25-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
DARALAN MEKÂNLAR ve ERİYEN BİLİNÇ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 19
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
11-05-2006
ImageZaman ve mekân mukayyet varlıkların ana var oluş unsurlarıdır. Zaman ve hareket unsurunu ayrı tuttuğunuzda tek başına mekân kavramının anlamı kalmaz. Mekânlar içlerinde, üzerlerinde süren yaşamlarla mahiyet kazanır. Yani mekânlar ayrıntılı anlamıyla düşünsel, kültürel, ekonomik, psikolojik, dinsel hâsılı tüm yönleriyle yaşamsal alanlardır. Kültürel çeşitlilikler büyük ölçüde mekânsal ilişkilerle oluşur. Genellikle mimarlık kavramı olarak bilinmesine karşın fizik’ten coğrafyaya, sanata, antropolojiden tarihe, siyasete, edebiyata kadar farklı disiplinlerin ilgi alanı içindedir.(1) Bir coğrafyacı için farklı lokasyonlardır,(2) bir romancı için kahramanın dünyasını, beşeri ilişkilerini belirleyen önemli bir unsur. Bizde Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ında yoğun bir mekân betimlemesi söz konusudur mesela. Kafka’nın Şato romanında insan mekân ilişkisi daha az yoğun değildir.(3) Ama mekân; hacim yaratma, çevre düzenleme gibi amacıyla dolaysız olarak mimarinin konusudur öncelikle.  
İnsan gerçeğiyle örtüşmeyen yavan anlamıyla mekânı, ‘barınma ihtiyacını karşılayan yerler’ olarak tek boyutlu işlevselliğe indirgemek doğru bir yaklaşım değildir. Böyle bir algı kısır yaşam ve insan anlayışının yansımasıdır. Bu anlayış var oluş amacını, derinliğini; düşünsel, kültürel, estetik değerini gereği gibi, gereği kadar önemsemeyen mekanik anlayıştır. Fonksiyonellik dar ve sınırlı ihtiyacı karşılayan önemsiz bir öğe değildir, yaşamı tüm niceliği ve niteliğiyle karşılamayı amaçlamalıdır. Dört duvar bir tavanla mekân kurulmaz. Yaşam ve insanla köklü, sarıcı ilişkileri, etkileşimleri sebebiyle mekân sanılandan çok önemli bir kavramdır. Her kültürün, her uygarlığın özgün mekân tasavvurları olmuşsa, özgü(n) yaşam ve insan tasavvurları sebebiyledir. İnsanı ait olduğu mekândan, mekânı içinde yaşayan insandan ayrı düşünmenin imkânı yoktur.  


Endüstri devrimiyle birlikte gelişen anlayışa göre, insan üretime katıldığı ölçüde değer kazanır ve tükettiği ölçüde yaşamının kalitesi artar. Daha çok tüketmek için daha çok üreten kitlenin dinlenme, eğlenme, alışveriş ihtiyaçlarını karşılayan yerlere mekân denir. Sanayi devriminin başladığı yıllarda başta Londra olmak üzere birçok Avrupa kentlerinde fabrikalarda çalıştırılmak üzere çok sayıda işçiye ihtiyaç duyulmuştu. Feodalitenin geride bırakıldığı o dönemlerde milyonlarca toprak emekçileri kendilerini işsiz, evsiz, barksız, dilenmekten başka çaresi olmayan sefil kişiler olarak sokaklarda buldular. Bir yandan şehirler üretim ve ticaret faaliyetleri itibariyle yeni cazibe merkezleri olurken diğer yanda sosyal çöküntü yaşanıyordu. İşte tam bu sırada biyolojik anlamda yaşamlarını sürdürmekten başka hiç bir düşüncesi olmayan, o kaotik yapısal dönüşüm içinde olmasına da imkân bulunmayan dilenciler, fabrikaların emekçi ordusunu oluşturdu.(4) Bu yeni kitle için hızla dört duvar bir çatı denebilecek sıralı, çok katlı konutlar inşa edildi. Sanayi kapitalizminin ilk evresi denilebilecek bu süreçte piyasanın artan talebini karşılamak için günde 14-16 saat çalışmak zorunda bırakılan işçiler konutlarını ancak uyuyarak dinlenme ihtiyacı için kullanmak zorundaydı. Yani o konutlarda (daha doğrusu deliklerde) insanın kültürel, ruhsal yaşamını karşılayacak bir mekân anlayışına hiç mi hiç gerek duyulmamıştı. Sadece barınak olarak düşünülmüştü. Aradan yüzyıldan fazla zaman geçmesine karşın şehirlerimizin modern ışıltılarla makyajlandığını, özde ise pek değişikliğin olmadığı söylenebilir. İçerdiği anlam itibariyle mekân çok daha farklı, çok daha fazla gerçekliklere denk düşer. Değil mi ki insanın sadece barınma gibi maddi gereksinimlerinden çok manevi yaşantısı vardır. Bir mekânın insana uygunluğu, insana göreliği; başta maneviyat olmak üzere tüm bireysel, toplumsal öz yapıya ifade imkânı vermesiyledir. Önemsiz gibi gözüken tezyini motiflerden, sert, yumuşak ya da keskin hatlara, aydınlatmadan kullanılan malzemelere kadar mekânın tüm dokusunda insandan bir çizgi bir ifade vardır. Adeta geçmişten yansıyan sessiz musikide hatıralar gizlidir. Sütunlarda, kavislerde belki renk renk motiflerde düşler akar. Veya ajurlu pencere vitraylarından süzülen renkli ışıkları içeriyi düşselleştirmekle kalmaz gündelik hayatın  lekelediği ruhumuza zamanların derin ışık çağıltısını boşaltır. Huzur bulursunuz.  

‘Mekânet’ kelimesi ağırbaşlılık, serin kanlılık, sükûnet anlamlarına gelir. İnsan ve sükûnet!..Öz gerçekliğiyle çatışma halindeki insan nasıl sakin, huzurlu olacak? O zaman sükûnet bulacağı bir yer bulmalı kendine. Orada benliğiyle arasındaki mesafe ortadan kalkmalı veya olabildiğince kısalmalı. Bedeni başka yerde ruhu başka yerde dolanmamalı ki sükûn bulsun. O nedenle yerleşme faaliyetine iskan demişizdir. İskân mahallinde yapılan evlere mesken deriz. Hepsi de aynı kökten türerler. Meskende oturanlar oranın sakinleridir. Ne kadar sarıcı, ifade gücü zengin bir kelime: Sakin.. Biz bu kelimeyi daha çok bir aidiyet ifadesi olarak şehirlileri tanımlamak için kullanırız. O insanlar evlerinde ruhlarıyla bedenleriyle birlikte otururlar. Şehirleri onların ruhlarını bir yere bedenlerini başka yere savurup atmaz. Geçtikleri her sokakta kendileri olarak geçerler. Ne demek bu? Yani gittikleri her yere kendilerini de götürürler. Düşleri, ruhları, gülüşleri, hüzünleri geride, kendilerinden çok uzakta kalmaz. gerçekten sakindirler. Oraya ait olmaları şehri oluşturan kültür iklimine, yaşama biçimine ait olmaları demektir. Bilinirler. Oturuşmuş kişilikleri vardır. O yere aittirler. Mekân ‘yer’ olarak da kullanılsa, kültür ve yaşam özellikleri asal unsurlar olarak yine öne çıkar. Şimdilerde iskân mahallerine ‘yerleşke’ diyorlar. İster ‘yerli’, ister ‘yerleşik’ kelimeleri incelensin burada yer ile irtibatın sadece fizyolojik bağları karşılamadığı görülecektir. Burada ‘kişilik’, ‘kimlik’, ‘kültür’ ve ‘yaşam’ gibi esaslı aidiyetler belirleyicidir. Bir yerli olmak oranın yaşam algısını, değerlerini, kültürünü benimsemektir.  

Aslı Arapça isim olan mekân kelimesi köken olarak ‘kevn’den gelir. (Kuvvetli bir ihtimalle Arapçaya da  İbranice dilini de etkileyen Aramice’den geçmiş olabilir. Tevrat’tın oluş ve yaradılışı konu eden ‘Tekvin’ bölümü isim olarak aynı yani ‘k-v-n’/ ‘kevn’ kökünden türemiş olmalıdır.) Bilineceği üzre kevn ‘yer, yeryüzü, küre’ anlamları yanında ‘olma, var olma, varlık, vücut’ anlamlarına gelir, tüm cismani ve ruhani alanı kapsar. Kur’an’ın varlık ve kainatla ilgili ayetleri ‘kevni ayetler’ diye tabir edilir. (5)Fiil şekliyle (kâna) kullanımı olmak, husule gelmek anlamını verir. ‘kâin’, mevcut olan, bulunan, var olan, varlık anlamını karşılar. ‘kevn’den türetilen ‘kâinat’ tüm var olanlar (var edilmişler), yine aynı kökten türeyen ‘kevniyat’ ise evrenbilimi kozmozu ifade eder.(6) Burada düz, nesnel yaklaşımın çok ötesinde bir anlam söz konusudur. Yere, kevne yani mekâna bağlı her türlü hareket ve oluş,  aynı kökten türeyen kelimelerle de ifade edilir. Mesela ‘mukâvinat’ bir maddenin oluşması anlamındadır. Farklı versiyonları daha aydınlatıcı düşüncelerin önünü açabilir. ‘Mekâne’, ‘durum, şan, mevkii, tesir’ anlamlarında kullanılır. Aynı kökten başka bir versiyon olarak ‘Mekene’, ‘imkân vermek’ anlamını içerir. Yine Türkçe’de ‘olabilme, olabilirlik’ anlamıyla çokça kullandığımız ‘imkân’ve buna bağlı olarak ‘mümkün’, ‘temkin’, ‘mekin’ ve türevleri kelimeler hep ‘Mekân’dan türerler.(7) ‘Olabilme, olabilirlik, iyi şart, elverişli vasat’ anlamlarında sıkça kullanılan imkân kelimesinin mekânla akrabalığı kavramın genişliğini anlamaya yeter. Olma koşullarının azlığı, çokluğu ölçüsünde varlığın imkânları azalır ya da çoğalır. Elbette tek başına imkân, mekân koşuluna bağlı değildir. Ancak diğer koşullar tamam olsa bile mekândan yana yoksunluk, imkânsızlık demektir. Mekânı olmayanın imkânı yetersizdir. ‘Dünyada mekân ahirette iman’ darb-ı meseline bu kritikle de bakmalıdır. Görünürde yaşam alanı kısılmasına rağmen ne yapıp edip imkân bulan, imkân çoğaltanlar kendilerine gerçek iç mekânlar kurmuş olanlardır. Madem mekân kavramının oluşla, doğallıkla varoluşla birebir ilişkisi var, öyleyse bizi mutlu edecek, sükûna erdirecek gerçek mekânlar önce içimizde kurulanlardır. O yüzden içlerinde darlık olanların dışlarında bulacakları bir genişlik yoktur. Olanca genişliğiyle yeryüzü daralmıştır onlar için. İçi geniş olanları sıkacak fazlaca bir darlığın da olmadığı gibi. Bir mekânı anlamlı kılan da çoğu zaman, belki bütünüyle iç bakış, iç yaşantıdır. Dış mekânlar iç mekânlara uygun olmalıdır. Mekân yaratma sanatçıları olarak mimarlar insanın iç mimarisine önem verdikleri takdirde başarılı olurlar. Şimdilerde iç mekân, iç mimari denildiğinde; yitirdiğimiz kentin yitirdiğimiz sokaklarında, yitirmek üzere olduğumuz evlerimizin kalan son öznel, son özgürlük alanlarını çeşitli ödeme kolaylıkları sunarak, yeni tasarım eşyaların tahakkümüyle daraltmayı anlıyorlar. Yoksa iç mekânlarımızı da mı yitirmek üzereyiz? İç mekân!.. Çehov’un ‘Bahis’ öyküsünde 15 yıl bir odada gönüllü olarak tutuklu kalan idealist genç avukatın orada kendisi için muazzam, dünyalar kadar geniş iç mekânlar kurduğunu, yine orada herkesten daha özgür yaşadığını bilenler bu konuya da farklı derinlikle ve ayrıca eğilmek gerektiğini de bilirler. Biz şimdilik mekânın ilk aşamada sanılandan daha içerikli semantiğiyle insanın tüm iç ve dış evrenini ifade ettiğini söylemekle yetinelim. Doğallıkla daha kapsamlı mekân semantiği yapmak gerektiğini de.    

Mekândan, zamandan münezzeh olan ancak Allah’tır. Âlemde her varlık zamana da mekâna da bağlı, bağımlıdır. Demek oluyor ki mekân bizim en hayati varoluş boyutumuzdur. Hem fıtri hem kültürel mahiyetimiz yaşadığımız mekâna göre biçimlenir. Yani mekânın dünyamızı değiştiren özelliği vardır. Dünya kavramını sadece bizi çevreleyen nesnel görüngüler, eşyalar toplamı olarak düşünmemek gerekir. Rabbimizin bahşettiği her hususiyet ve yetenek bizim dünyamızı anlamlı kılar. İnsani etki, etkinlik ve donanımlarımızla dünyamız daralır, genişler; zenginleşir ya da yoksullaşır. Belki bu kavramlar da içeriği itibariyle görelidir. Bu noktada zaman rölativizminden söz edildiği gibi mekân rölativizminden de söz edilmektedir. Kuantum fiziğinden, mimariye, coğrafyaya kadar geniş mi geniş bir konunun içinde olduğumuzu anlarız. Sözümüzün başında belirttiğimiz gibi iki en önemli varoluş dinamiğinden biri mekândır. Dinamik kelimesini ‘mekan/ik’ düşünce ve disiplini hatırımda tutarak kullandım. ‘Dünya fani’ derken acaba görerek, dokunarak algıladıklarımızın rölatif olduklarını da mı söylemiş oluyoruz kültürel şuur altımızda? Bu pencereden bakarak bir iç mekândan söz etme gereğini düşünüyorum. Genişlikleri, darlıkları, kasvetleri, rahatlığı, sıkıcılığı veya coşkusu, derinliğiyle tüm dış mekânlar sanki önce içimizde oluşuyor. İç mekânımıza uygun ve uyumlu dış mekânlar ararız. Bulunduğumuz mekânlar içimize ters düşmüyorsa orada sükûnet, rahatlık, huzur buluruz. İçimizin aydınlığına ya da karanlığına uygun dış mekânlar ararız.  

Hakikat sonsuzluktur. Sonsuzluk sınırsızlığı gerektirir. Cennet sonsuzluk, sınırsızlık mekânı olarak selametin yurdudur. Ruhumuza sonsuzluktan üflenmiştir. Hayatiyetimizi, canlılığımızı, yaşamımızı, insan değerimizi o sonsuz üfleyişten almışızdır. Ayrıca yaradılış formasyonunun tamamlanması sürecinde insana o sınırsızlık, o sonsuzluk yaşatılmıştır. O nedenle içimizde hep bir cennet düşü, cennet özlemi taşırız. Bu konuya dair muhtelif tartışmalara girmeyeceğim. Ancak klasik yorumların çerçevesini şimdilik zorlamadan ilk insan olarak Âdem cennette yaratılmış olsa bile onun yeryüzünde bir halife olarak halk edildiği ayetle sabittir.(8) Ancak gerçek anlamda kul olmanın karşılığı, bir yönüyle amaç ve varılacak son menzil olarak cennet insana tattırılmış, arzusu ruhunun genetiğine fıtrat olarak yerleştirilerek yeryüzüne indirilmiştir. İşte asıl mesele burada ve bundan sonra başlamaktadır. Sınırsızlıktan gelen ve sonsuz ruhtan nefes taşıyan insan var olma serüvenini bu sınırlı ve sonlu mekânda sürdürmek durumundadır. İçinde taşıdığı sonsuz varoluş coşkusu bu dünyada hissedilen darlığın, daralmanın da kaynağıdır bir bakıma. Onu çevreleyen sarmalayan realiteler ağı içinde hakikatini, mutluluğunu aramakta kendini sürgünde gibi, düşüşte gibi hissetmektedir.(9)

Yeryüzü bize mekân kılınmıştır. Doğrusu cennetten indirilmiş, ebedi yurdun hazzını tatmış Âdemoğlu için dünya, yitik ülkesini çağrıştıran nimetlerden yoksun değildir. Ayrıca maddi ve ruhi varlığımız ona göre düzenlenmiş olduğundan hem intikal ve intibakımız zor olmamakta hem de paradoksal eğilimle dünyayı amaç edinme biçimiyle tezahür eden bir yanılsama içine girebilmekteyiz. Kim bilir belki de materyalist sapmanın duyuş, düşünüş derinliğinde fiilen koptuğumuz yitik cenneti hiç olmazsa burada bulma, kurma isteği yatmaktadır. Biraz da bu arzuyla dünyayı biçimlendirme, yeniden imar ve inşa faaliyetine girmişizdir. Bir bütünlük içinde yaratılan dünya insan ihtiyaçlarına tümüyle uygundu. Yaşamak için gerekli tüm donanımlar bize ve her şeye verilmişti. Yitik cennet arzusunun burada gerçekleştirilmesi yönündeki çabalar çevreye göre biçimlenmek yerine, çevreyi bize göre biçimlendirme sürecini başlatmış olmalı. 

İnsanın mekânla ilişkisi, mekân bilinci ve bilgisi en ayrıntılı anlamda yeryüzüyle ilişkisiyle başlar. Yeryüzü bizim geniş mekânımızdır.  

Mekân nedir? Mekân varlığımızı sürdürdüğümüz alandır. Varlığa, varlığımıza yüklediğimiz anlam mekânlarımızın mimari şemalarını etkilemiştir, etkilemektedir. Mekân yaşam alanımızdır. Yaşam soyut zenginlikleriyle zamana ve harekete tekabül ediyorsa eğer; varlığımızın etkilediği, varlığımızı etkileyen tüm bu boyutlar birbirine bağımlıdır. Yani bir anlamda yeni mekânlar yeni zamanlar demektir. Farklı zamanlar farklı mekânlar demektir. Algıların gücü, çeşitliliği, değişkenliği ölçüsünde zaman da mekân da farklılaşırlar. Sadece değişmez değiştirirler de. Beşeri tepkilerimizden kimlik karakterimize kadar mekânla çok boyutlu ve derin ilişkiler içindeyizdir. Bulunduğumuz yere aidiyet kesbeder ya da kendi tasavvurumuzu, ruhumuzu katarız. Bu kendimize katma ve kendimizi katma süreciyle oluşan tarihsel, kültürel ilişki biçimi varoluşsal bağdaşlığa dönüşür. Ülke, ulus, vatan, kültür gibi ortak genel kavramları bir değer olarak mekândan ayrı düşünemez, kendimizi onlarsız ifade edemeyiz artık. Kültür tüm çeşitliliğiyle mekânla kurduğumuz ilişkiler sonucu ortaya çıkar; sonra tasarı, tasavvur, kullanım, anlayış, işlevsellik gibi en önemli yaşamsal gerekliliklerle tekrar mekâna yönelir; bu gerekliliklerle mekânını arar, geliştirir, kurar ve orada yaşar. Yeryüzü kültürel açılımı bilgi ve bilinç düzeyinde sağlamaya harikulade uygun yaratılmıştır. Bütün bir âlem ve hususen insana mekân olmaklığı itibariyle yeryüzü bilinçle donatılmıştır.  

Allah El Akıl’dır. Mutlak âlimdir. Bütün bir varoluş âlemi mukayyet akılla nasiplenmiştir. ‘Eşya tüm evreni kuşatan mutlak akılla yaratılmıştır.’(10) İnsanın dışında diğer varlıklara verilmiş akıl tanzim edilmiş, işlevi formatlanmış akıldır. (11)  İnsan aklı kendine verilmiş geniş iradi alan içinde özgür olmakla farklıdır. O farklılık yeryüzünde bir halife oluşunun icabıdır. Diğer varlıklar kendileri için tayin edilene şaşmaz ölçüde uyarlarken sadece insan kendi marifetiyle sınırları aşabilmekte, anlamakta, öğrenmekte, bilgi ve teknoloji geliştirmekte, çevresine egemen olabilmektedir. Yeryüzü insana bu imkânı ve hareket genişliğini verecek yapıdadır. İnsanın dünyayla ilişkisi onun yabancılığını artırsa da sonuçta kültürel bir ilişkidir. İnsan ve dünya arasında kesintisiz bir bilinç akışı vardır. (12)Varlık ve bilinç. Yeryüzü ve bilinç!.. İşte muazzam bir konunun daha kapısı aralandı. Şimdilik bu kapıyı ihmal etmek zorundayız. Müstakil olarak değil, çerçeveyi insan- mekân ilişkisiyle daraltarak bilinci konu edeceğim. Yeryüzünü insan var oluşunun en geniş doğal mekânı olarak ele aldığımı yineleme gereği duymuyorum. İç dünyamızda uyandırdıkları duygularla tüm fenomenlerden, insan tasarımı her türlü mimariye, küçücük bir odaya kadar her mekânda bilinç de vardır ruh da. Mekânlar biraz da o bilinç ve ruhla var olurlar, yaşarlar. Daha çok da o bilinç nesiller boyu süren aktarımlarla yaşatılır. O duygular aidiyetimizin önemli parçası olur. Şöyle de söylenebilir: İnsan toplulukları din, varlık ve yaşama dair algılarını evlerinden, sokaklarına, şehirlerine, mabetlerine kadar mücessem hale getirerek kalıcı kılarlar.  

Allah’ın yarattığı hiçbir şey amaçsız, bilinçsiz olamaz. Anlam varlığın hakikatidir. Hakikate uzak veya yakın olsun bilinç, kevni ayetlerle devamlı desteklenerek yenilenmektedir. Yenilenerek desteklenir de denilebilir. Bilincin iletişim ve edinim yönü insandan doğaya doğru mudur yoksa doğadan insana doğru mu? Kimi varoluşçulara göre bilinci doğaya insan kazandırmıştır. Marksistler evrimsel süreç içinde bilincin doğadan alınarak diyalektik işleyişle çoğalttığı savını ileri sürerler.(13) Hangisi doğru? Yoksa ikisi de bir doğrunun değişik taraflarını mı ifade ediyor? Bir yönüyle belki evet. Ama iki yarım doğrunun toplamı bir tam doğru etmez. Doğru kendine özgüdür. Doğru olan, Elhamdülillahirabbilâlemin’dir. Tüm yaratılmışlar dünyasını eğiten, onlara öğreten Allah’a en yüce en yüksek övgülerle. İşte gerçek hakikat budur. Yani bilincin ve bilmenin kaynağı Rabbimiz’dir. Kur’an’da sadece insanın değil yeryüzünde tüm varlıkların kevni ayetlerle bilgilendirildikleri, eğitildikleri ifade edilmektedir. Yeryüzü bilinçlidir derken bunu kastediyorum. Kendiliğinden bilinç (sevk-i tabii). Üstün melekelerle yaratılan insan bilinçli varlık olarak kulluğunu sürdürürken yaşamı için gerekli tüm kolaylıkları yeryüzü mekânında bulur. Yeter ki varlıkla arasında ünsiyetini korusun. Hakikatle, veya hiç olmazsa ontolojik gerçeklikleriyle irtibatını sağlayan kanalları tıkamasın. Yani yeryüzünü biçimlendirirken oranı, ölçüyü, maksadı fıtri ihtiyaç ve gereklilik çerçevesinde yapsın. Değilse yapıcı olmaktan çok yıkıcı, düzenleyici olmaktan çok ifsat edici, bozguncu olacaktır. Doğrusu onun tabiatında bu eğilim de yok değildir. Modern uygarlık adına bugün yaşanılan salgın dehşet ve trajediler bu ayetin tecellisi, insan ruhunun negatif mahiyetinin tezahürüdür.  

İnsan doğayla barışık olduğu zaman benliğiyle uyumlu, yaşamı kolaylaştıran kültür ve uygarlıklar kurdu. Doğa insana kendi sırlarını, bilgilerini cömertçe açıyordu. İnsan doğanın diline, tarzına yabancı değildi. Doğa insana bilmediğini öğretiyor, insan da fark ediyor, anlıyor, uyguluyordu. Adeta keşfedilecek olanları hazır, hazırlanmış olarak önünde buluyor; kendini, kendiliğinden bir kültürlenmenin içinde buluyordu. İnsan doğanın neresindeydi? Dışında mı, karşısında mı? Hayır, bir kopuşu gerektiren böyle bir ayrılık söz konusu olamazdı. Bilakis yaşamın anlam bütünlüğünü sağlayan üstün vasıflarıyla  doğanın tam içindeydi. Var olmuşların süsü, efendisi, merkeziydi. Hakikatten kopuşla başlayan derin unutuşlar ve derin unutuşlarla hakikati yitirmeye başlaması onu küstah, şımarık bir varlık yapmaya yetti. Hakikatin sırrını sapkın emel ve yöntemleriyle çözme çabası hakikatten çözülmeyi başlattı. Ölçme, değerlendirme düzeneği bozuldu. Asil konumunu ontolojik, epistemolojik sapmayla yitirmek yani yabancılaşmak pahasına yeryüzüne egemen olmaya yöneldi. Zamana, mekâna ve tüm yaşama egemen olmak! Makul ve kabul edilebilir sınırları çoktan aşmış bu çıkış değişik form ya da modlarda, gizli ya da açık tanrılık iddiasının ifadesiydi. Kopuş ve savaş başlamıştı. Olanca zenginliğiyle yeryüzü fetholunacaktı. Yeryüzü insanın hayallerini, aşkını, bilgisini, yaşamını tehdit eden düşman mıydı? Papalagi vahiyden ve doğadan kopmuş tatmin olmaz, doyumsuz varlığıyla bunu ne yazık ki böyle algıladı. Güney Denizinde Samoa Adaları’nın yerlileri dilinde ‘göğü delen adam’ demek olan Papalagi’yi tekrar hatırlatacağım. Papalagi, olanca genişliğine rağmen yeryüzünü daraltan modern insanın havada uçma, göğü delme öyküsü. Göz ardı edilmeyecek bir şey var; modern insan yapay dünyasını doğayı ve doğallığını yitirerek kurdu. Şimdi iki çıkmaz, iki çaresizlikle karşı karşıya kaldı, kalabilir. Birincisi yeryüzü bizi bilgilendirmede önceki gibi açık ve cömert değil. Birbirimizi karşılıklı besleyen bilgi ve bilinç akışı durdu. Yaptığımız sert, acımasız müdahaleler ölçüsünde sert ve acımasız karşılıklar alıyoruz. İkincisi yeryüzü tüm masumluğu, güzelliğiyle bize açılsa bile dilini, tarzını anlayacak yetenek ve melekemizi yitirdik. Sağlıklı iletişim kurmanın zorunlu şartı olması gereken yaratılış saflığımız bulandı. Diyalektik realite gereği olan bu sonuçta şaşılacak bir durum yoktur. Yani olmaması gereken olmuş değil. Kültür, kültürlü varlık olarak insan biraz da bu zaviyeden incelenmeli. Hangisi kültür, insanın çevresiyle dostane ve barışık ilişkiler bütünü mü yoksa doğaya egemen olma sapmasıyla çevremize, kendimize ve hakikate yabancılaşma süreci mi? Sırf Allah’ı ve ilahi olanı kabul etmeme özkörlüğü ve materyalizm şeytanlığı adına cenneti yeryüzünde kurma ütopyasıyla yeryüzünü cehenneme çevirdik. Kalan son akıl ve bilinç kırıntısıyla bile her geçen gün hiçbir şeyin eski güzelliğinde olmadığını görüp duruyoruz. Artık kültür kültürsüzleşmenin karşılığıdır. En insani zamanlarımızı yaşadığımız yeryüzü mekânından; o mekânla, o mekânda kurduğumuz bilinç ve ruh bağından, bağlamından uzaklaştık. Biz kültürlü insanlar akvaryumdaki balıklar, kafesteki kuşlar gibi yapay mekânlarımızdan çıkınca yaşamımızı idame ettirecek yetenekten bile  maalesef yoksunuz. Bir yönüyle ne kadar yoksunsanız o kadar kültürlüsünüz. Ah biz kültürlü insanlar!.. Apolitika ismli anarşist grubun çıkardı bir dergide okumuştum; hatırladığım kadarıyla ABD.’de hatırı sayılır toplumsal mevkileri, statüleri de olan anarşist bir sivil toplum örgütü üyeleri şimdiye kadar yaptıkları etkinliğin zihinsel fanteziden öte gitmediği özeleştirisinden sonra bir aylığına olsun doğaya çıkmaya karar verirler. Ancak yanlarına bıçak balta gibi kabul edilebilir aletler dışında bir şey almayacaklardır. El değmemiş dağların ve ormanların en elverişli yerine bırakırlar kendilerini. Bu kamp aynı zamanda ilk insanın yaşama biçimi ve zorluğunu bire bir yaşayarak tespit etmeyi amaçlamaktadır. Nasıl avlanmalı, hayvanlar nasıl evcilleştirilmeli, tarım nasıl yapılmalı, sel ve rüzgârlardan, yırtıcı hayvanlardan nasıl korunmalıdır? İçlerinde bazılarının doğa bilimci oldukları, yine fantezi de olsa bu yaşama zengin bir bilgi birikimi avantajıyla girdikleri unutulmamalıdır. Uzatmayayım. Ancak bir  hafta dayanabilirler. Nerdeyse öleceklerdir. Sözünü ettiğim yazıyı kaleme alan yazar sonuç olarak yukarıda yoğunlaştığımız konuya dikkat çekerek şöyle diyordu. ‘Doğa sırrını açmada bize ketum davranıyordu. Bizse doğadan hiç mi hiç bilgi edinemedik. İlk insanların hayal edemeyeceğimiz kadar akıllı, zeki, yetenekli olduklarını anladım.’  

Huzuru nesnel dünyanın sınırlı imkân ve ölçekleri içinde bulmaya razı olduktan sonradır ki insan tüm amaç ve tasarılarını dünyada gerçekleştirme çabasına girdi. Çünkü onun için başka dünya yoktu. Ruhuna giydirilmiş en dar elbisenin yani teninin isteklerini tini umursamaz şekilde yerine getirmekte kural tanımadı. Tenini tatmin etmek, yaşamdan tensel hazlar almak varlığının asıl amacı oldu. Çoğu müptezel, kaba, bayağı zevkler olan sınırlamalar içinde özgürleşmesine izin ve imkân tanımayan ruhunun anlam ateşi ise çoktan sönmüştü. Ruhu buz aklı zindan içinde, iç dünyası daraldıkça daralmıştı. İçinde yeni bir varoluşu büyütecek boşluk bile kalmamıştı. Koyu karanlıkların söküp aldığı boşluk içine ölümcül çöküntülerle hiçliği yıkmıştı. Şimdi karşı konulmaz hiçliğinin yıkılmaz sandığı tahtında sözde tanrılığının keyfini sürüyor. Özel varlığını, özgün varlığını yonta yonta iç evrenini küçülttü, yok etti. Bu iç dünyasında kendini küçülten yontmalardan, yok etmelerden dışında devasa şehirler kurdu. Özgürlükten kaçışına uygun en geniş dış mekânlardı kentler. Şu çelişkiye bakın ki olanca genişliklerine rağmen sıkıştırılmış dar(gın) mekânları, dar(gın) zamanlarıyla her geçen gün huzurun daha kaybolduğu yerleşim yerleri oldu kentler. İçi darlık dışı zorluk içinde. Kentler modern insanın aceleciliğini, telaşını, tatmin olmaz hırsını, doyumsuz ihtiraslarını, akıl almaz temposunu somut yaşam biçimine dönüştürdüler. Niçin bu panik? Sanki birden bire beklenmedik bir şey olacak. Dünya yıkılacak, zaman sonlanacak. Yine de ruhlarda yılan gibi kıvranan, kıvrandıran sonsuzluk duygusuyla bir yudum olsun kaygısız yaşamak, bir nefes olsun rahat soluklanmak uğruna bütün bir ömür koşmaya koşullanıyoruz. İnsanlar durmaksızın, anlamsızca koşuyor. Bütün ömürlerini küçücük, daracık, sıkıntılı, gürültülü, doğal olarak zevksiz kapalı mekânlarda geçiriyorlar.Aklı duman gönlü ziyan içinde. Eşler, babalar, anneler, çocuklar bir arada olmanın sıcak coşkusunu pek tadamadan, yıllar yılı ayrı kalarak ömürlerini tüketiyorlar. Niçin mi? Çünkü üretim aksamamalı, dış satım oranında artış olmalı hazinede döviz rezervleri pozitif seyretmeli, Beyaz eşya taksitleri rahat ödenmeli, vs. Buna medeniyet diyorlar. Papalagi tuhaf adam doğrusu, böyle düşünür. Bir kez olsun mehtaplı bir gecede aşk ve şiirle dolu olarak gökyüzü sükûnetinde yıldızlarla dans eden ay’ın efsunlu güzelliğini uzun uzun seyretmenin tadına varamadan göçüp gitmiş kim bilir kaç mazlum var şu dünyada. ‘Mazlum’ dedim kendiliğinden, kabulümdür. Ayı, yıldızları, güneşi adeta yer kürenin sonsuz uzamda ilave unsurları olarak değil de kartpostalları süsleyici, renklendirici figür olarak görmüş bilmiş kim bilir kaç zavallı var. Şimdide ‘zavallı’ dedim, o da kabulüm. Bu kentlerin ruhu yok ve bu kentler ruhu öldürüyor. Kentler sabahlara uyanmıyor da sanki sabahlara patlıyorlar. Birden bire insanlar yataklarından sokaklara, işyerlerine varmak için saatte bilmem kaç yüz kilometre hızla uçan metrolara, trenlere, deniz otobüslerine patlıyorlar. Misket bombası gibi bir anda tüm kente dağılan insanlar ışık hızıyla akan yaşamla yarışıyorlar. Yaşam mermi hızında. Şehir rotatif gibi çalışıyor. Zamanın makası daralıyor. Hayatımızda dakikalar bile çok önemli olmaya başladı. Hatta saniyeler. Bize ait zamanlarımız yok. İçimizi, aşkımızı, acımızı, amacımızı düşündüğümüz zamanımız kalmadı. Hayır, kendimize zamanımız yok. Tüm zamanlarımız ve tüm varlığımız ruhumuzu eze eze inşa ettiğimiz kentlerimize, o kentlerimizin handiyse insani olan ne varsa silen süpüren işleyişine feda olsun!. Aslına bakılırsa tüm yeryüzünü fethedelim derken; şimdi, ne kendimize ait zamanımızın, ne kendimize ait mekânımızın olduğu katı gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Bu geri dönüşsüz gerçeğin tam ortasındayız. Özetle; zamansız mekânlar, mekânsız zamanlar yaşıyoruz. Daha doğrusu zamansızlığı, mekânsızlığı yaşıyoruz. Bunun bir adım sonrası kıyamet mi yoksa? İnsan kıyametine ne çok meraklıymış meğer. Şeytanı bile kıskandıracak kurgularla hayatını zehir etti. Kentler zamanın mekânsızlığında, mekânın zamansızlığında yoğunlaştırılmış hercümercin, imparatorluk kurmuş hiçliğin cinnet alanlarıdır artık. Sessizlik, sonsuzluk, sükûnet insana korku verir olmuştur. Kendi payıma yaşadığım kentin, Ankara’nın 10-15 kilometre dışında her yönden alabildiğine uzun, alabildiğine uzak sessizlik, tenhalık başlamaktadır. Kent birdenbire başlamakta, bıçakla kesilircesine ansızın bitmektedir. Kaos, bunalım, gürültü, psişik sıkıntılar gibi sorunlarla birlikte yükselen yoğun dikey yapılanma yerine, doğadan kopmadan daha rahat, problemsiz, daha insani yatay planlamaya gidilemez miydi? Allah’ın arzı geniş değil mi? Allah’ın geniş olan arzını daraltmayı marifet sanmışızdır. Şimdi o arza çıkmak ürkütüyorsa bizi bu zamansızlık özlemiyledir, mekânsızlık özlemiyle. Artık daracık iç gerçekliği, daracık iç mekânıyla insan geniş dış mekânlarda huzur bulamaz oldu. Yaşadığım kent nihayetinde 4 milyon civarında nüfusa sahip, devasa megapollere göre neredeyse köy sayılır. Bir de nüfusu 30 milyonu bulduğu söylenen Tokyo’yu, 20 milyon nüfusuyla Meksiko City’yi, Bombay’ı, New York gibi kentlerin yoğun kalabalığını düşünün.  
 

Trajik bir şekilde zaman ve mekân boyutunu yitirmiş insanın yine de ruhu sancımakta feci şekilde varoluş ya da yok oluş acısı çekmektedir. Varoluş ve yok oluş anlamsal zıtlıklarına rağmen bu kadar birbirine yakın, hatta aynı alanda olmuşlar mıydı? Kim bilir belki de bu durum yeryüzü serüvenimizde zaman, mekân ve hareketle oluşan çemberde başlangıç noktasına mesafenin az kalması sebebiyledir. Sonsuz varlığımızın ve anlamın dairesel döngüsü tamamlanmak üzere midir? Çünkü kendi yok oluşumuzu anlamakla varlık bilincimiz artmakta, varoluşumuzu yeniden düşündüğümüzde yok oluşla kuşatıldığımızı anlamak durumunda kalacağız. Başarır, Kent’i cin şeytan işi sarmaşığa benzetir bir öyküsünde. ‘Tarihi tekerrürden ibaret kılan tuhaf bir yan vardır kentte ve onu önemsizleştiren. Kent cinler, periler işi. Burada yaşayanlara geceleri yalnızlık çekmediğini düşünmek için yanındakinin horlaması yeterlidir. Yüksekten korkanlar kendilerini elma ağacına asarlar, diğerleri kulelerle ve gökdeşenlerle hallederler intiharlarını…Şeytan ki kentin kontudur, kayıtsız şartsız…Yaşarlar ardıardına, yan yana, dibdibe. Baş başa başlanan her şey başa baş bitirilir. Rekabet önde gider. Aşk da sonunda bir rekabete dönüşüverir burada...Bir sarmaşıktır kent, karmakarışıktır.’(14) Şehir, hatta kent olmaktan çoktan çıkmış megapoller ruhunu kemirerek, sömürerek beslendiği insan varlığını bitirme noktasına gelmiştir. İnsan kendinden geçmişçesine keyifli savrulmalar, heyulalar içinde nasıl bir doğa, nasıl bir yaşam, nasıl bir ruh yitirdiğinin ayrımında bile olamamaktadır. Ruhu ufuksuzluğa mahkum eden beton kutular içinde yaşadığı sürece varlıkla arasında bilinç akışı kurmak zor gözükmektedir. Yaşamdan kopuk yapay ve sanal bir yaşama, bilinçten kopuk yapay ve sanal bir bilince bağımlılık onun adeta kaderi olmuştur.  

Fıtratımızdaki cevheri fark etmeye dönük her bir çaba taktir edilmelidir. Modern sekülarist insan yeni uygarlığını kurarken oluşan yeni insan tipi ve yaşamının başka nazarlarca nasıl algılandığı merakını gidermek için, el değmemiş uzak yerlerin insanlarını Batı’nın sanayi kentlerine getirerek onların gözüyle kendini yansıtmayı denedi. Başka, ve hususen de ilkel insanın gözünde modern insan, modern yaşam biçimi nasıl görünüyordu? Güney Denizi Adalarından birinde kabile reisi olan Tuiavii’ nin konuşmaları ilginçtir. Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta göğün git git büyüyen yarılması, yırtılması gibi algıladılar. Daha sonra içinden beyaz adamın çıkıp geldiği bir delik. Onların dilinde ‘Papalagi’ denildiğinde ‘Göğü delen adam’ anlamında ‘yabancı ya da beyaz adam’ anlaşılır. Hatırlatacağımı söylediğim konuşmalardan konumuzla ilgili gördüğüm kimi ifadeleri buraya almak istiyorum: ‘Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı. Çok zaman birbirlerinin adlarını bile bilmezler. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce selâmlaşırlar, ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sanır. Ama Papalagi, bu taş kutuları sever ve artık zararlarını ayrımsamaz. Papalagi zaman zaman, kendi deyimiyle, özel kutusunu terk edip başka bir kutuya gider. Burası iş yeridir. Burada karısı ve çocukları olmaksızın rahatça çalışır… gerçek bir gökyüzü mavisi bulmak çok zordur. Çünkü bir kulübenin en azından bir tane, çoğunlukla da daha fazla bacası vardır. Bunlar havaya Savaii’deki volkan patlaması gibi duman ve kül savururlar. Kimi yarıklarda korkunç bir kargaşa hüküm sürer, insanlar buralarda ağır bir balçık gibi akarlar. Bunlar caddelerdir. Gürültü dehşet vericidir. Tabii sen de başkalarıyla anlaşabilmek için bu gürültüyü delip geçsin diye avaz avaz bağırırsın. Genel bir uğultudur duyulan. İşte bütün bunların hepsi; yani kalabalık taş kutular, taş yarıklar.. gürültü, kargaşa; ağaçtan, gökyüzünün mavisinden, temiz havadan, bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlardan kaplı yerler Papalagi’nin “ kent” adını verdiği şeydir. Ömründe hiçbir ağaç, tek bir ırmak ve gökyüzünü görmemiş ve de Büyük Ruh’la yüz yüze gelmemiş insanların yaşadığı, ama yine de gurur duydukları yaratıları. Acaba Papalagi, yarattığı bu taşla övünüyor mu? Bilmem. O, kendine özgü fikirleri olan bir yaratıktır… Ama biz güneşin ve ışığın özgür çocukları, Büyük Ruh’a sadık kalmalı, böyle taşlarla onun kalbini kırmamalıyız. Yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanlar bu taştan yarıklar arasından güneşten, ışıktan ve yerden yoksun kalarak mutlu olabilirler...’(15)

Modern adam çıkarcı bakışını, bir başkası ve öteki üzerinden yansıtıp kimileyin bir fanteziye çoğu zaman ülke ve insanları iliklerine kadar sömürme programının parçasına dönüşen sosyolojiden antropolojiye bir dizi araştırma sonucunda yitirdiğini bulabildi mi? Asla bulamadı, bu yolda ve bu gidişle bulacağa da benzemiyor. Ruhlarının, gittikçe koyulaşan karanlığın kancasında asılı kaldığını fark edenlere gelince, onlar da Forster’e göre diğerlerinden farklı olarak kimi gerçeklerin bilincine varmış olarak ölürler. O’nun ‘Makinanın Sonu’ kimilerince kurgusal fantastik gibi değerlendirilse de hem savaş yıllarının baskıcı, insafsız rejimi, hem de o rejim özelinde yansıtılan global üretim ilişkileriyle biçimlenen yeni hayat realitelerle birebir örtüşmekle kalmayan, alttan alta bilinci ayağa kaldırmayı deneyen bir öyküdür. Bu öyküde doğanın, yeryüzünün, yüz yüze ilişki ve etkileşimlerin yok olduğu ortamda, yerin altına çekilmiş ve bir makine düzenine bağımlı kılınmış bir toplum ve yaşam biçimi anlatılır. Her şeye kadir olduğu düşünülen genel kapsamlı bir makine insanların gereksinim saydığı her şeyi sağlamaktadır…Bu ortama uygun olarak geliştirilen felsefe, yaşamaya değil, yaşam ve evren üzerine uzaktan fikir edinmeye dayanır.Bu ortama uymayan bir genç adam, yer yüzüne çıkar, yeri ve göğü geçmişteki ataları gibi kendi gözleriyle görür, yeryüzünde ve makinenin dışında yaşayan insanların bulunduğunu anlar. Başından geçenleri annesine anlatır. Zamanla makinenin hizmetleri aksar, giderek bozulur, durur kalır. Bütün insanlar yeraltının karanlığında kimsesiz, güçsüz, yardımsız olarak ve dehşet içinde ölüme giderler. Yer altı tünellerinin havasız karanlığında ve cesetler arasında bir kere daha buluşan genç ve annesi, insan benliğine uygun bir yaşam biçiminin nasıl olması gerektiğinin bilincine varmış olarak ölürler.(16) Demek ki biraz olsun düşlerimizde özgürlüğü tadarak ölme hakkımızı kimse elimizden alamıyor. Eugene Zamiatin ‘Biz’ yapıtında beyin ameliyatı yapılarak istenilen formata sokulmuş insanların durumu daha içler acısıdır. Orada kendi ölümünü seçecek iradeyi bile ortaya koyamazsın. Bu son cümle beni başka muazzam bir konuya doğru itiyor. O salınım zihnimizin bir köşesinde sürebilir. Ben zaten yeterince genişleyen şu anki çerçevem dışına daha fazla gidemem, gitmemeliyim. 

Bir çok düşünce adamı gibi, getirdiği felsefi açılımlarla da ilgi odağı olan mimar  Berman’a göre modernizmin temelinde silinip gitme, sürekli değişme, hızla anlamsızlaşma, sürekli devrim gibi kavramlar bulunur. Dönemin ortaya koyduğu bu kavramlar aslında toplumda yoğun bir yıkıcılığın temelini oluşturmaktadır. Bu yaklaşımın, bilinçli olarak mekân ve insan arasındaki etkileşimi kapsamaya yönelen bir eğilim olduğu da söylenebilir.(17)  

Tüm çabam(ız) varoluşumuzu öz cevherimize en uygun şekilde zengin ve donanımlı kılmaya dönüktür. Mekân bireysel, toplumsal gerçekliğimizin en somut, en vazgeçilmez unsurudur. Düşsel, düşünsel, kültürel, sosyal olsun bütün realitemizle mekânları etkiler, aynı tonda etkileniriz. Sonuçta bir mekân içine doğar, bir mekânda var oluruz. İçimizde kurduğumuz mekânlar bile dış mekânlarımızın değişik bir oluşumudur. Ben bu oluşuma bilinç ve bilinç çevresinde çift yönlü etkileşime işaret etmekle yetindim. İçimizden, evimizden başlayarak şehirlere doğru gittikçe açılan, açıklayan; büyüyen ve büyüten tüm mekân örgüsünü, örgütlenmesini her açıdan düşünmek, yeni duyarlıklar geliştirmek gerekmektedir.

Her kültür, her uygarlık kendi mekân tasavvurunu yaşama katan, yaşama katılan örnekler ve kendine özgü üslûpla net olarak ortaya koymalıdır.

Bir bitirişin yeni başlangıcıyla…  

_________________________

       

  1. -Bu konuyu ‘doğa’ başlığı altında genel ilkeler çerçevesinde anlayan ve açıklamaya çalışan filozof Milet’li Thales’tir. (İ.Ö.VII-VI. yy.) Ardından Herakleitos, Parmenides, Anaxagoras’tan günümüze doğru Newton’a, Leibniz’e, Kant’a kadar hemen her düşünür, bilim adamı, sanatçı bu konuda görüş sahibidir. Geniş ve toplu bilgi için bkz. Doç. Dr. Yalçın Koç, Determinizm ve Mekân, s. 1-16, Boğaziçi Üni. yay. İst.1984.
  2. -Geniş anlamda mekânın coğrafik açılımıyla ilgili etütler için bkz. Prof. Dr. Erol Tümertekin- Prof. Dr. Nazmiye Özgüç, Beşeri Coğrafya –insan, kültür, mekân- Çantay Kitabevi yay. İst.2002.
  3. -Gürkan Tümer, İnsan-Mekân İlişkisi ve Kafka, Sanat-Koop. yay. 1984.
(4) -bkz. Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, s.81, çev. Murat Belge, İletişim yay. İst. 2003.

(5) -Yusuf Şevki Yavuz, Abdurrahman Çetin, TDV. İslâm Ansiklopedisi, C.4, ‘Ayet’ maddesi, Bakara: 63,64, En’am: 59,95-99, Rad: 2-4, Nur: 43-46. ile bazı örnekleri verilebilecek yaklaşık 300 civarındaki beyyine de esasen kevniyata işaret eden lafzi veya diğer tabirle kavli ya da kelâmi ayetlerdir. İşaret, delil, delâlet anlamında her an kâinatta müşahede edilen her şey ve onların oluşumlarını, seyirlerini, devinimlerini ‘kevni ayet’ bağlamında anlamalıdır.

(6) –Mevlüt Sarı, El mevarid- Arapça Türkçe Lügat- Bahar Yay İst.1980., Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ank.1962.

(7) –MehmetMaksudoğlu, Arapça Türkçe Sözlük, (ilgili maddeler) ifav yay. İst., D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Gerçek Hayat Dergisi armağanı.

(8) -Bakara 30: ‘Hani Rabbin Meleklere, ‘Muhakkak Ben yer yüzünde bir halife var edeceğim’ demişti.’)

(9) -Sezai Karakoç, Yitik Cennet, s. 7-26, Diriliş yay. 7.bas. İst. 2001.

(10) -Abbas Mahmut El Akkad, Kur’an Felsefesi, Çev. Ahmet Demirci, s.34, Nur yay. Ank.

(11) -Bal arısına bal yapmanın vahyedildiğine dair ayet bu konuda en iyi örneklerden biridir; En Nahl: 68,69. Geniş bilgi için; Prof. Dr İsmail Cerrahoğlu Tefsir Usûlü, s.38, Elif Ofset, Ank.1979.

(12) -İnsanın kevni ayetleri gözleyerek bilinçlenme faaliyeti için bkz. Elmalı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.5, s. 117,118, Azim yay, İst.

(13) -Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, çev. Cevat Çapan, s.14-49, Kuzey yay. Ank.1985.

(14) -Başar Başarır, ‘Bir Sarmaşıktır Kent’, Kent Kitabı, s.9, Armoni yay. İst.1992.

(15) -Erich Scheurmann, Göğü Delen Adam, s. 27- 34, Ayrıntı yay. İst. 2000.

(16) -E.M.Forster, ‘Makinanın Sonu, Nail Bezel, Yeryüzü Cennetinin Sonu, -Ters Ütopyalar-, s. 65-94., Say yay. İst. 1984.

(17) -Nur Ayalp, ‘Rekreasyon Alanındaki Değişimler ve Çağdaş Sosyal Mekânlardaki Sonuçları’,s. 114, der. Ayşe Müge Bozdayı, Çağdaş Kent Yaşamında Mekân Sorunları, Hacettepe Üni. yay. Ankara-2005. 

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 54 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60267459 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net