|
-KELİMELER YERİNDEN OYNADI-
Muhabir
SERVER Vakfı’nın 21 Mart günü, Çarşamba Sohbetleri programının
konuşmacısı, yazarımız Necmetin Evci oldu. Konuşmaya yoğun bir entelektüel ilgi
vardı. Salon bütünüyle doluydu. Evci’nin konuşmasında ilgi, düşünce ve heyecan
seviyesi hiç düşürülmeden, baştan sona üst seviyede tutuldu. Tarzı ve üslubu
ile de çok akıcı olan konuşmada, kelimeler, kelimelerle birlikte düşünceler
yerlerinden oynadı.
Altta, Sn. Evci’nin konuşmasından
alınan notların özetini bulacaksınız:
Felsefeci Martin Heidegger ve birçok filozof "Düşünmek, kelimeleri yerli
yerine koymaktır" diyor. Konfiçyus ise “Tekrar dünyaya gelseydim, bütün çabam
kelimeleri kendi anlamlarına kavuşturmak olurdu” diyordu. Demek ki, kelimelerin
kendi anlamları ile buluşmasını sağlamak, düşünürlerin temel meselelerinden
biri.
Kelimeleri kendi yerlerine koymayı amaçlayan çaba varsa, onların
yerlerinden edildiği realitesi var olduğu içindir. Birçok doğrunun paradoksal
ifadelerle izah ediliyor olması, anlam ve hakikat adına ters yüz edilmiş
dünyanın geldiği vahim seviyenin kanıtı sayılmalıdır. Kelimelerin yerlerinden
edilmesi, anlam kayıplarına, kaymalarına yol açar. Bu hakikatin yerini
değiştirmek demektir ki, sanırım en büyük zulüm budur. Niçin? Çünkü hakikatin
yerini değiştiriyorsunuz. Hakikatin temeli, yatağı, ölçüsü, fonu, formu,
düzeni, zemini, bağlamı, sesi, müziği, iklimi, alaşımı, ağırlığı bozulursa
hiçbir şey kendi yerinde kalmaz, kalamaz. Çünkü yanlış bir zeminde doğru
yükselmez. Çürük zeminde, çürük malzemelerle sağlam yapı kuramazsınız.
Çirkinlikleri öne çıkararak güzelliğe, kötülüklere müsamaha ederek, iyiliklere
hizmet edemezsiniz. Ancak ne çare ki, kelimeler yerlerinden edildi,
yerlerinden sürüldü ve anlamsal bozulma başladı. Kopma, çürüme, savrulma,
dağılma, manasızlık, samimiyetsizlik başladı. Çünkü hakikat ve anlam hem
hayatın hem varlığın temel kodudur.
Kelimeleri yerli yerinde kullanmak, düşünmektir. Düşünmeyi bu cümle ile
tanımlarsanız yanlış yapmış olmazsınız. Doğal olarak hakikatin anlamına
yaklaşmak, kelimeleri kendi yerlerine yerleştirmeyi zorunlu kılıyorsa, onların
kabul görmüş yanlış anlamlarını sorguluyor olacağız. Bu da bir anlamda
kelimeleri yerlerinden oynatmak demek olacaktır. Bu anlamda, bugün burada
“Kitap ve Retorik” olan konumuzla ilişkili olarak “söz, yazı, kitap, anlam,
konuşma” gibi kelimelere dokunmak, değinmek istiyorum.
Retorik, ilk anlamı ile karşılıklı konuşma, güzel konuşma demektir. Konuyu
ciddi manada müstakil olarak Aristo ele aldı ve aynı isimli kitabını yazdı:
Retorik. Bu kitap karşılıklı etkili, ikna edici ve güzel konuşma prensiplerini
tartışır. Hatta bir yerinde, muhatabı etkilemeyi amaçladığı için retoriğin pek
de imrenilecek bir şey olmadığını bile ifade eder. O dönemde düşünce ve ilmin
retoriksel bir niteliği vardır. Aristo’dan önce Socrates’in mesela ‘Gorgias
Retoriği’ çok ünlüdür. En genel anlamı ile retorik, “yazılı olmayan,
konuşmaya dayalı” demektir. Yani retoriğin konuşmaya dayalı olmakla sahip
olduğu nitelikten daha az olmayan öneminden biri de “yazılı olmayan”
usulüdür.
Retoriğin konuşma biçimi ve fakat ‘farklı bir konuşma
biçimi’ olduğunu zımnen söylemiş oldum. Öyleyse bu nasıl bir konuşmadır? Sadece
bizde değil, bütün toplumların düşünce ve edebiyat gelenekleri sözlü ve yazılı
olmak üzere ikiye ayrılarak incelenir. İyi de yazılı edebiyat sözsüz edebiyat
mıdır? ‘Sözlü’ ile ‘şifahi’ olanı birbirine karıştırmamak gerekir. ‘Kitab’ın
da, yani ‘yazı’nın da ‘konuşma’nın veya ‘retorik’in de temelinde söz vardır.
Bu bağlam içinde ‘söz’ belli bir anlam taşıyan ses dizgeleri, ses bütünlükleri
değildir. Konuşmak da bu dizgelerden başka işlevselliği olmayan ve çoğu
alışkanlıklarda karşılıklarını bulan sözleri birbirimize iletmek değildir. Bu
tarz konuşmalarda birbirimize anlam ve düşüncemizi değil, alışkanlıkların
şartlı reflekslerini alıp veririz. O nedenle alışkanlıkları çekip alırsanız,
gündelik dil işlevsiz kalır. Ve yine aynı sebeple gündelik dil düşünce
aktarımında yetersiz kalır. Retorikteki ‘söz’ ‘hakikate’ tekabül eder, ilme,
bilgiye tekabül eder ve mutlak manada Allah’a aittir. Mutlak’a,
Sonsuz’a, yüce’ye aittir. Kitap, değişmez veya değişmeyecek sözleri içeren bir
manzumedir.
Hemen belirteyim ki, okumakla konuşmak farklı olgulardır.
Evvela konuşmak sözel iletişimden önce bir kültür, gelenek meselesidir.
Duruştur, eylemdir, yerini belirlemedir, konumlanmadır, tavırdır. Türkçede
konuşmak ‘konmak’ kelimesinden gelir. Kendi varlık ve amacına uygun olarak,
başkalarının da konumunu gözeterek konumlanmak konuşmak demektir. Konuşlanmayı
bu anlamı ile askeri bir terim olarak da kullanırız. Varlığına uygun bir yerde
değilseniz, bu ölçüt ve hassasiyetlere göre konumunuzu belirlememişseniz
konuşma hakkınız hatta imkânınız olmaz. Bulunduğumuz yer, bizim tarihi,
kültürel ve kendi düşünsel çabalarımızın kesiştiği koordinatlarla oluşur.
Düşünsel anlamda konuşmamızı zorunlu kılan sebep işte bu kişiliğimizi ve
kimliğimizi oluşturan sebeplerdir. Her konuşmanın böyle bir amacı, açılımı
olmalıdır. Belli bir yeriniz yoksa, bir yerden durup bakma ve dinleme yapma
imkânından yoksunsanız konuşamazsınız. O sebeple ‘anlam(a) ile durmak arasında
doğrusal ve dolaysız bağlantı vardır. İngilizce anlamak demek olan ‘understand’
veya Arapçada yine aynı anlama gelen ‘Vakıf olmak, veya vukufiyet’ olarak
dilimize de geçmiş olan kelimenin lügat anlamı ‘durmak’ demektir. Hacda
vakfeye durulur. Buradaki ‘vakfe’ zaten durmak anlamına gelir. Ama insanımız
öyle kullanıyor. Bir anlayışı kolaylaştıracaksa kullansın, zararı yok. Ben bu
örneklerde olduğu gibi ‘belli bir şuurla durmak’ ve ‘anlamak’ arasındaki
doğrudan ilişkiye işaret etmek istiyorum. Giderek ‘konuşmanın’ bir ‘durma’ ve
‘anlama’ işi olduğuna vurgu yapmak istiyorum. Vurgu yapmamın asıl sebebi belki
biraz da milletimizin bu tarzdaki konuşmaya ve anlamaya duyduğu hayati
ihtiyaçtır.
Konuşmanın başka iletişim boyutları vardır. Kaldı ki,
kelimelere dayalı olsa bile firesiz bir iletişim mümkün değildir. Size
söylediğim söz, sizin dimağınızda başka anlamlar kazanır. Azalır veya çoğalır.
O nedenle sözün, dimağdan dimağa, zihinden zihine gezinirken artmak, eksilmek
gibi bir özelliği vardır. Bir Latin atasözünün ifade ettiği gibi “Söz uçar
yazı kalır” Buradaki ‘söz’, bir anlamda Platon akademisindeki retoriğin
mahiyetini de özetliyor gibidir. Oradaki anlayışa göre söz zaten uçmalıdır.
Buradaki uçuculuk, tinerdeki, gazdaki, buhardaki gibi bir uçuculuk değildir.
Tabir caizse bir kuş gibi, uçak gibi uçmaktır. Söz, ucu her türlü anlama ve
anlamaya açık bir hakikat içermeli ve bulduğu açıklıktan başka idraklere,
başka hayallere, anılara, algılara kanatlanmalıdır. Orada başka değerlerle,
açılarla birleşerek, ayrışarak genişlemeli, zenginleşmeli, yeni bir hareket,
yeni bir ivme kazanmalıdır. Böylece sözün asıl zemini olan sonsuzluğa,
anlamın sonsuz ufkuna katılarak değer kazansın ve katılarak değer katsın.
Anlam sonsuzdur. Söz, sonsuzu taşıdığı, yansıttığı ölçüde anlam ve değer
kazanır. Sonsuza yakınsa anlamlı, uzaksa anlamsızdır. Anlamsız olan lâf-ı
güzaftır, eskilerin deyişiyle ‘kıl-u kal’dır. Akademide
‘Trigium’ diye bilinen üç temel dersten biri retorikti. Bu hem ders hem
usuldü. Hakikat retoriksel olmak durumundaydı. Ne demektir bu? Sonlu, sınırlı
mahiyeti ile insan zihni, sonsuz hakikati belli ölçekler içinde anlamak
durumundadır. Bu ölçekler o kişinin varlık koşullarını oluşturan boyutlarla
oluşur. Öyleyse hakikat belli algı kalıpları içinde dondurulamaz. Farklı
kavrayışların önü açılmalı, bütün bir toplam algı ile esas düşünce
oluşmalıdır. Oluşan bu üst ve daha geniş düşünce, bir anlamda retoriksel
düşüncedir. Bu düşünce insanı, hayatı var eden koşullar değiştiği ölçüde
değişir. Değişen hakikat değildir. Hakikatin değişmezlik özelliği vardır.
Değişen hakikati algı biçimimizdir.
Hakikati algı tarzımıza
‘doğru’ deriz. Doğru hakikatin değişen karakteridir. Hakikat ise doğruların
değişmez niteliği. Hakikat öncelikle varlığın özü, o özün asıl mahiyeti ile
ilgilidir. Bu sebeple varoluşsal ve ontolojik gerçekliğimizi tanımlar. Varlık
hakikate yakınlığı ölçüsünde anlam kazanır. Doğrular madem belli şartların
zihnimize veya zihnimizden yansımalarıdır, o zaman şartlar değiştiğinde
doğrular da değişecek demektir. Öyle ki, değişen şartlar, dünün doğrularını,
bugünün yanlışına dönüştürebilir. Öyleyse kendi indi doğrularımızı, değişmez
hakikatler gibi genele teşmil etmek vahim bir yanlıştır. Anlamı, hakikatin
anlamını sınırlamak, her idraki o sınırlar içinde bir algıya mecbur etmektir.
Bu zihnin işleyişine de içeriğine de aykırıdır. İşte bu sınırlarla
dondurulmuş model düşünceler, otoriter düzenleri veya ideolojileri
oluştururlar. Şimdilerde buna ‘paradigma’ diyorlar. İsterseniz otorik deyiniz.
‘Otor’ ile değişmezlik arasında bir ilişki vardır. Otorik metinler değişmez
metinlerdir. Mesela günümüze kadar gelmiş Hint Otoritleri vardır. Otorit olan,
otorite olandır. Otoritenin bilgiye, söyleme dayalı tartışmasız bir iktidar
keyfiyeti vardır. Otorite kelimesi daha çok siyasi içerikle çeşitli
kullanımlarla karşımıza çıkar. ‘Senator’da, ‘İmparator’da hatta Editör’de veya
yazar anlamı ile author’da (yazar) hep bu otorite vardır.
Aslına
bakılırsa kendiliğinden anlaşılacağı gibi otorite ile yazı arasında bir sıkı
ilişki de söz konusudur. Otorite değişmez yasalarını yani anayasa veya benzer
metinleri yazıya geçmiş, belki yazının önemli bir devlet aracı olarak
kullanımı böyle olmuştur. Devletin veya devlet düzeninin sonsuza kadar
sürmesinin arzulanacağı düşünülürse, yazının bu amaçla yani değişmez
metinlerin kaligrafik işaret ve ifade biçimi olarak kullanılmasında
anlaşılmayan bir yan olmaz. Ancak bu hakikatin de varlığın da doğasına aykırı
olur. Çünkü hakikat statikleştirilemez, donuklaştırılamaz. Bir dönemin veya
toplumun doğruları, başka dönem ve toplumlar için bağlayıcı kurala
dönüştürülürse o toplumun zamanın akışı önüne bir engel koymuş olursunuz.
Akış o engelleri aşar. Engeli sabit ve muhkem kılmak isteyenleri, akışının
önüne katarak, tarihin ilgisiz alanına savurur. Böyle olmuştur. O nedenle
zamanların ruhunu okuyamayan, kendilerini ona göre güncelleyemeyen
yönetimler, kadrolar, savrulup, devrilip gitmiştir. Kimse,
hiçbir otorite, düzen veya devlet ne kaderden, ne zamanın akışından daha
güçlüdür. Zamanın, varlığın, hakikat algısının ve elbette bu arada otoritenin
ve devletin, genel ilişkilerin ve genel işleyişin yeniden düzenlenmesi,
hakikate uygunlaştırılması gerekir. Çünkü zaman geçince doğruların hakikatten
uzaklaşmaları az görülen bir durum değildir. O nedenle Akademide başta devlet
ve siyasal düzen olmak üzere işleyiş yeniden düzenlenmiştir. İngilizceye de
geçmiş olan ‘re’ preposition’ı (öneki) önüne geldiği kelimeye ‘yeniden
veya tekrar’ anlamı kazandırır. Form: reform, organization: reorganization,
turn: return gibi. Bu mantıkla retorik’i re-otorik şeklinde çözümleyebiliriz.
Yani otorik olanın, otoriter yapının yeniden düzenlenmesi! O nedenle hemen
tüm antik dönem ve hatta sonrası filozofların neredeyse hemen hepsinin
‘devlet’le ilişkili bir kitabı vardır. Bu onların zihinlerinin hem retoriksel
çalışması, hem de devletin bir şekilde bu zihni faaliyetlere olumlu veya
olumsuz etkileri sebebi iledir. Devlet ve toplum üzerine ‘yeniden düzenleme’
yapılırken, kendileri ile tutarlı bir şekilde yazıya değil söze, daha doğrusu
sözün şifahi paylaşımına önem verilmiştir. Çünkü gücün bilgisine karşı,
bilginin gücünü savunmanın en tutarlı, sağlıklı yolunun ‘retorik’ olduğu
düşünülmüştür. O dönem filozofları, tartışmalarla doğan ve gelişen
hakikatleri, yazının başka anlamaları zorlamayacak nesnel kalıplarına dökmeye
yanaşmamışlardır. Bu sebeple yakın denecek zamanlara kadar, bilgi, düşünce,
ilim ve edebiyat çalışmaları hep sözlü olarak yani dilden dile, dimağdan
dimağa uçarak gelmiştir. Bir cılız akıntının dereye, çaya, ırmağa, nehre
dönüşüp en sonra denize akması gibi, bilgi her uğrakta, her aşamada, artmış,
çoğalmıştır. Retoriksel bilgi, Karl Popper’nın yanlışlanma yöntemini bile
geride bırakacak düzey ve olgunlukta, doğruları tartışma zemininde aramıştır.
Doğru tartışılmalı ve aranmalıdır. Retoriği gerekli kılan en önemli sebep
doğruların tartışmaya açılmayarak dayatılmasıdır. O nedenle eski zamanların
bilgi anlayışı daha özgürlükçüdür, daha özgündür.
Bildiğimiz
anlamda yazının, kitabın bilgi aracı olarak kullanılması ile modern ulus
devletlere geçiş tarihlerinin örtüşmesi tesadüfî değildir. Bütünüyle bir
toplum belli ideolojilerin kalıplarına göre şekillendirilirken, özgür
düşünceden korkulacaktı. Öyle de oldu. Eski eğitim modeli herkesin kendi
anlayışına göre biçimlenmesine imkân veriyor, hatta bunu özendiriyordu. Oysa
modern dönemlerin tek tipçi fabrikasyon eğitim modeli, insanların özgür ve
özgün yanlarını yok etti. Burada eğitimi sadece okullarla sınırlı anlamak
doğru olmaz. Rejimlerin eğitim ve kültür politikaları, zamanların değişen
eğitim ve propaganda aygıt ve araçlarına göre değişerek, toplumun ve hayatın
santimine varıncaya kadar tüm alanlarına sirayet etmiştir. Kitle haberleşme
araçlarından, oyunlara, eğlencelere, bayram ve kutlamalara, beyanatlardan
basına, sokaklarda çarşılarda, vitrinlerde öne çıkarılan değer ve motiflere,
modaya kadar yaygın, etkin bir eğitim uygulanmaktadır. Kitleleri eğitmenin,
tornadan geçirmenin bin bir şeytansı yolu bulunmuştur. Bu noktada moda özen ve
imrenme yaratır. Özenilen ve öne çıkarılan sadece moda kıyafetler, eşyalar
değildir. Moda düşünceler, moda felsefeler, moda konuşma tarzları, moda
kelimeler, moda cümleler de insanların benliklerini derinden etkiler.
Kitleler çokluk kendilerini bu tarz modaların biçimlendirmesine terk
etmiştir. Bilinci körelmemiş her insanın bileceği basitlikteki bu realiteyi
niçin söylüyorum? İdeolojik işleyişin tümüne dikkat çekmek için: Paradigma
sadece rejimlerin keskin ideolojik doktrinleri ile sınırlı kalmaz. Ayrıca
otorit/e kendiliğinden kabul edilen anlayışlar, yaşama biçimleri de
oluşturur. Re-otorik bir anlamda bütün bunları da yani hâkim anlayışları da
tepeden tırnağa yeniden düşünmek, yeniden düzenlemeye çalışmak demektir. Yani
siyasal, sosyal koşullanma içinde genel geçer düşünceleri tekrar ediyorsanız
çok güzel de konuşsanız retorik yapıyor olmazsınız. Retorik gücün bilgisini
değil, bilginin gücünü öne çıkarmalı. Özgürlüğü, aşkı, erdemi, vicdanı,
bireysel duyuşları, sınırsızlığı, çoğulculuğu, farklılığı öne çıkarmalıdır.
Retoriksel düşünce çerçeveyi zorlamalıdır. Kendi varlığını bütün bu
değerlerin ve güzelliklerin varlığı ile birlikte düşünmelidir. Onlar varsa
kendisi var olacaktır. Kendisi ancak başkasıyla var olacak, farklılıklarla
ifadesini, özelliğini, yerini, değerini bulacaktır.
Paradigmanın
şemasında birey yok oldu. Herkes birbirine benzer oldu. Bu benzeyişi ‘milli
birlik’ sloganları ile iyi bir şey olarak yutturmaya kalktılar. Oysa
benzerlikler, kültürü, düşünsel zenginliği, giderek çözüm bolluğunu, tercih
çokluğunu, ifade çeşitliliğini, seçenek fazlalığını ortadan kaldırır. Yani
toplumu, hayatı kısırlaştırır, köreltir. Öyle de olmuştur. Birörnek
insanların, birörnek hayatları içinde ne farklı düşler, ne farklı düşünceler
oluşuyor. Hiçbir ses, hiçbir bakış, duruş, tarz, öz, içerik, açı özgün
değildir. Oysa çeşitlilik varlığın gerçeğidir. Varlığın doğasında çeşitlilik
vardır. Çeşitlilik, birbirine yönelimi, yardımlaşmayı kaçınılmaz ve zorunlu
kılar. Çeşitlilik kültür demektir. Çeşitliliği yok edenler, kültürü, varlığı,
hayatı tüm boyutlarıyla ilgilendirdiği anlamı ile kültürü yok ederler.
Çeşitliliği yok edenler bireye de, özgürlüğe de, tartışmaya da karşıdırlar.
Modern dönem insanlara kesin yabancılaşma ile beraber, kesin bir kültürsüzlük
armağan etmiştir. “Söz uçar yazı kalır” sözünü, bir hakikatin ifadesi olarak,
“söz uçmalı, yerinde kalmamalı; yazı kalmalı, kalıcı olmalı, kalıcı olması
istenmeyenler yazılmamalı” diye anlamalıyız.
Kalıcı ve
değişmez olan hakikat sadece Allah’a aittir. Öyleyse değişmezliği bildiren yazı
ve yazılmış olan yani kitap ta O’na aittir. Öyledir de. Bu anlamda kitap deyince
sadece kutsal metinleri anlamak gerekir. Daha da derinlere indiğimizde kitap
Allah’ın değişmez ilmi ve iradesini ifade eder. Kurandaki kullanımı bu
yöndedir. Hem değil mi ki, Kur’an (Okunan) kendisini ‘kitap’ olarak ifade
eder. (Düşünülmesi için: Beyyine:4, Buruc:21, Mutaffifin:9,20, Cum’a:5,
Vâkı’a:78, Saffat:170, Zuhruf:4, Fatır:31, Ankebut:48, En’am:7) ‘İyi ama
Kur’an’ın bildiğimiz anlamda kitaba dönüşmesi yüce peygamberden sonradır. Yani
Kur’an kendisini kitap olarak ifade ettiği zamanlarda ortada cildi ile,
sahifeleri ile henüz bir kitap yoktur. Zihnimizi mevcut algıların formundan
kurtarıp olaya getirdiğimiz açılım çerçevesinden bakılırsa, konu açıklık
kazanır. Kitap kesin yazılı olan demektir. Yani yazının da bir kesinlik ve
değişmezlik karşılığı olduğuna göre anlam yerini bulmuş oluyor. Biz ‘yazık’
veya ‘alın yazısı’ gibi kullanımlarda hep bu değişmezlik anlamını öne
çıkarırız. Yoksa ‘alın yazısı’ nasıl bir yazıdır? Onu gören okuyan var mıdır?
Alın yazısı tüm beşer sınırlarını aşan, beşer güç ve iradesinin değiştiremediği,
değiştiremeyeceği yaşanmış veya yaşanacak mecburiyetleri ifade eder.
Biraz da bu anlamından dolayı yazı, Sümerler’den çok önce de biliniyor,
kullanılıyor olmasına rağmen doğrudan ilgili görülmediği alanlarda ve
maksatlarda kullanılmadı. Değilse Ayetle sabit olan bir gerçek var ki, Allah
isimleri, kelimeyi ve yazmayı öğretmiş, okumayı da emretmiştir. İnsana
okuyacağı, okundukça ikram göreceği (Kur’an-ı Kerim: Okundukça ikram eden
veya okuyana ikram eden) kitap da indirmiştir. Kitabın indirilmiş olması onun
sonsuz yücelikten bizim idraklerimize indirilmiş olması (inzal, nüzul) sebebi
iledir. Bu bile sözün yani kelimenin yani yazılması gerekenin Allah’â ait
olduğu hakikatini açıklar.
Bana göre hem kendi hakikati, hem de hayat içinde kullanıldığı şekli ile
yazı Hz. Âdem’den beri vardır. Ancak sadece kutsal metinler ya da kutsal yerine
geçecek metinler yazı ile kayda geçiriliyordu. Kitap denince de akla bunlar
geliyordu. Eski çağlarda Sümerlerde olduğu gibi şehirlerin kapılarının yanına
veya üzerine taş veya mermer levhalara o ülkenin (veya şehrin) yasaları, kitabe
şeklinde yerleştiriliyordu. Mimari yapılardaki kitabe geleneği muhtemelen böyle
başladı.
Eski çağlarda, bilginin çok çeşitli ve kendi diyalektiği içinde tutarlı
sebeplerle sözlü anlatımla başkalarına ulaştırıldığı tespitini yapmış olduk.
Dede Korkut hikâyeleri gibi Türk masal ve destanları yüzyıllar boyu kuşaktan
kuşağa sözlü anlatımla taşındı. Homeros 'un binlerce sayfayı tutan İlyada'sı,
Odessa’sı da sözlü anlatımla başkalarına aktarılıyordu. Hatta eski dönemlerde bu
destanları ezberleyip köy köy, kasaba kasaba insanlara okuyan gezgin ozanlar
vardı. Bizdeki âşıklık veya ozanlık geleneği gibi. Gezgin ozanlık, özellikle
‘ama’ olan çoğu kişinin geçimlerini sağladıkları meslekleri idi. Homeros aslında
görmeyen (ama, kör) demektir. Yeri gelmişken söylememe izin veriniz; sanıldığı
gibi Homeros’un bir tek kişilik olduğu doğru değildir.
Sonuç
itibariyle insan zihni ezberlemeye çok yatkındı. Binlerle ifade edilen sayfalık
yoğunluklar insanın ezber kapasitesi yanında çok önemli bir zorluk değildi.
Hatta hafıza ezberledikçe, hızlanıyor, açılıyordu. Bu özellik, zihne muhteşem
hızlı ve derinlikli anlama, tartışma kapasitesi kazandırıyordu. Bilginin
işitsel yani kulak ve dil arası yoğun ilişkilerle yönelim kazanması da işin
ayrı bir güzelliği. Pozitivizm bu yönelimin örgüsünü bozdu. Bilgiyi işitsel
olmaktan çıkarıp, görmenin kaygan ve neredeyse düşünmeye uzak zemininde ele
aldı. Bilimi de bu indirgemeci basit anlayışın dayanağı, destekçisi yaptı.
Hatta tasfiye ettiği bir dönemin skolâstik kalıntılarını silmek için,
ezberlemeye karşı bir saldırı bile başlattı. Sözüm ona ezberci zihin bir şey
bilmezdi, bilemezdi. Yoruma, üretmeye dayalı bir modele geçilmeli, bunun için
de bizi karanlıklar içinde bırakan o bütün ezberler unutulmalıydı. Ezberlemenin
düşünceye, öğrenmeye nasıl mani olduğunu oldu bitti anlayamadım. Bilmek
aslında bir çeşit ezberleme olayı değil midir? Ezberimizdekilere göre
yaptığımız benzetmeleri kodlamaya, bilgi veya düşünce dersek yanlış mı
söylemiş oluruz? İçinde dini motiflerin olduğu ezberleri yok etmek için
bütünüyle insan zihnini boşalttılar. O günden beri insan ezberlememeye
özendirildi. Şimdi kafası, hafızası, duygusu boşaltılmış, boş, boşlukta,
bomboş insan olarak sabah ne yediğini bile hatırlamıyor. Çağdaş insan, boş
benliklerin insanı olarak derin unutuşların hatta kendisini unutuşun anılmaya
değmeyecek kahramanı olarak ortalıkta gezinmeyi, yaşamak ve var olmak
sanıyor. Varlığı ve tüm yaşamı reklamlara, zihin yönlendirenlere, rıza
üretenlere, ekranlara teslim olmuş haldedir. Kendisi için tasarlanan düşü
görüyor, kendisine gösterilen amaca yöneliyor, kendisinden istenen
düşünceleri savunuyor, kendisinden istenen alışverişleri yapıyor, istenilen
dili konuşuyor ve en nihayet istenilen tarzda özgür ve istenilen tarzda var
oluyor!
Ders anlattığı bir sıra not tuttuğunu gören öğrencisinin
bu tutumunu anlamakta zorlanan Socrates, o öğrencinin bir daha derse
gelmesinin gerekmediğini söyler. Bu olay önemlidir. Öncelikle Socrates, "Ne
söyledim ki not tutuyorsun? Ben tanrı değilim ki sözlerimi yazıyorsun" demek
istemiştir. Sonra söylediklerini hafızasında tutamayan öğrencinin zekâ
seviyesinden kuşku duymuş olmalıdır. Derse almama kararını zekâsı zayıf
öğrenci istemediğine bağlayabiliriz. O çağlarda yazmak kıt akıllılık
olarak değerlendiriliyor olmalıydı.
Bir eğitim ve düşünme aracı
olarak yazının hayata girmesinden sonra hafıza zayıfladı. Bu konuda
Gazzali'nin yaşadığı ibretlik bir olay var: İran ve Asya Medreselerinde ilim
tahsil ettikten sonra Bağdat’a dönmek için katıldığı kervanı eşkıyalar
durdururlar. Kervandakilerin para ve değerli malları gasp edilir. Sıra
Gazzali’ye geldiğinde, ünlü alim eşkıyalara “Neyimi isterseniz alınız ama şu
deftere dokunmayınız. Çünkü onlarda benim onlarca yıllık ilim tahsilim var.
Hem sonra onlar sizin işinize de yaramaz” der. Bu yalvarmaklı sözler karşısında
hayrete düşen eşkıya başı, bir yandan defterlerden birini evirip çevirirken
bir yandan da şaşkınlığını gizleyemeyerek sorar: “Yani senin onlarca yıllık
tahsil ettiğin ilim burada mı?” “Evet” der Gazzali. Eşkıyanın cevabı
ilginçtir: “”Hayret, ben ilmi akılda bilirdim” Bir eşkıya ilmin nerede
olacağını bilecek değil elbette, ama cevabı, o çağlarda ilmin sözlü nakillerle
gerçekleşmesinin güçlü işaretlerini taşıması bakımından önemlidir.
Söz ekseninde, kitap, konuşma, retorik, okuma, yazı kavramlarını kısmen
tartışmaya açmış olduk. Bu arada Sayın Başkanım süremin bittiğini ifade
ediyorlar. Özetleyip bitireyim: Anlam ve hakikatle bir derdimiz varsa, sözle,
kitapla, okumayla daha fazla meşgul olacağız demektir. Ben kitabın ilahi bir
boyutunun olduğuna işaret ettim. Bütün kitaplar, Rabbimizden inzal olan kitabı
yani o kitapta var olan, ancak o kitapta var olan ilmi, hikmeti anlamak için
olmalıdır. Siz bu kitabı okuyamamışsanız benim değerlendirmeme göre gerçek okur
yazar sayılmazsınız. Yüce Kur’an faydasız bilgi hamallarını ‘Kitap yüklü
eşeklere’ benzetir. Okumak bu semboller, işaretler deposu kitapları
çözümlemekse, peygamberimiz bu anlamda okuma yazma bilmiyordu. Yok, eğer
okumak hakikatin künhüne varmaksa peygamberimiz en iyi okuyandı. Uzun sürmüş
suskunluklardan sonra şimdi, bir büyük okuma dönemini başlatmanın vakti
gelmiştir. Yani bilgilenmenin, düşünmenin, sözü kendi yerine koymanın, sözü
sahibine tevdi etmenin, anlam aramanın, anlam paylaşmanın vakti gelmiştir. Biz
bunu yapmaksızın, bu düzlemde tartışmaksızın, ne bize ait yerimiz, ne bize
ait benliğimiz ve kimliğimiz olur. Öyle olunca da, şimdiye kadar olduğu gibi,
bundan sonra da bir tek kelime konuşma hakkımız olmadan, taklitten
silikleşmiş, ölgünleşmiş kişiliklerimizle daha doğrusu kişiliksizliğimizle bir
gölgeden farksız olarak kendimizi avutur gideriz. Kendi hiçliğimizin,
boşluğumuzun altında eziliriz.
Bizi bekleyen aydınlık ufukların
parıltısını her birinizin gözünüzden yansıyan canlı ilgilerin parıltısında
görüyorum. Beni o ışıktan mahrum etmeyin. Aydınlığı paylaşmayı diliyorum. Beni
sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.
DİL,
ANAYASA MESELESİ
Yazarımız Necmettin Evci’nin konuşmasından sonra soru-cevap bölümüne
geçildi. Bu bölüm de en az birinci tur kadar keyifli ve derinlikli idi. Bir
dinleyici konuşma esnasında çok yabancı kelime geçtiğinden şikâyet ederek
“Türkçe’nin kullanımı nasıl tanımlanıyor; bu boyutta yabancı kelimelerle
konuşmaya ne demeliyiz?” diye bir soru yöneltti. Evci, dinleyenler arasında bu
konuya en yetkin cevap verecek kişinin Avukat Selami Çekmegil olduğunu söyledi.
Bunun üzerine söz alan Çekmegil’in verdiği cevap düşündürücüydü: “Anayasa
-daha başta- Devletin dilinin Türkçe olduğunu yazıyor ama hemen
devamında Devleti tanımlarken: “Demokratik”: Yunanca, “Lâik”:
Fransızca, “Sosyal”: İngilizce kelimeler kullanıyor; cevabı
burada aramak lazım” dedi. Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. Powered by AkoComment 2.0! |