15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow Vesayet ve Anayasa
Vesayet ve Anayasa PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 11
KötüÇok iyi 
Yazar Eyüp BEYHAN   
11-02-2012
                                        Vesayet ve Anayasa                                        
                      Eyüp BEYHAN
Türkiye hem kendi içinde hem de bölgesinde önemli ve hassas günlerden geçiyor. Bu topraklarda, bir kez daha oyunlar oynanıyor. Ama bu millet senaristlerin bütün oyunlarını boşa çıkartmıştır. İnanıyoruz ki, ülkemizin her tarafı tarih ve medeniyet olan, asalet ve muhabbetti olan, inançlı ve yüksek maneviyata sahip olan Aziz milletimiz metanetli duruşuyla bu zor günleri
sabırla aşacaktır. Unutmamak gerekir ki, “zifiri karanlığın en koyu olduğu vakit, gündüzün yakın olduğunu müjdeler”. “Her zorluğun arkasında mutlaka bir kolaylık vardır, her sıkıntının, arkasında bir genişlik vardır” buna Millet olarak inancımız tamdır. Bu makalemizde vesayet kuşatmasındaki demokrasiyi ve yeni anayasanın ruhunu konu edeceğiz.

Türk demokrasisinin önemli bir kavşaktan geçtiğini altını çizerek belirtmek gerekiyor. Genel olarak kısaca demokrasi üzerinde durmamız gerekirse; Tarihi gelişimi itibarıyle de demokrasi, farklı toplumlar tarafından değişik şekillerde anlaşılmış ve farklı tarzlarda uygulanmıştır. Öyle ki, daha Antik Yunan dünyasında bile tiranlığa karşı halkın kendi kendini idare etmesi fikri doğmuştu; fakat Aristo’nun belirttiği üzere, demokrasi o dönemde bir çeşit "demagoji" olarak ele alınmışve halkın idari işlere katılması sadece düşünce planında kalmıştı.


Eski Roma’da da "Senato’nun” gölgesinde bir tür demokrasi denemesi yapılmıştı. Ne var ki, demokrasi asırlarca halkın çıkarları hesabına ve halk adına totaliter bir sistem şeklinde uygulanmaktan öteye geçemedi. Evet, aslında mana itibarıyla, hak ve hürriyetlerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin bir elde veya küçük bir yönetici grubunun hâkimiyetinde toplandığı devlet düzeni demek olan totaliter sistem demokrasiye tamamen zıt olmasına rağmen, "halk için istibdat" gibi çok garip bir mantıkla "totaliter demokrasi"lerden bile bahsedildi. Hatta bugün demokrasiyle idare edildiği söylenen pek çok ülkede böyle bir totaliter demokrasi anlayışının var olduğu ve bu ülkelerde bazı seçimler yapılarak halkın yönetime katkıda bulunduğu izlenimi verilse de aslında idare ve hakimiyetin bir elde tutulduğu, yani oralarda demokrasi adının gölgesinde totaliter bir sistemin hakim olduğu söylenebilir.

Diğer taraftan, demokrasi hâlâ büyük ölçüde muğlak olduğundan bu tabirin nisbetsiz zikri pek azdır. Çok defa onun yanına başka bir tabir ilave edilerek, demokrasi "çoğulcu", "liberal", "Hıristiyan", "katılımcı"... gibi sıfatlarla anılmaktadır ki, bazen bu demokrasi türlerinden biri diğerini demokrasi olarak bile kabul etmeyebilmektedir. Hitler,in Nazizm’in "gerçek demokrasi" olduğunu iddia ettiği ve Mussolini,nin Faşizm’e  "merkezî ve otoriter demokrasi" şeklinde nazara atfettiği gibi, bugün de, çoklarınca anti-demokratik kabul edilen bazı ideolojilerin temsilcileri bile demokratik olduklarını savunmaktadırlar. Dolayısıyla, dünyanın değişik bölgelerinde "Marksist demokrasi", "Proletarya demokrasisi", "Protestan demokrasi"... gibi daha pek çok demokrasi anlayışına şahit olmak mümkündür.

Türk demokrasisine baktığımız zaman, Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne kadar yaşanan çekişme ve gerilimin altında yatan, antik Roma'da olandan çok da farklı değildir. Peki, Devletin kurucusu ve sahibi olarak kendisini gören, Türkiye'deki pretoryen güçler kimlerdir diye sorguladığımızda, Seçkinci bürokratik kesimler, yani asker ve sivil bürokrasi, "yargı aristokrasisi" ve devlete yaslanarak zenginleşen devletçi sermaye sınıfı. Diğer bir ifadeyle hormonlu sermaye. Bunların hepsi değişime karşı statöku’da direnenlerdir. Devletin korunması ve diğer toplumsal kesimlerin iktidarı ele geçirmesi "tehlikesine" karşı pretoryen güçler her zaman "zindeliğini" korumuşlardır ve bu yönde sistemin kontrol altında almışlardır. Ve nitekim de böyle olmuştur ve bugün bunu müşade etmekteyiz. Bu zihniyetteki bir sistemin ürünü olacak “demokrasi”, Eflatun’un dediği gibi; “Demokrasi despotizime dönüşür.”

Türkiye’de devlet ve hükümet ayrımı var. Bir yanda bürokratik elitlerin/atanmışların hakim olduğu bir devlet; öte yandan halkın temsilcilerinden/seçilmişlerden oluşan bir hükümet var. 21. yüzyıla gelinceye kadar hükümetler devlete tabi oldular. Şimdilerde ise devleti hükümetlere tabi kılma mücadelesi veriliyor. Başka bir ifadeyle, 21. yüzyıla kadar bürokratik vesayet altında olan demokrasimiz, şimdilerde bürokrasinin halk egemenliğine (dilerseniz "milli irade"ye) tabi kılınması sürecini yaşıyor.

Buradan, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin kısaca tarihine baktığımızda, Türkiye’de çok partili siyasal hayat Cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden 23 yıl geçtikten sonra mümkün olabildi. Demokratik sisteme geçiş için toplumsal muhalefetin zayıflaması beklendi. Bu çerçevede iki muhalif partinin hemen kapatılması toplumun henüz ‘demokratik olgunluğa’ erişmediği kanaatine dayandırıldı. İkinci Dünya Savaşından sonra iç ve dış dinamiklerin çok partili hayatı zorunlu hale getirmesiyle milli iradenin siyasal sisteme taşınmasına izin verildi.

Seçimlerin dönemin tek partisi olanın aleyhine sonuçlanması bürokratik seçkinleri tedirgin etti. Bu tablo elitlerin, önlem alınmazsa serbest seçimler neticesinde gelen iktidarların rejimin ideolojik yapısıyla oynayacağından endişe duymasına yol açtı. Bürokratik seçkinler bu duruma 27 Mayıs 1960’ta darbe yaparak karşılık verdi. Darbe sonrasında, seçilmiş hükümetlerin ülkeyi yönettiği bir fotoğrafın arkasında özerk kurumlar aracılığıyla bürokrasinin fiilen ülkeyi yönetmesini sağlayan bir vesayetçi rejim yerleştirildi. Fiilen devlet-hükümet ayırımı yapıldı. Bu iş bölümünde devletin ulusal güvenliğini ilgilendiren konular özerk kurumların inisiyatifine bırakılırken hükümetin faaliyet alanı hizmet-icraatla sınırlandı. Sivil iktidarlar vesayetten kurtulma isteğinde bulunup bu zımni anlaşmanın gereklerine uyamadıklarında başka bir müdahaleye maruz kaldılar. Yapılan her darbe vesayet rejimini biraz daha sağlamlaştıracak otoriter mekanizmalar geliştirdi ve böylece vesayetçi rejim kurumsallaştı.

“Demokratikleşme” başlıklı 19. Abant platformu sonuç bildirgesinde konuyla alakalı iki önemli tespit vardı şöyle ki:  1-Askerî darbeler ve demokratik siyasi sürece karşı gerçekleştirilen müdahaleler, Türkiye'nin siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmesine büyük zararlar vermiştir. Demokrasimizin gelişip yerleşememesinin, güç ve derinlik kazanamamasının en önemli sebebi bu darbe ve müdahalelerle yerleşen vesayet rejimidir.
2-Türkiye'nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri toplumsal çoğulculuğu kucaklayan, geniş bir meşruiyet zemininden yoksun 12 Eylül Anayasası'dır... 1987'den günümüze birçok değişiklik geçirmesine rağmen bu anayasa hâlâ yasakçı bir düzeni sürdürmektedir.

Vesayet rejiminin temellerinin 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle gelen 1961 Anayasası ile atıldığını biliyoruz. Söz konusu anayasa, rejime temel haklara güvenceler, dolayısıyla demokrasiyi genişleten unsurlar yanında, demokrasiyi vesayet altına sokan unsurlar getirdi. 1971 askerî müdahalesi sonrasında yapılan anayasa ve yasa değişiklikleriyle birinci unsurlar zayıflatıldı, ikinciler güçlendirildi.

1980 askerî darbesi sonrasında yapılan yeni anayasa ve 600 dolayında kanun ile ise, bürokratik vesayetin de ötesine gidilerek, bir Milli Güvenlik Devleti tesis edildi.

Bir ülkenin siyasal sisteminin en temel yapısının -bir ülkeyi çok tanımasanız bile o ülkenin bu dört temel hukuk metnini araştırdığınızda- ülkenin ne kadar demokrat, ne kadar otokrat bir ülke olduğunun anlaşılacağını göreceksiniz. Bu metinlerden bir tanesinin Anayasa, diğeri meclis iç tüzüğü, üçüncüsü ise siyasal partiler yasası ve sonuncusun da Seçim sistemidir. Türkiye'deki hali hazırda uygulanmakta olan bu dört temel metninde niteliği, lafızları ve ortaya koyduğu hükümleri itibariyle 12 Eylül askeri darbesinin otokratik niteliğini tamamen taşıdığını görüyoruz.

Bu milleti 1960’dan itibaren klasik deyimiyle 10 yılda bir tokatlayanlar, darbe yapanlar, silahlı güçlerine dayalı olarak yönetime el koyanlar, milletin tankıyla milletin iradesine balans ayarı yapmaya çalışanlar, millete hesap vermemiştir. Ancak, kümesteki tavuğu çalanlar yargıya hesap verirken, milletin iradesini çalanların, çalmak isteyenlerin sanık kürsüsüne çıkarılmadığı dönemler artık geride kaldı. Bugün vardığımız nokta, darbeye teşebbüs edenlerin sanık kürsüsüne oturtulmasıdır. Türkiye’de, ilk kez bir darbe teşebbüsünü ve faillerini gün yüzüne çıkarma ve millet adına cezalandırma kararlılığı yaşanıyor.

12 Eylül darbesi lideri Evren'in bir lafı var, diyor ki, "Biz artık öyle bir anayasal düzen kuruyoruz ki, öyle bir rejim kuruyoruz ki, bunun öyle bir yargı düzeni oluyor ki, bu saatten sonra bizim bir askeri darbe yapmamıza ihtiyaç kalmayacak, o yargı düzeni her şeyi koruyacak." O yargı düzeni dediği, Türkiye'deki vesayet düzeni ya da Başbakan Erdoğan’ın deyişiyle "bürokratik oligarşi."

Bürokratik oligarşiyi Türkiye'de gerçekten sona erdirmek ve bunu sona erdirdikten sonra da Türkiye'de hukuk devleti ve demokrasinin önünü açmak istiyorsanız, o zaman askerle ilgili olarak kurumsal değişiklikleri yapmanız lazım; yargı düzeniyle ilgili kurumsal değişiklikleri yapmanız lazım. Son anayasa paketinde önemli adımlar atıldı bu konuda ama Türkiye'de hala askerle ilgili olarak yapılması gerekenler var kurumsal olarak....


Demokratikleşme denince akla ilk gelen temel hak ve özgürlüklerdir. Bize göre, temel hak ve özgürlüklerin somut güvencelere sahip olması, varlıklarından daha az önemli değildir. Esasen güvencesi yoksa temel hak ve özgürlüklerin varlığından da söz edemezsiniz. Güvence mekanizmasında temel unsur ise hiç kuşkusuz, tarafsız ve tam bağımsız yargıdır. Temel hak ve özgürlükleri derinleştirmek ve genişletmek yerine sınırlamayı tercih eden yargı sistemi ve yüksek yargı organları söz konusu ise tuz kokmuş demektir. Bu yönüyle ülkemizin durumu sorulduğunda; bir önceki Genelkurmay Başkanı’nın çağrısını emir telakki eden Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun iddianameyi hazırlayan Cumhuriyet Savcısı hakkında “meslekten ihraç” kararı verdiği aklıma geliyor ve tereddütsüz bir biçimde “henüz tuz kokmadı” diyemiyorum.

 Danıştay’ın katsayı, YSK’nın seçim sandıklarında başörtülü müşahit bulunamayacağı, Anayasa Mahkemesi’nin 367 ve 411 milletvekilinin evet oyuna ve Anayasanın açık hükmüne rağmen yüksek öğretim kurumlarında başörtüsüne özgürlük sağlayacak Anayasa değişikliğinin iptaline ilişkin kararları, yargıç devleti riskini iliklerimize kadar hissetmemizi sağlarken, Danıştay’ın yürütme erkinin, Anayasa Mahkemesi’nin de yasama erkinin yerini almak isteğini gün yüzüne çıkardı. Oysa, bu ülkenin insanları, “polis devleti” de, “militer devlet” de, “jandarma devlet” de “yargıç devleti” de istemiyor,  ancak ve sadece “Demokratik Hukuk Devleti” istiyor, bunu da fazlasıyla hak ediyor.


Sonuç,
 Türkiye Cumhuriyetinin kurtuluş, kuruluş ve var oluş temelini oluşturan “Egemenlik bila kayd-u şart milletindir” ilkesini önceleyen ve önemseyen bir sivil ve hür bir irade olarak ülkemiz ve insanlarımız adına en önemli talebimiz, çağdaş demokrasinin bütün kuralları ve kurumları ile tam ve koşulsuz bir şekilde hayata geçirilmesidir. Bunun ön şartı ise, demokratikleşmeye dönük adımlarımızın sayısını ve hızını artıracak sivil idare ve irade ürünü yeni bir anayasaya sahip olmaktır.


Gerçekleşmesini temennide bulunduğum, Özlenen ve beklenen yeni anayasa ruhunu Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafında özetle şöyle tanımlanıyor; "Bu milletin her bir ferdi birinci sınıf bir vatandaştır. Bu tartışılmaz. 74 milyonun fertleri arasında herhangi bir ayrımcılığın eşitsizliği ve adaletsizliği asla kabul etmeyiz, buna müsamaha göstermeyiz. Devletin tüm imkânları tüm kurumları karşısında herkesin eşit mesafede durmasını sağlamak adalet anlayışımızın sarsılmaz gereğidir. Yeni anayasanın böyle bir ruh ve anlayışla yazılması bireyi, vatandaşı, özgürlükleri öne çıkartması, milletin birlik ve bütünlüğünü daha da pekiştirmesi en büyük arzumuzdur.”(Atatürk’ün ölümün 73.yıl dönümünde yapılan konuşma)

Yorum
Bir Soru: ACABA NEDEN?!
Yazar admin açık 2012-02-11 12:22:44
BİR DÜŞÜNELİM DİYE!.. 
 
 
 
“Demokrasinin beşiği” diye tanınan; Doğuda Japonya’dan Batıda ABD’ye; Kuzeyde İzlanda’dan Güneyde Güney Afrika kıyılarına kadar etken ve etkili, Tarihin Osmanlı gibi en eski ve en uzun ömürlü İmparatorluğu İNGİLTERE’nin Anayasası yok, Ana Yasa Mahkemesi yok, Danıştay’ı yok; bir Kraliçesi, bir Parlamentosu ve tekli bir Adalet (Yargı) sistemi var!..  
 
Bu bize ne düşündürüyor; ACABA neler düşündürebilir!?  
 
 
Kısaca İngiltere'de: Tek hükümdar, tek yasama, tek yargı; ACABA NEDEN?!  
 
NEDEN, ONLAR ÖYLE DE BAŞKA ÜLKELER BÖYLE FRANSIZ; NEDEN?! 
 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 12-02-2012 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66502772 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net