15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow İktibas-SORUŞTURMA
İktibas-SORUŞTURMA PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Metin ÖNAL Mengüşoglu-İktibas   
09-06-2012
SORULAR
                                          İKTİBAS  -  Metin ÖNAL Mengüşoğlu
1.Müslümanlar olarak günlük hayatımızı nasıl buluyorsunuz? Söylemlerimizle yaşam biçimimiz uyuşmakta mıdır
2.Gerçek İslam’ın Peygamber (a.s) zamanında yaşandığını, o dönemin bir ‘asr-ı saadet’ olduğunu, sahabe neslinin bir daha tekerrür etmesinin mümkün olmayacağını düşünür müsünüz? 
3.Müslümanlar fert, aile ve ümmet olarak pratik hayatta imrenilecek bir İslamî örneklik gösteremiyorlarsa, bunda ne gibi geçerli mazeretleri bulunmaktadır?
4.Günümüzde, “aradığım işte budur!” dedirtecek bir Müslüman yaşantısı oluşturabilmek için neler önerirsiniz?

GÜNLÜK HAYATLARIYLA MÜSLÜMANLAR

                                                         Metin Önal Mengüşoğlu*

1. Evvela bu sualdeki “biz” üslubuna takıldığımı açıkça ifade etmeliyim. Neden göz göre göre böyle bir olumsuzluğun hem öznesi hem de nesnesi olayım ki? Böyle birisi hiç değilim, ömrüm boyunca da olmadım. Kaldı ki kendimde böyle bir noksanlık hissettiğim vakit de bunu Hıristiyanlar gibi birileri karşısında itiraf etmek yerine çözümünü arar, kendi içimde pişmanlığını yaşar ve nihayet fiili tövbe ile sonuçlandırmayı isterim. O halde kendimi dışarıda bırakarak hatta çoğu kir ve pastan tenzih tutarak düşünmek/konuşmak durumundayım. Çünkü ben sıradan insanların hizasında durduğumu düşünmüyorum. Kitle içerisinde şahsiyetini yitirmiş kimliksizlerden de değilim. İyi kötü, doğru yanlış, kendisi için hür iradesiyle bir yol ve yordam seçmişim ben. Yaratılış itibariyle biricikliğimin idrakindeyim. Kimseye benzemek gibi bir hevesim yoktur. Taklitçiliği ise asla benimsememişimdir. Hatta Müslümanlara taklit kelimesini lügatlerinden atmayı tavsiye ederim. Kendim olarak yaşarım. Günahım da sevabım da bana aittir. Kalabalıklar içerisinde kendini kaybedenlerden yahut yalnızca kalabalıklar arasındayken bir kimlik, kişilik gösterebilenlerden, sesini onların sesine katarak kullananlardan uzak dururum. Tek başınayken de düşünmesini, konuşmasını, üretmesini, yaratmasını bilenlerin arasında bulunmaktır emelim. Övünmek gibi olsun ben hanif, muvahhit bir müminim.

Söylemlerimle yaşam biçimim arasında küçük aksaklıklar dışında çatışma, tearuz yoktur.

Siz, eğer, aralarında yaşadığımız toplumu Müslümanlar olarak niteliyor ve onlar hakkında bana sual tevcih ediyorsanız, bu akrabalarım için kendimi anlatırken söylediklerimi pek geçerli görmüyorum. Çünkü ülkemde kendini İslâm’a nispet eden kitlelerin gündelik hayatları İslâm’ın ana kaynağı ve biricik örnekliğiyle karşılaştırıldığında büyük kopukluklar, aykırılıklar göstermektedir. Toplumun dindar kesimi maalesef ferdî bir Müslümanlık biçimini yaşamaktadır. Sosyal, siyasal ve ahlakî boyutu ortadan kaldırılmış ve adeta manevi bir cihazlanmaya döndürülmüş bu tür bir dindarlığın tezahürü elbette büyük çelişkiler arz edecektir. Dindarlık insanların yalnızca dilinde bir pelesenk, Allah’a karşı kulluk işi ise bazı ritüellerin formlarını ezbere tekrarlamaktan ibarettir. Pratikte ibadet şuurundan kopmuş ve alışkanlığa dönüşmüş bu tekrarların inanç boyutu ise İlahi Vahyin öğretisindeki “iman” kavramı ile alakasını çoktan kesmiş, taklide boğulmuş sığ bir itikattan ibarettir. İstisnalar elbette mevcuttur lakin biz umumi manada böyle bir manzara karşısındayız diye düşünüyorum.

Söylemleriyle yaşam biçimi niçin uyuşmaz bir insanın? Eğer onların akaid kitaplarına “taklidi iman caizdir” diye yazıp ezberletirseniz, Allah’ın her birisini özene bezene biricik yarattığı bu mahlûku “insan” olmaktan çıkartırsınız. Ortada insan yoksa şuur da yok demektir. Öyleyse şuursuz davranışlar üreten birisinin söylemi nedir ki eylemi ne olsun?

Bu kitlelerin amentülerine dokunup, oradaki kader paradoksunu İlahi Vahyin öğretisine göre çözmedikçe, kişi eylemlerinin kaynağı hususundaki hürriyetlerinin boyutunu onlara anlatmadıkça yahut despotik ve tek tipçi fıkhın cenderesinden onların zihnini kurtarmadıkça ne sahih iman ne de salih amel bekleyebilirsiniz. Ortada bir itikat ve kimi dindarâne eylemler vardır ancak bunlar Allah nazarında, İlahi Vahyin öğretisi karşısında neredeyse mutlak butlanla batıl hurafe ve eylemlerdir maalesef. Kişinin eylem hürriyeti, onu fiillerinin yaratıcısı yapacak ölçüde geniştir aslında. Değil mi ki biz insan davranışlarını ahlak adlı bir kavramla karşılıyoruz. Bu kelimenin h a l e k a kökünden yani bir tür yaratma anlamından türediğini asla unutmamalıdır. Kişi fiillerinin yaratıcısıdır dediğinizde, insanlar Türkçedeki yaratma kelimesinin darlığından ötürü, meseleyi hemen Allah’ın yaratmasıyla karıştırmaktadırlar. Oysa Allah’ın hiç yoktan yaratıcı yönüyle, insana bahşettiği bir keramet olan, bir modelden fiillerini yaratma yetisi arasındaki farkı anlamaya çalışmalıdır. Allah’ın yoktan yaratmasıyla insanın yaratıcılığını mukayese etmek bile gülünçtür. Ayrıca insan davranışları için ahlak kelimesini kullanırken zaten zımnen yaratma demiş olmuyor muyuz? Yani ahlakı kelime anlamı itibariyle Türkçeye çevirdiğimizde ne ile karşılayacağız?

Söylem ve eylem birliğini sağlamanın birinci yol ve yordamı bence ahlakı doğru anlamaktan, her müminin kendi davranışlarını yaratmada hür olduğunu amentüsüne yerleştirmekten geçtiğini, bu yapılmazsa, kargaşanın ve çatışmanın süreceğini düşünüyorum.


2. “Asr-ı Saadet” ifadesi çoğumuzun ağız alışkanlığı olarak kullandığımız, doğrusu üzerinde çok da fazla düşünmediğimiz bir sıfatlandırmadır. Dünyevi ve gündelik hayat açısından düşünüldüğünde, Son Allah Elçisi’nin sağlığında, kendisiyle birlikte yaşayan ve terbiyeyi bizzat O’ndan alan topluluk, süt liman, pürüzsüz, günahsız, kusursuz bir hayat mı yaşamıştır? Elbette hayır! Refah içerisinde miydiler? Yine hayır! O halde buradaki “saadet”ten başka bir şey kastedilmiş olabilir mi? Bir ihtimal şu olabilir: müminler dünya ve ahiret saadetine müştereken talip kimselerdir. Allah Elçisi tarafından terbiye edilen topluluk, kendilerinden sonra gelecek olan topluluklara nazaran saadete belki biraz daha yakın farz edilmiş yahut böyle hayal edilmiştir. Neticede bu bir faraziye yahut bir hayaldir. Öyleyse bunu mutlaklaştırmak bence doğru değildir. Faraziye yahut hayal olarak kalmasında da bir sakınca yok gibi görünmektedir.

Sualin asıl can alıcı bölümü şurasıdır ki, Gerçek İslâm ancak o dönemde yaşanmıştır, böylesinin bir daha yaşanmasının muhal olduğunu düşünmektir. Bilindiği gibi İslâm, hayatı kutsal ve profan diye ikiye bölen düalist mantığı benimsemez. Olur olmaz yerde kişi, mekân ve zamanları kutsayarak oradan ayinler, şölenler ve törenler üretmez. Lakin pratikte bunun tersi gerçekleşmiş ve maalesef geniş dindar kesimler ruhsuz, muhtevasız ve şuursuz ritüellerle, ayinlerle oyalanır hale gelmiştir. Sahabe nesli de kutsal bir nesil değildir. Sizin bizim gibi insanlardan oluşmuştur. Elbette Allah Elçisi’ne arkadaşlık yapmış olmak bir değerdir. Ancak tek başına bu değer hiçbir şey ifade etmez; eğer kişinin sahih iman ve salih amelinde süreklilik göstermezse. Bu kişi peygamberin çocuğu olsa bile durumun değişmediğini siyer kitapları Hz. Fatma bakımından bize öğretmiştir.

Bazı gelenekçi çevreler yeni zamanlarda kendilerine modernite diye bir şamar oğlanı buldular. Kendi geçmiş cürümlerini örtmek maksadıyla modernite üzerinden bir söylem geliştirerek “bu zamanda iyi Müslüman olmak mümkün değildir” gibi basit bir argümanın arkasına saklanmaktadırlar. İyi düşünüldüğünde neredeyse Allah’ın adaletini, rahmetini sorgulamaya kadar varacak olan bu hezeyan, muhafazakâr zihinlerin gizli riyakârlığı ve sinsi koruma içgüdüsünün sonucudur. Gevşekliklerini, tembelliklerini, meskenet ve zilletlerini böylece örtemeye çalışırlar. Oysa her zaman ve zeminde iyi mümin, gerçek Müslüman olmanın yolu açıktır. İnsanlar arası üstünlük ise ancak takva yani Allah karşısındaki mesuliyet şuuru ile ölçülür.


3. Bilmiyorum kimi, kimleri imrendirmek istiyoruz ama mesela ben hayatta bana imrenen gayrı Müslimler gördüm. Yaşadığım hayat esnasında kendilerine her yönleriyle olmasa bile kimi yönleriyle imrendiğim Müslümanlar da oldu. Kaldı ki dünyanın mevcut haline bakıldığında bütün ezilmişliklerine, şuursuzluklarına rağmen yine de geniş Müslüman kitleler, öteki insan toplulukları karşısında erdem, merhamet, adalet gibi değerler bakımından bence yine de öndedirler. Bizim Müslüman kitlelere dönük asıl tenkidimiz onların ana kaynakla irtibatları noktasındadır. Eğer ana kaynakla alakalarını artırmış olsalardı zaten bugün fert, aile ve hadi ümmet bakımından diyelim dünyanın önünde biricik model oluştururlardı. Yani Müslümanlar imrenilecek hayat modeli bakımından geridirler de başkaları onlardan ileri midir? Ben böyle bir tablo görmüyorum yeryüzünde. Bu bakımdan Müslümanları kendi kaynakları ile karşılaştırırken başka, öteki din mensuplarıyla karşılaştırırken de daha başka bir tablo vardır karşımızda. Bunu unutmamalıdır.

İmrenilecek bir İslâmi örneklik sunulabilmesinin önünde birçok engel var gibi duruyorsa da iki büyük engel dikkatlerden kaçmaz. Birisi bugün hemen bütün coğrafyalarda kendilerine egemen olan gayrı Müslim ve materyalist zihniyetin fiili baskısıdır. Daha önemlisi ise bir türlü pençesinden kurtulamadıkları bizzat kendi geleneksel kültürleridir. Sömürgeciler Müslüman coğrafyanın her bölgesinde zayıf bırakılmış, zaafa uğratılmış kesimler üzerinde türlü oyunlar oynayarak zulümlerini sergiliyorlar. Ama geleneksel barikatlar ise Müslüman kitlelerin kalbinde, dilinde ve beden dillerinde en çok uydurma hadisler ve İsrailiyyat yoluyla zehirli egemenliğini büyük ölçüde sürdürmektedir. Hala en çok okunan hadis kitaplarında şöyle bir iftira Peygamber adına uydurulmuş vaziyette orada durmakta ve bir türlü oradan sökülüp atılamamaktadır. Denilir ki: “Cenin anne karnında kırk günlük olunca iki melek gelir ve onun şaki mi said mi olacağını yazar. Artık o çocuk doğunca şaki yazıldıysa şaki, said yazıldıysa said olur.” İradesine bu kadar yüklenilmiş, bunca ihanet edilmiş bir kişiden siz başka nasıl bir davranış bekleyebilirsiniz?

Fert, aile ve ümmet olarak örnekliğin birinci şartlarından birisi de kişilerin ben idraki, benlik bilinci ve tek başına bir şahsiyet gösterebilme iradesinin mevcudiyetidir. Gelin görün ki onların geleneği bunu reddeder. Ve nefsi öldürmeyi önerir. Kişinin kendini yok etmesi, yok saymasını takva gibi pazarlar. Peki, ben olamayan kişi nasıl biz olacaktır? Konu eğer aile ise orası daha ayrı bir festivaldir. Neo sosyolog kimi Müslümanlar bir zamanlar dillerine dolamış ve çekirdek aileyi yerden yere vuruyorlar, eski büyük aileyi özlediklerini, asıl Müslümanlığın o büyük aile içerisinde yaşandığını, yaşanabileceğini söyleyip duruyorlardı. Çok parlak ve fantastik görünen bu yorumlar aslında çok su götürürdü. Biz sanki büyük aile denilen şahsiyet törpüsünü hiç görmedik mi? Oradaki saltanatın alt kademedeki insanlara, kadın, çocuk ve acizlere ne zulümler yaptığını hiç bilmiyor muyuz sanıyorlar. Kaldı ki çekirdek ailenin doğuşunu sağlayan ve çabuklaştıran da büyük aile içerisindeki bahsi geçen zulümler ve saltanat değil miydi?

Hülasası şudur ki Cabiri’nin isabetli tespitiyle Sünni dünyayı kasıp kavuran şu saltanat ideolojisi yeniden ve defalarca iyi ve doğru okunup tartışılmalı, anlaşılmalıdır. Tekkede, medresede, ailede, sarayda, çarşı pazarda bile sürüp giden saltanatlar yıkılmadıkça topluma felah yoktur. Ferdin ise kalbindeki batıl itikatlar, heva ve hevesler, türlü arzular, her türlü duygular aklın arkasına itilmedikçe ferdin işi de zordur.


4. Mesele kusursuz, arızasız bir yaşama modeli aramak olmamalıdır. Bütün maksat ve gaye yahut nihai kaygı, Allah’ı memnun etmek ve Allah’tan razı olmakta toplanan bir kimliğe sahip çıkmaktır. Düşünmeyi, bütün şubeleri ve müesseseleriyle yani akletmek, fikretmek, fıkhetmek, zikretmek gibi alt basamaklarıyla birlikte işlevsel kılmak Müslüman olarak bile değil salt insan olarak fıtri mükellefiyetimizdir. Gelin görün ki insanlar münferiden düşünmek, tartışmak, konuşmak, üretmek ve yaratmaktan ürkütülmüştür. Zaten hiç düşünmeyen, hiç konuşmayan, hiç üretmeyen ve hiç yaratmayan kişi hiç hata yapmaz. Öyleyse bu formül sanki kimi Müslüman zihinlerin vazgeçilmez parametresi gibidir. Boşuna mı Cevdet Sait “Bugün Müslüman dünyanın neresine giderseniz gidiniz orada düşünmekten korkulduğunu göreceksiniz” demektedir. Fıkıh kitaplarındaki şu içtihadın şartlarına baktığınızda içtihat yapabilecek kişi bulmakta öyle zorlanırsınız ki, hatta o şartlara bizzat Peygamberin kendisi bile uymaz. Bu niçin yapılmıştır. İlim saltanatı belirli ellerde toplansın ve onlar da siyaset adamlarının arzusu doğrultusunda fetvalarla toplumu kolayca yönlendirsinler diye yapılmıştır. Bence çareye cihat kavramı üzerinde yeniden düşünerek ulaşılabilir. Şöyle ki cihat en büyük kulluk eylemlerinin başında gelir. Ve kelime anlamı itibariyle herhangi bir hususta müminin var gücünü harcayarak bir karara, kanaate varması, bir işi, eylemi gerçekleştirmesidir. Bu eylem her alanda olabileceği gibi düşünce alanında da olabilir. İşte cihadın düşünce boyutu fikri ceht de diyebileceğimiz içtihattır. İçtihadı sokağa, sokaktaki adama indirirsek bu işi çözmede ilk adımı atmış oluruz diye düşünüyorum. Bütün müminler güç ve takatlerinin yettiği her alanda ferden fıtrat, vicdan, sağduyu gibi melekeleriyle birlikte kalbin akletme fonksiyonunu da işlevsel kılarak düşünmek ve bir sonuca, karara, kanaate varmakla ödevlidir. Hiç bilmediği bir alanda bile hangi müftü fetvayı vermiş olursa olsun eğer bir kere de fıtratına, vicdanına ve akleden selim kalbine danışmamışsa o uygulamadan bence hayır gelmez ve makbul da değildir. En ümmi çobanın bile dağda kıbleyi tayin maksadıyla bir araştırma, gözlem faaliyeti yapması gerektiği ortadadır. Araştırma sonucu tam aksi istikamete namaza dursa bile yine sevap kazanır ve eylemi makbuldür. Çünkü onun ödülü araştırmasına verilmiştir. Eğer hiç araştırma yapmadan rastgele durup Kâbe’ye tam isabet etse bile bu tercih etmesi gereken bir yol değildir ve eylemi makbul de sayılmaz.

Bence hadise bu kadar basitken maalesef saltanat sahipleri tarafından zorlaştırılmıştır. Bir husus daha var ki esasen içtihatlar müminlerin önünü açmak, yolunu kolaylaştırmak, zorlukları aşmak maksadıyla yapılmalıydı. Oysa despotik fıkıh maalesef içtihatlarla müminlerin sanki yolunu tıkamış, hürriyetlerini kısıtlamış, elini kolunu bağlamıştır.

İçtihadın moda haline getirildiği, herkesin düşünerek inandığı ve yaşadığı bir toplumdur benim özlemim. Böylesi bir toplumda da elbet yine hata ve kusurlar olacaktır. Değil mi ki asli unsur insandır orada daima eksik, kusur ve fanilik bulunacaktır.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 11-06-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66500326 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net