25-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
AB UYUM YASALARI MI,İMALAT SEKTÖRÜNÜN İNFAZ FERMANI MI? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 16
KötüÇok iyi 
Yazar Raci Durcan   
19-04-2006
 Image Raci Durcan
   
                                                                   

       Yazıya ‘Vay canına!’ diye başlaşam yaşadığım hayreti herhalde aktarmış olurum.

        Bu kadar şaşırmamın iki nedeni var. Birincisi; böyle önemli bir konuyla hiç beklemediğim anda karşılaşmış olmak. Diğeriyse ülke geleceğini bu kadar yakından ilgilendiren ve etkileyen meselelerin, kamuoyunda hiç tartışılmadan, sessizce çalışma hayatımızı düzenleyen yasaların içine yerleştirilmiş olması.

     Üyesi olduğum mesleki bir dernek, ‘İş ve Çevre Sağlığı’ başlığı altında bir seminer tertiplemişti. Benim ilgimi çekebilecek bir konu değil prensipte. Çünkü, işçiye yeterli ücret veremiyor ve bu nedenle iş esnasında sürekli nasıl yaşamayı becereceğini düşünmek zorunda kalıp, dikkati dağılıyorsa; iş sağlığını kaynak maskesi v.s gibi harici unsurlarla kollamak mümkün değildir diye düşünürüm ben. Soğuktan donmamak için etraflarındaki ağaçları kesmekten başka çaresi olmayanlara yasayla hükmetmeye çalışmak gibi birşey bu
 
Sorunun kendisini ortadan kaldırarak meseleyi çözmek yerine, nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda bir yasa düzenlemek...İşte bu mantıksal düzlemde tasarlandığını tahmin ettiğim yasaları öğrenecektim seminerde. Bunlar da ‘sıkıntıyla geçireceğim bir toplantı, inşallah uzun sürmez’ diye içimden geçirmeme neden oluyordu. Fakat konu açıldıkça hiç öyle olmadığını farkettim. Ülkemiz, Avrupa Birliğine taahhüt ettiği ve ‘uyum yasaları’ adıyla kamuoyunda bilinen yasaları birer birer çıkarmış ve uygulamaya koyuyordu. Kimsenin farkında olmadığı bu yasaların yakında iş hayatımızı kökten değiştireceği anlaşılıyor, uzman da buna dikkat çekmeye çalışıyordu. Çıkarılan her yasanın altına ‘Avrupa Birliği Müktesebad’ına uygundur’ ibaresinin yazılıyor oluşu, semineri verenin tepkisini çekmiş, ‘güya bağımsız ülkeyiz’ diye hayıflanmasına neden olmuştu. İşçi sağlığına ve çevreye önem veren yasaların Avrupa Birliği zorlaması olmadan çıkartabilmenin bir medeniyet ölçüsü olduğunu da söyledi. Bahsettiği yasalar, kendisi işin o kısmına hiç değinmemekle birlikte, Türk firmalarının üretim yapma imkanını tamamen ortadan kaldıracak yasalardı. Yahut çok büyük firmaları ayakta bırakıp, küçük işletmeler tamamen devre dışı bırakabilir.

      Kanun maddeleriyle aram hoş değildir. Burada madde madde sıralamanın sizleri de sıkacağını düşünüyorum. Bu nedenle yanlış anlaşılma riskini göze alarak sadece  içeriklerinden bahsetmenin yeterli olacağını düşünüyorum. Buna göre bir işçinin geçirdiği bir iş kazasından sonra, maluliyet ve sorumluluk durumuna göre iki yüz milyar ile sekiz yüz milyar arasında bir tazminatı hak edeceğini söylendi. Üstelik tazminat hakkı sadece işçinin kendisiyle sınırlı kalmıyor, eşi, çocukları, hatta onların çocuklarının dahi durumdam etkilendikleri için talepte bulunmaları teminat altına alınmış. Yeni durum gerçekten böyle sonuçlara yol açacaksa, iş yerinin iflasından başka bir anlam taşımaz bu kanun. İş yeri böyle bir durumla karşılaştığında iflas etmemek için, iş yerini sigorta yaptırmak zorunda kalacakmış. Sigorta şirketlerinin statüleri de yeniden düzenlenmiş ve neredeyse tazminat ödememeleri için her şey düşünülmüş. Sigorta şirketi, böyle bir kaza anında işyerini denetleyip gerekli önlemlerin alınıp alınmadığını kontrol ediyor öncelikle. Bunların içinde işçiye iş güvenliğiyle ilgili eğitim vermek ve bunu belgelemek, çeşitli yerlere levhalar asmaktan, güvenliği sağlayıcı techizatın satın alınmasına kadar bir çok yükümlülük var. İş güvenliği malzemelerinin alınmış ve işçiye teslim edilmiş olması da yetmiyor. İş sahibi onların kullanımını kontrolle de yükümlü tutuluyor. Yani gerekli malzemeleri alıp bir kenara koymak yeterli olmuyor. Konu o kadar geniş ki, insan bunları dinleyince müteşebbis herhalde bunca şeyden sonra bir işçi çalıştırmaya cesaret edemez diye geçiriyor içinden.

Avrupa Birliğine girip giremeyeceğimiz kadar, gerçekleştiğinde bunun hayrımıza olup olmayacağı da zihinlerimizi kurcalamaktadır. Kendi başıma düşündüğümde, genç ve dinamik nüfusumuzdan dolayı ülkemizin katılımın, en azından şimdiki durumdan daha kötü olamayacağı şeklinde bir düşünce beni teselli ediyordu. Gittikçe yaşlanıp tembelleşen ve  dinamiklerini yitiren Avrupa’da Türkler genç nüfuslarıyla büyük işler başarabilirlerdi. Şu anda birlik içinde çalışan ve oranın vatandaşı olan Türkler’in durumundan da böyle bir kanaate ulaşmak mümkün. Bu konudaki tartışmalar aşağı yukarı bu eksende cereyan etmektedir. Fakat bu seminerden sonra yanlış düşündüğümü anladım. Yeni çıkarılan yasalar eğer uygulanırsa, Türk imalat sektörünü tamamen bitirecektir. Çünkü elimizdeki tek kozumuz olan ucuz işgücüne dayalı küçük işletmelerin de çanına ot tıkanmış olacak. Bizdeki işletmeler genelde küçük atölyelerin büyümesiyle oluşur. Yabancı sermayeli olmayan yerli firmaların tamamı bu esaslar çerçevseinde büyüyüp o noktaya gelebilmiştir. Şimdi bu da elimizden gitmekte, dev Avrupa firmalarıyla rekabet imkanı ortadan kalkmaktadır.

    Birinci Körfez savaşından hafızalarda kalan en önemli fotoğraf karelerinden biri; petrole bulanmış ve umutsuzca kurtulmaya çalışan bir deniz kuşuydu. Bu görüntüyü defelarca T.V ekranlarından izledik. Sanıyorum diğer yanda insanlar ölürken bir deniz kuşunun başına gelenlerin büyük bir drammış gibi önemsenmesi sizlerin de tepkisini çekmiştir. İzlerken belki  ‘Batılılar kendilerini çevreye duyarlı bir topluluk olarak propaganda ediyorlar’ diye düşündünüz. Fakat bunun basit bir propaganda olmadığını, önemli bir projenin argümanı olduğunu ben şimdi anlıyorum.  

     Seminerde İspanya’da olanlar bir örnek olarak sunuldu. İspanya, Avrupa birliğine dahil olduğunda aynı yasalar orada da çıkartılmış. Oradaki işletmecilerin de tıpkı bizim gibi düşündüğü, hükümetin; Franko gibi bir faşistle başa çıkmayı becermiş İspanyol halkına gücü yetmeyip zamanla geri adım atacağı ve çıkartılan yasaların uygulanamaycağı düşünülmüş. Yeni yasalara uyum sorunu çeken fabrikalar, hükümeti sıkıştırmak üzere grevlere ve iş bırakma yöntemlerine başvurmuşlar. Fakat bu birkaç ay zarfında, Alman yahut Fransız firmaları İspanya’ya gelip yeni yasalar çerçevesinde üretime başlamışlar bile. Çünkü önceden hazırlıklıymışlar. İspanyolların aklı o zaman başlarına gelmiş. Onlar ‘ne oluyor?’ demeye kalmadan birçok İspanyol firması, hazırlıklarını daha önce yapmış olan Alman yahut fransız firması tarafından satın alınmış.

 Yukarıda anlatılanlar doğruysa pek yakında bizim ülkemizde de ‘Avrupa’ya giriyoruz, zenginleşeceğiz’ diye sevinenlerin gözleri faltaşı gibi açılacak. Biz iş beklerken elimizdeki firmaları da Avrupa’ya kaptıracağız. Onlar da üretimden elde ettikleri karları istedikleri yerde yatırıma dönüştürebilecekler. Sonra bu sistem içinde en güçlü firmalar sigorta şirketleri oluyormuş. Uzman bunu da şu örnekle izah etti: ‘Türkiye’de bankaların sigorta şirketleri vardır, Avrupa’da ise sigorta şirketlerinin bankaları’. Zaten bankaları teker teker elden çıkarılması için yabancılarla görüşmelerini basından takip ediyoruz. Biz halk olarak tasarruf yapıp bankaya yatıracağız, banka sahibi yabancılar alıp onu istedikleri yerde yatırıma dönüştürecekler. Sizce burada mı yatırıma dönüştürmeyi tercih ederler? Çevre ve iş sağlığı şartlarını yerine getiremeyip tazminatlar dolayısıyla iflas eden şirketlerin sahibi sigorta şirketleri oluyorlar otomatikman. Mekanizma şöyle işliyor: Siz bir iş kuruyorsunuz ve iş yerininizi mecburen sigorta ettiriyorsunuz. Bir işçi kaza yapıyor ve parmağı koptuğundan tazminat hak ediyor. Siz bunu hemen sigortaya havale ediyorsunuz. Sigorta şirketi bu parayı ödüyor fakat sorumluların takibine başlıyor. Sonuçta siz, iş güvenliğiyle ilgili bir maddeyi ihlal ettiğinizden kusurlu bulunuyorsunuz ve tazminat size rücu ediyor. Siz de fabrikayı sigorta şirketine bırakıp ceketinizi alıp çıkıyorsunuz. Bir işçiye o kadar tazminat ödedikten sonra hala işe devam edebilecek ve bu zararı telafi edecek düzeyde karlı bir iş kolu kaldı mı Dünya’da?

    Ben toplantı boyunca bu yasalarla iş yapmayacağımız şeklinde şikayetlerde bulundum. Fakat uzman işine odaklanmış ve gözü başka birşey görmüyor, ‘Kurallara uyacağız, başka çaresi yok diyordu’. Kanunlara uymamak kimsenin haddi değil zaten. Fakat iş ve çevre sağlığını düşünerek çıkartıldığı iddia edilen bu yasaların insanımıza dünyayı dar edeceği aşikar değil mi? Bilmem nerede tek kalmış bir bitkinin nesli tükenmesin, eko sistem bozulmasın diye çevreyle ilgili yeni mevzuat dolayısıyla yatırımlar engellenebilecek. Yine ‘işçinin sağlığı herşeyden önemlidir’ adı altında onu çalıştırmaya cesaret edebilecek bir müteşebbis kalmayacak. İşin ilginç yanı, kendileri, mesela Fransızlar bu sistemi değiştirmeye çalışıyorlar da o nedenle işçlerin ayaklanmalarını izliyoruz T.V de. Orada işsizliğe neden olduğu anlaşılmış, yanlışlığı ispatlanmış bir yasa bizde uygulamaya konuluyor. Bugün çalışma şartlarının işveren aleyhine bu kadar ağırlaşması beraberinde işsizliği getirmektedir.

     Başka bir uygulama örmeği, DSİ’nin yapmakta olduğu bir baraj ile ilgili olarak verildi. Baraj su tutma seviyesinin, planlanandan iki metre daha aşağıda olması yetkililere önerilmiş. Çünkü bu durumda çevrede sadece bu bölgede yaşayan bir bitkinin hayatı risk altına giriyormuş. DSİ yetkilileri tabii umursamamışlar. Şikayet üzerine baraja finansör olan Japon firması hemen ödemeleri durdurmuş. Böylece DSİ isteneni yapmak zorunda kalmış. Yani yasalar sadece kağıt üzerinde kalmıyor, yaptırım gücü de garnti altına alınmış.

    Bu kanunlar çerçevesinde Avrupa’nın güçlü bir şirketi, gelip Türk şirketini haksız rekabetle itham edebilecek. Akredite edilmiş bir denetleme kuruluşu, durumu inceleyip Türk firması aleyhine karar verirse fabrikadaki üretim durdurulacak. Avrupa’nın tuzu kuru nasıl olsa. Çünkü onlar yıllar önce yatırımlarını tamamlamışlar. Nüfus artmadığı için yeni yatırıma, inşaata, fabrika binasına ve okula ihtiyaçları yok. Otoyol veya baraj yapacağız diye çevreye zarar verme riskleri de yok. Çevreye zararlı fabrikaları çoktan ülkelerinden atıp az gelişmiş ülkelere postalamışlar. Bu nedenle kapanan fabrika ve işsiz kalacak insanların sorunu da olmayacak. Yani bu yasaların onlara verebileceği bir zarar yok zaten.

   Bu durumda bir eşitlik olması için öncelikle onların yüz yıldır tabiata verdikleri zararları tazmin etmek gerekmiyor mu? Bu seslendirilebilir ve haklı bir talep elbette. Fakat bunu kim yapacak? La Fontain masalındaki farelerin kediye çan takıp, hareketlerini gözlemleme; böyleyece yaklaştığında hemen kaçmayı akıl etme planı gibi. Fikir iyi de, kediye çanı kim takacak? Yüzyıldır Dünya’ya onların verdikleri zararı kim tazmin edecek?

    Amerika’nın bir iş cenneti olmasının, isteyenin çok kısa zamanda iş bulabilmesinin en önemli nedeni; işveren aleyhine ağırlaşmamış çalışma ve sosyal güvenlik yasalarıdır. Bizde zaten bu ağır yasalardan dolayı istihdam artmazken bir de üzerine AB müktesabadına uygun yasalar titizlikle uygulamaya girerse, görün bakalım o zaman kimse çalışacak bir işyeri bulabilecek mi?

    Yazıyı yazdıktan sonra, Uzman Turgut Karafakioğlu’nun bana listesini vermiş olduğu ve AB müktesebatına uygunluk açısından değiştirilmiş yasaları yeniden gözden geçirdim. Açıkçası ‘acaba yazının dozunu fazla mı kaçırdım?’ diye düşündüm. Çünkü sayfaların arasında pek masum, çevreye ve insana pek duyarlı duruyorlar. Bir ülkeyi yok edebilecek güçteki nükleer silahlar da öyle değil midir? Onlar da bulundukları yerde sahibine pek güven telkin ederler. Ancak kimin, ne için düğmeye bastığına göre işin şekli değişir.

    AB uyum yasaları Batılı şirketlere verilmiş büyük bir koz. Belki gidip bir kebapçı dükkanıyla uğraşmazlar ama, ellerindeki bu silahla kendilerine ciddi rakip gördükleri, stratejik önemde iş yapan her firmanın canına okuyabilecekler.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 29-04-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 59 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60266738 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net