15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow BİR DİRENİŞÇİ KEMAL KELLECİ
BİR DİRENİŞÇİ KEMAL KELLECİ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Metin Önal Mengüşoğlu   
19-04-2012
ASİL BİR DİRENİŞÇİ KEMAL KELLECİ

                                     Metin Önal Mengüşoğlu
Türkiye’de son kırk yıl zarfında cereyan eden İslâmî gelişmelerin büyük bir ekseriyetine tanık olduğumu düşünüyorum. Çok erken yaşlarda kendimi bu cephenin bir neferi saymaya başlamıştım. En ziyade bu sebeple sahadaki oluşum ve gelişmeler birinci derecede alaka ve merakımı çekiyordu. Niçin ‘gelişme’ dediğimi açıklamama gerek var mı bilmiyorum. Şu kadarını söyleyeyim, ben de seleflerim arasında bulunan Mehmet Akif, Ali Şeraiti, Aliya İzzetbegoviç, M. Sait Çekmegil gibi Müslüman âleminin asırlar boyunca çok uzun bir ‘kış uykusu’na yattığını düşünüyorum. ‘Gelişme’ dediğim şey ise bu uykudan uyanma mahmurluğunu da içeren uyanış, diriliş, silkiniş
ezcümle siyasi anlamı da içeren şuurlanma sürecidir. Sezai Karakoç üstadın İslam’ın Dirilişi adlı eserinden hatırımda kalan şu cümle meramımı güzelce özetlemektedir: “Müslüman! Şuurlaş, öyle şuurlaş ki, dıştan gelen her yıkış planının daha ilk maddesi açıklanmadan, sen son maddesini söyleyeceksin!”Sahici Müslüman münevverler şu hususta müttefiktiler: herkes, bütün toplumlar uyandı, bilinçlendi, artık Müslümanlar da silkinmeli, bu güne ve gelecek zamanlara dair plan ve projelerini üretmelidirler.

Yeryüzünde, büyük çoğunluğu şark âleminde yaşayan Müslüman Kütlenin en çok da siyasi ve ahlakî şuurdan yoksunluğu aşikârdı. Peki, onları uyanmaya çağıranlar kimlerdi? Medreseliler mi, yoksa tarikatçılar mı? Hangi mezhebin mutaassıpları, hangi kanaat önderinin sorgusuz sualsiz bağlıları ya da? Bugün birçok sahte sosyologun ulema ile aydın karşılaştırması yaparak, geçmiş ulema lehine ahkâm kestiğini hiç unutmaksızın hatırlamaya çalışalım. Bir önceki paragrafta uyarıcılar sıfatıyla adlarını saydığım ve de saymadığım Müslümanlar arasında ulema var mıdır? İnsafla meselelere bakanlar göreceklerdir ki, yalnızca Türkiye’de değil, hemen bütün şark âlemindeki son dönem İslâmî uyanışın önderleri, şairler, mütefekkirler, türlü aktivistler olmuştur. Ulema, bir kere resmi sıfatlıdır. Ve tarih boyunca çoğu kez ( az istisna ile) olduğu gibi, daha ziyade siyasi erki elinde bulunduranlara yakın oturmayı tercih etmiştir. Medreseli, tarikatçı, mezhep mutaassıbı ve öteki kanaat önderlerinin bağlıları arasından kaç tanesi siyasi bilinç taşımakta ve mevcut sistemle kavgalıdır? Dahası, şark âleminde aynı tarihlerde yayılmaya başlayan yeni ideolojilerin bağlıları da tıpkı Müslümanlar gibi, ilim adamlarından ziyade, sanat ve fikir adamlarını izlemiş, onların eserlerinden etkilenerek sosyalist, liberalist, ateist v.b. olmuşlardır. Hülasa şark âlemindeki bütün yeni oluşumların önderleri büyük ölçüde şairler, fikir ve hareket adamlarıdır.

Bu türlü uyanışlar eski tabirle mektepli değil belki alaylı bir karakter taşırlar. Kitaptan tamamen kopuk değildir lakin eldeki kitaplar ilmî olmaktan ziyade politik, estetik ve fikri mahiyettedir. Kitaplardaki şiirler, çağrılar ve fikirleri kitlelere, özellikle de gençlere tanıtan, onlar arasında yaygınlaşmasını sağlayanlar ise çoğu kere adı sanı bilinmeyen, pek de tanınmayan aksiyon adamlarıydı. Bazıları küçük esnaf, kimileri küçük memur hatta çoğu seyyar satıcılıkla geçinen bu öz verili kimselerin yeni nesiller üzerindeki hak ve hukuku asla unutulmamalı ve inkâr edilmemelidir.

Kemal Kelleci’yi 60 yılların ortalarında, ikinci kez liseden kovulduğum tarihte, Ankara’da amcam çocuklarının evinde geçirdiğim bir kış günü, İlahiyat Fakültesi’nin kantininde tanımıştım. Amcamın oğlu rahmetli ağabeyim Halil Hâzık, Selami Çekmegil ve birkaç arkadaşla birlikteydik. Hatta aynı gün çekilmiş bir de fotoğrafımız vardır. Selami Çekmegil, birkaç arkadaşıyla birlikte Üniversiteliler Fikir ve Aksiyon Birliği adlı bir dernek kurmuştu. Türkocağı salonunda her hafta bir etkinlik düzenlemekteydi. Necip Fazıl, M. Sait Çekmegil, Fethi Gemuhluoğlu, Emin Bilgiç, Hamdi Ragıp Atademir gibi adını hatırladığım kimseler sorulu cevaplı seminerlere katılıyorlardı. Konuşmaların ardından soru cevap faslı başlıyor ve oturumlar son derece renkli geçiyordu. Çünkü sorular genellikle daha önceden hazırlanmış ve doğrusu konuşmacıları müşkül durumda bırakacak kadar keskinlik ve derinlikler taşıyordu. İşte bu oluşumun bir yerinde, hayır, hatta her yerinde bir adam daha vardı: Kemal Kelleci.

Kemal Kelleci niçin vardı; neden oradaydı, hangi vasfıyla bu üniversiteli gençlerle aynı hizada duruyordu? Bir kere demiryollarında küçük bir memurdu. Ama hiçbir zaman memur kisvesi taşımıyordu. Bütün eylem adamları gibi korkunç derecede hiper aktif bir görüntüsü vardı. Yerinde duramıyordu. Oturduğu bütün masalarda merkez şahsiyet hep kendisiydi. Sözü bir yerinden yakalıyor ve öyle bir sonuca bağlıyordu ki şaşırıp kalıyordunuz. Ancak bunu yaparken kullandığı üslup kimseye benzemiyordu. Bazen sokak ağzı bazen mahpusane jargonu ve çoğunlukla hafif argo sözcükleri, benzetmeleri, yakıştırmaları muazzam bir isabetle kullanıyordu. Etraftaki çoğu muhafazakâr aile çocuğu olan taşralı Müslümanların, bu söylemlerden ötürü evvela yüzleri kızarıyordu. Biraz düşününce yahut hadiselerin analizi sağlıklı biçimde ortaya dökülünce, Kemal Kelleci’nin az bile söylediği anlaşılıyordu. Kimi Devlet büyüklerine, tutucu çevrelere, kalın kafalılara taktığı, yakıştırdığı sıfatlar bir müddet sonra onların üzerine yapışıp kalıyor ve her düşünüşte Kemal Kelleci’nin haklılığını sergiliyordu.

Kemal Kelleci, gözüne kestirdiği, uyanık ve okuryazar gençlere ‘Koç’ yakıştırması yapıyordu mesela. Söz konusu gençlerin ilgisine muhtaç, taşralı haleti ruhiyeyi yıkamamış, tabir caizse henüz gözü açılmamış toy gençlere ise ‘Kuzu’ diyordu. Koçların görevi kuzuları gütmek, yetiştirmek ve uyarmak olarak biçiliyordu.

Necip Fazıl, M. Sait Çekmegil, sonraları ise Seyyid Kutup ve Sezai Karakoç’un Müslüman gençler üzerindeki etkinliğini, Kemal Kelleci’nin gayretleri en az birkaç misli artırmıştır dersek yanılmış olmayız. Onların bakir toprağa ektikleri, ekmeğe uğraştıkları tohumları bu ve benzeri çabalar sulamayı sürdürmüş ve canlanmasına, gürbüzleşmesine büyük katkıda bulunmuştur. Tarih boyunca büyük davaların, büyük fikirlerin işlevselliğini bu dava ve fikirlerin sahiplerinden çok, onları sahiplenen Kemal Kelleci gibi aksiyon adamları sağlamışlardır.

Türkiye’de Osmanlının yıkılışı ardından kurulan yeni rejimle birlikte yaşanan fikrî ve hayatî anaforun yarattığı karmaşa son derecede derin ve köklü olmuştur. Meseleye birkaç açıdan bakılabilir. Bir kere Osmanlı sisteminin çürümüşlüğünü inkâr etmek mümkün değildir. Osmanlı tabii ve evrensel değişim ve dönüşüme ayak uyduramadığından ötürü yıkılmıştır biraz da. Osmanlı çürümüştür lakin yeni kurulan rejim ise hiçbir orijinalitesi bulunmayan, tepeden tırnağa kopyacı, insanları mukallit maymunlara çeviren bir mahiyete sahiptir. Yeni rejimin kudretlileri Osmanlının suçunu İslâm’a yıkma kolaycılığına sapmış ve toplumu batıcı bir yaşama modeli istikametinde cebren ve hileyle kabule zorlamıştır. Birçok darbeyle birlikte harfler de değiştirilmiş, insanlar geçmişlerinden temelli kopartılmaya çalışılmıştır. Vakıa insanların kopartıldıkları yakın geçmiş, kurtarıcı soluğunu zaten çoktan yitirmişti. Ancak ondan kopuş, toplumun bizzat kendi iradesiyle gerçekleşseydi belki bir oto kritik imkânı doğmuş olacaktı. Oysa bu, devlet eliyle ve zorla gerçekleşince her şey birbirine karışmıştı.

Hatırladığım kadarıyla bendeki ilk İslâmî siyasî bilinç, altmışlı yılların başında tercümelerini okuduğum Mevdudi, Seyyid Kutup, Hasan el Benna eserleriyle başlamıştı. Oradan öğrendiklerim ile babamdan öğrendiklerim arasındaki çatışma ve çelişkiyi yürekten hissedince hemen babamın öğretisine karşı çıkmıştım. Esasen başından beri İslâm taraftarı olan rahmetli babam da bir demiryolcuydu. “Allah devlete millete zeval vermesin” tekerlemesini sıklıkla zikrederdi. Yeni rejime muhalifti lakin yine de ‘devlet bizim’ diyerek sahiplenmekten yanaydı. Oysa benim yeni öğrendiğim İslâm, tam anlamıyla inkılâpçıydı. Babam muhafazakâr ve ben artık ben inkılâpçıydım. Tartışıp duruyorduk. Tartışmanın en ilginç gelecek tarafı şurasıydı: babama okuduğum kitapları gösteriyordum. Biliyorum söylenenler onu sarsıyordu, fakat bir türlü kalbi tamamen yatmıyordu. Şu itirazını hiç unutmuyorum: bu okuduğum kitapların hepsi yeni yazıyla idi. Eski yazıyla olmadığı için onun nazarında itimada şayan sayılmıyordu. Ne garip tecelliydi ki zeval bulmasını istemediği devlet, bize, babamın yeni dediği yazıyı dayatmaktaydı. Fikirler, zihinler işte böylesine kör düğüm olmuş, bir türlü çözülmüyordu. Babalar ile oğullar arasına girerek ortak bir dil, bir anlaşma düzlemi arayıp bulacak hakemlere, hâzık hekimlere toplum ne kadar da muhtaçtı. Her zaman halkın içerisinde bulunan, halkın bizzat kendisi olan Kemal Kelleci gibi isimlerin, yeni nesil entelektüellerle kurdukları sağlam alakalar, onlara belki farkına bile varmadıkları böyle büyük bir fonksiyon icra ettirmiştir.

Onun kendisine biçtiği bir rol vardı. Anadolu’dan büyük kentlere okumak için akın akın taşralı ‘kuzu’lar akmaktadır. Ne yapıp edip bunların ‘koç’laşmasını sağlamak lazımdır. Mektep kitapları hiç hilafsız ve besbelli ki bunların kuzulaşmasını daha da artıracaktır. Öyleyse bu genç dimağları sahih bilgi üreten, bilinç aşısı yapan İslâm’ın dinamik, inkılâpçı ruhunu aşılayan eserler ve münevverlerle tanıştırmalıdır. Mabetlere hapsedilmiş Müslümanlık anlayışını seminer ve konferans salonlarına taşımalı, İslâm’ın, hayatın tüm safhalarına dair öğretisi, teklifi, sistemi ve nizamını öğretmeli ve yaymalıdır. Yeni nesilleri mevcut maarif müfredatının tahribatına mahkûm ve mecbur bırakarak, Kemalist rejimin kuzuları haline dönüştürülmelerine göz yummamalıdır. Ancak yine onları atalarının yolu (dini) üzerinde de bırakmamalıdır. Her iki yol arasındaki kumpasta sıkışıp kalmalarını önlemek için bir şeyler yapmalıdır. Kemal Kelleci işte tam da bunu yapan bir fedaiydi.

Tanışmamızın üzerinden kırk yıla yakın bir zaman geçti. Kemal Kelleci ağabey, eksik olmasın beni tanıdığı ilk tarihten itibaren her zaman ‘koç’ olarak nitelemiştir. Böyle bir koçluğu ömrüm boyunca ne ölçüde gerçekleştirip onun tanımlamasına liyakat kazandım bilemem. Bugün ilerlemiş yaşına, aldırmadığı türlü hastalıklarına, hanesindeki muhtemel sıkıntılara rağmen kendisi bildim bileli aynı ödevini hiç aksatmaksızın sürdürmektedir. Türkiye’de altmışlı yıllar emekleme yıllarıydı. Ama yetmişli yıllardan itibaren İslâmî bilinçlenmedeki ivme müthiş bir hızla ilerlemişti. Gelişmelerdeki en önemli kaynak rollerinden birisini merhum Seyyid Kutup’un Türkçeye tercüme edilen Kur’anın Gölgesinde (Fi zılal-il Kur’an) adlı eseri yerine getirmiştir. Rahatlıkla şunu söyleyebiliriz, toplumda o eserden feyiz alan insanların büyük bir çoğunluğu bunu Kemal Kelleci’ye borçludur. O, bu on altı ciltlik kocaman eseri neredeyse koltuğunun altına alarak şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak satmış, dağıtmış ve okunmasına katkıda bulunmuştur.

Fi Zılal-il Kur’an, sadece Türkiye’de değil bütün dünyadaki İslâmî uyanışın neredeyse anahtar eserlerinden birisidir. Zira o tarihlere kadarki yaygın Müslümanlık anlayışı, asla ‘hayır’ demeyen ve mutlak itaati öne çıkartan bir tür muhafazakârlıktı. İlk defa bu eserle birlikte yaygın biçimde İslâm’ın siyasal talepleri de konuşulmaya başlanmıştı. İslâm’ın yenilikçi, ıslahatçı, değişimci ruhundan okuyucusunu haberdar kılıyordu. Yayınlandığı ilk tarihlerde ülkenin gelenekçi, muhafazakâr çevrelerinin büyük tepkisini çekmişti eser. Öyle ki Necip Fazıl’a bile Seyyid Kutup aleyhinde raporlar yazdırtılmıştı. Yani büyük bir direniş vardı bu esere ve onun yaydığı yeni (onlara göre yeni) fikirlere. Önceleri direnişçilerin etkinliği bir hayli fazlaydı. Lakin giderek bu direniş kırıldı. Zira öyle sağlam bir soluğu vardı ki bu eserin, üstelik sonuçta bir Kur’an tefsiri idi. Baktığınız zaman aynı şeyleri tekrar edip duruyordu ama doğru söylüyor ve etkili söylüyordu. Kemal Kelleci eserin genç okuyucular nezdinde yaygınlaşmasının baş aktörüydü. Bir fikir gençler arasında yayıldı mı, eskiler dirense de uzun boylu dayanamazlar zira en azından ömürleri buna kâfi gelmez.

Şark toplumlarında öteden beri gözlemlenen bir hüsnü kabul vardır. Sultanların, kahramanların yanına onunla aynı dava ve kavgayı benimsemiş bir dava delisi eklerler; böyle birisini de sultanla birlikte görmekten nedense hoşlanırlar. Hakikatte olmayan, uydurulmuş birisi sanırsınız, günün birinde portresi önceden zihninize çizilmiş bu karakter, ayniyle karşınıza çıkıverir; şaşırır kalırsınız. Ünlü Abbasi Halifesi Harun Reşit ile anılan Behlül adlı biraz meczup, biraz muzip bir kardeşi hakikatte var mıdır? Yoksa böyle birisini halkın muhayyilesi mi yaratmıştır? Mesela Nasrettin Hoca gerçekte Aksak Timur ile beraber olmuş mudur; yoksa bu da bir üretim midir? Don Kişot ile birlikte adı anılan Sanşo Pansa da belki Endülüs yoluyla batıya geçmiştir. Türk filmlerinin Yeşilçam’da üretildiği yıllarda kendisine herkesi hayran bırakan, bir yumrukla üç beş adamı birden yere seren ‘artiz’in yanında her zaman bir de ‘artizin delisi’ bulunurdu. Artiz, seyircisinde hayranlık uyandırırken, delisi yaptığı gülünçlüklerle herkesi gülmekten kırıp geçirirdi. Necip Fazıl’ın yakın çevresinde bulunmuş Hilmi Oflaz’ı tanımıştım. Kendisini üstadının bütün huy, karakter ve alışkanlıklarının kazanında adeta eritmiş ve çakma bir Necip Fazıl haline gelmişti. İşini gücünü, evini barkını bırakmış, üstadının sanki gölgesine dönüşmüştü.

Kemal Kelleci’yi tam da böyle bir karakter olarak tanımlamak doğru olmaz. Ne var ki halk muhayyilesinin yarattığı, yaratırken çoğalttığı mesela bir Nasrettin Hoca ile benzer yanlarını bulmak mümkündür. Elbette bu Hoca Nasrettin’in yanı başında hiçbir zaman bir Timurlenk yoktur. Hatta o, muhtemel Timurları tekme tokat yanından kovacak kadar yürekli ve ileri görüşlüdür. İşin aslına bakarsanız bütün bu son sözleri ona ‘halk kahramanı’ sıfatını yakıştırmak maksadıyla söylüyorum.

Hatırımıza gelebilir: acaba Kemal Kelleci bu sattığı, yaygınlaşmasını sağladığı kitapları, kendisi de okumuş mudur? Elimde sağlam bir delilim bulunmamasına rağmen ben bu suale gözümü kapatarak ‘hayır’ diyeceğim. Hayır, çünkü bu mümkün de değildir. Onun buna vakit bulabileceğini asla düşünemezsiniz. Hele onun, elinde kitap, bir köşede uzun süre, sayfalar boyu oturan birisi olarak hayal edilmesi bile mümkün değildir kanaatimce. Sattığı/ yaydığı kitabı okumamıştır ama kitabın muhteviyatına vakıftır, künhüne vakıftır. Yani neyi/ neleri yayıp çoğalttığının bal gibi farkındadır. İnsanların ebediyen, iki cihanda da kurtuluşlarının yolu buradan geçmektedir; bundan son derece emindir.

Hep düşünmüşümdür. İlahî Hitap bir yerinde hatırımda kaldığı kadarıyla bize Allah’ın kötü sözü sevmediğini söyler. Buradaki ifadeyi Türkçedeki ‘sövme’ kelimesiyle karşılayanlar da vardır. O halde Allah sövmeyi sevmez de denilebilir. Ayetin arkasından gelen istisna konumuz açısından hayati bir değer taşımaktadır. Denilir ki ‘zulme uğrayanınki müstesna.’ Acaba zulme uğrayan kişinin ağzından dökülen ve ‘sövme’ tanımlamasına uygun düşen ifadeleri, Allah, bağışlayacağını mı söylemektedir bize? O halde ağzında bolca böylesi kelimeler bulunan bir kişi olarak tanıdığımız Kemal Kelleci, bu sınıfa girer mi? Benim bu suale cevabım hem de bütün kalbimin tasdikiyle olumludur. Hatta Kemal Kelleci’nin bütün önem ve değeri de sanki bu noktada yatmaktadır. O kendisini bütün bir İslâm âleminin yerine koymaktadır. Onlara reva görülen muameleler karşısında, zalimlerin o bünyede açtığı tüm yaraların acısını yüreğinde duymakta ve terennümünü sövgü sözcükleriyle dile getirmektedir.

Sağlam, sahih bir iman, tevhidi asla zedelemeyen bir akait, bunun gereği olarak da dinamik ve sürekli bir eylemlilik hali, Kemal Kelleci önerisinin ana fikridir. Kuzulaşmaya rıza gösterenin köhneliğini yüzüne karşı haykırmak onun şiarıdır. Ünsiyet sağladığı çevrelerle irtibatı sürdüren de bizzat kendisidir. Aranmayı beklemez ve arar. İrtibatın kopmasına izin vermez. Kuzular, kuzuluğa rıza gösterip göz yumanlar, onu sıradan birisi olarak görür ve alakalarını keserler. Gelin görün ki sırf benim tanıklık alanıma giren kısmıyla bugün memleketin her bölgesinde onun koçluğa terfi ettirdiği bir hayli münevver Müslüman mevcuttur.

Türkiye’de tevhidi uyanışı alaylı insanlar meşhur etti, bu gizlenemez. Bu uyanışa bugün katkı verdiği gözlenen küçük çaplı akademik hareketlenmelere baktığımızda (Ankara Okulu ve çevresi mesela) onların bile Kemal Kelleci ile şöyle veya böyle bir irtibatları bulunduğu asla hatırdan çıkartılmamalıdır. İslamiyat dergisinin kendisiyle alakalı bir özel bölüm hazırlatması boşuna değildi.

Ankara ile bütünleşmiş olmalarına rağmen her halleriyle sivil kalabilmiş, Müslüman camianın yakından tanıdığı iki kişiden birisi Saatçı Musa ise diğeri Kemal Kelleci’dir. Elbet rolleri, konum ve fonksiyonları farklıdır. Saatçı Musa daha ağır başlı ilişki biçimlerinin mimarıdır. Kemal Kelleci ise ilişkilerine ille de mizah unsuru katarak yapmıştır yapacağını. Bence her ikisi de gerek siyaset adamları gerekse akademisyenlerin beceremediği, başaramadığı bir işlevi hakkiyle icra etmişlerdir. Taşralı Müslüman gençlere dönük devletin, sistemin ve kent soyluların bütün saldırılarını kendi göğüslerine alarak yumuşatmış, hafifçe önlerine bıraktıkları bir futbol topu gibi gerisin geri göndermişlerdir.

Muhtemelen hiper aktifliğinin bir sonucu ve gereği olarak Kemal Kelleci, her dönemde farklı bir inşanın mimarı olarak karşımıza çıkmaktadır. Başlangıçta talebe ile bire bir irtibatlı dernek ve vakıflarda görünmüş, ardından Seyyid Kutup’un eserini yaymıştır. Bugünlerde onu Diriliş Yayınlarının gönüllü bir neferi olarak görünce şaşırmıyoruz. Çünkü o tanıdığım tarihten bu yana her dönemde, her mevsimde sürekli soylu bir davanın neferi hatta delisi olmuştur. Bu uğurda adeta çılgınca çalışmış, didinmiş, koşturmuş ve lakin asla yorulmamış vefalı, sadık, samimi ve hakikatli bir dosttur.

Yorum
İlginç!
Yazar peyami açık 2012-04-23 11:49:47
İngilizcede "coach" kelimesi de bu anlamda kullanılır. Koç diye okunur. İlginç değil mi?
Kuzular koç oluyor...
Yazar sanih açık 2012-04-24 09:39:45
İlginç: Yıllar geçiyor kuzular da koç oluyor; Kelleci gibi...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 19-04-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66504883 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net