31-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
KİTAP ve RETORİK PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Muhabir   
01-04-2012
-KELİMELER YERİNDEN OYNADI-
                                                           Muhabir
SERVER Vakfı’nın 21 Mart günü, Çarşamba Sohbetleri programının konuşmacısı, yazarımız Necmetin Evci oldu. Konuşmaya yoğun bir entelektüel ilgi vardı. Salon bütünüyle doluydu. Evci’nin konuşmasında ilgi, düşünce ve heyecan seviyesi hiç düşürülmeden, baştan sona üst seviyede tutuldu. Tarzı ve üslubu ile de çok akıcı olan konuşmada, kelimeler, kelimelerle birlikte düşünceler yerlerinden oynadı.

Altta, Sn. Evci’nin konuşmasından alınan notların özetini bulacaksınız:

Felsefeci Martin Heidegger ve birçok filozof "Düşünmek, kelimeleri
yerli yerine koymaktır" diyor. Konfiçyus ise “Tekrar dünyaya gelseydim, bütün çabam kelimeleri kendi anlamlarına kavuşturmak olurdu” diyordu. Demek ki, kelimelerin kendi anlamları ile buluşmasını sağlamak, düşünürlerin temel meselelerinden biri.

Kelimeleri kendi yerlerine koymayı amaçlayan çaba varsa, onların yerlerinden edildiği realitesi var olduğu içindir. Birçok doğrunun paradoksal ifadelerle izah ediliyor olması, anlam ve hakikat adına ters yüz edilmiş dünyanın geldiği vahim seviyenin kanıtı sayılmalıdır. Kelimelerin yerlerinden edilmesi, anlam kayıplarına, kaymalarına yol açar. Bu hakikatin yerini değiştirmek demektir ki, sanırım en büyük zulüm budur. Niçin? Çünkü hakikatin yerini değiştiriyorsunuz. Hakikatin temeli, yatağı, ölçüsü, fonu, formu, düzeni, zemini, bağlamı, sesi, müziği, iklimi, alaşımı, ağırlığı bozulursa hiçbir şey kendi yerinde kalmaz, kalamaz. Çünkü yanlış bir zeminde doğru yükselmez. Çürük zeminde, çürük malzemelerle sağlam yapı kuramazsınız. Çirkinlikleri öne çıkararak güzelliğe, kötülüklere müsamaha ederek, iyiliklere hizmet edemezsiniz. Ancak ne çare ki, kelimeler yerlerinden edildi, yerlerinden sürüldü ve anlamsal bozulma başladı. Kopma, çürüme, savrulma, dağılma, manasızlık, samimiyetsizlik başladı. Çünkü hakikat ve anlam hem hayatın hem varlığın temel kodudur. 

Kelimeleri yerli yerinde kullanmak, düşünmektir. Düşünmeyi bu cümle ile tanımlarsanız yanlış yapmış olmazsınız. Doğal olarak hakikatin anlamına yaklaşmak, kelimeleri kendi yerlerine yerleştirmeyi zorunlu kılıyorsa, onların kabul görmüş yanlış anlamlarını sorguluyor olacağız. Bu da bir anlamda kelimeleri yerlerinden oynatmak demek olacaktır. Bu anlamda, bugün burada “Kitap ve Retorik” olan konumuzla ilişkili olarak “söz, yazı, kitap, anlam, konuşma” gibi kelimelere dokunmak, değinmek istiyorum.

Retorik, ilk anlamı ile karşılıklı konuşma, güzel konuşma demektir. Konuyu ciddi manada müstakil olarak Aristo ele aldı ve aynı isimli kitabını yazdı: Retorik. Bu kitap karşılıklı etkili, ikna edici ve güzel konuşma prensiplerini tartışır. Hatta bir yerinde, muhatabı etkilemeyi amaçladığı için retoriğin pek de imrenilecek bir şey olmadığını bile ifade eder. O dönemde düşünce ve ilmin retoriksel bir niteliği vardır. Aristo’dan önce Socrates’in mesela ‘Gorgias Retoriği’ çok ünlüdür.  En genel anlamı ile retorik, “yazılı olmayan, konuşmaya dayalı” demektir. Yani retoriğin konuşmaya dayalı olmakla sahip olduğu nitelikten daha az olmayan öneminden biri de “yazılı olmayan” usulüdür. 

Retoriğin konuşma biçimi ve fakat ‘farklı bir konuşma biçimi’ olduğunu zımnen söylemiş oldum. Öyleyse bu nasıl bir konuşmadır? Sadece bizde değil, bütün toplumların düşünce ve edebiyat gelenekleri sözlü ve yazılı olmak üzere ikiye ayrılarak incelenir. İyi de yazılı edebiyat sözsüz edebiyat mıdır? ‘Sözlü’ ile ‘şifahi’ olanı birbirine karıştırmamak gerekir. ‘Kitab’ın da, yani ‘yazı’nın da ‘konuşma’nın veya ‘retorik’in de temelinde söz vardır. Bu bağlam içinde ‘söz’ belli bir anlam taşıyan ses dizgeleri, ses bütünlükleri değildir. Konuşmak da bu dizgelerden başka işlevselliği olmayan ve çoğu alışkanlıklarda karşılıklarını bulan sözleri birbirimize iletmek değildir. Bu tarz konuşmalarda birbirimize anlam ve düşüncemizi değil, alışkanlıkların şartlı reflekslerini alıp veririz. O nedenle alışkanlıkları çekip alırsanız, gündelik dil işlevsiz kalır. Ve yine aynı sebeple gündelik dil düşünce aktarımında yetersiz kalır. Retorikteki ‘söz’ ‘hakikate’ tekabül eder, ilme, bilgiye tekabül eder ve mutlak manada Allah’a aittir.  Mutlak’a, Sonsuz’a, yüce’ye aittir. Kitap, değişmez veya değişmeyecek sözleri içeren bir manzumedir.

Hemen belirteyim ki, okumakla konuşmak farklı olgulardır. Evvela konuşmak sözel iletişimden önce bir kültür, gelenek meselesidir. Duruştur, eylemdir, yerini belirlemedir, konumlanmadır, tavırdır. Türkçede konuşmak ‘konmak’ kelimesinden gelir. Kendi varlık ve amacına uygun olarak, başkalarının da konumunu gözeterek konumlanmak konuşmak demektir. Konuşlanmayı bu anlamı ile askeri bir terim olarak da kullanırız. Varlığına uygun bir yerde değilseniz, bu ölçüt ve hassasiyetlere göre konumunuzu belirlememişseniz konuşma hakkınız hatta imkânınız olmaz. Bulunduğumuz yer, bizim tarihi, kültürel ve kendi düşünsel çabalarımızın kesiştiği koordinatlarla oluşur. Düşünsel anlamda konuşmamızı zorunlu kılan sebep işte bu kişiliğimizi ve kimliğimizi oluşturan sebeplerdir. Her konuşmanın böyle bir amacı, açılımı olmalıdır. Belli bir yeriniz yoksa, bir yerden durup bakma ve dinleme yapma imkânından yoksunsanız konuşamazsınız. O sebeple ‘anlam(a) ile durmak arasında doğrusal ve dolaysız bağlantı vardır. İngilizce anlamak demek olan ‘understand’ veya Arapçada yine aynı anlama gelen ‘Vakıf olmak, veya vukufiyet’ olarak dilimize de geçmiş olan kelimenin lügat anlamı ‘durmak’ demektir. Hacda vakfeye durulur. Buradaki ‘vakfe’ zaten durmak anlamına gelir. Ama insanımız öyle kullanıyor. Bir anlayışı kolaylaştıracaksa kullansın, zararı yok. Ben bu örneklerde olduğu gibi ‘belli bir şuurla durmak’ ve ‘anlamak’ arasındaki doğrudan ilişkiye işaret etmek istiyorum. Giderek ‘konuşmanın’ bir ‘durma’ ve ‘anlama’ işi olduğuna vurgu yapmak istiyorum. Vurgu yapmamın asıl sebebi belki biraz da milletimizin bu tarzdaki konuşmaya ve anlamaya duyduğu hayati ihtiyaçtır. 

Konuşmanın başka iletişim boyutları vardır. Kaldı ki, kelimelere dayalı olsa bile firesiz bir iletişim mümkün değildir. Size söylediğim söz, sizin dimağınızda başka anlamlar kazanır. Azalır veya çoğalır. O nedenle sözün, dimağdan dimağa, zihinden zihine gezinirken artmak, eksilmek gibi bir özelliği vardır. Bir Latin atasözünün ifade ettiği gibi “Söz uçar yazı kalır” Buradaki ‘söz’, bir anlamda Platon akademisindeki retoriğin mahiyetini de özetliyor gibidir. Oradaki anlayışa göre söz zaten uçmalıdır. Buradaki uçuculuk, tinerdeki, gazdaki, buhardaki gibi bir uçuculuk değildir. Tabir caizse bir kuş gibi, uçak gibi uçmaktır. Söz, ucu her türlü anlama ve anlamaya açık bir hakikat içermeli ve bulduğu açıklıktan başka idraklere, başka hayallere, anılara, algılara kanatlanmalıdır. Orada başka değerlerle, açılarla birleşerek, ayrışarak genişlemeli, zenginleşmeli, yeni bir hareket, yeni bir ivme kazanmalıdır. Böylece sözün asıl zemini olan sonsuzluğa, anlamın sonsuz ufkuna katılarak değer kazansın ve katılarak değer katsın. Anlam sonsuzdur. Söz, sonsuzu taşıdığı, yansıttığı ölçüde anlam ve değer kazanır. Sonsuza yakınsa anlamlı, uzaksa anlamsızdır. Anlamsız olan lâf-ı güzaftır, eskilerin deyişiyle ‘kıl-u kal’dır.
 
Akademide ‘Trigium’ diye bilinen üç temel dersten biri retorikti. Bu hem ders hem usuldü. Hakikat retoriksel olmak durumundaydı. Ne demektir bu? Sonlu, sınırlı mahiyeti ile insan zihni, sonsuz hakikati belli ölçekler içinde anlamak durumundadır. Bu ölçekler o kişinin varlık koşullarını oluşturan boyutlarla oluşur. Öyleyse hakikat belli algı kalıpları içinde dondurulamaz. Farklı kavrayışların önü açılmalı, bütün bir toplam algı ile esas düşünce oluşmalıdır. Oluşan bu üst ve daha geniş düşünce, bir anlamda retoriksel düşüncedir. Bu düşünce insanı, hayatı var eden koşullar değiştiği ölçüde değişir. Değişen hakikat değildir. Hakikatin değişmezlik özelliği vardır. Değişen hakikati algı biçimimizdir. 

Hakikati algı tarzımıza ‘doğru’ deriz. Doğru hakikatin değişen karakteridir. Hakikat ise doğruların değişmez niteliği. Hakikat öncelikle varlığın özü, o özün asıl mahiyeti ile ilgilidir. Bu sebeple varoluşsal ve ontolojik gerçekliğimizi tanımlar. Varlık hakikate yakınlığı ölçüsünde anlam kazanır. Doğrular madem belli şartların zihnimize veya zihnimizden yansımalarıdır, o zaman şartlar değiştiğinde doğrular da değişecek demektir. Öyle ki, değişen şartlar, dünün doğrularını, bugünün yanlışına dönüştürebilir. Öyleyse kendi indi doğrularımızı, değişmez hakikatler gibi genele teşmil etmek vahim bir yanlıştır. Anlamı, hakikatin anlamını sınırlamak, her idraki o sınırlar içinde bir algıya mecbur etmektir. Bu zihnin işleyişine de içeriğine de aykırıdır. İşte bu sınırlarla dondurulmuş model düşünceler, otoriter düzenleri veya ideolojileri oluştururlar. Şimdilerde buna ‘paradigma’ diyorlar. İsterseniz otorik deyiniz. ‘Otor’ ile değişmezlik arasında bir ilişki vardır. Otorik metinler değişmez metinlerdir. Mesela günümüze kadar gelmiş Hint Otoritleri vardır. Otorit olan, otorite olandır. Otoritenin bilgiye, söyleme dayalı tartışmasız bir iktidar keyfiyeti vardır. Otorite kelimesi daha çok siyasi içerikle çeşitli kullanımlarla karşımıza çıkar. ‘Senator’da, ‘İmparator’da hatta Editör’de veya yazar anlamı ile author’da (yazar) hep bu otorite vardır. 

Aslına bakılırsa kendiliğinden anlaşılacağı gibi otorite ile yazı arasında bir sıkı ilişki de söz konusudur. Otorite değişmez yasalarını yani anayasa veya benzer metinleri yazıya geçmiş, belki yazının önemli bir devlet aracı olarak kullanımı böyle olmuştur. Devletin veya devlet düzeninin sonsuza kadar sürmesinin arzulanacağı düşünülürse, yazının bu amaçla yani değişmez metinlerin kaligrafik işaret ve ifade biçimi olarak kullanılmasında anlaşılmayan bir yan olmaz. Ancak bu hakikatin de varlığın da doğasına aykırı olur. Çünkü hakikat statikleştirilemez, donuklaştırılamaz. Bir dönemin veya toplumun doğruları, başka dönem ve toplumlar için bağlayıcı kurala dönüştürülürse o toplumun zamanın akışı önüne bir engel koymuş olursunuz. Akış o engelleri aşar. Engeli sabit ve muhkem kılmak isteyenleri, akışının önüne katarak, tarihin ilgisiz alanına savurur. Böyle olmuştur. O nedenle zamanların ruhunu okuyamayan, kendilerini ona göre güncelleyemeyen yönetimler, kadrolar, savrulup, devrilip gitmiştir.
 
Kimse, hiçbir otorite, düzen veya devlet ne kaderden, ne zamanın akışından daha güçlüdür. Zamanın, varlığın, hakikat algısının ve elbette bu arada otoritenin ve devletin, genel ilişkilerin ve genel işleyişin yeniden düzenlenmesi, hakikate uygunlaştırılması gerekir. Çünkü zaman geçince doğruların hakikatten uzaklaşmaları az görülen bir durum değildir. O nedenle Akademide başta devlet ve siyasal düzen olmak üzere işleyiş yeniden düzenlenmiştir. İngilizceye de geçmiş olan ‘re’  preposition’ı (öneki) önüne geldiği kelimeye ‘yeniden veya tekrar’ anlamı kazandırır. Form: reform, organization: reorganization, turn: return gibi. Bu mantıkla retorik’i re-otorik şeklinde çözümleyebiliriz. Yani otorik olanın, otoriter yapının yeniden düzenlenmesi! O nedenle hemen tüm antik dönem ve hatta sonrası filozofların neredeyse hemen hepsinin ‘devlet’le ilişkili bir kitabı vardır. Bu onların zihinlerinin hem retoriksel çalışması, hem de devletin bir şekilde bu zihni faaliyetlere olumlu veya olumsuz etkileri sebebi iledir. Devlet ve toplum üzerine ‘yeniden düzenleme’ yapılırken, kendileri ile tutarlı bir şekilde yazıya değil söze, daha doğrusu sözün şifahi paylaşımına önem verilmiştir. Çünkü gücün bilgisine karşı, bilginin gücünü savunmanın en tutarlı, sağlıklı yolunun ‘retorik’ olduğu düşünülmüştür. O dönem filozofları, tartışmalarla doğan ve gelişen hakikatleri, yazının başka anlamaları zorlamayacak nesnel kalıplarına dökmeye yanaşmamışlardır. Bu sebeple yakın denecek zamanlara kadar, bilgi, düşünce, ilim ve edebiyat çalışmaları hep sözlü olarak yani dilden dile, dimağdan dimağa uçarak gelmiştir. Bir cılız akıntının dereye, çaya, ırmağa, nehre dönüşüp en sonra denize akması gibi, bilgi her uğrakta, her aşamada, artmış, çoğalmıştır. Retoriksel bilgi, Karl Popper’nın yanlışlanma yöntemini bile geride bırakacak düzey ve olgunlukta, doğruları tartışma zemininde aramıştır. Doğru tartışılmalı ve aranmalıdır. Retoriği gerekli kılan en önemli sebep doğruların tartışmaya açılmayarak dayatılmasıdır. O nedenle eski zamanların bilgi anlayışı daha özgürlükçüdür, daha özgündür. 

Bildiğimiz anlamda yazının, kitabın bilgi aracı olarak kullanılması ile modern ulus devletlere geçiş tarihlerinin örtüşmesi tesadüfî değildir. Bütünüyle bir toplum belli ideolojilerin kalıplarına göre şekillendirilirken, özgür düşünceden korkulacaktı. Öyle de oldu. Eski eğitim modeli herkesin kendi anlayışına göre biçimlenmesine imkân veriyor, hatta bunu özendiriyordu. Oysa modern dönemlerin tek tipçi fabrikasyon eğitim modeli, insanların özgür ve özgün yanlarını yok etti. Burada eğitimi sadece okullarla sınırlı anlamak doğru olmaz. Rejimlerin eğitim ve kültür politikaları, zamanların değişen eğitim ve propaganda aygıt ve araçlarına göre değişerek, toplumun ve hayatın santimine varıncaya kadar tüm alanlarına sirayet etmiştir. Kitle haberleşme araçlarından, oyunlara, eğlencelere, bayram ve kutlamalara, beyanatlardan basına, sokaklarda çarşılarda, vitrinlerde öne çıkarılan değer ve motiflere, modaya kadar yaygın, etkin bir eğitim uygulanmaktadır. Kitleleri eğitmenin, tornadan geçirmenin bin bir şeytansı yolu bulunmuştur. Bu noktada moda özen ve imrenme yaratır. Özenilen ve öne çıkarılan sadece moda kıyafetler, eşyalar değildir. Moda düşünceler, moda felsefeler, moda konuşma tarzları, moda kelimeler, moda cümleler de insanların benliklerini derinden etkiler. Kitleler çokluk kendilerini bu tarz modaların biçimlendirmesine terk etmiştir. Bilinci körelmemiş her insanın bileceği basitlikteki bu realiteyi niçin söylüyorum? İdeolojik işleyişin tümüne dikkat çekmek için: Paradigma sadece rejimlerin keskin ideolojik doktrinleri ile sınırlı kalmaz. Ayrıca otorit/e kendiliğinden kabul edilen anlayışlar, yaşama biçimleri de oluşturur. Re-otorik bir anlamda bütün bunları da yani hâkim anlayışları da tepeden tırnağa yeniden düşünmek, yeniden düzenlemeye çalışmak demektir. Yani siyasal, sosyal koşullanma içinde genel geçer düşünceleri tekrar ediyorsanız çok güzel de konuşsanız retorik yapıyor olmazsınız. Retorik gücün bilgisini değil, bilginin gücünü öne çıkarmalı. Özgürlüğü, aşkı, erdemi, vicdanı, bireysel duyuşları, sınırsızlığı, çoğulculuğu, farklılığı öne çıkarmalıdır. Retoriksel düşünce çerçeveyi zorlamalıdır. Kendi varlığını bütün bu değerlerin ve güzelliklerin varlığı ile birlikte düşünmelidir. Onlar varsa kendisi var olacaktır. Kendisi ancak başkasıyla var olacak, farklılıklarla ifadesini, özelliğini, yerini, değerini bulacaktır.

Paradigmanın şemasında birey yok oldu. Herkes birbirine benzer oldu. Bu benzeyişi ‘milli birlik’ sloganları ile iyi bir şey olarak yutturmaya kalktılar. Oysa benzerlikler, kültürü, düşünsel zenginliği, giderek çözüm bolluğunu, tercih çokluğunu, ifade çeşitliliğini, seçenek fazlalığını ortadan kaldırır. Yani toplumu, hayatı kısırlaştırır, köreltir. Öyle de olmuştur. Birörnek insanların, birörnek hayatları içinde ne farklı düşler, ne farklı düşünceler oluşuyor. Hiçbir ses, hiçbir bakış, duruş, tarz, öz, içerik, açı özgün değildir. Oysa çeşitlilik varlığın gerçeğidir. Varlığın doğasında çeşitlilik vardır. Çeşitlilik, birbirine yönelimi, yardımlaşmayı kaçınılmaz ve zorunlu kılar. Çeşitlilik kültür demektir. Çeşitliliği yok edenler, kültürü, varlığı, hayatı tüm boyutlarıyla ilgilendirdiği anlamı ile kültürü yok ederler. Çeşitliliği yok edenler bireye de, özgürlüğe de, tartışmaya da karşıdırlar. Modern dönem insanlara kesin yabancılaşma ile beraber, kesin bir kültürsüzlük armağan etmiştir. “Söz uçar yazı kalır” sözünü, bir hakikatin ifadesi olarak, “söz uçmalı, yerinde kalmamalı; yazı kalmalı, kalıcı olmalı, kalıcı olması istenmeyenler yazılmamalı” diye anlamalıyız.  

Kalıcı ve değişmez olan hakikat sadece Allah’a aittir. Öyleyse değişmezliği bildiren yazı ve yazılmış olan yani kitap ta O’na aittir. Öyledir de. Bu anlamda kitap deyince sadece kutsal metinleri anlamak gerekir. Daha da derinlere indiğimizde kitap Allah’ın değişmez ilmi ve iradesini ifade eder. Kurandaki kullanımı bu yöndedir. Hem değil mi ki, Kur’an (Okunan) kendisini ‘kitap’ olarak ifade eder. (Düşünülmesi için: Beyyine:4, Buruc:21, Mutaffifin:9,20, Cum’a:5, Vâkı’a:78, Saffat:170, Zuhruf:4, Fatır:31, Ankebut:48, En’am:7) ‘İyi ama Kur’an’ın bildiğimiz anlamda kitaba dönüşmesi yüce peygamberden sonradır. Yani Kur’an kendisini kitap olarak ifade ettiği zamanlarda ortada cildi ile, sahifeleri ile henüz bir kitap yoktur. Zihnimizi mevcut algıların formundan kurtarıp olaya getirdiğimiz açılım çerçevesinden bakılırsa, konu açıklık kazanır. Kitap kesin yazılı olan demektir. Yani yazının da bir kesinlik ve değişmezlik karşılığı olduğuna göre anlam yerini bulmuş oluyor. Biz ‘yazık’ veya ‘alın yazısı’ gibi kullanımlarda hep bu değişmezlik anlamını öne çıkarırız. Yoksa ‘alın yazısı’ nasıl bir yazıdır? Onu gören okuyan var mıdır? Alın yazısı tüm beşer sınırlarını aşan, beşer güç ve iradesinin değiştiremediği, değiştiremeyeceği yaşanmış veya yaşanacak mecburiyetleri ifade eder. 

Biraz da bu anlamından dolayı yazı, Sümerler’den çok önce de biliniyor, kullanılıyor olmasına rağmen doğrudan ilgili görülmediği alanlarda ve maksatlarda kullanılmadı. Değilse Ayetle sabit olan bir gerçek var ki, Allah isimleri, kelimeyi ve yazmayı öğretmiş, okumayı da emretmiştir. İnsana okuyacağı, okundukça ikram göreceği (Kur’an-ı Kerim: Okundukça ikram eden veya okuyana ikram eden) kitap da indirmiştir. Kitabın indirilmiş olması onun sonsuz yücelikten bizim idraklerimize indirilmiş olması (inzal, nüzul) sebebi iledir. Bu bile sözün yani kelimenin yani yazılması gerekenin Allah’â ait olduğu hakikatini açıklar.

Bana göre hem kendi hakikati, hem de hayat içinde kullanıldığı şekli ile yazı Hz. Âdem’den beri vardır. Ancak sadece kutsal metinler ya da kutsal yerine geçecek metinler yazı ile kayda geçiriliyordu. Kitap denince de akla bunlar geliyordu. Eski çağlarda Sümerlerde olduğu gibi şehirlerin kapılarının yanına veya üzerine taş veya mermer levhalara o ülkenin (veya şehrin) yasaları, kitabe şeklinde yerleştiriliyordu. Mimari yapılardaki kitabe geleneği muhtemelen böyle başladı. 

Eski çağlarda, bilginin çok çeşitli ve kendi diyalektiği içinde tutarlı sebeplerle sözlü anlatımla başkalarına ulaştırıldığı tespitini yapmış olduk. Dede Korkut hikâyeleri gibi Türk masal ve destanları yüzyıllar boyu kuşaktan kuşağa sözlü anlatımla taşındı. Homeros 'un binlerce sayfayı tutan İlyada'sı, Odessa’sı da sözlü anlatımla başkalarına aktarılıyordu. Hatta eski dönemlerde bu destanları ezberleyip köy köy, kasaba kasaba insanlara okuyan gezgin ozanlar vardı. Bizdeki âşıklık veya ozanlık geleneği gibi. Gezgin ozanlık, özellikle ‘ama’ olan çoğu kişinin geçimlerini sağladıkları meslekleri idi. Homeros aslında görmeyen (ama, kör) demektir. Yeri gelmişken söylememe izin veriniz; sanıldığı gibi Homeros’un bir tek kişilik olduğu doğru değildir. 

Sonuç itibariyle insan zihni ezberlemeye çok yatkındı. Binlerle ifade edilen sayfalık yoğunluklar insanın ezber kapasitesi yanında çok önemli bir zorluk değildi. Hatta hafıza ezberledikçe, hızlanıyor, açılıyordu. Bu özellik, zihne muhteşem hızlı ve derinlikli anlama, tartışma kapasitesi kazandırıyordu. Bilginin işitsel yani kulak ve dil arası yoğun ilişkilerle yönelim kazanması da işin ayrı bir güzelliği. Pozitivizm bu yönelimin örgüsünü bozdu. Bilgiyi işitsel olmaktan çıkarıp, görmenin kaygan ve neredeyse düşünmeye uzak zemininde ele aldı. Bilimi de bu indirgemeci basit anlayışın dayanağı, destekçisi yaptı. Hatta tasfiye ettiği bir dönemin skolâstik kalıntılarını silmek için, ezberlemeye karşı bir saldırı bile başlattı. Sözüm ona ezberci zihin bir şey bilmezdi, bilemezdi. Yoruma, üretmeye dayalı bir modele geçilmeli, bunun için de bizi karanlıklar içinde bırakan o bütün ezberler unutulmalıydı. Ezberlemenin düşünceye, öğrenmeye nasıl mani olduğunu oldu bitti anlayamadım. Bilmek aslında bir çeşit ezberleme olayı değil midir? Ezberimizdekilere göre yaptığımız benzetmeleri kodlamaya, bilgi veya düşünce dersek yanlış mı söylemiş oluruz? İçinde dini motiflerin olduğu ezberleri yok etmek için bütünüyle insan zihnini boşalttılar. O günden beri insan ezberlememeye özendirildi. Şimdi kafası, hafızası, duygusu boşaltılmış, boş, boşlukta, bomboş insan olarak sabah ne yediğini bile hatırlamıyor. Çağdaş insan, boş benliklerin insanı olarak derin unutuşların hatta kendisini unutuşun anılmaya değmeyecek kahramanı olarak ortalıkta gezinmeyi, yaşamak ve var olmak sanıyor. Varlığı ve tüm yaşamı reklamlara, zihin yönlendirenlere, rıza üretenlere, ekranlara teslim olmuş haldedir. Kendisi için tasarlanan düşü görüyor, kendisine gösterilen amaca yöneliyor, kendisinden istenen düşünceleri savunuyor, kendisinden istenen alışverişleri yapıyor, istenilen dili konuşuyor ve en nihayet istenilen tarzda özgür ve istenilen tarzda var oluyor! 

Ders anlattığı bir sıra not tuttuğunu gören öğrencisinin bu tutumunu anlamakta zorlanan Socrates,  o öğrencinin bir daha derse gelmesinin gerekmediğini söyler. Bu olay önemlidir. Öncelikle Socrates, "Ne söyledim ki not tutuyorsun? Ben tanrı değilim ki sözlerimi yazıyorsun" demek istemiştir. Sonra söylediklerini hafızasında tutamayan öğrencinin zekâ seviyesinden kuşku duymuş olmalıdır. Derse almama kararını zekâsı zayıf öğrenci istemediğine bağlayabiliriz.  O çağlarda yazmak kıt akıllılık olarak değerlendiriliyor olmalıydı. 

Bir eğitim ve düşünme aracı olarak yazının hayata girmesinden sonra hafıza zayıfladı. Bu konuda Gazzali'nin yaşadığı ibretlik bir olay var: İran ve Asya Medreselerinde ilim tahsil ettikten sonra Bağdat’a dönmek için katıldığı kervanı eşkıyalar durdururlar. Kervandakilerin para ve değerli malları gasp edilir. Sıra Gazzali’ye geldiğinde, ünlü alim eşkıyalara “Neyimi isterseniz alınız ama şu deftere dokunmayınız. Çünkü onlarda benim onlarca yıllık ilim tahsilim var. Hem sonra onlar sizin işinize de yaramaz” der. Bu yalvarmaklı sözler karşısında hayrete düşen eşkıya başı, bir yandan defterlerden birini evirip çevirirken bir yandan da şaşkınlığını gizleyemeyerek sorar: “Yani senin onlarca yıllık tahsil ettiğin ilim burada mı?” “Evet” der Gazzali. Eşkıyanın cevabı ilginçtir: “”Hayret, ben ilmi akılda bilirdim”  Bir eşkıya ilmin nerede olacağını bilecek değil elbette, ama cevabı, o çağlarda ilmin sözlü nakillerle gerçekleşmesinin güçlü işaretlerini taşıması bakımından önemlidir. 

Söz ekseninde, kitap, konuşma, retorik, okuma, yazı kavramlarını kısmen tartışmaya açmış olduk. Bu arada Sayın Başkanım süremin bittiğini ifade ediyorlar. Özetleyip bitireyim: Anlam ve hakikatle bir derdimiz varsa, sözle, kitapla, okumayla daha fazla meşgul olacağız demektir. Ben kitabın ilahi bir boyutunun olduğuna işaret ettim. Bütün kitaplar, Rabbimizden inzal olan kitabı yani o kitapta var olan, ancak o kitapta var olan ilmi, hikmeti anlamak için olmalıdır. Siz bu kitabı okuyamamışsanız benim değerlendirmeme göre gerçek okur yazar sayılmazsınız. Yüce Kur’an faydasız bilgi hamallarını ‘Kitap yüklü eşeklere’ benzetir. Okumak bu semboller, işaretler deposu kitapları çözümlemekse, peygamberimiz bu anlamda okuma yazma bilmiyordu. Yok, eğer okumak hakikatin künhüne varmaksa peygamberimiz en iyi okuyandı. Uzun sürmüş suskunluklardan sonra şimdi, bir büyük okuma dönemini başlatmanın vakti gelmiştir. Yani bilgilenmenin, düşünmenin, sözü kendi yerine koymanın, sözü sahibine tevdi etmenin, anlam aramanın, anlam paylaşmanın vakti gelmiştir. Biz bunu yapmaksızın, bu düzlemde tartışmaksızın, ne bize ait yerimiz, ne bize ait benliğimiz ve kimliğimiz olur. Öyle olunca da, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da bir tek kelime konuşma hakkımız olmadan, taklitten silikleşmiş, ölgünleşmiş kişiliklerimizle daha doğrusu kişiliksizliğimizle bir gölgeden farksız olarak kendimizi avutur gideriz. Kendi hiçliğimizin, boşluğumuzun altında eziliriz. 

Bizi bekleyen aydınlık ufukların parıltısını her birinizin gözünüzden yansıyan canlı ilgilerin parıltısında görüyorum. Beni o ışıktan mahrum etmeyin. Aydınlığı paylaşmayı diliyorum. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

DİL, ANAYASA MESELESİ
Yazarımız Necmettin Evci’nin konuşmasından sonra soru-cevap bölümüne geçildi. Bu bölüm de en az birinci tur kadar keyifli ve derinlikli idi. Bir dinleyici konuşma esnasında çok yabancı kelime geçtiğinden şikâyet ederek “Türkçe’nin kullanımı nasıl tanımlanıyor; bu boyutta yabancı kelimelerle konuşmaya ne demeliyiz?” diye bir soru yöneltti. Evci, dinleyenler arasında bu konuya en yetkin cevap verecek kişinin Avukat Selami Çekmegil olduğunu söyledi. Bunun üzerine söz alan Çekmegil’in verdiği cevap düşündürücüydü: “Anayasa -daha başta- Devletin dilinin Türkçe olduğunu yazıyor ama hemen devamında Devleti tanımlarken: “Demokratik”: Yunanca, “Lâik”: Fransızca, “Sosyal”: İngilizce kelimeler kullanıyor; cevabı burada aramak lazım” dedi.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 01-04-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 42 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60542194 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net