları bakımından da bu söylem, büyük bir tehlikenin habercisiydi. Ancak onlar bakımından da alakanın odaklanması gereken ciddi bir cereyan yaratmıştı çok kısa zaman zarfında. 

            Düşünce ve inanış hürriyetleri, mezhep asabiyeti ve siyasi saltanatlar tarafından asırlardır kısıtlanmış bulunan İran toplumunda, alttan alta oluşan dogma karşıtı düşünce ve inanışlar, sanki Ali Şeriati’yi bekliyorlardı. Gerçi bu toplumda mevcut inanış ve anlayışa aykırı sesler çıkartan, Safevi Şiiliğini hakiki Şiilikten ayırmaya çalışan Kesrevi gibi münferit şahsiyetler çıkmıştı. Hatta Ali Şeriati’nin bizzat babası Muhammed Taki de tıpkı oğlu gibi düşünmekteydi. Nitekim oğlundan önce devlet tarafından sorgulanarak hapse de atılmıştı. Ancak Ali Şeriati babasından daha keskin dilli birisiydi. 

            Kimdi Ali Şeriati? Birikimi neydi? Daha mektepteyken arkadaşları ona bütün öğretmenlerinden daha bilgili ama tüm öğrencilerden tembel sıfatını yakıştırmışlardı. Batıya seyahatinde Alexis Carrel, Massignon, Henri Corbin, Jacques Berque, Sartre, Karl Marx gibi batılıların kimisiyle tanışmış, kimisinin etkisinde kalmış öyle bir İranlıydı ki, kendi ifadesiyle: öyle bir aileden geliyorum ki, eşraftan kimsenin kanını taşımıyor, diyerek temize çıkmaya çalışıyordu. Neden temizlenmekti amacı; geleneğin kabuk bağlamış kiriyle birlikte her türlü siyasal ve mezhepsel baskıdan (mı?) İran toplumuna egemen ve esasen İslâm ile bağdaşması mümkün olmayan bir ruhaniler topluluğu, inananların zihin ve kalplerini bir kumpasa almış durumdaydı. Onların büyük bir kesimi siyasi saltanatı sürdürenlerle hoş geçinmeye bakıyorlardı. Onların büyük bir kısmı gelecekteki İslâm’ın siyasi egemenliğini ancak beklenen Mehdi gelince görebileceklerine inanıyorlardı. Gerçi Şeriati İslâm Devleti yahut siyasal hâkimiyeti doğrudan konuşan bir düşünür değildi. Yönetimlerin değişmesinden önce doğrudan halkın kendini değiştirmesi ve bilinçlendirilmesinin peşindeydi.

            Ali Şeriati evvela bütün gemilerini yakmış birisi sıfatıyla çıkmıştı halkının karşısına; bu sebepten olağanüstü bir alaka ile karşılanmıştı. Şöyle bir duası vardı: Allahım! Beni huzurun ve mutluluğun bayağılığına sürükleme; ruhuma büyük ıstıraplar, yüce tasalar ve muhteşem hayretler bağışla. Lezzetleri hakir kullarına ver; sevgili dertleri ise benim canımın üstüne yığ.

            O nasıl bir duaydı ki hayat serüvenini izlediğiniz vakit, bunun sahiden gerçekleştiğini görmekteydiniz. Pekâlâ, bu İslâm açısından doğru bir temenni miydi? Müslümanlar Allah’tan dünya ve ahret için saadet istemeli değiller miydi? Gelin görün ki Sünni dünyanın da mistik bloku içerisindeki yaygın bir anlayışla örtüşen bu dua, Hz. Ebubekir’e atfedilen şöyle uydurma bir söze dayandırılmaktaydı: Yarabbi! Benim vücudumu büyüt, öyle büyüt ki, cehennemi tamamıyla ben doldurayım. Öteki kullarından hiçbirisi cehenneme girmesin. 

            Meslekten din adamı(!) değildi. Her ne kadar İslâm’da herkes dininin adamıdır denilse de, özellikle Şii dünyada, öteden beri ulemanın öyle bir ağırlığı mevcuttu ki, Hıristiyan ve Musevi ruhbanlarına taş çıkartırdı. Şeriati ancak edebiyat, şiir ve felsefe tahsil etmişti. Bir kere bu eksikliği saltanat sahibi ulema tarafından onu halkın gözünden düşürmeye yeterdi. Lakin ulemanın o güne kadarki tutumu, en çok da siyaset adamlarına yakınlığı, genç insanları canından bezdirmiş ve farklı şeyler söyleyen bu şair ve filozofun ayak izine sürüklemişti.

            Bu şair ve filozof, evet, başka tellerden çalıyordu; son derece iyi bir hatipti. Doğudan batıdan yığınla malzemeyi harmanlayarak konuşmalarını süslüyor ve dinleyenleri neredeyse büyülüyordu. Hele ki Müslümanların mukaddes kitabı olan Kur’an’ı mezarlıklardan şehre getirip (ölülere değil) canlılara okumalıyız dedikçe, yepyeni kapılar pencereler açmaktaydı ahalinin önünde. 

            Hiç durmadan, bıkmadan, usanmadan, yılmadan konuşan bu dinamik adam başka neler söylüyordu: İslâm mistisizmden ayrıdır. Bir mistik “Allah adına” yaşar ve “Allah uğruna” ölür. Fakat Müslüman Allah’a yaklaşmak için savaşır… Bizim gayemiz (mistikler gibi) fena (kaybolmak) değil, aksine “açmak”, çiçeklenmektir. ALLAH’TAN BAŞKA HERKESE ULAŞMAK, ÇOK UZAKTIR. 

            Allah’ı ne metafizik yoluyla ne de göklerde ara; O’nu ancak bu dünya üzerinde arayacaksın.
            Takva sahibi olmak için kendini manastıra kapatan rahip gibi değil, alana etkin bir şekilde girerek, insan sorunlarına tüm ağırlığınla eğilmelisin.
            Allahın elini sıkarak O’nun müttefiki olmalısın!
            İnzivada filozof, şair, zahit, abit yetişir; Müslüman: Hayır!

            Bu ne müthiş, ne işitilmedik bir çağrıydı. Bu çağrıda bilindik anlamda din de vardı, dinsizlik de. Kimdi bu adam; dindar biri mi yoksa dini içinden yıkmaya çalışan dinsiz mi? Hele yeryüzündeki ilk zorbalığın sebebi hususunda söylediklerine bakılınca, sanki Karl Marx konuşuyor sanırdınız. Âdem’in oğulları olarak bilinen Habil ile Kabil’i karşılaştırdığı satırlar şöyleydi: Farklılık onların mesleğindeydi. (sınıf bilinci m.ö.m) Kabil’in bir demet buğday sunması, onun bir çiftçi olduğunu göstermektedir. Habil, insanın varoluşunun tabiata-avcılığa, balıkçılığa ve vahşi hayvanları ehlileştirmeye dayandığı zamanki tarih dönemini temsil eder. Kabil ise üretim kaynaklarının egemen bir sınıfça tekelleştirildiği özel mülkiyet ve tarım dönemini temsil etmektedir.
            Kabil, Habil’den sonra yaşamaya devam ettiğinden, yazık ki bizler de Kabil’in çocukları olmaya mahkûm olduk.
            Her vesileyle Öze Dönüş diye bir değişimden, gelişmeden dem vurup duran Şeriati, gerek yukarıda aktarılan duası ve gerekse de bu ifadeleriyle acaba bizi hangi Öze dönmeye çağırıyordu. Zira burada İlahî Vahyin öğretisiyle hiç de uyuşmayan son derece tehlikeli yabancı yorumlar göze çarpmaktaydı. Evet, elbette ülkedeki Marksistler, yenilikçiler, batıcılar ve mezhep taassubu yüklü dini baskılardan yılmış insanlar, bu yorumları alkışlıyorlardı. Söz konusu yorumların ne kadarı sahih, ne kadarı İlahî Vahye müstenitti; bunu analiz edebilecek yetkin kimseler de yoktu ortalıkta. Öyle bir vasat yaşanmaktaydı ki adeta ne olsa gider’di. Nitekim yeryüzündeki ilk zorbalığı sanki İlahî meşiyyete yükleyen yukarıdaki izahların olumlu bir izahı, İslâm açısından yapılamazdı.

            Şeriati’nin kendi muhitinde Sünni olmakla suçlandığı bilinmektedir. Onun Sünniliğe yaklaştığı zannını besleyenlerin gördükleri neydi diye sorulduğunda, belki Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e sövmediği söylenebilir. Hz. Ayşe hakkındaki kanaatleri de çok olumsuz gözükmez. Ne var ki Peygamber’in halefi kimdi sorusuna Şeriati de tıpkı Safevi Şiileri gibi elbette Hz. Ali’yi göstermekteydi. Ali adlı derleme kitabında Gadir-i Hum diye meşhur olmuş tarihi efsaneye o da sığınır. Peygamberin Hz. Ali’yi kendi yerine halife tayin ettiğini savunur.  Ayrıca İnsan-ı Tamam sıfatını yakıştırarak Hz. Ali’yi o da öteki sahabeden ayırmayı sürdürmekteydi. Beni dine ve şiaya çeken gelenek değil akli-insani gerçeklerdir, derken hangi noktada tenkit ettiği gelenekçilerden ayrılmaktadır; bunu bilmek çok zordur. Daha ilginci onun şu tanımlamalarında yatmaktadır: Şia: ilerici, soyluluk karşıtı, ırksal ve sınıfsal İslâm patentli egemenliklere karşı bir kavramdır. Ne gariptir ki Şia tam da bu tanımlamanın zıddına uygun bir mezhebin adıdır. Hilafet makamını Hz. Ali’nin, ardından da onun sulbünden gelenlerin hakkı olarak gören ve bunu asırlar boyunca savunan kimdir? Burada güdülen soy sop ve ırk davası değil de nedir?
           
           Muhammed Kimdir adlı eserinde Sünni kaynaklara da müracaat etmekten çekinmemiş ve İmam Sadık’a ait güzel bir ifadeyi eserinin başına epigraf olarak yerleştirmiştir:
            “Resulullah(s.a.v.) kul gibi yemek yiyor, oturup kalkıyor ve bir kul olduğunu söylüyordu.” Eserin devamında da Ali İmran Suresindeki ayeti özetliyordu, mealen: “Muhammed nihayet bir elçidir. O ölür yahut öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde geri mi döneceksiniz?”

            Aynı Ali Şeriati hem de aynı eserinde, güya Hz. Ali lehine olacağını düşünerek, maalesef şöyle bir söz sarf etmekten de sakınmamıştır: “Muhammed’in Ali hakkındaki sükûtu, onu tarihte savunmasız yapacaktır.
            Ali adlı eserine daha doğrusu konuşma metinlerinden oluşan kitabına bakıldığında, yine Hz. Ali savunması sadedinde çok daha vahim, gayrı ilmi ve yoğun tarafgirlik, asabiyet ve hissiyat yüklü ifadeler görülmektedir. Kimi zaman efsanevi bir hakikat olarak Ali diyerek kendisi de bir nevi itirafta bulunmaktadır. Yani Hz. Ali’yi sanki bile istiye efsaneleştirmekte bir sakınca görmemektedir. Tercüme hatalarını hesaba katarak şöyle birkaç satır okuyalım:
            Tıpkı efsanevi bir tanrı(Ali) gibi savaşıyor insandaki kahramanlık ihtiyacını gideriyordu.
            Ali örnektir, önder değildir. O yol göstericidir ve imam-ı mübindir.
            O’nun doğum yıldönümünü Ali milletine ve bu on dört asır boyunca adalet ve hakkı aramada Ali’ye sığınan, zulme ve zalim güçlere karşı Ali’nin velayetini kendisine şiar edinip işkence ve kırbaç altındayken “Ali, Ali” diye inleyen tüm nesillere, Ali’ye her zamankinden çok daha fazla muhtaç olan bugünkü nesle ve aynı zamanda şu anda dünyanın dört bucağında hak, adalet ve iman için savaşan insanlara mübarek olmasını temenni ederim.

            Yukarıdaki satırları okuyunca hemen Anadolu coğrafyasının yetiştirdiği ozan, Pir Sultan Abdal hatıra geliyor. Onu aşağıdaki satırları söylemeye cesaretlendiren acaba Şiilerin bu söylemleri miydi diye düşünmeden edemiyorsunuz. Ne diyordu Pir Sultan Abdal:
            Gafil kaldır şu gönlünden gümanı
            Bu mülkün sahibi Ali değil mi?
            Yaratmıştır on sekiz bin âlemi
            Rızıkları veren Ali değil mi?

            Ali Şeriati malumdur ki genç nesillere konuşma ve kitaplarıyla dinamik bir ruh aşılamada büyük mesafe kaydetmiştir. Bunu görmezden gelmek mümkün değildir. Hele ki İnsanın Dört Zindanı gibi orijinal, sosyolojik ve psikolojik etkisi yüksek eserleri ve mesela Hac adlı muhteşem çalışmasıyla, gerçek bir uyarıcı önder ve mümin olarak çıkar karşımıza. Lakin hemen arkasından bahsettiği zindana sanki bizzat kendisini kapatmaktan da geri durmaz. Dikkatle izleyen insanları bu hal şaşırtmaz da ne yapar? Çoğu kere devrim ile tarih ve kültürü kıyaslayarak, devrim lehinde adımlar atar. Tarih ve kültürün yarattığı körlük ve sağırlıklara dikkat çeker. Ama aynı çukura kendisini de attığından acaba habersiz midir? Ali ve Ebuzer’i her vesileyle tarih ve kültür üstü, neredeyse insanüstü olarak vasıflandırır. Ali adlı konuşmalar kitabından bir alıntı daha yapalım:
            “Kur’an’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da yine biziz” ayeti ile Allah, Peygamber’in risaletini, ekolünü, Kur’an’ın ve Ali’nin mensup olduğu hak yolu korumayı garanti etmiştir.

            Evet, Anne Baba Biz Suçluyuz diyerek anne ve babalardan tevarüs eden çok katı ve koyu tarafgirliği kınarken ise sanki karşımızda başka bir Ali Şeriati bulunmaktadır. Peygambere atfedilen mevzu bir hadis söylenmektedir; insanların said veya şaki olacağı, daha anne karnındayken belirlenir denilmektedir. Ali Şeriati, ataların bu telakkisini eleştirir. Ana rahmine bağlı olan dünya görüşüne asla itibar etmez. Hatta daha da ileri giderek der ki: Diyorsun ki: imamlar masum ve metafizik kişilerdir. Allah’a bunlarla tevessül edelim… Adalet, özgürlük, insanlık ne olacak… Ben bu Ali’yi kendime önder kabul edemem. Ben nesnel ve insanların toprağından olan, benim gibi insan olan birinin önderliğini isterim. Lahuti biri, insanın işine gelmez. Düşmanını bir bakışla hamam böceğine çeviren, bir gecede yedi yerde birden misafir olan birine uyamam.

            Onu okuyunca burada söylediklerinin ne kadar isabetli olduğunu görmemek, kabul etmemek mümkün gözükmez. Ancak okumayı sürdürdüğünüzde karşınıza birden tam bu eleştirdiği anne babası çıkar. Toplumunu sosyolojik ve itikadi yönden böyle sağlam analiz eden adam gider, bu sefer yerine sanki bambaşka birisi gelir yerleşir. Vahdet-i vücut telakkisi hastalıktır diyen kendisidir. Ama Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Zeynep’in masumiyetini, bu ailenin imamet hakkını, hem de ehli beytin ahrette şefaat edeceğini delilsiz, dayanaksız bir şekilde, üstelik geleneksel Safevi Şiiliğine uyarak savunan da kendisidir. Şii olmadığım iftiradır diyerek mezhebiyle her zaman iftihar eden Şeriati, Ebuzer katili Osman nefretiyle yaşadım demekten de hiç çekinmez. Yani bütün ömrünü böyle bir nefretle kapatan bir insanın, nasıl hala büyük düşünür kaldığına veya sayıldığına şaşar kalırsınız.
            Yaşadığı dönemin İran’ında İslâm adına konuşulan ve yaşanılanlar arasında Şeriati, bütün bahsi edilen çelişkilerine rağmen, yine de en sıhhatli ve isabetli iddiaların sahibi olarak gözükmektedir. Azami bir hüsnü zan besleyerek bütün bu tarafgir görüşlerini, Safevi Şiasını kısmen yumuşatmak ve vasata çekmek maksadıyla yaptı diyebiliriz. Böyle aşırı bir iyimserliği hak edecek gayret ve samimiyeti mevcuttur. Gönül bunu her vakit yapmak istiyor, lakin gelin görün ki kimi yazdıklarını okudukça, kalp bir türlü onu makul ve maruf bulamıyor.
            Ömrünün son demlerinde yurt dışından çocuklarına yazdığı mektuplarda muhtemelen daha da romantikleşen şair ve hatibimiz, Arap ve Türkleri kastederek, onlara anlatmalı ki İranlılar tarihin efendileri, başı dik aktörleriydi; Kureyş halifesinin uşağı olan vahşi Türkler, gibi ifadeler kullanmaktan çekinmemektedir. Oğluna tavsiyesi Daima Müslüman ve İranlı kal. Şiilik vazgeçilmez mezhep, beklenen Mehdi ise sonsuz bir iman ilkesidir. 

            Hayatının büyük bir bölümünde zuhurata tabi olarak sesli düşünen Şeriati, belki de bu sebepten ötürü, büyük çelişkiler içerisinde bir haleti ruhiye sahibidir. Ali Rahnema onu şöyle anlatıyor: Şeraiti’nin haleti ruhiyesi med-cezir gibi iyimser direniş daveti ile kötümser güçsüzlük, boyun eğme duyguları arasında gider gelir.

            Gün gelir tam bir put kırıcı olarak çıkar karşımıza. Sevinirsiniz işte bir muvahhit, hanif insan diye. Gün gelir Allahperest Marksist olur. Karl Marks’ın o meşhur Din afyondur sözünü şerh ederken uyuşturucu anlamında değil, ağrı dindirici anlamında bir afyon olduğu sonucuna varır. Bunu da kendi toplumundaki her şey Allah’tan, hikmetinden sual olunmaz, kadere iman, hayır ve şer Allah’tan gibi itikatların ağrısını gideren bir ecza olarak görür. Ali alkolünü içmediği, Fatıma hummasına düşmediği, Zeynep hülyasını seçmediği, Hasan ile Hüseyin üzerinden Osman’a kefen biçmediği, Ebuzer ile kendinden geçmediği zaman, cins ve mümtaz bir sosyolog, düşünür, filozof, şair ve hatiptir. “Nasıl” diye sorup “niçin” diye sormayan gelenekçileri kınarken “Hayır”ı “evet”inden fazla olan dine yazıklar olsun diyen, biz doğulular tümden geçmişe taparız diye ekleyen de kendisidir. Madem böyledir, peki hangi hakla aradan geçen bin beş yüz seneye rağmen, hala o dönemlerin siyasal hadiseleri üzerinden itikat ve eylem belirlemeler; bu hangi akla hizmettir? 

            Devrimci, yenilikçi ve ıslahatçı görünümüne rağmen onun şuur altını besleyen ana kaynak, yine ve hala maalesef bir çeşit tarafgirlik yani Şia ve imamet mitolojisi idi. Onun derslerini dinleyenlerin altlarındaki sandalyeyi unutacak kadar kendilerinden geçtiğini söylüyorlar. Sistemle savaşan, iflah olmaz, yılmaz bir asiydi o. Bazen sosyalist, bazen laik, bazen demokrat, bazen liberal, bazen ispritizmacı, bazen ruh çağıran, hatta bazen reankarnasyonu, Ayn’ül Kudat Hemedani’nin ruhunun kendinde yeniden hayat bulduğunu savunan ve her zaman Müslüman bir karakteri vardır. Türbelere gidip ağlayanlarla alay eder ama kendisi iyi bir medyumdur. Yahut böyle görünmekten zevk almaktadır.

            Ulema despotizminin toplumun zihninde dogmalar yarattığını tespit ederek onları dinin düzenbaz muhafızları olarak suçlar. Hakiki din ona göre topluma dair bir ideoloji ve sosyo ekonomik anlayış getirmeliydi. Oysa şimdiki sahte din ayin ve merasimlere boğulmuştur. Ali Rahnema gibi ona Bir İslâm Ütopyacısı mı demeli yoksa büyük çelişkilerin büyük adamı mı? Ali Rahnema’ya göre o birinci sınıf bir eklektik’tir. Yine onun tanımıyla Şeriati Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist, Mazdeki, Sufi, Sapkın, Marksist, Varoluşçu, Hümanist, Şüpheci, Milliyetçi, Enternasyonalist’tir. Sanki Muhammed İkbal’i incelediği Biz Ve İkbal adlı eserinde, karşımızda mezhepler üstü, taassubun her türlüsünü yenmiş bir adam vardır. Şöyle söyler: Peygamberin muhiti köşeye çekilmiş abitler değil, mücahitlerdi. Şimdiki zahit ve mutasavvıfların çoğu Eflatun, Hıristiyanlık, ruhbanlık, Hind-Çin irfanından etkilenmişlerdir.
            Eğer toplumumuzun alın yazısını ağartmak istiyorsak, bu ümmeti uyandırmak ve ölmüş cesedine ruh vermelidir. İslâm’ı içine sokulan hurafelerden, yanlış inanç ve gerici öğelerden arındırmalıdır. Hz. Ali’nin dediği gibi “dine kürkü ters giydirmişler, İslâm’ın düşmanlarla cihat ilkesini, Budist ve Hıristiyanların nefisle cihadına döndürmüşler.”

            Dikkat edilirse yukarıdaki satırlar tasavvuf çevrelerinin pek sevdiği ve kimi âlimlerce uydurma olduğu söylenen, küçük cihattan büyük cihada döndük, ifadesi taşıyan bir hadise dokundurmaktadır. Bunu da Hz. Ali’ye atfetmektedir. Elbet gelenekçi çevreleri hayli rahatsız edecek bir çıkıştır bu.
            İnsanın en büyük özelliği kendisinden “haberdar” olmasıdır diyen Ali Şeriati, acaba kendisinden ne ölçüde “haberdar” birisidir? Yeniden soracak olursak; kimdir o? Bu geniş hayalci zihnin sahibi, nihayet iflah olmaz bir çay ve sigara tiryakisidir. Öyle ki alışkanlıklarını kendini öldüresiye sürdürmekte ve bir türlü terk edememektedir. Elbette kendisine yaşatılan işkenceli hapishane hayatının, bu tutumundaki rolü, ihmal edilemeyecek ölçüde büyüktür. 

            İslâmşinasi (İslâmoloji) dediği cereyanın kurucu ideologu Ali Şeriati, bu oluşumda kâfirlerin bile bir yeri var demekteydi. Tiyatrocu, hiciv erbabı, şair, hatip, filozof, ressam, gazeteci, öğretmen, enternasyonalist, materyalist, idealist, ispiritizmacı, modernist; bir insan nasıl bunların hepsi olabiliyor ve fakat hala Müslüman kalabiliyordu? Oluyordu işte. Bütün kusur ve eksiklere rağmen, yalnızca İran Şiileri değil, bütün dünya Müslümanları onun şahadeti sonrasında kendisine rahmet okumuşlardı. Hiç kimse yukarıda sayılan sıfatlardan Müslümanlık hariç, hiç birisini ona tek başına yakıştıramazdı. Çünkü o, her seferinde zuhurata tabi kalarak sesli düşünüyor, insanları da düşünmeye davet ediyordu. Düşünen insanın ise düşünme esnasında mümin veya kâfirliği konuşulamaz; bu ancak neticede, düşüncenin vardığı menzilde ortaya çıkacak olan bir kimliktir.
            Ömrünün son demlerinde sigarayı alabildiğine çoğaltmıştı. Etrafında kendisini sevenler ve ailesi sigarayı bırakmasını, sıhhatinin bozulduğunu söyleyip duruyorlardı. Onun cevabı tek ve netti: Sigara içmeyi değil, kibrit kullanmayı bıraktım. Çünkü artık ağzında hiç sigara eksik olmuyor bir bitenin yerine yenisini o bitenin ateşiyle yakıp avunmaya çalışıyordu.
            En başa dönerek şunları rahatlıkla söyleyebiliriz, Ali Şeriati’nin eserleri Türkiye’de çevrilip yayınlanmaya başladığı tarihlerde, yani seksenli yıllarda, bir muvahhid damar çoktan kendine alan açmaya başlamıştı. Yani yeni nesillerin bilmediği, bilemeyeceği bir husus var ki Ali Şeriati’nin söylemi, en azından Türkiye’nin her bölgesi bakımından bir ilk oluşturmuyordu. Ancak onun yenilikçi ve ıslahatçı fikirleri, Türkiye’nin tevhid çizgisindeki Müslümanlarıyla elbette paralellik arzetti. Hayra alamet sayılması gereken bu benzerlik, yine Şeriati’ye ait çelişkilerle bazen gürültüye gitmiyor değildi. Biz Müslümanların, ortaya konulan söz ve yazılar üzerinden, doğrular Allah’a, yanlışlar bize aittir şeklinde bir örfümüz mevcuttur. Hepimizin kusurları vardır, olabilir diyerek, sözün sonunda bu sesli düşünen, sadık, samimi ve cins düşünüre Allah’tan rahmet diliyoruz.

ALİ ŞERİATİ YAZISINDA
YARARLANILAN KAYNAKLAR
1.      Ali Şeriati Üzerine (Bir Oturum) Mehmet Çağlar; İbrahim Kozak; Mustafa Tahir. Bir Yayıncılık, Eylül 1984 İstanbul.
2.      Hacc; Düşünce Yayınları, Türkçesi: Fatih Selim. Mayıs 1980 İstanbul.
3.      Medeniyet ve Modernizm; Düşünce yayınları, Türkçesi: Fatih Selim; Abdurrahman Arslan, Aralık 1980, İstanbul.
4.      Öze Dönüş, Şafak Yayınları, Çeviri: Kerim Güney, Mayıs 1985, İstanbul.
5.      Biz ve İkbal, Burhan Yayınları, Türkçesi: Ergin Kılıçtutan, Mayıs 1984, İstanbul.
6.      Yarının Tarihine Bakış, Akabe Yayınları, Çeviren: Orhan Bekin, Eylül 1987, İstanbul.
7.      Anne Baba Biz Suçluyuz, Seçkin Yayıncılık, Tercüme: Kerim Güney, Ağustos 1987, İstanbul.
8.      Sanat, Şura Yayınları, Çevirenler: Ejder Okumuş; Şamil Öcal; Said Okumuş, 1997, İstanbul.
9.      Papa ve Marks Olmasaydı, Aylık Dergi Yayınları, Çevirenler: Ali İskender; Sabahattin Yakın, Nisan 1983, Ankara.
10.    Kevir, Fecr Yayınları, Türkçesi: Muhammed Nayif Şayir, 2. Basım Haziran 1998, Ankara.
11.   Muhammed Kimdir, Fecr Yayınları, Çeviren: Ali Seyidoğlu, 1988, Ankara.
12.   Ali Şeriati, Ali Rahnema, Kapı Yayınları, Çeviren: Zehra Savan, Haziran 2006, İstanbul.
13.   İnsan, Fecr Yayınları, Tercüme: Dr. Şamil Öcal, Nisan 2008, Ankara.
14.   Aşina Yüzlerle, Fecr yayınları, Tercüme: Davut Duman, Kasım 2007, Ankara.
15.   Ali, Fecr Yayınları, Tercüme: Alptekin Dursunoğlu, Kasım 2008, Ankara.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 05-12-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82150275 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net