15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK'E MEKTUP!!
ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK'E MEKTUP!! PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 13
KötüÇok iyi 
Yazar Eyüp BEYHAN   
28-05-2012
ÜSTAD NECİP FAZIL KISAKÜREK’E MEKTUP!!

                                                          Eyüp BEYHAN
27 Mayıs 1983’de, Yeni Devir’de bir makalesinde  “Ve Dağ Dağ Elveda” başlığı ile üstat Necip Fazıl’ın ebediyete intikalini şöyle anlatıyor. Üstadı öteye yolculadık. Haberi duyduğumdan beri, içimde duygular, düşünceler, anılar düğüm düğüm. Onları çözmek ve yazıya dökmek bu gün için ne mümkün! Bizim nesilden, kimimizin dünyaya henüz gözünü açtığı, kimimizin ise daha dünyaya bile gelmediği günlerde, küfrün, ortalığı taun gibi istila ettiği, toplumda İslam davasını dile getirenlerin parmakla sayılabilecek kadar az olduğu bir dönemde, taa 1940larda kaleme aldığı “VASİYET” adlı beyitiyle o şöyle demişti: “Son gün  olmasın dostum, çelengim, top
arabam/ Alıp götürsün beni tam dört inanmış adam.”

Üstat Necip Fazılın ölüm yıl dönümü münasebetiyle Anadolu’nun birçok yerlerinde programlar tertip edilmektedir.  Biz de, bir nebze de olsa, yazımızda Necip Fazıl Kısakürek’i konu edeceğiz. Kısaca, siz değerli okurlarıma biyografisini verip; 27.05.2012 Zaman gazetesinde ‘manevi evladınız Turan Karataş’ diye bitirdiği “Üstad'a Mektup” başlığıyla yazdığı yazıyı paylaşacağım. Fikir ve duygularıma tercüman olan bu mektup sizin de hissiyatınıza tercüman olacağı kanaatindeyim:

26 Mayıs 1905'te İstanbul'da doğdu. Çocukluğu, büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız Kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aski gibi isimler vardı. Necip Fazıl hocalarından en çok İbrahim Aski'nin etkisinde kalmıştır. Tasavvufla ilk tanışması da hocası İbrahim Aski'nin verdiği kitaplarla olmuştur.

Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra, Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile gönderildiği Fransa'da, Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okudu. Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde ders verdi(1939-43). Sonraki yıllarında edebiyata yönelerek fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. Necip Fazıl, annesinin arzusuyla şair olmak istedi (bunu düşündüğünde henüz 12 yaşındaydı) ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua, Anadolu, Varlık ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirmeyi başardı. Daha sonra Paris'e gitti ve dönüşünde yayımladığı ‘Örümcek Ağı’ ve ‘Kaldırımlar’ adlı şiir kitaplarıyla edebiyat dünyasında patlama yaptı. Necip Fazıl bu eserleriyle genç yaşta şöhreti yakalayarak, çağdaşı şairlerin önüne çıkmayı başardı. Edebiyat çevrelerinde hayranlık, aynı zamanda heyecan uyandırdı. 1932'de ‘Ben ve Ötesi’ adlı şiir kitabını çıkardığında henüz otuz yaşına basmamıştı. Necip Fazıl için 1934 yılı hayatının dönüm noktası oldu. Çünkü hayat felsefesinin değişmesine neden olan ve Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile bu dönemde tanıştı.  Bu kişiden bir daha da kopmadı. Necip Fazıl'ın, üstün bir ahlak felsefesini savunduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar (Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak). Necip Fazıl aralıklarla gidip uzun sürelerle kaldığı Ankara'ya üçüncü gidişinde, bazı bankaların da desteğini alarak 14 Mart 1936'da haftalık Ağaç dergisini çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer ve Mustafa Sekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç dergisi, yeni kapanan Yakup Kadri'nin Kadro dergisi yazarları Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev gibi yazarların savunduğu ve dönemin entelektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve Marksist düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemiştir. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisi daha sonra İstanbul'a nakledilmiş ancak fazla okur bulamadığından haftalık Ağaç dergisi 17'nci sayıda kapanmıştır.

Necip Fazıl, 1943 yılında dinsel ve siyasal kimliği ön plana çıkan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkardı. 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkarılan Büyük Doğu'da iktidarlara cephe alan Kısakürek, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelik oldu, hapse girdi ve dergi birçok kez kapatıldı. Sultan Abdülhamit taraftarı olan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri oldu. Ağaç dergisinde olduğu gibi, Büyük Doğu'nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir. Bedri Rahmi, Sait Faik gibi yazarların imzası dergi sayfalarında görülmektedir. Ancak, Büyük Doğu, dinsel bir kavga organı durumuna gelince bu yazarların bir kısmı ayrılmıştır. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu toplatılınca Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı devam eden Borazan adlı siyasal mizah dergisini çıkarmıştır. Sık sık kapatılan veya toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı dönemlerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babailide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Her gün ve Tercüman gibi gazetelerde yayımlayan Necip Fazıl, Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Müid, Ahmet Abdülbaki gibi takma isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde konferanslar verdi.

Necip Fazıl, Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışması Birincilik Ödülü'nü almış, doğumunun 75. yıldönümünde Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" ödülünü (1980) ve Tük Edebiyatı Vakfı'nca "Tükçenin Yaşayan En Büyük Şairi" unvanını almıştır. Necip Fazıl Kısakürek yazılarını yazmaya devam ederken uzun süren bir hastalık dönemi geçirdi ve sonra 25 Mayıs 1983'te Erenköy'deki evinde öldü. Fatih'te düzenlenen cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki (Piyer Loti'deki) kabristana defnedildi...

Üstada Mektup.
Muhterem büyüğüm,
Bu perişan satırlarla huzurunuzda olmayı, bir hadsizlik addetmeyiniz. Bu mektup, en yalın ifadeyle bir vefa, bir gönül borcudur. Benim neslim, ama daha çok da bizden önceki nesil sizin "parmaklarınızdan süt içti". Diyebilirim ki, insanı, yaşamayı, mücadeleyi sizin şiirlerinizle daha manalı ifadelere kavuşturduk. Kelimelerinizle taze bir nefes, yeni bir söz oldunuz bize. Manidar ve sarsıcı deyişlerinizle delikanlılık kirlerinden yunduk arındık. Piştiğiniz çile kazanında bizi de kaynattınız kabiliyetimizce. Gençlik telaşımızı derleyip toparlayan sizdiniz. Hayal ufuklarımıza rengârenk ışıklar düşüren de. O kapkara günlerde "kaldırımların emzirdiği çocuk"ken her birimiz, "kaldırımların kara sevdalı eşiyken ruhumuz, bir şey söylediniz bize, "her şeyi tutan bir şey". İçimizde bakır çalığı bir ümitsizlikle yaşayıp dururken, yanı başımızda gümüş aydınlığında bir umudun da var olduğunu haber verdiniz. Bizi, eşyanın dilini bilmeye, kâinatın sırrını anlamaya çağırdınız. İçimize bakmayı, ruhumuza eğilmeyi öğütlediniz. "Söndürün lambaları, uzaklara gideyim;/ Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim" diyerek karanlık bölgemize çerağ tutmayı öğrettiniz. Hasılı, tek başına bir okul oldunuz; bize, mektebinizin nurlu pencerelerinden ışık düşürdünüz. Bu kadar hakkın küçücük bir şükrânesi kabul edin bu mektubu.

Üstadım,
 İzniniz olursa, size böyle sesleneyim, dünya gölgeliğinden. Biliyorum, bu şekilde hitap edilmesini ne çok sevdiğinizi. Sizi şahsen veya gıyaben tanıyıp kalben sevenler de, size "üstadım" demekten kendilerini alamazlar. Galiba, bu sıfat da, en çok zatıâlinize yakışıyor. Şahsınıza hitaben söylendiğinde, sanki "üstad" kelimesi daha bir anlam kazanıyor, güzelleşiyor.

Hatırlamadığınızdan eminim. Onca gaile arasında, o fırtınalı dünya serüveni içinde nereden aklınızda kalacak? Ama ben bugün gibi hatırlıyorum. İlerlemiş yaşınıza rağmen, yetişmesini arzu ettiğiniz gençliğin karşısına geçip onlarla yüz yüze konuşmak için dondurucu bir kış günü, o zamanların yoksul Anadolu şehri Sivas'a gelmiştiniz. Biz, 15-20 yaş arasında, ilkyazın coşkunluğu içindeydik. Konuşma yapacağınız sinema salonunu hıncahınç doldurmuştuk. Salonu adeta zangır zangır titreten sloganlar atıyorduk hep bir ağızdan. Niyetimiz nasıl kötü olabilir; memleketi kurtaracaktık karanlık günlerinden. Sahneye geldiniz. Arif Ay'ın o harika deyişiyle, "tüm inanmışların haritası yüzün"üzle" ve "öfkesini alanlarda dağ gibi gezdiren yüre"ğinizle işte karşımızdaydınız. Kararlı bir tavırla elinizi kaldırdınız. Bütün sesler sanki bıçakla kesildi, salon sükûtun emrine girdi. "Bu salonda bir tek ses duymak istiyorum" dediniz, "Üstad". "Bir gençlik bir gençlik..." diyerek yetişmesi için aklınızla, yüreğinizle, canınızla çırpındığınız o masum fidanların, attıkları sloganlar yüzünden başlarının derde girmesini istemiyordunuz anlaşılan.

Efendim,
Mektubuma başlarken de arz ettim. Üzerimizde manen, fikren çok emeğiniz var. Hakkınız aşikâr olsun diye yazıyorum, yoksa kendim için bir marifet saydığımdan değil. Ezberlediğim ilk şiirler sizin şiirlerinizdir. 15 yaşından önce hafızama misafir ettiğim o 'dava ve cemiyet' vurgulu şiirler hâlâ ezberimde. Hiç önemi yokken unutamadığım bir hatıram var bu bahiste. Ortaokulda bir şiir okuma yarışmasında, şimdi artık neredeyse adınızla birlik ilk akla gelen "Sakarya Türküsü"nü okuyup ikinci olmuştum.

Bu vesileyle aklıma geldi, sormak istedim, merakımı bağışlayın. "Kaldırımlar"ı yazdığınızda 23 yaşında idiniz. Bu şiirden sonra bütün sanat ve edebiyat çevreleri dehanızı, şairliğinizi kabul etti. O yaşta böyle bir şiiri size ilham eden neydi? O nasıl bir yalnızlıktı, nice bir acıydı? Fısıldayın kulağıma, n'olur!

Ne yalan söyleyeyim üstadım. Ben daha çok, hem de pek çok şiirlerinizle hemhâl oldum; onları sevdim, yutarcasına okudum. Hafızamda kalan mısralarınızı, beyitlerinizi mırıldanıp durdum hayatın beni yorgunluklarla sınadığı yokuşlarında, insanoğlunun beni şaşırtan kaypak zamanlarında. Şiirinize aşina olanların sevdiği, beğendiği, bir vesileyle terennüm ettiği yüzlerce mısraınız var kuşkusuz. Dedim ya benim de dilimden eksik olmaz bercesteleriniz. Lâkin birkaçı var ki, her birini ne zaman hatırlasam, bir hikmet kitabı okumuş gibi düşüncelere dalarım.

Siz ki, "Sultanu'ş-şuara"sınız, hem de sözlerin efendisi. Böyleyken bu dünyanın hikâyetini anlatmaktan, yorumlamaktan dertleniyorsunuz. Bizim hâlimiz ne olacak, efendim? Bizim hâlimiz nice olacak, efendim?

Kültür Bakanlığı 100 yaşına bastığınız yıl, sizin için bir armağan kitap çıkardı. Görseydiniz ne derdiniz, aşağı yukarı tahmin edebiliyorum, fakat ben beğendim. Tiyatrolarınız üzerine bir incelemeyi de ben vazife kabul etmiştim. Söz konusu yazı vesilesiyle bir daha bir daha okuduğum Bir Adam Yaratmak adlı eseriniz için size teşekkür etmek isterim. O ne büyük bir eserdir öyle, o nice bir söz kudretidir. Bir insanın "ruh burkuntuları" ancak bu kadar ayan beyan edilebilir. Aşk olsun.

Üstadım,
Oğlunuz Mehmed'in şahsında umut bağladığınız bizlere bir mektup yazmıştınız. 35 senedir benim kuşağımdan birçok Mehmed'in dilindedir o mektubun dizeleri. Belki de bu yakıcı dizelerinizin saikıyla, "duvarları sünger gibi 'âh u zâr' içmiş bir kasvet ocağı" dediğiniz zindanda yaşadıklarınızı, o zamanki ruh hâlinizi, sizin gibi yerinde duramayan, beyni zıp zıp zıplayan birinin dört duvar arasında nice ıstıraplara maruz kaldığını daha yakından duymak için Cinnet Mustatili'ndeki günlüklerinizi, cezaevi notlarınızı okumuştum da, ruhum delik deşik olmuştu. Bir yerde şöyle diyordunuz: "Koyunların, içtiği su hakkındaki tahlil bilgisi, hiç olmazsa tat alma kabiliyeti bakımından benimkini aşar. Acı bir tat alıyorum, ama hiçbir şey anlamıyorum. Yalnız, ıstırap çekeyim diye şuurum bana bırakılmış, gerisi tamamıyla elimden alınmış gibi bir hal içindeyim."

Biliyorum, efendim, "hor ve öksüz" dedikleri bu büyük davayı anlatmak uğruna ne çilelere katlandığınızı. Üzüleceksiniz, fakat sormadan edemeyeceğim. Şimdiki gençlerin hemen hiçbirinin "mustatil" kelimesinin anlamını bilmez vaziyete geleceğini tahmin etseydiniz, eserinize yine bu adı verir miydiniz?

Müsterih olun sultanım. Sizi üzen, sizi zaman zaman canınızdan bezdiren, sizi hapislere atan bir ülke olmaktan kurtuluyor memleketimiz. Artık üniversitelerde şiiriniz, poetikanız ders olarak okutuluyor. Hakkınızda yüksek lisans ve doktora tezleri yapılıyor. Dergiler özel sayılar hazırlıyor. Sizin için bir mutluluk haberi midir, bilemiyorum, duyasınız istedim. Artık, Başbakanımız da sizin şiirlerinizi okuyor. Unutmadan bir şeyi daha haber vermek isterim. Bugünlerde bir gazete düşüncenizin aynası, kaleminizin muharebe meydanı olan Büyük Doğu'nuzun her hafta bir sayısını tıpkıbasım yapıp okuyucularına armağan ediyor. Gerçi ilk 11 sayısını, anlamadığımız bir nedenle vermedi, ama yine de fikrî ve ruhî mücadelenizi görmek bakımından iyi bir fırsat.

Üstadım,
"Dava adamlığı" tabirini sizinle birlikte heceler olduk. Siz ki "bana yanmak düşüyor yangın görsem resimde" sorumluluğunu ve gövdesine ağır gelen kafasını o naif bedeniyle tam 79 yıl taşıyıp duran bir çile ve fikir işçisiydiniz. Bu meyanda bize birçok şey haykırdınız yahut fısıldadınız; ben de her fırsatta bu altın sözlerin bir kısmını mırıldanıp derdinizi dertlenmeye çalıştım.

Efendim,
İçimde kanayan bir yara var ki, size söylemeden edemem. "İnandık" dedikleri yüce buyruklara, sizden önceki ruh mimarlarının ve sizin bunca hikmetli öğütlerinize rağmen, bugünün dindarları, yani davanıza/ davamıza sahip çıkacak olan insanlar, paraya pula, mevkie makama fazlaca değer verir oldular; dünyayı gereğinden çok önemser hâle geldiler. Öz görevlerini unuttular sanki.

Üstadım,
Fikrinizi, susayanlara sebil sebil sunduğunuza şahidim. Bir de gerçek manada ne kadar cömert olduğunuzu sizi tanıyanların anlattıklarından dinledim. Paraya değer vermeyen yönünüzün büyüklüğünüzde mutlaka katkısı olmuştur. Hemen hatırlarsınız; eliniz daralmıştı, parası olduğunu bildiğiniz yakın arkadaşınız Nahit Sırrı Örik'ten o zamanın parasıyla 150 lira borç istemiştiniz. İsteğinizi yerine getirmeyen bu arkadaşınıza paranız olduğu bir vakit yemek ısmarladınız; onun size borç vermeye kıyamadığı 150 lirayı da, hizmet eden garsona bahşiş verdiniz.

Efendim,
“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez//
 Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,
 Bütün fâni lezzetlere darılmadan geçilmez.”
diyerek geçip gittiniz bu fani dünyadan. Çok sevdiğiniz Rabb'inize kavuştunuz. Mutlaka hissettiniz; cenazenizde mahşerî bir kalabalık vardı. Dönemin askerî yönetimi toplanmaya izin vermemesine, 'cenazeyi biz defnedeceğiz' demesine rağmen, sevenlerinizin çığ gibi büyümesi karşısında fazla direnemedi.

Son yolculuğunuzun ardından en etkili, en manidar yazıyı Büyük Doğu'dan Diriliş'e sıçrayan tilmiziniz Sezai Karakoç yazdı. Ebedî âleme yürüyüşünüz için "göklerin çektiği kartal" imgesini kullanmıştı. O hüzünlü yazının ilk cümlelerini sizinle paylaşmak isterim: "Altmış yıl durmadan dinlenmeden bin bir çile içinde, eserler vererek, mücadeleler yaparak milletinin varoluş savaşında yerini alan bir Millet Büyüğü, düşünce ve edebiyat hayatımızın dinmez ve sinmez kalemi, yerinden oynamaz üslubuyla kendini edebiyat tarihine hakkeden kalem, Üstad Necip Fazıl, aramızdan sıyrılıp, âdeta bir kuş gibi uçup gitti."

Evet, tam da böyle, uçtunuz gittiniz. Bir kartal heybetiyle.

Bir de onlarca şiir yazıldı, ten elbisesini terk edişiniz üzerine. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun sizi tavsif etmek üzere söylediği "Türk şiirinin bedir hali" mısraı, 29 yıldır hâlâ hatırımdadır.

Sahi üstadım, sizden sonra şiir göğümüzde sizin gibi kudretli bir sese sahip söz sultanına tesadüf edemedik. Sezai Karakoç da, pek az şiir yazdı dünyaya vedaınızdan sonra. O da sustu, yirmi yıldır tek dize olsun söylemedi. Şiir nehrimizde ahenksiz, tesirsiz, anlaşılmaz, yabancı sesler akıp duruyor.

Efendim,
İstirahatınızı daha fazla taciz etmeden izninizle huzurunuzdan ayrılıyorum. Hadsizliğim olduysa bağışlayın.

Bu kifayetsiz, perişan fakat her kelimesi samimiyetimin nişanesi olan satırlarımı, bugün daha bir anlam kazanmış olan ölümsüz dizelerinizle taçlandırarak noktalıyorum:

Sûrda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!..
...
Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir!

Ellerinizden öperim. (Kaynak; zaman Gazetesi)

                                                                                          Eyüp BEYHAN
                                                                                         

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 15-06-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66501204 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net