24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
TÜRK EĞİTİM SEN DE BİR SOHBET PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 54
KötüÇok iyi 
Yazar M. SELAMİ ÇEKMEGİL   
12-04-2006
Image(AVUKAT M. SELAMİ ÇEKMEGİL'İN 13 ARALIK 2002 TARİHİNDE TÜRK EĞİTİM SEN GENEL MERKEZİNDE BİR GRUP AKADEMİSYEN VE BÜROKRATIN KATILIMYLA YAPTIĞI SOHBETLİ TOPLANTININ BANT KAYIT ÇÖZÜMÜDÜR) 

Bugün için özel bir konu seçmiş değilim. Fakat şu anda birtakım empozelerle karşı karşıyayım. Bu empozelerden de şimdi haberdar oldum. Gerçi bunlar yabancı olduğum konular değil. O konularda da görüşlerimi söyleyebilirim ve karşılıklı sorularla sohbetimizi devam ettirebiliriz.Evvela, Sayın Oymak kardeşim yabancı bir ülkede bulunmuşluğumdan bahsettiler ve hatıralarımı anlatmamı istediler. Onu gerçekleştirebilirim şu anda. Yabancı ülkelerde bulundum ben. Bir tanesi İngiltere, iki buçuk sene kaldım. Orada lisan sonrası öğrenim yaptım; görgü bilgi arttırdım. Orada yabancı bir ülkede Türkiye'den gelen ve diğer orta şark ülkelerinden gelen, İslam aleminden gelen insanlarla tanıştım... 

Daha doğrusu onlarla, aşağı yukarı, bir yabancı ortamda kardeşliğin değerini anladım. İngiltere bana o kardeşliğin ne kadar değerli olduğunu gösterdi. Burada çok kere fark etmediğimiz şeyi orada insan farkediyor. Ekmek suya olan ihtiyaç kadar insanların sevgiye, dostlara ihtiyacı olduğunu da anlıyor. Ordaki enteresan hatıralarımdan biri, yüksek maaşla gönderilmiş bir büroktarın bir toplantıdaki tavrıydı. Bunu unutmuyorum. Biz talebe olarak 65 sterlin alıyorduk. O ise 125 sterlin alıyordu. Fakat parasını, Soho'da (Soho Londrada meşhur bir semt), hafifmeşrep işlerde bitiriyordu. Bir gün beraber otururken geldi; orda bir talebeden, yani fakir bir aile'den gelmiş bir talebeden, borç para istedi. O çucuk ta  ekonomik yaşayan çok tutumlu biri. Vermeye teşebbüs etti. Ben çocuğa verme diye işaret ettim. Vermeyince başka birine yöneldi... Şimdi bu bizim iki katımız maaş alan bürokrat orada istediği parayı alamayınca aynen şu tabiri kullandı; "Nankör millet, ben onu burada şerefle temsil ediyorum, O beni burada bir talebenin parasına muhtaç ediyor... Düşündüm taşındım yani o adam bu kadar parayı aldığı halde bu lafı söylüyor, öbür talebe onun yarısı kadar aldığı halde ona borç para verme konumunda bulunuyor ve Allah'a şükrediyor. Adam  bunu çok tabii bir üslupla söylüyor. Bu, doğrusu, insanın bazen insaf ölçülerini yitirdiği zaman ne kadar tarafgir ve ne kadar yanlışa götürücü düşünüş tarzına yönelebildiğini gösteriyor. Yani orda o hadiseyi gördüm. Eğer insan bu pozisyona düşmek istemiyorsa -ki insanda muhtelif pozisyonlar var, mesela hayvanlarla müşterek olan taraflarımız var, eşyalarla benzeşen belki örtüşen bazı taraflarımız var- aklın kontrolünden dışarı çıkmaması gerekiyor. Yani, insanla başka hiçbir şey arasında hiçbir şekilde örtüşmeyen bir tarafımız var, ki o da akıl... O olayda  aklı diğer bütün fonksiyonlara egemen kılma zaruretini hissettim. Eğer aklı hislerine, duygularına veya diğer mahluklar gibi müşterek olan taraflarına egemen kılmıyorsa insan, o zaman insani vasfından birşeyler  kaybediyor ve bir eşya veya bir hayvana dönüşmeye layık bir yaratık haline geliyor. İşte bize Kur'an'ın böyle heva ve hevesine göre değil, ilmi, bilgisel donelere göre aklını egemen kılarak bir hayat teklif etmesi fazileti de burdan geliyor zannediyorum. Bir de bizim entellektüelin, bizim bürokratların içinde bulunduğu bazı zaafları gösterdi bana bu olay... 

Bunu geçtikten sonra bir başka kıyaslamaya atlayayım; Bunu bir gazete yazımda yazmıştım, "Kendimizi Tartışmak" kitabımda da alıntıladım. Finlandiya Helsinki'den bir enstentane... Çok enteresan bir hatıradır bu... Birgün yeraltı metrosunda giderken, orda, şehrin merkezinde  bir istasyonda; yeraltında bir de büyük çarşılar... Daha o zaman Türkiye'de böyle yeraltı istasyonları ve çarşılar yoktu. Onun için bana o zaman ilginç  gelmişti. Yani, bundan diyelim ki 12 sene falan evvel... Orda dolaşırken bir baktım bir bayan ve bir bay geldi önümü kesti; ellerini omuzuma, başıma  koydular, dualar filan okumaya başladılar; anlamadığım dilden dualar... Bitirdikten sonra bana, bazı telkinlerde bulundular. Dedim ki ben; "Ben yabancı bir ülkedenim Türkiye'denim; ama anladığım kadarıyla duanızda bana iyilikler temenni ettiniz, yolumun aydınlık, ufkumun açık olmasını dilediniz. onun için size çok teşekkür ederim. Fakat bunu dilerken, İsa'dan dilediğinizi hissettim. Ben dedim, aynı dileklerimi sizin için de diliyorum; ama Muhammed'den değil, onu da yaratan, İsa'yı da yaratan Allah'tan dilerim dedim. Bu durum bizim bir mantık yaklaşım tarzımızı gösteriyor. Batı aleminde, (yani batıcı yaklaşımda) bazen yaratıklar da tanrı makamında olabiliyor demek ki. Mesela bir İsa'ya uluhhiyet isnad edilebiliyor. Ama bu bize yabancı bir yaklaşım: bizde ilah bir tanedir ve  bütün insanlar eşittir; ancak bazılarının yaradılış farklılıkları, özel misyonları vardır... 

Orda böyle konuşurken, etrafımıza bir sürü insanlar toplandı bir tartışma ortamı oldu ve tartışırken şunu gördüm; Orda hiç kimse, hiçbir ateist, o bayanla baya "Yahu arkadaş burda din propagandası yapamazsın, filan gibi şeyler söylemedi. Çok terbiyeli insanlardı. Gayet hoş, gayet rahat toleranslı tartışmalar oldu. Sonra benim bu konuşmalarımdan bir grup genç arkadaş öyle etkilenmiş ki ayrılmak istediğim halde beni kahve içmeye davet ettiler. Gittik; kahve içerken bu sefer de İslam hakkında sorular sordular, kitap sordular, filan... yani bu kadar sevgi ve sempati gösterdiler. Şimdi batıdaki bu yaklaşım ve  bu rahatlık bizde yok. O da düşündürücü bir hadise olarak zihnimde kaldı. 

Roma'ya gittim. Roma'da hatırımda kalan bir hadise de şudur: Şimdi... Roma'ya girdiğiniz zaman karşınıza sadece tarih çıkar; bütün tarihi yapılar, bütün görüntüler size burası bir tarihtir diye hatırlatıyor ve burası bir kültürün merkezidir diye gösteriyor. Nerede küçük bir kalıntı eser varsa tamamen öne çıkartılmış. ve siz onunla tanışıyorsunuz. O tarihin telkini altında düşünmeye başlıyorsunuz. Bu bizden farklı oldukları bir husus. İstanbul'a girdiğiniz zaman Ayasofya ve Sultan Ahmed civarı hariç tarih kaybolmuştur, yeni binalar onu gölgelemiştir. Mesela Süleymaniye çok muhteşem bir yapıdır Ama Süleymaniye'yi bir yabancı, özel bir araması veya çabası yoksa görmeden çeker gider; yani kendiliğinden Süleymaniye onun gözüne batmaz. halbuki o muhteşem eser bir tepededir. Buna rağmen etrafında onu o kadar gölgelemişlerdir ki sıradan yapılarla,özel bir ilgi duymadan dikkat  çekmemektedir kendiliğinden, belli olmamaktadır. Bu neyi gösteriyor: Roma'dakilerin tarihleriyle ve kendi benlikleriyle hala övündüklerini ve dünyaya büyük bir medeniyet olarak kendilerini devamlı  empoze ettiklerini, bizim ise bilinçsiz bir şekilde geçmişimizden kaçtığımızı veya utandığımızı göstermektedir.

Gelelim sayın Başkanın ikinci işaretine:

Benim Sayın Turgut Özalla siyasi manada bir teşriki mesaim olmadı, bürokratik anlamda da -Tübitak hukuk müşavirliğim hariç- onların zamanında bir kamusal  görevim olmadı. Özal'la aşinalığımız, tanışıklığımız Malatya'dan başlar. Benim baba dostumdur. Babam bir terzidir ve şarkın belirgin terzilerindendir. Kalburüstü bir müşteri grubu vardı. Özallar da  bunlar arasındaydı. Gerek Turgut Özal ve gerekse Korkut Bey'in, Şahsi dostlukları, hemşerilikten gelen yakınlıkları vardı. Babamın kitaplarını da okumuşlardır. Onun için bir yakınlaşma da hissediyorlardı. Aslında insanları biraraya getiren müştereklikleridir. Eğer müşterek bir zevkiniz varsa biraraya gelirsiniz. Müşterekiniz yoksa ne diye biraraya gelesiniz. Demek ki bunlarda bir müştereklik vardı. Özal kardeşlerden Turgut bey daha modern görünümlü, Korkut bey daha mistik ağırlıklı, Yusuf Bozkurt beyse çok daha dengeli bir Müslüman aydın niteliğinde idi.Korkut beyin mistik yönünün öne getirince bu ekoluün yaklaşımını tarif bakımından İngiltereden bir hatıram aklıma geldi.  

Şimdi bir gün Türkiyeden çok sempati duyduğum mistik esprisi ağır basan  bir bey İngiltere'ye gelmişti. Bunların mentalitesini sergileyen İlginç bir anım oldu. Bunu Tilki Tuzağı'nda bir anekdot olarak yazdım.Bu değerli zatı bir akşam misafir etmek istedim. Evde bizim Malatya'nın meşhur içli köftelerinden yaptırdım. Ordaki talebe arkadaşların hepsini de çağırdım. Amacım ordaki talebe muhitine bir akşam yemeği ikram etmekti. Bir baktım Ferruh Müftüoğlu diye bir arkadaş var. Şimdi profesör. O zaman asistandı. Yemeğe oturduk. Yemeğe tuzla başlanırmış. Böyle bir sünnet varmış. Bunu empoze etti bir sayın misafirimiz. Tuz gettirttiler. Tuzu da şöyle yalıyorlar... Ferruh nüktedan bir çocuk... Dedi ki, "Yahu Selami, bizim camia yemeğe tuzla başlama sünnetini hiç unutmaz ama yemekten doymadan kalk sünnetini de hiç hatırlamaz". Daha yemeğin başı. Bekliyor ki bir cevap vereyim. Tabi ki ev sahibi olduğum için cevap vermedim. Yedik , içtik sohbetler yaptık. yemekten sonra bu nükte açığa çıktı. Orda aslında bir yaklaşım çarpıklığımızı söylemek istedi Ferruh Bey. Şimdi...Sünnet demek zaten yol demek, yöntem demek. Sünneti seniye demek peygamberin yolu, yüce yol demek. Bu yöntem içerisinde, bu yaşama tarzı içerisinde bazen çok önemli şeyleri hiç aklımıza getirmiyoruz; küçük şeylerde de boğulup kalıyoruz. Ferruh Bey'in bu sözü bana bunları hatırlattı. Zihnimde ilginç bir hatıradır bu.  

Orda isim vermeden bir hatırayı daha anlatayım; bana ait değil bir arkadaştan naklen aktaracağım. Türkiye'den İstanbul Teknik Üniversiteden sanıyorum, bir makine profesörü gelmişti, ileri gelen takvalı (!) muhibbandan biri. Bir ara bakanlık ta yapmıştı. Arkadaşım yaklaşık şöyle anlattı: "Kendisini ziyarete gitmiştik. Hoca, somya bir kanepenin ucuna oturdu; biz de karşısına geçtik. Şöyle 15 dakika filan geçti baktım kanepe şöyle bir kıpırdadı. 'Allah, Allah dedim, bu neyin nesidir diye.' Göz yanılması sandım. Ondan bir süre sonra durduk, bir daha kıpırdadı, yine şaşırdık; bu neyin nesi diye. Sonradan öğrendik ki, meğer adamcağızın ikinci bir odası yokmuş. Bizi eve kabul etti. Hanımefendiyi de herhalde, dinen(!) birlikte oturmak hoş olmadığı düşüncesiyle, uygun başka bir yer bulamadığı için, oraya uykuya yatırmış... Tabi kadıncağız zaman geçince biraz hareketlenince o zaman farkettik. Halbuki dışarda otursak ta memnun olurduk; ama kibarlığından içeri almıştı sanıyorum.' diye anlattı. Tabii burda bir eleştiri geliyor. Bazen takva zannettiğimiz, iyi zannettiğimiz davranışlarla,  tam tersine bir sonuç, komik  bir görüntü de verilebiliyor. Yanlışlıkların sahibi görüntüsü sahiplenilebiliyor. Tekrar başa döneyim:

Sayın Turgut Özal'ın en enteresan tarafını ben şöyle gördüm.l978-l981 arası  SSK yönetim Kurulu üyesi idim. O Elektrometa firmasında genel müdürdü. Bir gün kişisel dostluğumuz olduğu için,  beraberken görevim gereği bana bazı telkinlerde bulundu. "Selami" dedi, "bak şu anda, önemli bir manivelayı elinde tutuyorsun. Manivela sizin elinizde. SSK Yönetim Kurulu üyeliği bazı şeyleri empoze edebileceğiniz bir yer" dedi. "Onun için görev yapın; bu ülkeye bir katkınız olsun" dedi. Buyrun efendim sizi dinliyorum dedim. Dedi ki "bakın sigortacılık ve işletmecilik iki ayrı branştır dedi. Hastane işletmeciliği ile sigortacılık hizmetini yanyana getirmek ve bir beyinde düğümlemek biri diğerini çürüten sekteye uğratan iki misyondur. Onun için.." dedi "bu iki işlevi birbirinden ayırmak gerekir" dedi. "Bakın bunu sağlayın bu ülkeye bir katkınız olur" dedi.  

Fakat, SSK'nın şu an öyle bir yapısı var ki buna işçi teşekküleri temsilcileri  karşı çıkar dedim. Bunun Yönetim Kurulunda kabul görmesini ben mümkün görmüyorum dedim. Olsun dedi, "eğer kabul ettiremezseniz kişisel temenni olarak yazdırın" dedi. Ondan sonra "tabi bunu detaylandırın" dedi. O zaman anladım ki Özal'ın uzun vadeli bir niyeti var. Yani ileride bir mekanizmayı ele geçirip ülkeyi  yönetme arzusu var. Onun yatırımını yapıyor diye bir fikir geldi bana. ve gerçekten de öyle bir sonuç verdi. Uzun vadeli düşünüyormuş. Bu tabii, nazari olarak çok doğru bir telkin. Ama her nazariye doğru olsa dahi her koşulda aynı sonucu vermiyor. Türkiye'de, tabi bir işçi zümresinin primleri üzerine kurulmuş bir müesseseden sağlık hizmetini aldığınız zaman o işçi zümresi kendisine verilmiş bir hizmeti koparılmış zannediyor ve kabul etmiyor ve reddediyor. Ama ben doğru bulduğum için  dediğini yaptım ve yıllık rapora kişisel temenni olarak yazdım.  

Özal'ın yönetimi hakkında sağlığında kaleme aldığım bir yazı var. Kaybettiğimiz diye bir yazı. Kendimizi tartışmak kitabında var. Bugün çok takdir ettiğim rahmetle andığım Özal için eleştiri getiriyorum, o yazıda. O eleştiri şu; Kaybettiğimiz. O zaman öyle bazı politikalar uygulanıyordu ki,  onun refleksi olarak yazmışım ben bunu. Yazıda diyorum ki: benim burda eleştirdiğim öyle  hafif meşrep kadınların yüksek makamlarda ziyafetlere davet edilerek  taltif edilmesi filan değil. Televizyon proğramlarında aileyi zaafa uğratan filmlerin sergilenmesi filan da  değil dedim. Öyle bir hadise var ki bu politikalarda, insanı düşündüğü zaman ürpertiyor... Nedir o; kötülük yapmaktan utanmamak duygusu... Şimdi toplumlar kötülüğü kötülük bilip onu gizlemek lüzumunu hissettikleri sürece sağlıklıdır ve iyileşmeye yönelik istidadları da vardır. Ama toplumlar kötülüğü artık kötülük olamaktan çıkarıp  onunla övünür hale gelmişlerse o eyleme  artık siz istediğiniz kadar kötü deyin; dışlamanız ve istisnai olay  haline  getirmeniz mümkün değil. O toplum  artık iyileri örter mahveder ve kötü insanların zihniyetlerinin daha çok yaygınlaştığı bir atmosfer meydana getirir. Ben bunu o zaman yazılı olarak yazdım. Türk yurdu dergisinde de yayınlandı...  

Demiştim babamın esas mesleği terzilikti. Bir gün, sayın Turgut Özal'ın tavsiyesiyle müşterisi olan Sayın Demirel bizim terzi dükkanına gelmiş; elbise provası yapılıyor... Hanımı ile birlikte gelmiş.  Terzilik mesai sırasında entellektüel tartışmalara da imkan veren bir meslek.. Yanında partili siyasetten arkadaşları da var... Bu arkadaşlarının isimlerini hatırlamıyorum; zaten   gerek de  yok, olay ve fikir mühim..

(BURADA ARAYA BİR SORU GİRMİŞ OKUNMUYOR...) Bakın bir batılı mütefekkir diyor ki; "Küçük insanlar şahısları, orta ölçekli insanlar olayları, büyük seviyeli insanlar ise fikirleri tartışır. Ben şimdi büyük seviyeli olmayı beceremedim, küçüğe de razı olmuyorum; ortalarda işte olaylarla filan ilgilenip dolaşmaya çalışıyoruz. Şimdi... ha o sırada  AP, girdiği seçimde  büyük bir siyasi zafer kazanmış. Siyasiler bu siyasi zaferin mağrurluğu içerisinde, bazı bazı güç odaklarıyla temasa geçmeye çalışıyorlar. Menderes dramının etkisi altında, pozisyonlarını nasıl garantiye alabileceklerine dair görüşler serdediyorlar. Kimi şükran telgrafı çekelim, kimi bağlılık bildirelim filan gibi... Orada, sayın bayan Demirel, dışarıdan baksanız hiç beklemezsiniz: "Beyler" diyo, "eğer onlar kendi hüviyetinizle size karşı iseler ne yaparsanız yapın para etmez, yani böyle küçük tavırlara  düşmeyin , kendi varlığınızın özenilecek beğenilecek konumda olduğunu ortaya getirin bu size yeter." manasında şeyler söylüyor. Herkes hanımefendinin bu commenti karşısında apışıp kalıyor adeta...  Sayın Nazmiye hanımın beyefendisinin kahvesini bizzat yaparak eliyle servis yapan bir ev hanımı olduğunu yakınlarından çok duymuştum. Bunun ortaya getirdiği çok önemli bir mesajı vurgulamak istiyorum: Bazan sade bir Anadolu hanımefendisinin bile dünya pozisyonunu garantiye almak hırsı içine giren politacılardan çok daha gerçekçi ve onurlu tavır sergilediği ne kadar dikkat çekicidir. 

Eğer insanlar kendi benlikleri dışında bir benliğe bürünerek birtakım sempatiler sevgiler topluyorsa bunlar çok üzücü şeyler, önemli olan insanın kendi gerçek hüviyetiyle taktir toplaması ve mesaj vermesidir. ve insanları kendi hüviyetine davet etmesidir. Yoksa kendini kaybettikten sonra artık ne olursa olsun fayde etmez.  

Benim bürokrasi hatıralarım Tilki Tuzağı isimle eserimde yeralıyor. Türk kamu çarkının nasıl işlediğini bilirim, biraz. Kitapta küçük anekdotlarla hadiseleri anlatıyorum. Bunları birleştirdiğiniz zaman Türk kamu çarkının görüntüsü ortaya çıkıyor; Bir tablo ortaya çıkıyor ve siz o çarkın nasıl döndüğünü görüyorsunuz. Bu kitap şimdi piyasada yok. sekiz bin adet basılmıştı, bitmiş. Eşinizde dostunuzda görürseniz gözatmanızı tavsiye ederim. Bürokrasi hatırası olarak ilktir. Benden sonra Emre Kongar böyle bir kitap çıkarttı. Ama Kongar'ın kitabını okuyanlar uslup olarak sıkıcı ve biraz da zorlanmış olarak değerlendirdiler. Bu kitap her cenahtan takdir toplayan bir kitaptır. Hakkında sağ ve sol yazarlardan otuz kadar yazı ve eleştiri çıktı... 

Orwel çok derin düşünen çok demokrat, yaman bir yazardır. Totaliter yaklaşımlara aşırı eleştiri getiren bir adamdır.  

Orwell'in "Bir Fil Avı" hikayesi vardır. Orda bir filin öldürülüşünü anlatıyor. Orwell orada, Burma'da  bir yabancı müstemleke subayı. Tabi oranın güvenliğinden sorumlu. Ona diyorlar ki, bir fil kudurmuş ve halka tehdit oluşturuyor. Kudurmuş bir fili vurmaktan başka bir çare de yok... Adam tüfeğini alıyor... özel tüfek filan lazım ama... Fili aramaya gidiyorlar. Gittikçe arkasında büyük bir kitle toplanıyor. Orda Orwell, bir müstemleke subayının istila ettiği bir ülkedeki psikolojisini tartışıyor ve bir de liderlerin böyle yöneteceği insanların güdümüne girmesi halindeki ruhi sıkıntıları  anlatıyor. Fili buluyorlar bakıyorlar ki fil zararsız hale gelmiş.  Diyor ki: "Hindistanda bir fil iyi üretim yapamn bir fabrika gibidir; Onu öldürmek bana bir cinayet gibi gözüktü. Öldürmekten tam  vazgeçtim ki, baktım arkama, heyecanla, benim fili öldürmemi bekleyen büyük bir kalabalık var. Kararmış gözler, sırıtan sarı yüzler, meraklı bakışlar var." "Orda" diyor ki Orwell, "onu öldürmediğim takdirde  halka hükmetme gücümün yokolacağını hissetim" diyor . "Döndüm" diyor, "sırf bu psikoloji yüzünden öldürmeye karar verdim". O filin öldürülüşünü o kadar güzel tasvir ediyor ki... Orwell çok güçlü bir fikir adamı aynı zamanda müthiş bir tasvirci. Fakat yalın bir adam; öyle sahte süslemeler yapmıyor. Doğrudan, yalın girer konuya ve anlatır... onun için okumanızı tavsiye ederim. 

Orwell'in bir kitabında, 1984'te, insanın düşüncesine hükmetme hadisesi anlatılıyor. Orada bir bürokrat figür var; Mr. Wilson galiba...Adam en ileri gelenlerden birisi. Bir de düşünce polisi var. Bu adamın zihninden muhalif düşündüğünü farkedip  yakalıyorlar. Soruyorlar: 2 kere 2 kaç eder? 4 diyor. Olmaaz 5 eder diyorlar... Adamı işkence ile  öyle bunaltıyorlar ki, peki beş eder, beş diyor. Şöyle gözüne bir  bakıyor ve  yine "olmaaaz diyorlar, beyninin içinden hala dört eder diye düşünüyorsun" diyorlar. Öyle bir an geliyor ki, Mr. Wilson gerçekten iki kere iki beş eder diye düşünmeye başlıyor. Orwell güçlü bir yazar, güçlü bir düşünür. Şimdi başak bir konuya geçiyorum:  

İnsana yaklaşım tarzı çok enteresandır. Üç yaklaşım ele alabiliriz: bir dinci yaklaşım , iki materyalist yaklaşım bu iki yaklaşım da insanı yok eder. Bir başka yaklaşım ise bir müslümanın yaklaşımıdır; insanı, insan olarak ele alır... Allah'ın insana verdiği güzellikleri muhafaza edecek şekildeki bir bakışla hadiseye yaklaşır. Bu tasnif  bana özgü bir analiz değildir. Aliya  İzzet Begoviç bunu çok güzel işliyor, Doğu Batı arasında İslam isimli kitabında... Tavsiye ederim okuyun. Begoviç yaman bir düşünür, aynı zamanda bir aksiyon adamı.

Büyük liderler topluma yön ve istikamet çizerler... Toplumu insanlık yolunda ilerletecek politikalara hizmet ederler. Ama bazen kötülüklerin sonucunda da aksi gelişmelerin kapısı açılabilir. Mesela, şu son  beş senede yaşadığımız suni problemleri yaşamasaydık, bu uygulamalar toplumu bu kadar rahatsız etmeseydi, bu günkü toplumsal tepki yeteneğimizi gösteren bu   sonuç, belki böyle olmazdı. Bu sonuç, mevcut çok kötü uygulamaların  toplumu ittiği bir sonuçtur. Toplum mevcut seçenekler içinde kendine bir seçenek buluyor. Önüne üç seçenek konulmuşsa, toplumun dördüncüsünü seçmek imkanı da  yoksa ne yapsın? Halkların tabii eğilimi budur; en kolay çözüme yönelir... Mesela dördüncüsü ne olabilir; faraza, bu seçeneklerin hiçbirine iştirak etmemek olabilir; ama hangi hesapla? 

Soru: Derin devlet ve kırmızı kitap hakkındaki fikriniz? 

Ben onu bilmiyorum, görmedim. Bilmediğim bir konu o. 

Soru: Akıldan bahsettiniz; siz rasyonalist misiniz? 

Ben akıl derken bir batılı rasyonalist gibi insanı hislerinden, çeşitli fonksiyonlarından ve  faktörlerden soyutlayan mekanik bir şeyi kastetmiyorum. Akıl insanda, insanın bütününü temsil eden, hislerini, kendisine yaratılıştan verilen özellikleri reddetmeden hesaba dahil eden bir  hareket önerisidir. Yoksa bir makina gibi mekanik bir işleyişi önermiyorum, ben. Akıl dediğin bütünyüle insanın müteradifi olan bir şey. 

Şarlo'nun bir filmi var. Orda çok enteresan bir sahne makinalaşmayı anlatıyor. Fabrikada işçiler öğlen paydosunda da çalışmaları gerekiyor; hayatı sömürü üzerine kurmuş kapitalist bir yapı. Fakat işçilerin  yemek yemeleri de  lazım ya. Onu bir makina hallediyor. Bir makina el yemek yediriyor,çalışan işçiye, diğer bir kol da ağzını siliyor. Yemek veren kol bozuluyor; Adamın ağzına yemek gelmiyor ama, arkadan ağız silen makina çalışıyor, aç adamın ağzını silmeye devam ediyor. Böyle soytarılıklar maalesef var, bugünkü materyalist entellektüellerimizin ritminde... Önemli olan burada, insanın kendisine egemen olması... Bakın yolda diyelim ki otoyola çıktınız. belli bir hız noktasına kadar siz arabaya ve direksiyona egemen olursunuz onu aştıktan sonra artık araba size egemendir. Ne yapsanız artık kar getirmez ve  o hızın esiri olursunuz. O hız, istemediğiniz halde sizi bir kazaya götürebilir. Onun için, hızlı gitmek bir marifet olduğu halde selametle gitmeniz için hız tahdidi koyarlar... 

Ben şahsen bir insanın hayatta dengeyi muhafaza edip insanlığını kaybetmemesini en önemli bir erdem olarak görürüm. İnsan eğer kendisini bir makina olarak görüyorsa insanın yaşacağı ve övüneceği hiçbir hazzı yoktur. Şarlo'nun makinalaşan insanı gibi komik görüntü vermemeliyiz. Kendi hayatımızı  yaşamalı, kendi değerlerimizle  mutlu olmalıyız. Ama bırakmıyorlar ki insan olalım; şeytan kesiyor yolumuzu; yarı aydınlar insanlığımızla uğraşıyorlar...  

Soru: Tilki Tuzağını neden yazdınız. 

Arkadaşlar o kitapta bürokrasideki bazı oyunların nasıl kurnazca döndüğü anlatılıyor. Bu kitabı şimdi burda anlatamam. Ne anlatırsam kitaptaki bir parağraf bile olamaz. Kitabı okumalısınız. Bu reklam değil zaten piyasada mevcut değil; kütüphanelerden, arkdaşlardan filan bulup okuyabilirsiniz... 

Soru: Söylemekten kaçındığınız bir şey mi var? 

Bakın ben bir usulümü söyleyeyim. Kızılay meydanında bağırmayacağım bir şeyi kendi kendime bile telaffuz etmem.  

Soru: Demokrasinin tanımı? 

Vaktiyle SSCB de, kendisine demokrat diyordu. demokrasi diye tarif ediyordu rejimini ve kendi demokratlığı adına batı demokrasisini yerden yere çalıyordu. Onları demokrasi bile görmüyor, demagoji diyordu belki de. Batı demokrasisi de sosyalist demokrasi için aynı şeyi yapıyordu. Hatta bizim hukuk fakültesi anayasa  kitaplarında bu tartışmaları çok yansıtırlar. Burda hangi demokrasi namına hangi demokrasiyi tenkit edeceksin sorusu geliyor, akla. aslında bakın Hz. Ali'nin çok güzel bir sözü var. Diyor ki Hz. Ali Efendimiz, "ilim bir noktaymış; Onu cahiller çoğaltmış." İnsani olayların boyutu aslında ta başlangıcından dünyanın sonuna kadar çok basittir ve değişmez. Mesela kötülükler beş bin sene evvel de kötülüktü eğer objektif ve normal ölçü kullanacaksanız beş bin sene sonra da kötülük olarak kalacaktır. Mesela  sömürü, hırsızlık beş bin sene evvel de kötüydü beş bin sene sonra da kötü olarak kalacaktır. Haa, hırsızlık  ne zaman kötülük olmaktan  çıkar; siz hırsız rolünü üstlendiğiniz (ve hırsızlığın adını geri dönmeyen kamu destek kredisi koyduğunuz) zaman. Ama hırsız, insan demek değildir, eğer insan yaşacaksanız hadisenizin özü değişmez. Ancak renklenir. Ana çizgi yine aynı istikamette gider.  

Mesela topluma egemen sosyal kanunlar var. Bu sosyal kanunlar insanın kendi icat ettiği şeyler değildir. Doğduğu zaman insan sosyal bir varlık olarak doğar. Onun için insanın yaşarken normal istikametini bulabilmesi için bu sosyal kanunlarla çatışmaması gerekir. Sosyal kanunun akışı ile beraber yürüdüğü zaman insan, dilediği gibi yol verebilir, hadiselere; tekamül eder. Ama bunu yapmayıp ta suyun temelli  önünü kapatırsa bir baraj oluşur oluşur ve o su taşar ve herkesi boğar. İşte hadise  bu; İyinin ve kötünün özünü insan değiştiremez.  hadiselerin temel karakteristiğini insan değiştiremez.  

Mesela bakın dinci yaklaşımla materyalist yaklaşım insani hadiselerin özünü değiştirmeye yöneliyor; mesela ne yapıyor; rahip bir adam veya rahibe bir hanım, bir kişinin insani fonksiyonlarından birini iptale yöneliyor, yani onu ona yasaklıyor. o zaman ne oluyor farklı ama kanımca saplantılı  bir tip ortaya çıkıyor. ve bazan o tip hastalıklı olmak istemiyorsa, gidiyor toplum planında kötülediği şeyi, kendi iç aleminde başka şekilde tatmin ediyor ve büyük bir dejenerasyon meydana getiriyor. Onun için  benim gördüğüm müslümanın, daha doğrusu İslamın yaklaşımında insani hayatın tabi olduğu kanunları yoketmeye yönelmesi son derece eleştirilir. Bu mümkün değildir de. Yani insan yiyecektir; yemeden yaşayamaz. Ama müslüman der ki; bunu hırsızlıkla yeme  helalden ye der. Helal olarak ye der. İşin düğüm noktası bu bence.  

Hangi şeyi alırsanız alın adına demokrasi deyin, padişahlık deyin, eğer size empoze edilen şey sizin üstünüzdeki iradenin, buna şimdi tabii yasalar diyebilirsiniz, size çizdiği tabii aklın içinde ise, çizginin içinde ise, sizi insanlığa  ulaştırır. Ama sizin önünüzü kesiyorsa, sizi ya insanlığınızdan uzaklaştırır ya da hayatınızın zevkinden mahrum eder. Hadise budur. Bence önemli olan Adalet'tir. 

Aslında işin adını şu veya bu koyarak tartışmanın da anlamı yok. Demokrasi bir ortam tarifi ise,Kanımca hangi ortamda olursa olsun doğru mu yanlış mı diye tartışmak lazım. Diyelim adını demokrasi koydun; ama senin kırmızı veya yeşil giyinmeni, o zevkini ortadan kaldırıyor... Ne olacak yani? İnsana tabiatın gösterdiği bir makul var... Buna evrensel değerler diyenler de oluyor. Ben adil ilkeler diyorum. Tabiatta mevcut ve hazır makulu engelleyen her sun'i yaklaşım insanı bedbaht eder. Amma tabiatta mevcut olanı adalet prensibinin rehberliğinde daha güzelleştirip mükkemmele dönüştürmek mümkündür.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 12-04-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 50 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60243143 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net