25-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
'SİZ HİÇ IRMAK GÖRDÜNÜZ MÜ?' PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 18
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
12-04-2006
Necmettin EVCİ 

1

‘Sanatçı bu eserinde neyi anlatmak istiyor acaba?’

sıradan sayılabilecek seyirciyi meraklandıran bir soru bu.

Geçenlerde bir hukukçu dostumla resim sergisini geziyoruz.

Aynı soruyu O da sordu.

Ama önce Andre Maurois’ in ‘Bir Üstadın Doğuşu’ öyküsünden söz etmeliyim. Yıllar evvel okumama karşın aklımda kaldığınca özetlemek istiyorum: Üstat bir ressamdır. Doğayı muhteşem resmeder. Her bir resim oldukça titiz, dikkatli çalışmanın ürünüdür. Resim değil sanki fotoğraftır boyadığı. Tüm ayrıntılar; özenle, sabırla betimlenmiş, boyanmıştır. Ağaç tıpkı ağaçtır, yapraklar yaprak, meyveler meyve gibi. Ancak üstadın eserleri sergi salonlarında seyircilerin ilgisini fazla çekmez. Hatta son dönemlerinde üstat bütünüyle unutulmak üzeredir neredeyse.

Ressam üstadın romancı dostu, sanat felsefesi natüralizme dayanmayan, estetiğin soyut düzlemde aranıp bulunmasını savunan biridir. Ressam ile romancı arasında derin, köklü anlayış ve üslûp farkları vardır romancı ressama tarzını değiştirmesi gerektiğini söyler ısrarla. Yeni bir anlayış gerekmektedir. Ağacı ağaç gibi yapmaktansa ağacın zihinde bıraktığı motifleri renkleri öne çıkarmalıdır örneğin. Öyle bir resmin ifade ve anlam zenginliği hem daha çok olacak hem de ressamın imajını değiştirecektir. Ressam basitlik olarak değerlendirdiği bu yaklaşımı kendine hakaret gibi sayar ilkin. İş mi yani, tuvale gelişi güzel birkaç çılgın ve anlamsız fırça darbesi vurulacak o soyut boğuntuda sözde gizli, derin bir anlama ulaşılacak. Bu, sanatı da seyirciyi de hafife almak değil de nedir? Romancı, başkalarına zor, hatta manasız da gözükse doğayı kopya etme kolaycılığının hüner olmadığında, asıl zihinde uyandırdığı yaşantıları, çağrışımları ile doğadan esinlenmek gerektiğinde ısrarcıdır. Oysa natürel resim anlamı sınırlamaktadır. Tartışma iki sanatçı arasında günler, aylar boyu uzar gider. Sonunda ressam ikna olur. Yeni tarz denense ne zararı olacaktır ki? Hem sadece bir tablosu başında çoğu zaman aylarını geçiren üstat bu tür resimlerden haftada onlarca tablo çıkarabilecektir. Hızla çalışmaya başlar. Kısa zamanda atölye soyut tarzda tablolarla dolup taşar. Bu resimlerde ne anlatılmak istenir? Onu ressam da bilmez. Romancı yazar birkaç dergi ve gazetede ‘Bir Üstadın Doğuşu’ üzerine sanatsal eleştiri yazıları yayımlamıştır bu ara. Ressamın yeni imajı onun büyüklüğü öne çıkarılır bu yazılarda. Üstat yeni bir ekol, yeni bir akım olarak tanıtılmıştır sanat çevrelerine . Bir anda üstat aktüel sanat gündemini doldurmuştur. Sergiye az kalmıştır. İyi ama ressamın içine bir korku düşer bu sırada: sergide resimlerin ne anlattığı sorulursa sanatçı ne diyecek nasıl açıklayacaktır? ‘Ondan kolay ne var’ der romancı:

‘pipondan derin bir nefes çekip dumanını üfleyecek ve soran kişiye ‘Siz hiç ırmak gördünüz mü?’ diyeceksin.’

‘Ne demek o?’

‘Orasını boş ver espri burada işte.’

Sergi açılır.

İlgi fazladır ressam ilgiden memnun ve doğrusu şaşkındır.

Bir bayan yaklaşır ressama

‘Sayın Üstat’ der, ‘şu tabloda neyi anlatmak istediniz?’

Ressam piposundan derin bir nefes çekip üfler

‘Bayan siz hiç ırmak gördünüz mü?’ diye yanıt verir.

Bayan tabloya tekrar bakar.

‘A a a a. Gerçekten muhteşem.’

Ressamda gerçek bir şaşkınlık ve keyif. Bütün gün ve sonrasında ressamımızın mağrur ruhu; tablolara yönelen hayran bakışların verdiği o aynı cevapla çoğalan eşsiz renk çağıltısında yıkanır durur. Romancı, ressamın çocuksu coşkusuna katılarak, kendi eseriymişçesine izlemiştir resimleri.

‘Bak gördün mü dostum’ der ‘her şey ne kadar güzel. Haklıymışım değil mi? Yalnız gerçekten merak ettim, şu tabloda ne anlatmak istedin?’

Ressam piposundan bir nefes çekip üfler ve cevaplar:

‘Dostum siz hiç ırmak gördünüz mü?’ 

2.

Sanatın anlam alanı her bir seyirci (okur) dimağında ve zihninde sayısız çağrışımlarla genişleyen bir içeriğe sahiptir. Sanatın soyutlama düzlemindeki işlevsel yapısında vardır bu özellik. Sembolik yoğunlukla ulaşılabilen semantik derinlik sanatsal etkinliğin öncelikli amacıdır. Sanata gereksinim duymak şemanın, mevcudun, görüngünün ötesini zorlamak bir bakıma soyutlamaya gitmek demektir. Bu çaba sizi estetik öz’e götürecektir. Sanatçı biçimin dar kalıplarını kırarak öz yoğunluğa ulaşınca biçimsel zenginlik de kendiliğinden sağlanmış olur. Bu, içsel derinliğin ancak biçimi önemsemeyerek sağlanacağı anlamına gelmez. Hele biçimin dar ve sınırlı kalıplarından çıkmak adına, sonu saçmalığa varan uyarsızlıkla zihinsel algı alanının dışına çıkmak hiç değildir. Gerçek, dolu ve derin sanatçı; sadeliği, açıklığı elden bırakmadan eserlerinde zenginliği, genişliği sağlamayı bilir, başarır. Çünkü onda gerçek derinlik düşünce ve duyarlılıktadır. Anlamdadır. Hiçbir şey anlamsız değildir, olmamalıdır. Derin, güçlü sanatsal etki ve edimlerin zorlama, ucuz biçemciliğe ihtiyacı olmamalıdır. O derinlik kendi estetiğine içinde ve dışında zaten ulaşır. Şöyle söylesem daha mı yerinde olacak; -daha çok toplumcu gerçekçilerin bu konuda haklılıkla ifade ettikleri gibi- burjuvazinin bayağı zevklerine hizmet etmek durumundaki basit biçemcilik  ne kadar artistik çabalara girse de öz derinliğe ulaşamaz. Bu nafile çaba anlamsal boyuttan en az eşyanın kaba ve küt görünümüyle yetinen anlayış kadar yoksundur. Derin görünme sahteliği ile suyu bulandırmış olmak sığlığı gizlemeye yetmez. Bulanık su istenildiği kadar temiz bir bardağa konsun ne değişir, ne çıkar bundan. Nıetzche’ yi  nasıl hatırlamam şimdi; daha çok da genç sanatçılar  için ‘Derin görünsünler diye sularını bulandırır’ diyordu. Elbette buradaki genellemeye katılmak mümkün değil. Ne ki sığlığını bulanıklığa gömerek gizleme şaklabanlığını deneyen basit adamlar da yok değil. Seyircinin aldatılmış, yanıltılmış bilinci ve beğenisi üzerine kendini tatmine yönelen sanatçı ufakları sanatın ve zamanın kalburundan dökülür hemencecik. Süfli emellerinin, zaaflarının zebunu olanlar kendilerini tatmin için sanatın nezih ve soylu alanından ayrı ve uzak mekânları seçmelidirler.

‘Sanatçı bu tabloda ne anlatıyor?’

Burada temelli ve gerçek anlamda eleştirel olmayan yanılgımız; sanat yapıtlarını bir anlatı aracı gibi düşünmekten kaynaklanıyor sanırım. Sanatçı bir vaiz, bir hatip, bir öğretmen midir? Buna bağlı olarak sanat yapıtı bir öğreti bir mesaj ya da bir anlatımıdır? Hatta kimileri garip de karşılasa şu soruya cevap aranmalıdır ilkin: Sanatçı tam olarak ne anlattığını bilir mi? Sanat eseri için sınırları belirgin bir anlam alanından söz edilebilir mi? Estetik beğeni gündelik dildeki karşılığıyla anlamayı gerektirir mi? Gerektirirse bu anlayışın normal anlayıştan farkı nedir? Daha doğrusu sanat elbette bir anlatımdır, anlatım aracıdır. Ne ki onun anlatım alanı, tarzı, dili, maddi dünyamızdakinden çok farklıdır. Sanatın konusu, konusunu ele alışı; sanatçının konuşması, dili güncele yaklaştığı güncel mantıkla kaynaştığı ölçüde zayıflar bozulur. Sanat bir bakıma tanımsızın dili ve dünyasıdır. O nedenle çoğu zaman sanat eserine ve sanatçıya yöneltilen sorular muhatabın bilgisi ve birikimine göre karşılıksız, açıklamasız kalabilir. Genel geçer mantıkla gündelik hayattan beklenilenler sanattan beklenmemelidir. Sanatsal etkinlikte zihin müphem ve muğlâk denilebilecek bir formasyona yöneldiğinden her dem çok yönlü yorumlanabilecek belirsizliğe hazır olunmalıdır. Sanki sanatın da böyle gizli bir amacı vardır. Hiçbir şeyi sonuçlandırmaz adeta o dünyada son yoktur, son olmayınca sonuç da yoktur. Bir süreç vardır sadece düşünme ve arama süreci. Zihninizde anlam donup kalmayacak. Orada donan doğru yanlışla eşitlenir. Her şey yeni, her an yeni olduğundan dur durak bilmeyen bir gezinti içinde olunur. Zihninizde düşünceler, imgeler uçuşur durur. Nedir, ne oluyordur hemencecik bilinmez. Sonradan da değineceğimiz gibi mevcut dil izaha yetersiz kalır.


Sanat duymakla, fark etmekle başlar, bu soyut etkinliğin sürekli değişerek dönüşerek yenilenmesiyle sürer. Sanatta anlam metafizik duyarlık içerir ve gerektirir. Kendi mantalitesi içinde alabildiğine zengin formlar, fenomenler dener. Böylece sanatçı çoğu zaman kendisinin bile ayrımına varamadığı metafor bir akışa kapılıp gider. Öyle ki kimi zaman gerek öz gerekse biçimiyle kendini içinde bulduğu estetik bilinç elbette akıl dışı olmayan ve fakat aklı aşan olguya dönüşür. Sanatçı kendince bilinen bir uzamda bir öz /anlam peşi sıra koşturmaktadır. Anlam mı kendinden öncedir kendi mi anlamdan? Çokluk bunun da ayrımında olmaz sanatçı ne dediğini bilmez mi yani? Hayır, bilgisiz bilinçsiz bir sayıklama içinde değildir o. Aşkın bir hakikat keşfedilmiştir ama o hakikatin gürlüğü sanatçının aklını başından almıştır. Boyunuzu çokça aşan bir deniz. Ama bu denizde yunmak yıkanmak da o kadar güzel. Kendinden geçirici. Bu aşamada sanatçı o aşkın duygunun hazzını belki acı çekerek duya duya eserini verirken önceden tasarlanmış nesnel görünümlere asla bağlı değildir. Sanki renkleri belli belirsiz olan bir eski zaman freskosunu  yeniden boyuyor gibidir sırrına erilemeyen bir zorunlulukla kendini tuvalinin önünde bulmuştur. Kendi boyamıyor da bir itki, bir güç ona boyatıyordur adeta. Veya bir şair vaktiyle söylenmiş de sonradan unutulmuş bir şiiri söylüyordur yeniden. Yani her sanat yapıtında mutlaka sanatçısını aşan bir anlam boyutu vardır. Bilhassa trans hali geçtikten sonra da sanatçıda verdiği eseri aşan ona daha ileriyi gösteren bir boyut. Muazzam bir bilinç boyutu. Şimdi söylesin bakalım sanatçı, eserinde neyi anlattığını. Nereden bilecek dersem kastım anlaşılmayabilir. Belki her birimizde ayrı ayrı çoğalımıyla herkesin anladığı kadar, herkesin anladığı gibi. Elbette hepten böyle değil. O yaratı sürecinde ruhunun derinliklerine nüfuz eden yaşantının içselleşen güzellikleri ona ilahi bir armağan gibi verilmiş olarak. Öyleyse sanatçı bir anlamın anlatılmasına aracılık etmiş veya ettirilmiş olmasın? Öyledir. Gerçeklik gerçeklerin sınırlayamayacağı kadar derin, geniş ve anlatılmazdır. Varlığı his evreninde keşfedilen.  

Eserinin ne/yi anlatıldığı sorulan bir sanatçının bilmiyorum demesi doğal sayılmalıdır. Sanat anlayıştan ziyade duyuşa yönelir. Kaldı ki alegorik iade tarzı değişik yer ve zamanda, sanatçıda ve izleyende farklı çağrışımlar uyandırır. Eserin önce biçimi üzerinde yoğunlaşan bu çağrışımlar içeriğin kavranmasıyla estetik yargıyı, estetik bilinci oluşturur. Gerek görsel bir sanat eseri gerekse yazınsal bir metin için yargı ile bilinç esere katılım oranında artar ve zenginleşir. Yani her bir eser çağrışımlar ve duyuşlar bağlamında bir ucunda sanatçının (ressamın-yazarın) diğer ucunda seyircinin (seyircinin-okurun) bulunduğu bir anlam ve anlama alanına sahiptir, her kişi kendi özel koşulları ile bakacak ve aynı imgeden/imajdan yüzlerce anlam çıkarılabilecektir. Başka bir söyleyişle bir sanat yapıtına yönelen kişi sonuçta kendi gizlisini saklısını, kendi düşüncesini, kendi dünyasını görecektir. Esasen iyi bir izleyicinin böyle bir bakışa sahip olmasında yadırganacak bir yan yoktur. Bir sanat yapıtının her kişide aynı etkiyi yapması, aynı duyguları uyandırması zaten olası değildir. 

‘Güzel’ yargısı aynı zamanda eleştirel bakışın, değerlendirmenin ifadesidir.

Sergi salonunda bir tablo karşısında durup ‘Ressam bu tabloda ne anlatıyor?’ diye soran hukukçu dostuma sigaramdan bir nefes çekip üfleyerek ‘Dostum siz hiç ırmak gördünüz mü?’ demedim. ‘Sanatçının ne anlattığı önemli değil’ dedim. ‘Bu tablolar artık ondan çıktı izleyenin oldu. Benim ne anladığım, duyduğum önemli şimdi. Bir ipucu olur diye söyleyeyim ne duyduğumu da tam bilemiyorum. Öyleyse ne duymadığımı söyleyeyim. Karanlığın sonunu görüyor musun?’  

3.

Acaba kelimelerden vazgeçmenin yani bu doğal dil ve nesnel sınırlamalarla daraltılan dünyanın ötesine, var oluşun maverasına sızmanın bir dilini bir yolunu mu bulmalı? Ne yapıp edip bulmalı.

Anlam sonsuzdur.

Sanat sonsuzu aramaktır. Öyleyse sanat da ne son ne anlamsal sınır vardır. Hadiseye bir başka açıdan bakarak düşünelim bir de. Soru şu: Genel anlamıyla dil, pratik yaşamda konuşmak ne içindir? Kuşkusuz düşünmek anlaşmak için denilebilir kısaca. Biri kalkıp da konuşmanın anlaşmaktan çok kavga etmeye yaradığını söylese yadırganır hemen. Gündelik yaşamda anlaşmayı sağlıyor gibi gözüken dil esasen bizi zamanın egemen mantığına terk eder. Siz o mantık içinde gündelik dille adeta düşünmeksizin konuşursunuz. O nedenle düşünmenin ifade yolu olan dil bu durumda zamanın heyulası içinde insan şuuru ve ruhuna sinmiş manasızlığa boyun bükmek durumunda kalarak işlevinden uzaklaşır. Kendi düşünce ve sanat dilinizi, üst dilinizi kurduğunuzda da belki çok acıdır ama bilimde dahil siyasal ve sosyal yapıyla tersleşmek kavgalı olmak durumunda kalabilirsiniz. Bu esasen düşünme biçimlerinin kavrama ve yaşama biçimlerinin kavgasıdır. O noktada anlaşmanın koşulu susmaksa eğer bu suskunun diğer adı gerçekleri ve kendini gizlemek demektir. Dilin/konuşmanın niçinselliğine verilecek yanıt bir başka boyutu ile bizi sanatın sonsuza yönelimi ile ilgilendirecektir. Ne yazık ki insanlar konuşa konuşa anlaşmıyor/anlaşamadılar. (anlaşmayı herkesin aynı düşünmesi şeklinde anlamamak lazım) konuşmak kavgalara sebep olduysa bu kelimelerin suçu değildir kuşkusuz. Kelimeleri suçlamak kelamı ve manayı suçlamaktır. Sorun insanların kendilerine her türlü tutku ve kaprisleriyle birlikte kelimeleri kapatmalarında. Anlamı açık kelimeler, anlama/anlamaya kapalı ses dizgelerine dönüştürülebiliyor.

En iyisi susmak mı yoksa?

Mevlâna ‘benim dilim susmak oldu’ derken hakikatin sıcaklığı karşısında her sözün eriyip tükendiğini de izah ediyordu belki ama düşüncesini yine sözle ifade ediyordu sonunda.

Kelime sınırlı mana.

Sanatçı sınırsızlığın adamı. Sonsuza yönelmiş gezgin. Necip fazıl, sonsuzluk kavramını ‘Allah’ kavramında tümelleştiriyordu.

‘Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış’

sonsuz ve sınırsız duygulanım alanı içinde bir kişi olarak sanatçı, anlamı sınırlayan kelimeler ve diğer sınırlı malzemelerle nasıl çalışacak? Sonsuza yöneliş için sınırsız imkân gerekmez mi? Sıkıntı burada zaten. Duyumların sonsuzluğu bir yana ayrıca yer yüzü ortamında izah edil(e)meyecek denli derin ve yoğun. O kadar farklı o kadar güzel. Tanımlanamayan. Ancak duyulabilen, duyumsanan. Çoğu kez tam manasıyla duyanın bile kavramakta güçlük çektiği çağrışım çağrışımlarla dimağınızı döven hakikat. Bir şeyler var pek görünmese de ama gerçek. Bir deniz gibi çalkalanır o, gerçek sanatçının içinde sanatçının yüreği o denizin dalgaları ile dövdüğü kıyılar o dalgaların serinliğini soğukluğunu ruhunun tüm kılcal damarlarında hissediyor da anlatamıyordur, ne çare ki dili yoktur kalbinin ve anlatamıyordur işte. Ve ondan ne kadar bizardır. Dış dünyanın tüm somutluğu ile görüngüsü yalandır da, iç dünyasında sanki bir tülle, bir toz bulutuyla perdelenen o rüya gibi dolaşan soyutluk gerçeğin ta kendisidir. Sanki o soyutluğu bilinmez bir zamanda bir metafizik düzlemde tüm gerçeği ile yaşamıştır işte ruhun kelepçelerinin kırılışıdır bu. Yüce olanın, aşkın olanın sanatçı bilinci ile buluşması… İmge de, sembol de, sonsuzluk düşüncesi de bu aralıktan bu kesitten çıkar ortaya. Sanatçının içinden, Erdem Beyazıt’ın deyişi ile ‘içinin de içinden’ kaynaklanıp sonsuza çağıldayan ırmak ya da sonsuzdan sanatçının iç boşluğuna dökülen ışık. Göz kamaşması bundan. Acı bundan. Istırap bundan. Nedir, neler oluyor? Düş mü, gerçek mi, var mı, yok mu? Hangisi yalan; bu mu, o mu, içtekiler mi dıştakiler mi? Kimileyin kıvrandırır, kalp damarlarını sökercesine bakar, gözler, düşünürsün. Kendinden çıkar gider bir gömü keşfetmişçesine. Heyecanla ama tedirgin gezinir yine kendine gelirsin. Gömü kendi içindedir çünkü. İçinde kendini aşan, kendinde taşan bir şeyler, bir cevher bulmanın sarhoşluğu, coşkusuyla kuşatılmışlık yaşarsın. Sürüp gitsin istersin bu kuşatılmışlık. O zaman ve mekânla sınırlı varlık meğer ne anlamlı derinlikler zenginlikler gizlemektedir. İnsan kendi içinde büyür kendi içinde küçülür o zaman. Kendini aşan insanın dili de üslûbu da kendisinin değildir artık. Varlık o coşkun akışa bırakılır. O zaman hakikati söylemez ancak hakikate aracı olursun. Bazen ne dediğini kendin bile bilmeden. Buradaki bilmeyişliğin ilk sebebi gerçekliğin düz mantıkla kavranamayacak denli geniş, oylumlu olmasındandır. Önce o çağıltıya katılır sonra o çağıltıyı kendisine katar sanatçı. Artık yavaş yavaş poetika kurulabilir bu aşamadan sonra. Dil ortaya çıkar. Biçim ve öz ortaya çıkar. Sanatçının sanatsal alanı, sanatsal alanın sanatçıyı karşılıklı beslemesi, büyütmesi, genişletmesidir bu oluşum. Hem kılgısal hem spontane bir oluşumla birden bire. Katasroftan çıkılır. Bir üst bilinç alanına geçilmiştir. Ne yalan, ne rüya; nesnel ve izah edilebilir bilimsel gerçeklerden çok daha gerçek daha tutarlıdır duyulan. Evet duyulan fakat kimileyin anlatılamayan ‘anlatamıyorum’ diyordu Orhan Veli: ‘bir yer var, biliyorum/her şeyi söylemek mümkün;/epeyce yaklaşmışım, duyuyorum/anlatamıyorum.’ Duyulanlara öyle inanılır ve inanmalıdır ki görünenler yadsınır gerekirse. Yaygın bir hipnoz yaygın bir illüzyon olabilir görünürde akıp giden her şey.

Takvimleri eskite eksilte geçip giden yaşam sipariş dostluklarla kurulan samimiyetler; matinelerde, suarelerde devşirilen sevgiler, kokteyller, gazete manşetleriyle toplanan kalabalıklar, parti programları, politik hesaplar, bilimsellikler, banknotların kışkırttığı, faiz kurlarının ayarttığı hayat, hepsi hepsi yalanın koyu gölgesi gibi geçip gitmişlerdir gözler önünden. Sanatçının dünyası aykırı, farklı. Gömüsü başka yerdedir, içindedir. Bin yıl uzaklara gitse gene kendi içine, kendi derinliğinde saklı hazinelere döner. Herkesin içinde vardır böyle bir hazine. İç çökertisi altında da kalsa fıtraten insanın özütünde var olması gereken. Sanatçı eserine böyle ulaşır. O eserini yapmaz da sanki bir yerlerden araklar. Sanatçı etkilenir belki ama esasen sadece kendi eserinin hırsızıdır. Öyle ya da böyle o sonsuza uzayan, sonsuzdan gelen anlam, nesnel sınırlamalarla mı verilecektir? Hangi biçim daha uygun düşecek ben sanatsal duyumların kendi özgün karakteristiği gereği, nasıl verilemeyeceğini söyleyebilirim ancak. Kesinlikle gündelik kullanılan dil ve günceli kelepçeleyerek kıpırtısız bırakan düz mantık ve düzeysiz efektlerle değil. En azından kullanılan dili kullanıldığı anlamda değil. Sanatçı elindeki malzemeyi çok çabuk, mahir kullanmalıdır. Nesneleri sembollere mi dönüştürecek? Seslerden örülü nakış mı işleyecek, sözlere paradoksal anlam mı kazandıracak ya da mevcut renkleri birleştirip kararak düşündeki cenneti mi resmedecek kendisi bilir. Bilinmesi gereken sanatın sonsuzu aramak, sonsuza yönelmek ve yetinmemek olduğudur. Sanat sonuç itibariyle sonsuzun renklendirilmesi, sese söze dönüşmesi nesnel algı alanına dönüşmesidir. İşte bu yüzden konuşarak anlaşamayız çokluk. Yine aynı nedenlerle sanat! Sanatın başlama sınırı kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerden başlatılabilir. Sözün bittiği yerden.

Konuşmaksızın suskun iki çiçek gibi birbirine birbirlerinin bakışlarında yok olmuş iki sevgili görürseniz orada ciddi bir durum var demektir ve lütfen yadırgamayın.

Bu yazı ne anlattı?

Siz elbette ırmak görmüşsünüzdür.  

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 12-04-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 63 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60267088 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net