15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow ...MENGÜŞOĞLU'NA SORULAR
...MENGÜŞOĞLU'NA SORULAR PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 1
KötüÇok iyi 
Yazar Konuşan: AHMET USTA/YOLCU dergisi   
30-03-2012
METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU’NA SORULAR

                                              Soran: AHMET USTA/ YOLCU dergisi
S. 1- Tek tipleşmeye, tek tipleştirilmeye standarda uydurulmaya karşı statükoya karşı rezervleriniz olmuştur. Diplomalarını yırtmış bir adamsınız. Hep kral çıplak dediniz. “..Ve bizimkiler, Kitabın kavline göre ayaklanınca Ko gideyim, ko ki serbestlesin zincirlerimiz Ko ki korkak, ko ki kaçak demesin kimse, demesin yiğidine,” dizeleriniz hala kulaklarımızda.   Bizimkiler ayaklandı ama kitabın kavli yanlış mı anlaşıldı?
C. 1- Tek tipleşme ve tek tipleştirilme fıtrata rağmen sürdürülen şeytani bir fitnedir. Fıtrat insanın daha yaratılıştan fücura da takvaya da eşit mesafede bulunduğunu gösteren ve hayata açılan bir cümle kapısıdır adeta. İnsan bir alın yazısıyla gelmiyor dünyaya. O, her iki ihtimale de temayüllü, hür bir yaratıktır. Bütün insan dışı yaratıkların (melek bile) daha başlangıçta alın yazısı vardır ve hepsi birbirine benzer, tek tiptirler. Oysa her insan biriciktir. Her insana ayrı bir özen göstermiştir Yüce Yaratıcı. İşte ben insanı da diğer yaratıklar gibi cendereye, bir alın yazısına sıkıştırmak arzusundaki fanatiklerle mücadeledeyim. Dünyanın her bölgesindeki statüko umumiyetle insanları bir örnek yapmaya neden pek heveslidir? Çünkü herkesi birbirine benzettiğinde, birer zeytinyağı tenekesiymişler gibi tümünün içerisine aynı miktarda yağ akıtarak, zahmetsiz biçimde hepsine egemen olabilmektedir. Çünkü tiranların, firavunların sanatında fabrikasyon, endüstriyel üretim öne çıkar. Herkesi aynılaştırmak, herkese aynı nabız şerbetini içirerek uyuşturmayı kolaylaştırır. Gelin görün ki Allah’ın o muhteşem sanatında, sanat eserlerinde fabrikasyon üretime rastlayamazsınız. Hele insan söz konusu ise burada adeta O’nun şaheseri ile karşı karşıyasınız demektir. Bu kerametli ve en güzel kıvamda yaratılmış bulunan yaratıktan hiç birisi bir diğerinin aynısı değildir. Biyolojik bakımdan da ruhsal bakımdan da her insan bir diğerine göre ötekidir. 

  Kader, tevekkül, sabır gibi kavramlar, zaman içerisinde, gaddar, zalim yöneticilerin, kuşaklarında sakladıkları altın keselerin ardından giden kimi kanaat önderleri tarafından, asli anlamlarından kaydırılmış deyim yerindeyse kitabına uydurulmuştur. Ve ahalinin diline uydurma amentüler ezberletilmiştir. Böylece özellikle de bizim inancımızın coğrafyasında hep aynı marşları ezberlemiş, papağan gibi birbirini kopyalayan kümelenmeler ortaya çıkmıştır. Kitle içerisinde sıradan bir birey iken, topluluğun sesine sesini katarak cılız sesle de olsa konuşanlar, tek başlarına en ufak bir şahsiyet belirtisi göstermeyen silik ve sinik kölelere dönmüşlerdir. İnsanı insana kul köle yapan böylesi oluşumlar karşısında elbet kral çıplak diyen çocuk ben olmalıydım. 

  Neredeyse bin yıla yakın zamandan beri imanın taklitle de götürülebileceğini sanan insan topluluklarının bugünkü ayaklanmalarını küçümsememek lazımdır. Bütün kusurları, eksiklikleri ve hazırlıksızlıklarına rağmen bölgemdeki ayaklanmaları son derece önemli buluyorum. Her ne kadar Kitab’ın kavline göre ayaklanmış görünmüyorlarsa da, uzun vadede bu gelişmelerin ben yine de Kitabımızın kavliyle gerçekleştirildiği kanaatimi barındırmaktayım. Neden mi? Bakınız benim ilk gençlik yıllarımda ana dilimde kaleme alınmış Kur’an meal veya tefsiri okumak isteyenlerin elinde yalnızca Hasan Basri Çantay’ın eseri mevcuttu. Geriye dönüp baktığınızda asırlara hükmeden koca Osmanlı toplumunun elinde, acaba, ahalinin kendi dilinde kaleme alınmış ve okunacak kaç adet Kur’an meali vardı dersiniz? Türkçe veya Kürtçe mütekâmil anlamda Kur’an meali yoktu dersem bana kim inanır? Evet, kimi kısa surelerin belki bir de Yasin Suresinin meali vardı. Arapça tefsirler de vardı. Ama onları ancak medreseliler güç bela okuyabilirdi. Oysa halk, dinini Kitap’tan öğrenmek istediğinde bunu gerçekleştiremezdi. İlle de bir hocaya müracaat edecek ve ancak onun zihniyle düşünüp anlamak mecburiyetinde kalacaktı. Arap olmayan bu coğrafyanın insanları Arapça bilmedikçe doğrudan hür, bağımsız ve münferit biçimde Allah kelamına muhatap olamazdı. Bütün problem de bence buradaydı. Oysa şimdiki halde mesela sadece Türkçe dilinde Kur’an meal ve tefsir çalışmaları, telif ve tercüme toplam üç yüz sayısına yaklaşmıştır. Ne demek istiyorum? İnsanlar artık Kitab’ın kavlinden bizzat haberdardırlar. Öyleyse oluşum ve gelişmelerde Kitap büyük rol oynamaktadır. Evet, her şey çözülmüş sayılmaz lakin altı asırda gerçekleşmemiş Kur’an çalışmaları benim tanıklık ettiğim son kırk yılda gerçekleşmişse bunun bir kıymeti harbiyesi kesinlikle vardır. Ancak henüz işin başında olunduğundan bunu yeterli görmek de yanlıştır.

S. 2- “…Ve ben diplomalarımı yırttımsa, bunun üstüne kılıcımı kınından sıyırdımsa, kalleşliği bir hamlede yere vurdumsa yaşayamadıklarım yaşayabildiklerimden daha çok ve daha layıksa özlenmeye sımsıkı tutuşalım el ele /dilimizde tek marş, besmele /Kur'an'dan başlayalım…”diyorsunuz.  Kalleşlik neydi ve Kur’an’dan başlama da her baba yiğidin harcı değildi herhalde.
C. 2- Kur’an’dan başlama niye her babayiğidin harcı olmuyordu acaba? Oysa Allah her babayiğidi kendisine muhatap kılmıştı. Kur’an entelektüellere konuşan bir Kitap mıydı ki? Onun muhatabı vasat, normal insan değil miydi? O’nun nüzul ortamı, adına Cahiliye dediğimiz müşriklerin egemen bulunduğu zihnen ve ruhen son derece kirli bir ortam değil miydi? O kirli ruhlu insanlar gönderilen İlahî Vahiy’den ne anlayacaklardı? Şöyle okuryazarı bol bir topluma gönderilseydi ya bu metin? Niçin böyle gerçekleşmedi? Eğer O’nun mesajlarını anlamak bir sorun teşkil etseydi, hiç böyle okuryazarı kesat topluma gelir miydi? Gerçi açıklayıcı bir rehber olarak insanlar arasından bir Elçi seçilmişti. O, gelen mesajların rol modeliydi bir anlamda. Ne var ki bizzat onun da ümmi bir kimse olduğunu biliyoruz. Hülasası şudur ki benim kalleşlik diye nitelediğim tutum, “Kur’an anlaşılmaz, onu ancak büyüklerimiz anlar, bize anlatırlar” diyenlerin, ahaliyi geri zekâlı sayanların tutumudur. Sıradan halk benim nazarımda asla geri zekâlı değildir ve hiçbir bilgi onlardan esirgenmemelidir. İnsanlar özellikle de günümüzde okumayarak değil tersine yanlış okuyarak geri zekâlı kılınmaktadırlar. Bakınız şöyle bir ezber söz vardır, denilir ki: “Kur’an ilk emir olarak ‘oku’ diyor.” Oysa burada gözden kaçan çok önemli bir ayrıntı vardır. Zira Kur’an “seni yaratan Rabbinin adıyla oku” demektedir.
  
Doğup büyüdüğüm memlekette benim yetiştiğim yıllarda Kur’an’a bir fetiş muamelesi yapılmaktaydı. O, hayatı değiştiren ve dönüştüren bir paradigmayı içeren özne olmaktan çıkmış, kutsal bir nesneye dönüştürülmüştü. Mesela biz çocukken onu elimize alamazdık. Kur’an okumayı öğrenmeye gittiğimizde de ancak cüzler halinde kendisine dokunabiliyorduk. O yıllarda basılı Mushafların sırtında da yanlış yorumlanmış bir ayet yer alırdı. “O’na temiz olanlardan başkası dokunamaz” ifadesini taşıyan bu ayet, abdestsiz dokunulamaz şeklinde yorumlanmaktaydı. Oysa biz bu ayeti müşriklerin, “Peygamber de önceki şairler gibi cinlenmiş, bu haberleri onlardan getiriyor” demeleri karşısında, Allah’ın bu metinlere dokunanların temiz melekler olduğunu bildirmesi şeklinde öğrenmiştik. Üstelik Kur’an bile yan üstü yatarken, uzanmışken okuyanları övgüyle anıyordu. Kalleşlik insanları Kur’an’dan kopartıp kendi otoritelerine bağlayanların tavrıydı.
   Kur’an’dan başlamak neden her babayiğidin harcı değildi? Çünkü eline abdestsiz alırsan çarpılırsın denilmekteydi. Hemen herkesin uzanabileceği, ona dokunabileceği bir yerde bulunmasın diyerek yedi kat muşambalara sarılıp duvarların en yüksek mıntıkasına asılan da Kur’an’dı. Osman Gazi’nin, güya kayın pederinin evinde kaldığı odada, asılı bir Kur’an var diye, edeben uzanıp yatmadığı efsanesi dilden dile dolaşırdı. Duvara asılı Mushaf’lar evden bir ölü çıktığında yahut bir çocuk doğumunda duvardan indirilir ve kenarına kişinin doğum yahut ölüm tarihi şerh edilirdi. Osman Gazi de eğer terbiyesi gereği yatamıyorsa açıp bari okusaydı; çarpılır mıydı? Bir toplum ki Peygamberine iftira ederek ona “Kur’an’ı kâfir beldelerine götürmeyin” dedirtmiştir, bir toplum ki yine aynı şekilde Peygamberine “kadınlara okuma yazma öğretmeyin” sözünü iftira olarak yüklemiştir, o toplumun münevverleri de bu büyük cürme karşı hareket etmemektedir, o toplum iflah olur mu? Allah ve Resulüne iftiradan büyük kalleşlik mi vardır? Ben daha ilk gençlik yıllarımdan itibaren aralarında bulunduğum Malatyalı Müslümanların rehberliğiyle hayata Kur’an ile başlayanlardan olduğum için Rabbime sonsuz hamd ediyorum.   

S. 3- Vahy’in misyonunu, mesajını erken yaşlarda öğrendiniz. Malatya Fikir kulübü M. Said Çekmegil Said Ertürk ve Bahaeddin Bilhan sıkı adamlardı altmışlı yıllarda. Şimdiki gençlere o dönemi özetlerseniz. Neler yapıyordunuz?
C. 3- O dönemlerde evvela Said Nursi fenomeni tazeydi. Merhum kanaatimce sıkı bir aksiyon adamıydı. Rejim ile başlangıçta ciddi mücadele veriyordu. Eserleri de konuşmalarını dinleyen talebeleri tarafından kaleme alınıyordu. Elbet Said Nursi’nin bütün mücadelesinin temelinde İslâm vardı. Ancak talebeleri maalesef Kur’an’dan uzaktılar. “Üstadımız nasıl olsa eserlerini hep Kur’an’dan yazıyor, risale okursak Kur’an okuruz” diyor böyle sanıyorlardı. Ardından Necip Fazıl ve Büyük Doğu cereyanı Müslümanları arkasından sürükledi. Kendi lisanıyla söylersek “Allah demenin suç olduğu dönemde konuşmak”tı onun yaptığı. “Allah” diyor hapse atıyorlar, çıkıp bir daha aynı şeyi söylüyor yine hapis yatıyordu. Necip Fazıl’ın yaptığı sistemin dine karşı olan belki de onu ortadan kaldırmak isteyen kurucu iradesiyle mücadele etmekti. Ancak Kur’an yoktu. Çünkü o böyle bir birikime sahip değildi. Ayrıca onun nazarında İslâm, siyasal mücadele ayrı tutulursa, ferdi anlamda bir Tanrı Kulu’nun dizinin dibine oturmak ve onun şefaatini ummaktan ibaretti. Bununla onun mücadelesini itibarsızlaştırmak değildir maksadım. Bir vakıa tespitidir. Zaten asırlar boyunca Sünni dünya sosyal ve siyasal içeriği boşaltılmış ferdi bir Müslümanlık yaşamıştı. Halkın eline tutuşturulan ilmihal cihattan, hicretten, ahlak ve isyan bahislerinden arındırılmış bir itaat ilmihaliydi. Necip Fazıl ne yapsın; zaten başka bir dünyadan gelip bu camiaya katılmıştı. Halkın sindirilmişliğine karşı geçici bir reçete yazmaktı onunkisi. Kısacası bütün Müslüman âlemi uzun asırlar sürmüş bir fetretten uyanma sinyalleri veriyordu.
 
Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Mehmed Akif ve Muhammed İkbal’lerle başlayan uyanış, diriliş, yenileşme hareketleri geniş kitleler ve siyasal iktidarlar tarafından aforoz edilse de kimi çevrelerde karşılığını buluyordu. Türkiye’de belki de ilk defa Malatya şehrinde küçük bir toplulukla da olsa sergilenen şey, işte bu tecdit faaliyetine bir katılımdı. Esasen ellili yıllarda Malatya’da müftülük yapmış olan İsmail Hatip Erzen, Ezherli bir âlimmiş. Onunla düşüp kalkan M. Said Çekmegil zekâ ve gayretini ortaya koyunca, örtülü bir Malatya ekolü doğdu. Tayinle bu şehre gelen bazı köy hocaları, eğer biraz ilimden nasipli iseler kısa sürede bu harekete katıldı, katkıda bulundular.
 
Birlikte neler yapılıyordu? Bir kere kimse artık Kur’an okumaktan, ona dokunmaktan, onu eline almaktan korkmuyordu. Çekmegil’in dükkânı bu işin akademisi idi. Malatya Fikir Kulübü orada faaliyetini sürdürüyordu. Biz, büyüklü küçüklü, okumuş okumamış bütün Müslümanlar fikir kulübünün çalışmalarına katılıyorduk. Ebu Hanife’nin metoduyla orada evvela doğru düşünmeyi öğrenmeye çalışıyorduk. Çünkü Müslümanlar maalesef düşünmekten uzaktılar ve yalnızca körü körüne itaati öğrenmişlerdi. Tartışmaktan, fikrini belirtmekten, yorum yapmaktan korkutulmuşlardı. Böyle yaparlarsa dinden çıkacaklarını sanıyorlardı. Biz, düşünürken kişilerin dinden çıkmayacaklarını, fikir serdetmenin herkesin hakkı olduğunu öğrendik. En önemlisi Allah’ın Kitabı’na bütün insanların eş değerde muhatap olduklarını söyleyip durduk.

S. 4- Bir de bu diyalektiğin içinde şiirin varlığını pek anlamlandıramayanlar var. Şiir neyin ifade biçimidir?
C. 4- Ben zaten şiir denilen soylu bir meşguliyetin ardına düşmüş bulunduğumdan ötürü Malatya ekolü ile tanışmıştım. Ve bu ekol de beni bu meşguliyetlerin bir neferi olarak bulup aralarına katmıştı. Evet, elbette bu memlekette Kur’an okumak ile şiir yazmayı yan yana getirmek, birlikte anmak maalesef tuhaf duruyor. Malatya ekolü ile tanışmamışken benim Yeni İstiklal, Türk Yurdu gibi dergilerde (daha on altı yaşındayken) şiirlerim yayınlanıyordu. Ailemden ötürü Müslüman’dım. Yine ailemden ötürü şairdim de. Harput türküleri dinleyerek büyüyen birisi başka ne olur? Düşünce hürriyetine devletin izin vermediği o tarihlerde şiir iyi bir sığınaktı. Önümüzde rehber olarak da Mehmed Akif ve Necip Fazıl duruyordu. Birisi “Eğer çiğnenmemek isterseler seylab-ı eyyama/ Rücu etsinler Müslümanlar sadr-ı İslâm’a” diyordu. Öteki de “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” şeklinde bir uyarıda bulunuyordu. Harput türküleri ise bir ince görüş sağlıyordu insana: “yüzünde göz izi var/ sana kim baktı yârim.” Bütün bu etki alanlarını birleştirdiğiniz vakit imanımla, şiirimle ve kavgamla ben çıkıyorum ortaya. İnsanlar başlangıçta her iki meşguliyeti birbiriyle telif etmekte zorlandılar. Kolay değildi, mutaassıp ve salt aforizmacı bir muhitin insanıydık. Şiir ve sanat hafife alınan işlerdendi. Kur’an’ı elimize almaksa haddi aşmakla eşdeğer sayılıyordu. Herkes gibi yapmıyor, başkalaşıyorduk. Hem şiir yazıyor hem Kur’an okuyorduk, bu nasıl bir mücadeleydi? Bir öncesi var mıydı? “Öldürürken de güzel öldürünüz” nasihatine muhatap bir toplum şiirsiz yapamazdı/ yapmamalıydı. Kaldı ki Malatyalı önder M. Said Çekmegil aynı zamanda bir şairdi. Akif ve Necip Fazıl’ın şiir anlayışları ise bütün imanımızı okşuyordu. Ayrıca idrak ettiğimiz İslâm’ı ulemadan filan değil, şairlerin önderliğinden ötürü bilinçle benimsiyorduk. Önümüzde ilim ehli insanlar yoktu. Bugün bile neredeyse bütün dünyanın ideolojilerini sürükleyenler çoğunlukla sanatkârlardır. Sırf Filistin davası hatırlansa görülecektir sanatkârlar o mazlum halkın en önünde yer almaktadırlar. Mesela bizim dönemin komünistleri de Marks, Lenin, Troçki okuyarak mı komünist olmuşlardı? Ben altmış sekiz kuşağındanım. Etrafımdaki komünist yaşdaşlarım Nazım Hikmet ve Ahmet Arif okuyarak bilinç keskinliğine ulaşıyorlardı; bunun da yakın tanığıydım. Şimdi isteyenler yeniden düşünsünler diyalektik ile şiir arasındaki alakayı.

S. 5- Kim savunursa savunsun geçmişinizi /kendi ellerinizle bozdunuz kendi güzelliğinizi. Dünyada olup bitenlerin “oldubitti” ye getirilmesinde bizim rolümüz nedir?
C. 5- Bağışlayın ama benim hiçbir rolüm yoktur. En azından farkına vararak katkıda bulunmamışımdır. Zira gördüğünüz gibi yirmili yaşlarda yazdığım dizelerdir soru içerisinde aktarılanlar. Ne var ki halklardan bilgilerin bir kısmını saklayanların büyük vebali vardır mevcut cürümlerde. Hayat “oldubitti”ye getirilmeyecek kadar ciddi bir imkândır. Malum bütün insanlar yeryüzüne temiz fıtratla geliyorlar. Hepsi haniftir onların. Bozulmalar, ayak kaymaları sonradandır. Ne ölçüde dehşetli zulümle muhatap olurlarsa olsunlar başkalarının giremediği dehlizleri vardır insanların. Oraya Allah İlahî Ruh üflemiştir ve kişinin kendisinden başkası dokunamaz ve hükmedemez. Zulümler asla mutlak değildirler. Allah’ın Salih kullarına İblis ve elemanları
yaklaşamaz bile; yeter ki onlar kalplerinin ancak Allah zikri ile tatmin olacağını unutmasınlar. “Her insanın içinde kendini hesaba çeken bir kendi vardır” denilmiştir. Buradaki ‘kendi’, vicdan, sağduyu, sezgi, altıncı his ve nihayet kalbin akletme fonksiyonuna karşılık gelmektedir. Ve tıpkı bitkilere giren kurtların büyük ölçüde kendi içerisindeki dezenformasyondan kaynaklandığı gibi insanın kurdu da daha çok kendi içerisindedir. Başlangıçta dünyaya güzel, kerametli ve yüksek bir kıvamda gelen insan, kendisini var eden Allah’tan başkasına dua eder, başkasından yardım diler ve başkasına kulluğa yönelirse fıtratını bozar, kirletir. “İnsanı dışarıdan kuşatan zulüm yoktur” sözü Sosyolog Cevdet Said’e aittir. Bu durumda bütün “oldubitti”lerde kusur elbette kişilerin bizzat kendilerindedir. Zira tabiatta bizatihi şer mevcut değildir. Eşyanın aslı ibahedir (helallik) denildiği unutulmamalıdır.  

S. 6- “Kaç Müslümanlardan, sığın Müslümanlığa” İkbal bu sözü söyleyeli çok uzun yıllar oldu. Durum halen aynı mı?. Müslümanların beslenme kaynaklarında ya da biçimlerinde bir problem mi var?
C. 6- Durum halen aynı değil elhamdülillah. Çünkü insanlar, az önce de söylediğim gibi, suyun gözesine ulaştılar. Gerçi Kur’an’a yöneliş yeni başladı. Onun tedris eylediği ahlak belki henüz geniş kitlelerin sadrına tam anlamıyla yerleşmemiştir. Ancak takdir edilmelidir ki Müslümanlar Kur’an’ı korkusuzca ellerine almaya daha yeni başladılar. Kur’an’a yaklaşmaya ihtiyati tedbirler, barikatlar koyan köhne hocaların hışmından yeni yeni paçalarını kurtarmaya başlıyorlar. İkbal’in insanları sakındırdığı Müslümanların cürümleri neydi acaba? Ellerindeki ilmihal kitaplarında namaz bahsine tam iki yüz elli sahife ayrılmışken, ahlak bahsi ancak dört sayfada anlatılıyordu; sebebin başı budur. İkincisi İslâm Âdemden beri yegâne semavi ve kitaplı dinin adıdır. Bu bakımdan ancak kitap kaynaklı eylem ve davranışlar ona mal edilebilir. Kur’an’dan uzak dindarlığın beslenme kaynağı şifahidir, kulaktan dolmadır. Bu da beşeri zaafları önemli ölçüde üzerinde taşır. Çünkü aktarıcı neticede sizin gibi bir insandır ve referansı da Peygamberde olduğu gibi Allah değildir. Bugün Müslüman dünyada yerel, bölgesel mezhep ve meşrepler, dar anlayışlar, dinin yerine ikame olunmuş görünmektedir. Şiilik, Sünnilik, hanifilik, vahhabilik, selefilik türü adlandırmalar ve kimlik ibrazları hep sonradan doğmuştur. Ama çoğu yerde dinden daha çok belirleyici ve tanıtıcı fonksiyonu vardır. Mezhepçilik, fırkacılık, tarikatçılık gibi oluşumlar masum birer mektep olmaktan çıkmış itikada dâhil edilmiştir. İkbal’in görüp uyardığı tehlike budur.

S. 7- “..kimi bir ölünün toprağına bağlayıp umudunu/hazreti İsa'yı beklerken Mehdi diye /kimi düşlerinde çıkagelen Hızır'la uğraşıyor /kimi cebinde günaydın gazetesi /ağzı oruçlu / kiminin destan oluyor abdest alarak saygı duruşu..”bu dizelere  ne tür eleştiriler geldi ve kimlere söylenmiştir bu sözler?
C. 7- Size itirafta bulunayım, yalnızca bu sözlerime değil yazıp ettiğim daha keskin nice kanaatime karşı yazılı anlamda ciddi bir eleştiri aldığımı hatırlamıyorum. İnsanlar benim söylediklerim karşısında sürekli arkadan konuşmayı seçtiler nedense. Dedikodu biçiminde eleştirildiğimi sıklıkla duyarım. Ancak yüzüme karşı yürekli bir çıkışa öyle hasretim ki! Ve zaten benim bütün eleştirilerim de aralarında yaşadığım toplumda ciddi bir eleştiri kültürünün yaygınlaşmamış olmasına dair değil midir? Dedikodu gibi çirkin bir ahlakı seçenler, uyarı, ikaz ve eleştiriden maalesef sakınmaktadırlar. Bunun yerine geleneksel anlamda hoşgörü, ayıp örtücülük, görmezden gelme gibi güya daha takva davranışlar sergilemektedirler. O hoşgörü değil midir ki toplumun iflahını sökmüştür. Kaldı ki hoş görmenin de bizdeki modeli Allah’ın hoş gördüğünü hoş görmek olmalıydı. Gelin görün ki uygulama tam tersine gerçekleşmektedir. Günaha, küfre, şirke göz yummayı, ses çıkartmamayı, onlarla dost olmayı bile önerecek ölçüde ileri gidilmektedir kimi çevrelerde. Sadece şu Hz. İsa’nın diriliği, Mehdi ve Hızır meselesi sahih biçimde anlaşılsa bile toplum kurtuluşa erecektir neredeyse. Esatire, menkıbe, masal ve kıssalara boğulmuş bir toplumu hisse almaya çekmek ne kadar da zormuş. Mesela benim İslâm anlayışıma takılan onu aforoz eden hoşgörücüler, Hülya Avşar’ın mavi boncuğu, cevşen ve muskasını alkışlıyorlar. “Benim batıl itikatlarım vardır” diyen şarkıcıyı muhatap alıyor beni kıyılarına bile sokmuyorlar. Ben de içimi boşaltmışım soruda geçen dizelerde.

S.8- İnsanımızın kimliklerindeki çözülme, dünyadaki kirlenmenin bir boyutu olarak görülürken kirlenmeden çokta şikâyet edilmiyor sanki   “…Allahım, nasıl dayanılır, kıyam durulur /şehrin kirlenmiş toprağında…”  Kirlilikten neyi kastediyorsunuz.?
C. 8- Benim açıklamakta zorlandığım şey şu sorudur: geçmişe tapınma düzeyine çekilen muhafazakârlığın meşruiyetini kim savunabilir? Eski ramazanlar neden şimdikilerden daha iyiymiş mesela? Eskiye sığınarak insanlar ne yapmak istemekteler? Modern zamanlar diye adlandırılan yaşadığımız çağı yerden yere vurup eski zamanları göklere çıkartmakla nedir kazanılan? Allah, bizi bu zamanda yaratarak bize zulüm mü etmiştir? Yoksa herkes kendi zamanında mı imtihan olunmaktadır? Eski zamanlar tertemiz, şimdiler ise olabildiğince kirli, denilebilir mi? Temizlik de kirlilik de izafi kavramlardır ve uygulayıcısına göre değişkenlik arz ederler. Öncekiler iyiydi, şimdiki insanlar kötü; böylesi bir denklemin hak ve hakikatle ilgisi kurulabilir mi? Geçmişin bozulmalarıyla bu günün bozulmaları arasındaki farkı gözetmeden mukayese yapmak yanlıştır. Geçmişte başka türlü bozukluklar vardı şimdi ise başka. Bu yüzden şimdiler daha kötü eskiler daha iyi değildi. Yahut bu günlerde yaşanan kötülüklerin benzerleri geçmişte yoktu diyerek, eski zamanlar sırf bu sebepten temize çıkartılamaz. Çünkü her dönemin kötülüğü o dönemin karakteriyle doğru orantılı bir kötülüktür. Meseleyi kadın unsuru üzerinden anlamaya çalışalım. Önceleri kadınlar sokaklarda bugünkü kadar dekolte kılıklarla dolaşamazlardı. Tahrik edici kıyafetler giyinemez, bunca açık saçık gezemezlerdi. Bu kötüdür. Bu kötülük yeni zamanlara mahsustur. Evvela şurası göz ardı edilmemelidir ki bu hadise sadece Müslüman toplumlar için söz konusu değildir. Hıristiyan, Yahudi ve diğer din mensuplarının kadınları da tahrik edici kılıklarla toplumsal hayata girmiyorlardı. Utanç, hayâ, iffet kavramları belli ölçülerde bütün dillerde ortak kullanılıyordu. Batıda kadınların açık kılıkla denize girmeleri doğudakiyle hemen hemen aynı tarihlere rastlar. Bu böyledir pekâlâ, geçmişte kadın unsuruna reva görülen mevki üzerinde bir düşünelim. Kendisine okuryazarlık öğretilmesi uydurma Peygamber hadisiyle önlenen, kamu ve iş hayatında asla yer verilmeyen, aklının azlığına inanılan, bu sebeple fikir sahibi olamayan, harem denilen kafeslerin arkasında erkekleri tatmin edip çocuk doğurmaktan başka hiçbir işlevi olmayan kadın nasıl bir kötülüğe maruz bırakılıyordu? Hangi ilmi ve vahyi gerekçeyle yapılıyordu bu? Kadın adeta toplumsal anlamda canlı bir organizma bile değildi. Bunu meşru gösterecek babayiğit var mıdır? Öyleyse bırakılmalıdır şu eski yeni tartışması. Herkes çağının çocuğudur. Müslümanlar her çağın fıkhını yeniden üreterek ancak canlı bir İslâmî hayatı sürdürebilirler. Dünkü şehirlerin zemininde kadın unsuru yok diye kirliydi, şimdi ise kadın şahsiyeti yerine çoğunlukla onun eti ve budu asılıdır diye kirlenmiştir.

S.9- Hakikati olmayan bir dünyanın ürettiği değerlere karşı duruşumuz ne olmalıdır? Herşeyin içini boşaltan modernizm'e karşı hangi düşünce farzdır? Düşmanımız kim? Savaşacaksak kiminle savaşmalıyız? Ya da Abdulkerim Suruş'tan mülhem "kim savaşım verebilir?"
C. 9- Zaman bizim düşmanımız değildir. Modernizm denilen bir zaman da esasen yoktur. Bütün zamanlar, içerisinde yaşayanlar için kelime anlamı itibariyle moderndir, yenidir. Gelelim meseleye, bugün dünyaya modernizm değil zulüm egemendir. Aslında dün de umumiyetle böyleydi. Sadece zulüm payidar değildir, bunu iyi biliyoruz. Bu manada biz muhalif bir söylemin sahibi değil muvafık insanlarız. Fıtrata, oluşa, varlığa, tabiata muvafıktır bizim inanç ve eylemlerimiz. Muhalif olansa şeytandır. Öyleyse biz kimseye düşman değilizdir ancak birileri bize düşmanlık etmek üzere Allah’tan mühlet almışlardır. Sahih iman ve Salih amel sahibi olursak onların bizim üzerimizde bir etkinliği kalmayacaktır. Dolayısıyla muvafık insanların mümeyyiz vasıfları arasında muhalefet ve düşmanlık yoktur. Bizim dinimizin adı bile s l m kökünden gelir ve dost olmak, uyum içerisinde bulunmak, sulh ve selameti öncelemek demektir.
Hangi düşünce değil düşünmenin her türü müreccahtır. Burada problem neyin düşünce olup neyin olmadığında toplanmaktadır. Kimileri heva, heves ve arzuyu düşünme sanmaktadır. Fıtrata uygun yani maruf bir noktadan kalkışarak sürdürülen arama eylemi düşüncedir. Ve bunun her türlüsü makbuldür. Oysa münkerden hareketle sürdürülen eylem ancak heva, heves ve arzu adını alabilir. Birbirine en ziyade karıştırılan eylemlerdir bunlar.
Kimler savaşım verebilir öyle mi? Bizim gibi doğru düşünen, hak, hakikat ve adaleti gözeten insanlar her an batıl, zulüm, nifak, münker, fısk, fücur, vesvese gibi şeytani fitnelerle savaştadırlar. Yeryüzü hayatı zaten Hak ile batılın savaş sahnesinden başkası değildir.

S. 10- Modernleşme ile toplumlar Protestanlaştırılıyor bugün.  Sizce Müslümanlığımızın nereleri aşınmıştır? Nasıl bir imtihandan geçiyoruz?
C. 10- Var sayalım ki (nasıl bir gücü varsa) şu modernleşme denilen ejderha insanları Protestanlaştırıyor. Protestanlık herhalde kötü bir şey ki bunu olumsuz bir gelişme olarak görüyorlar. Peki, Ortodoks veya Katoliklik iyi miydi? Bakınız Protestanlığın bu saydığım ikiliden başka alternatifi bulunmamaktadır. Ve her üçü de bizin dünyamızın dışarısında türemiş mezhep cereyanlarıdır. Bize ne bunlardan? Müslümanlığımızın hiçbir tarafını aşındırmaya da güçleri yetmez. Olan şudur ki dünyaya asırlardan beridir egemen bulunan Ortodoksların, muhafazakârların, gelenekçilerin eli giderek zayıflamaktadır. Modernizm düşmanlığı gelenekçilerin cürümlerini kamufle ettikleri kirli bir tezgâhtır. Modernizm denilen şey gelenekçileri suçüstünde yakalamıştır. Çırpınışlar bundandır. Müslümanlığın aşındığı filan da yoktur; aksine bahsi geçen mezhep kavgalarının, gayrı insani sürtüşmelerin arasından sıyrılarak Müslümanlaşma daha sahih idraklere doğru seyir halindedir. Evet, bozulan, değişen, aşınan bir şey vardır, o da Müslümanlık değil Müslümanlık yerine ikame olunmuş gelenek ve törelerdir. Besmeleyle yatıp kalkan Müslümanlar asla korkulu rüya görmezler. Onların Allah’a olan güven ve emniyetleri şaşmaz, şaşırtmaz bir emniyet supabıdır. Geçtiğimiz imtihan bütün insanların tabi tutulduğu evrensel iman ilkeleri hakkındadır. Allah’a şirksiz iman, ahrete şeksiz şüphesiz iman ve Salih amelle sınanıyoruz. Amentümüz, imanın evrensel asgari müştereği budur.

S.11- Kente hakim dünyevileşmiş akıl, Müslüman'ın zihniyet dünyasını sizce nasıl inşa etmeye çalışıyor? Şehirlerimizde uğradığımız cemaatler akil adamlar, sohbet evyeri ve kitabevlerimiz yok artık. Mektup yazacak arkadaşlarımız nerede? Mektup da yok artık.Ben güvercin beslemekten yanayım siz ne dersiniz? 
C. 11-Güvercin besleyip eşinden dayak yemek istiyorsan bir diyeceğim olamaz. Çünkü oturduğumuz apartmanların pencere önlerine konarak oraları kirletiyorlar. Camları temiz tutmaya titizlenen hanımların korkulu rüyasıdır güvercinler. Ben pencere kenarına kırıntılar koyarak denedim ve ağzımın payını aldım, sen de dene istersen. Kentlere hâkim olan akıl değil hevadır. Bu kelime üstten alta düşmek anlamına gelir. Heva düşük şeyleri muteber gören bir bakış türüdür. Oysa akıl böyle değildir ve onun kullanılması daima övülmüştür. Bu birincisi. İkincisi ise doğrudur alçak, boş, gayrı meşru temayülleri propaganda ederek ahalisini sapıklık ve sürekli şaşkınlığa çağıran rant ekonomisinin kentlerine karşı hazırlıklı bulunulmalıdır. Değirmen çarkı gibi gaflete dalanı dişleri arasında ezip un ufak edebilir. Ben o kanaatteyim ki eğer biz varsak, ayaklarımızın üzerinde dik duruyor ve yere sağlam basıyorsak, inançlarımızdan yeterince eminsek akil adamlar, sohbet evleri ve mektuplar da var olacaktır. Biz ortada yok isek, bir kimliğimiz, kişiliğimiz, kalabalıklar arasında kaybolmayan makul ve maruf bir bilinmişliğimiz yoksa hülasa bir fikrimiz yoksa varsın mektuplar da mektepler de olmayı versin. Kendimizi kent değil kendimiz inşa edelim. Bunun yolu kendi gündemimizi magazin veya aktüalitenin tayin etmesine bırakmamaktan geçer. Gündemimizi her gün kendimiz tayin edecek ve her gün evimizden çıkarken kapımızın önünde üzerinden atladığımız çıtayı da bir basamak yukarıya çekeceğiz. Denk olmamalı bir günümüz bir önceki günümüze. İşte o vakit bizim şahsiyetimizden umutlu olunabilir.   

S. 12- “…bu çömelmenin ilâcı bulunur yine de kendi cevherinizde.” diyorsunuz.  Müslüman’ın idrakini Müslüman’ca nasıl kurabiliriz? Siz kendi paradigmanızı nasıl kuruyor ve dünyaya ne diyorsunuz?
C. 12- Dedim ya; gündemimi başkalarının ayarlamasına izin vermeyerek. Bütün düşüşlerin işe yarar kalkışları bizim hamlemize muhtaçtır. Daima başkalarının elimizden tutarak kaldırdığı kimselersek,
   içimizdeki bütün gayret hislerini köreltmişsek, dilencilerden ne farkımız kalır? “Talep nasılsa tabii netice öyle çıkar/ Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?” diyordu Mehmed Akif. Ben şöyle bir formülü hayatıma hep uygulamak istedim. Ne kadar başardım bilmiyorum ama bunun doğru bir yöntem olduğu düşüncesindeyim. Müslüman’ın meşru bütün davranışları Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle gerçekleşen kulluk eylemleridir. Bu eylemlerin sıhhat şartlarının başında da vakit ve niyet gelmektedir. Vakti gelmeyen işe soyunmak bilinçli bir iş değildir. Bilinçli olmayan işler de ibadet yerine geçmez belki adet, alışkanlık olur. Öyleyse yaptığım/ yapacağım işin vakti gelmiş midir diye sorgularım önce. Vaktiyse ilk adımı atarım. İkincisi niyettir ki niyet dil ile tekrarlanan bir tekerleme asla değildir. Onun anlamı, kişinin ne yaptığının farkında olmasıdır. Ne yaptığını bilmeyenin yerine getirdiği güzel de görünse Allah indinde makbul sayılmamıştır. Dünyaya diyorum ki ahretimi kazanabileceğim kullanışlı malzemeler senden gayrı bir yerde yoktur. O vakit seni elden çıkartmamalıyım. Bana lazımsın. Demin vakit demiştim sırf bu kavram için bile dünyaya boş verilemez.

S.13- Kamusal alana çıkma hedefini başarmış Müslümanlar, bugün "ev"lerini kaybettiler. Neleri kaybetmemiz gerektiği üzerinde düşünürmen geçmişte var olan güzelliklerimizi kolayca harcamıyor muyuz? Özgür ortamlarımız artıyor ama asıl özümüzün gür olması için neler yapmalıyız? 
C. 13- Gecikmiş şehirleşme Müslümanların itikatlarını kitabileştirme ve sahihleştirmelerini de geciktirmiştir. Ev denilen, büyük aile ortamında yalnızca bir tek kişinin şahsiyetine bağımlı yaşanan hayat modeliyse ki bence oydu, varsın kaybedilsin. Çünkü böyle ortamlarda nüfusun büyük kısmı şahsiyetten, kendisi olmaktan son derece uzak ve otomat bir hayat sürdürmekteydi. Ayrıca bizim coğrafya insanına mahsus tek başına askerlik mesleği, üniforma düşkünlüğü, rozet hevesi de başka bir ayak bağıdır. Sanat, zenaat, ticaret, ziraat gibi en insani meşguliyetlerden soyutlanıp yalnızca adam öldürmede ustalaşmış insanın özgürlüğü, benlik idraki, şahsiyeti ciddi tartışma konusudur. Şairlerinin bile en makbul rütbe olarak “paşa” diye tanındığı bir toplumun geçmişte var olan güzellikleri nelerdi diye doğrusu merak etmekteyim. Az görüşlüler tarafından neyle suçlanacağımı biliyorum. Hayır, ben onların zanlarından beriyim. Aramızdan kimileri diyelim ki kamusal alan dediğimiz yere ayak basınca evlerinden mahrum kaldılar. Tamam, onları yeniden eve çağıralım, buna bir diyeceğim yoktur. Yalnız bu çağa mahsusmuş gibi gösterilen evsizleşme, özgürlük gösterilerek köleleştirmeye itirazım var. Çünkü bu her çağın hatta daha ziyade geçmiş çağların problemiydi. Gelelim mevcut hayat standardının artırıyor gibi gösterip eksilttiği özü gürlüğümüze. Bence her günün insanı geçmiş ve gelecek arasında, şimdi ve burada sınanmaktadır. Geçmişi yüceltip kutsallaştırmanın, bugünü de aşağılamanın bir faydası yoktur. Her ikisi arasında sınanırken bir rehberimiz vardır, “Müslüman sözü dinler doğrusuna uyar.”

S. 14- Yaşadığına yabancılaşan bir muhayyile taşıyan günümüz Müslümanlarından dünya ile hesaplaşacak bir atılım hangi durumlarda beklenebilir? Aslında Batının da entellektüelleri kalmadı sanki...
C. 14-Sosyolojik ve kaba anlamıyla kitle hakkında düşünüyorsak, inandığını iddia ettiği ilkelere aykırı bir yaşama modeli sunan kimseler elbette kendine yabancılaşmış sayılırlar. Ancak yabancılaşan onların muhayyileleri değildir sadece. İnançlar ve eylemler de yabancılaşmış, Müslümanlık sosyolojik ve salt bir nüfus aidiyetine dönüşmüştür. Mesela Aziz Nesin mert bir adamdı ve Müslüman olmadığını açıkça ilan etmişti. Ama aynı mertliği ötekiler gösterebiliyor mu? Aydınlar, siyaset adamları bunu yapabiliyorlar mı? Yapmıyorlar ama açıktır ki Müslümanlıkla en ufak bir alakaları bile yoktur. Şimdi biz burada onları ne diye adlandıracağız? Gelelim bütün yabancılaşmasına rağmen Müslümanlıkta ısrarlı olan, görünürde de bir takım alametleri taşıyan ve fakat dünya ile hesaplaşacak ufuk ve vizyondan mahrum bulunanların ahvaline. Onlardan umut kesemeyiz. Kanaatimce İslâm’ın teceddüt ruhu yeniden ayağa kalkmış ve kervanını yola düzmüştür. Bahsi geçen Müslümanlardan beklediğim atılım odur ki her birerleri bu kervana birer at, deve, olmadı katır katmalı ve heybelerinde ne varsa onlara yükleyerek bizzat katılmalıdırlar. Ellerini taşın altına koyarak yol boyunca maruz kalacakları tabiat afetleri ve eşkıyalığa karşı da donanımlı bulunmalıdırlar. Batıda ise entelektüel kalmadı diye bir şey yok. Kadim zamanların tefekkür malzemeleri ile zamanımızınki farklılık göstermektedir. Artık insanlar eskisi gibi düşünmüyorlar. Elbette böyle olacaktır. Çünkü eldeki malzemeler değişmiştir. Kabaktan kuzu dolması çıkmaz.

S. 15- Bugün küresel güçler dünyaya, İslam dünyasında demokrasi talepleri varmış gibi gösteriyorlar. Aslında Hangi ülkeyi hangi rejimle egemenlikleri altına alıyorlarsa,  galiba sevdikleri de o rejimler. Ne dersiniz?
C. 15- Tamam, diyelim ki küresel güçlerin böyle emelleri mevcuttur. Ancak İslâm dünyasında da tam demokrasi olmasa bile benzer taleplerin bulunduğu inkâr götürmez. Kimi adına demokrasi kimi de şura filan diyerek başka yönetim modellerini özlemektedir. Niçin; çünkü tamamına yakını hala ilkel saltanat rejimleri, tek adam hükümranlıklarıyla yönetilmektedir. Ben demokrat biri değilim, bunu defalarca yazdım da. Ancak Suriye’de bir köyde inek besleyerek yaşamasına izin verilen sosyolog Cevdet Said’in kendi toplumu için seçimli bir yönetim (hadi isterseniz demokrasi diyelim adına) istemesini de anlayışla karşılıyorum. İslâm dünyası yönetimleri işte ortadadır. Halklarına zulüm, kan ve gözyaşından başka bir şey vermemektedirler. Batı dünyasının yöneticileri başkalarını sömürüyor lakin kendi halklarına böylesi zulümler reva görmüyorlar. Dünya insanlığının gözünün önünde cereyan eden bu modeller herkesçe elbette mukayese edilmektedir. Hangisini tercih edersiniz diye kime sorsanız, biraz izan sahibi olan ne cevap vereceğini bilir. Küresel güç dediklerimiz boyunduruğu altına alamayacağı yönetim modelini neden istesin? Yeri gelir sömürdüğü ülkede diktatörleri destekler yeri gelir demokrasi ihraç ederek sömürüsünü sürdürür. Burada soru şudur; sömüren suçludur, peki, sömürülen temelli suçsuz mudur?

S.16- Zamanın ruhunu kavrayabilmek bağlamında gençlere okunacak ilk on kitap olarak neleri tavsiye edebilirsiniz?
C. 16-Bir teki hariç verilecek hiçbir örnek en iyi on kitap demek değildir. Yine de Kur’an okumaktan uzak durmamalarını beklerim. Kendi dilleriyle yazılmış meal ve tefsirleri karşılaştırmalı okumalılar. Benim favorilerim Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri, Muhammed Esed Kur’an Mesajı, Ömer Rıza Doğrul Tanrı Buyruğu ve parantez içi açıklamaları görmemek kaydıyla Hasan Basri Çantay mealidir. Diğer dokuz kitap için önerilerim şunlar olabilir: Muhammed Hamidullah’tan İslâm Peygamberi, Mevdudi’den Kur’an’da Dört Terim, Tolstoy’dan Diriliş, Seyyid Kutup’tan Yoldaki İşaretler, Nasr Hamid Ebu Zeyd’ten İlahi Hitabın Tabiatı, İsmail Raci Faruki’den Tevhid, Dostoyevski’den Karamazof Kardeşler, Tarkovsky’den Mühürlenmiş Zaman, Sezai Karakoç’tan Gün Doğmadan, Cahit Koytak’tan Yoksulların ve Şairlerin Kitabı v.b.

Not: Yolcu Dergisinde yayımlanan bu söyleşi
         Yazarın nisan 2012de çıkacak “Kalbim
         Mühürlenmeden” adlı eserinde yer almıştır

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 16-04-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66504562 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net