15-04-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow Tartışmak İçin: İlim ve Bilim Farkı.!
Tartışmak İçin: İlim ve Bilim Farkı.! PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 2
KötüÇok iyi 
Yazar Fahri YURTSEVER   
11-11-2011

İlim ve Bilim Farkı.!

‘olağanüstü işaret’ görse yaptığı gibi, Allah’a hamd etti. Nelere kadir olduğunu, büyüklüğünü andı. Delillerden saydı, inanmayanlara acıdı..
 
Banaysa, bu denli küçük delillere ihtiyaç olmadığını tekrardan düşündürdü. Evet, orada bir hikmet vardı. Bu hikmet, böylesi bir yamaçta ve kayada bir ağacın yemyeşil yetişebilmesiydi. Yol boylarında gördüğümüz yüzlerce ağaçlandırma alanının kurumuşluğuna nispet eder gibiydi. Sn. Çekmegil aklıma geldi, sık sık üstüne bastığı doğal ayetler..

Kuran’daki ayetlere yaklaştığımız kadar yaklaşıyorduk işte doğal ayetlerede. Hikmeti görüyor, algılıyor ama bilince çıkaramıyor veya çıkarmıyorduk. Sırrına ulaşmak yerine, tapınıyorduk sadece. Sırrına ulaşmıyor-nasıl olabildiğini bilimsel araştırmıyor, salih amelde bulunmuyor-kurumuş ağaçlandırma alanları, O’nun rızasına layık olamıyorduk-yeterince orman olmaması ve sonuçları.

Sırlar, kitapta satır aralarına gizlenmiş veya rakamlarda falan değildi işte, apaçık heryerde gözümüzün önündeydi. Ama bizler, ilkel insanlar gibi algıdan öte geçmiyor, bir nevi tanrıyı yıldırımlarda buluyorduk hala..

İslam aleminin geri kalmışlığına götürdü, bu düşünceler beni. Evet, doğal ayetleri okumaktansa, sadece kitabın lafzına ve hadislere tefsirlere mucizelere boğulup kalmıştık işte. Hatta, buradan birçok ‘okullar’ yaratmıştık. Daha ileri giderek pozitif bilimleri, bu fuzuli ilimin emrine koşmuştuk. Gökyüzünü oruç-namaz vakitlerini belirlemek için incelemek ne kadar bilimse, bilimi ancak bu kadar önemsemiş, yer vermiştik..

Kalpten bağlanır ve ne kadar çok ibadet eder, dua edersek Allah o kadar bizimle olur ve yardımını esirgemez sandık. O bize yeter dedik ve orada kaldık. Olmadı, bu dünyadan umut kestik, sadece dua ve ibadetle öbür dünyalığa çalıştık.. Kurban kesmeyi, kan akıtmaya, adeta tanrılara kurban vermeye indirgedik. Şeriatı, halifeliğe, kol kesmeye, dört karıya.. Büyük bir medeniyetten, ilkel insana tenzil ettik.!

Evet, İslam’dan uzaklaştığımız, Kuran’ı adeta putlaştırdığımız için bu hale düştük. Siyasi kavgalara kurban ettik, adına hak mezhep dedik.

Sanırım, bin yıl öncesinde olduğu gibi, ilimle bilimi eşitler ve dinimizi siyasi kavgalardan kurtarır, aklımızı kullanır, hikmete ulaşmanın yolunun ‘mikroskoptan geçtiğini’ tekrar idrak edersek, doğru yolu bulmuş oluruz. Çocuklarımıza güzel ve yaşanılır bir dünya bırakmak, sadece insan olarak, büyükleri olarak bir borç değildir. Allah’ın rızasını kazanmak için, yeryüzündeki halifesine böyle bir dünya bırakmak hem vazifedir, hem ibadet olsa gerekir.

Tekrar olacak ama kanımca Allah’ın en makbul 'kulları' şimdilerde Japonlardır.

‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.’
                                                     Fahri YURTSEVER

Yorum
Yazar girisim açık 2011-11-11 13:24:14
Fahri Bey selamlar 
Düşündürücü yazınızı okudum, düşündüm. İlim-Bilim ayrılığı benim de kafamı kurcalamıştı. Sizin gibi sonradan uydurulduğu kanaati oluştu. İlim ile ilahiyat bilgisini kastediyorlar ve bir kesim sadece bunu anlıyor. Diğer kesim ise ilahiyat’ı bilim olarak değerlendirmiyor. Arada böyle bir çelişki var. Benim kanaatime göre bu; 20. yüzyılda İngilizlerin yerleştirdiği okul sisteminin getirdiği bir şey. İngilizler okullar vasıtasıyla bütün dünyayı dinden arındırıyorlar. Hâlbuki kendileri oldukça dindardır. Böylece kâinatın en büyük gücünden diğer insanları mahrum bırakmayı planlıyorlar. 
Kalpten ibadete Allah gerçekten yardım eder. Sorun burada değil. Bence problem, bilinçaltında yatıyor. İnsanlarımız, yazınızda belirttiğiniz gibi dıştan dindarlar ancak, aldıkları eğitim altında Tanrı’nın gerçek bir güç olduğuna inanmıyorlar. Duaları dahi inançsız bir şekilde yapıyorlar. Modern insan sadece çalışmayı kutsallaştırıyor. Çalışarak her şeyin olacağına inanıyor. Adeta modern bir ÇALIŞMA TANRISI na ibadet etmektedirler. 
Konular derin ve ayrı bir incelemenin konusu… Fakat Müslüman dahi olsalar Allah’a ne kadar inandıklarını sorgulamak gerekiyor insanların. 
Japonların Allah'ın sevgili kulu olduğu fikrine hiç katılmıyorum. Onlara sadece acıyorum. Amerikan egemenliğinde esir bir millet olarak kendilerine yüklenmiş bir misyonu ifa ettiklerini düşünüyorum. 
Sağlıcakla kalınız 
Raci Durcan 
Yazar Fahri açık 2011-11-12 03:15:59
Raci Bey, merhabalar. Sesinizi duymak güzel. 
İtiraf etmeliyim, bu hususlarda kafam net değil. Düşüncelerim ham. 
Bilim bilim adamının, ilimse ulemanın işi ayrımı çok rahatsız edici. Sözde ilim adına harcanan zamana, emeğe yazık olduğunu düşünüyorum. Dinin, geçim kapısı haline dönüştürülmesi ise haliyle ‘işin ruhuna’ terstir ve ciddi sorunların kaynağıdır kanısındayım.  
‘Profesyonel dindarlık’ olur mu.? Din, İslam, bir işkolu-sektör olarak düşünülebilir mi.? 
İlahiyat yada teoloji, bence bugünkü ilimden epey farklı. Ama haklısınız günümüzde aynı manada kullanılıyor yada aynı kapsamda. Din dersiyle, din kültürü dersinin aynı işlevi içermesi gibi.. 
Bilimsel ve teknik ilerleme bizlere, çok daha büyük ve derin, mükemmel çalışan bir evren sunmuşken, sabit sandığımız doğrular ve bilgiler bile sık sık değişebilirken, Allah’ı dar kalıplara sokmak, Kuran’ı ‘küçük beyinlerle’ yorumlamaya-kavramaya kalkmak olacak iş olmasa gerek. 
Bilim adamları, sizin gibi mühendisler din üzerine konuşmaya başlamışlarsa, bu handikapı aşıyoruz demektir.  
Japonya konusuna farklı cephelerden bakıyoruz, uzatmayım. 
İlginize tekrar teşekkür ederim. 

Papaz kilisede vaaz ediyormuş. Yağmurlu gün, yukarıdan bir sel kopmuş. Birisi içeri dalmış ve herkes kaçsın sel geliyor diye bağırmış. 
Cemaat terk ederken, papaz Tanrım sen koru diyerek, dua etmeye başlamış. 
Papaz efendi kaçın gelin çağrılarına aldırış etmemiş, Tanrım beni korur diyerek cevap vermiş. 
Sular yükseldikçe, Tanrım beni koru, beni koru dualarıyla, çan kulesinin tepesine kadar çıkmak zorunda kalmış. Kulede zor durumda gören ahaliden birisi botla yanaşmış, papaz yine ‘ben ömrüm boyunca Onun için çalıştım, dualar ettim, Tanrım beni koruyacaktır’ diyerek binmeyi ret etmiş. Bir süre sonra, çan kulesinin tepesindeki haça tutunmuş papazı gören kurtarma ekibinin helikopterini de, aynı gerekçeyle geri çevirmiş, Tanrım beni koruyacaktır. Bir ağaca tutunmuş vaziyette köprünün altına yaklaşırken görüp ip atmışlar. Malum tutmamış..  
Gözlerini açtığında, karşısında melekleri görmüş.. Hoş geldiniz karşılamasına, sitemle cevap vermiş. ‘Ben Tanrıma kırgınım, beni kurtarmalıydı..’ Kızgın bir ses duyulmuş, ‘Bre aptal herif, sel geliyor diye adam gönderdim, sonra bot gönderdim, en son olmayacak şey helikopter gönderdim, hiç birine binmedin. Ölsün hak etti dedim. Hala dualarını duyunca dayanamadım, ağaca tutunmanı sağladım, köprüde ip attırdım. Sen bütün bunları anlamadıysan, ben daha ne yapayım.? Gökten merdiven mi indireyim a salak evladım.?  
 
Bu cevabı yazarken, TV de Van’da hasarlı camide Cuma hutbesinde hocanın gözyaşları içinde ‘Allah’ım senden başka sığınacak kimsemiz kalmadı’ yakarışını izledim, bu acı fıkrayı anımsattı bana.  
 
AYDINLANMADA AKIL, BEŞDUYU VE DİN’
Yazar Sanih açık 2011-11-14 10:57:01
aşağıdaki metni konuyla ilgili gördüm; sunuyorum:  
 
AYDINLANMADA AKIL, BEŞDUYU VE DİN’LER  
H.Prof.Dr. Nurullah AYDIN  
Tarih boyunca insanoğlu; sahip olduğu özelliklerinin farkına vardıkça, gerçekleri anlamayı, bilmeyi, öğrenmeyi ve ona göre hareket etmeyi başarmıştır. Merakla başlayan öğrenme isteği, bilinmezlikler dünyasına kapı aralamaya çalışırken, gerek kendisini, gerek yaşadığı dünyayı, gerekse evreni tanımaya çabalamaktadır. Yaptığı aletlerle teknolojik gelişmeyi son yüzyılda hızlandırmış, evrenin bilinmez derinliklerine doğru yolculuğa başlamıştır.  
 
Tarih boyunca insanoğlu; sahip olduğu özelliklerinin farkına vardıkça, gerçekleri anlamayı, bilmeyi, öğrenmeyi ve ona göre hareket etmeyi başarmıştır. Merakla başlayan öğrenme isteği, bilinmezlikler dünyasına kapı aralamaya çalışırken, gerek kendisini, gerek yaşadığı dünyayı, gerekse evreni tanımaya çabalamaktadır. Yaptığı aletlerle teknolojik gelişmeyi son yüzyılda hızlandırmış, evrenin bilinmez derinliklerine doğru yolculuğa başlamıştır.  
 
İnsanoğlu makro kozmosda olduğu kadar mikro kozmosda da çalışmalarını sürdürmektedir.  
 
Bu süreçte; insanoğlunun iki temel özelliği akıl ve beş duyusu rol oynamaktadır. Bilgisini, tecrübelerini sonraki nesillere aktarmak üzere önce doğadan elde ettiği boyalarla mağara duvarlarına, taşlara işleyen insanoğlu, zamanla deriye, kağıda ve madene aktarmıştır. Her insanın birikimi sonrakiler için arşiv oluşturmuştur.  
 
İnsanoğlu; kendi bireysel gerçekleri akıl ve beş duyu ile anlama ve algılama çabasında iken, algılanamayan doğaüstü bilgi aktaran elçi/peygamber/resullerle bu kez zaman aralıkları içinde ilahi buyrukları yani kendi aklıyla beş duyuyla anlayamadığı konuların ne olduğunu açıklayan vahiyle/Din’lerle gerçekleri kavramaya başlamıştır. Her Din’in anlamı biraz daha genişlemiş; insan, toplum, dünya, doğa, evrenle ilgili temel görüşler ortaya koymuştur.  
 
Akla ve beş duyuya dayalı felsefi ideolojik akımlar ise, zamanla ideolojik sistemli açıklama sürecini de beraberinde getirmiştir.  
 
Aklın veya beş duyunun, benimsenişi bazen din’lerle beraber bazen de dinleri reddederek kendi başlarına gerçekler dünyasını, anlamaya, bilmeye, yorumlamaya yöneltmiştir.  
 
Akılcı akımlar ve Pozitivist akımlar yanında Din’i akımlar da, insanoğlunun düşünce dünyasını, yaşamını şekillendirmeye yönlendirmeye devam etmiştir.  
 
Akılcı akımlar; akılla kavrama anlama, bilme öğrenme ona göre yaşama temel düşüncesine sahipken, Pozitivist akımlar beş duyu ile algılananların gerçek olduğunu benimseyerek ona göre yaşamayı tercih ederken, Din’i akımlar din’i kabulleri tartışmadan yani akıl ya da beş duyu ile sorgulamadan mutlak doğru kabul ederek düşünmeyi ve yaşamayı öngörmektedirler.  
 
Din’i akımlar çıktıkları dönemlerde, aydınlatıcı yenilik içeren düşünce, bakış, yorum ve yaşayışını esas alan ilkeler getirmiştir. Ancak, Din’ler; akıl ve beş duyunun gelişimine göre yorumlamayı kabul etmeyince, dogmalara dönüşmüş ve hiçbir gelişme ve ilerleme dinamiğine sahip olmayan, kapalı düşünce atmosferinde düşünen, yaşayan, kişilere tapan, ölülerden medet uman, zenginliğe, cinselliğe odaklanmış sürü insanlar oluşturmuştur.  
 
İdeolojik akımlar; vahyi reddetmenin getirdiği boşluğu dolduramama sorunu yaşamışlardır. Herşeyin akılla, beş duyu ile çözülemeyeceği gerçeğini kabul etmek istememişlerdir.  
 
Pozitivistler ise beş duyu bilgisini mutlak algı olarak kabul etmişler ancak beş duyunun yetersizliğini anladıkça aklın ve vahyin de önemli olduğunu ifade etmeye başlamışlardır.  
 
Böylece; akılcı, pozitivist ve vahiyci/din akımlar kendilerini mutlak doğru çizgi görünce, fasit daire içinde aynı şeyleri söylemeye, aynı kalıplarla düşünmeye saplanıp kalmışlardır  
 
Aklın da, beş duyunun da vahyin de gerçekte öngördüğü, merak, anlamak, bilmek, düşünmek, yorumlamak, sabit düşünmemek, sorgulamak olmasına rağmen, İdeolojik akımlar ve Din’i akımlar sorgulamaya şiddetle karşı çıkmaya devam etmektedirler.  
 
Oysa; felsefi akımlar da, rasyonalistler de pozitivistler de, dinciler de benzer kavramlar, üzerinden öngörülerle, benzer vaatlerde bulunmaktadırlar.  
 
Bunlar; insanların doğuştan eşit haklara sahip olduğunu, insana, doğaya, hayvanlara, bitkilere saygılı olmayı, kadın erkek eşitliğini, paylaşımı, adaletli olmayı, yardımlaşmayı, hoşgörüyü, bilimi, çalışmayı, üretmeyi, haksız yere insan katletmemeyi, öngörmektedirler.  
 
Uygulama böyle midir? Hayır. Peki ama neden?  
 
Sürüleşme-köleleşme; ayrıcalıklı seçkinler olarak kalmak isteyenlerce gerçekleştirilmektedir.  
 
Kendilerini diğer insanlardan farklı gören, algılayan, kendisine itaat edilmesini isteyen diğer insanları sürü-köle gören, kendisinin zenginlik içinde yaşamasının doğal olduğunu düşünen, bağlılarına-müritlerinede bunu telkin edenler, tarih boyunca hem Felsefi ideolojik akımlarda hem de Din’lerde vardır, var olmayada devam etmektedir.  
 
İnsanoğlu; akıl, beş duyu ve vahiy üçgeni içinde gidip gelmektedir.  
 
Bundan insanoğlu kurtulabilecek mi? Yeni mesajın vakti gelmiştir.  
 
Aklın da, beş duyu’nun da, vahyin de kendi alanlarında kabullenilmesi ve her birinin gerekliliğine ve gerçekliğine dayalı algının geliştirilmesi gerekir.  
 
Çıkış noktası; her insanın, başkasını kendisinden üstün görmemesi, hizmetkarlığı, biat algısını tersyüz etmesi, nihayet sorgulama odaklı düşünmesi, yaşaması, haksızlıklara, hukuksuzluklara ve adaletsizliklere karşı mücadele etmesi ile mümkündür.  
 
Günün Söz: İnsanın aydınlanması diğer insanları da aydınlatma sorumluluğunu getirir.  
Prof.Dr. Nurullah AYDIN
Yazar Fahri açık 2011-11-17 04:41:26
Sn Sanih’in aksine, Nurullah beyin buradaki yazılara ilişkin kaleme aldığını düşündüm, neden bilmem.! 
Görüşlerine katılmakla birlikte, fazla soyut bulduğumu ve önerisinin çözüm üretmediğini söylemeliyim. 
Geçmişte din-ler bütün bilinmezlere ve sorulara, sorunlara cevaplar üretmek zorundaydı. Bilimin kifayetsizliği ve tabiatı gereği bu cevaplar, Tanrı’nın kelamları olarak sunuldu veya algılandı. Sanayileşme, kapitalizmin doğuşu ve fikri-bilimsel gelişmelerle, bu cevaplar tezat oluşturmaya başlayınca, uzun bir dönem çatışma yaşandı. Batı, aydınlanma-rönesans ile, dini-inanışı sadece kendi alanına hapsederek, kiliselerin maddi ve siyasi gücünü sınırlayarak sorunu aştı.  
Doğuda da benzerlik görülür. İslam, asrı saadetten sonra özünden koparılmış, siyasi manivela haline getirilmiş, biraz eski inanışlara-biraz batı dinine öykünerek kurumlaşmış, gelenekleşmişti. Toplum içinde ise, kolay anlaşılamayacak denli çağının ötesindeydi. 
Dinin hayattan koparılması, ‘ruhlar alemine’ indirgenmesi bir çözüm gibi görülsede, hayattan gerçeklikten koparılmış bir din, daha doğrusu din kurumu, hem fuzuli olabilmekte, hemde kendi içine kapalı bir fasit daire oluşturmakta, sadece şekle ve ritüele kolayca indirgenebilmektedir. En önemlisi, gelişememekte, güncellenememekte, bilim-akıl dışı kalmakta, geri düşmektedir. 
Din, hayata her alanda müdahil olduğunda ise, siyasete bulaşmaktadır. İnanç ve iman olmaktan çıkıp, ideolojileşmektedir. En basit tezahürü, Kur’an ın anayasa olarak kabuludur. Kimi devletlerin, kendilerini İslam Devleti -sözde- saymalarıdır.  
Bilim fetişizmine kapılacak değiliz. Bilimde sanılanın aksine ciddi tutucudur. Ancak, eninde sonunda hayatla yüzleşmek zorunluluğu, aşmasına imkan vermektedir. Dini de bilimi de zehirleyen siyasetin, ticaretin aracı olmaktır. 
Dinin hayattan koparılmasına itiraz varmış gibi görünmesine rağmen, aslında bir ortaklık-zımni anlaşma meydana gelir. Güç dengesi sağlandığı ve egemenlik alanına müdahale olmadığı sürece, herkes kendi alanında hüküm sürer, küçük iktidarında mutludur. 
Bireysel ve temenni çözümlerden öte, kurumsal siyasi-hukuki-sosyal somut çözüm nedir.? Bu çözüm dinle, dini İslamın özüyle ne kadar uyuşur.? 
Tartışmayı açmadan önce, artık uzayı gözetleyen devasa teleskopların Tanrı’yı göremediğini değil, ne kadar büyük azametli olduğunu ispatladığını belirterek giriş yapalım. 
 

Allah, insana akıl-fikir vermiş. Hayvanlar içgüdüleriyle depremi hissediyor ve bir şekilde kaçıyorlarken, biz gibi kimi ademoğlunun durumu anlaşılır gibi değildir. 
Ve yine, yolunu kaybeden at-eşek-kuş yoktur ama hepsine üstün insan nedense sürekli kaybolur..  
bir iktibas-aynı soru
Yazar Fahri açık 2011-11-17 04:45:09
Uygarlık, eski Yunan/Grek mucizesi mi? 
 
Avrupa merkezli anlayışa göre; bilimin temeli eski Yunan’da atıldı ve 16’ıncı yüzyıldan sonra Avrupa’da doruğa çıktı. 
Hayır, bu Batı’nın, Doğu’yu dikkate almayan -bilim dışı- hurafesidir. 
Sümer, Babil, Asur, Mısır, Hint, Çin, Türk, Arap vb. kültürlerin uygarlığa hiçbir katkısı olmadı mı? 
Olur mu öyle şey; biliyoruz ki, uygarlık binlerce yıllık bir süreç sonucu bin bir kaynaktan beslenerek gerçekleşir.  
Batı uygarlığının temelinde nasıl eski Yunan varsa Doğu da vardır. 
Örneğin İslam’ın uygarlığa katkıları görmezlikten gelinerek tarih yazılabilir mi? 
Bağdat, Endülüs, Sicilya, Şam, Semerkand, Horasan, Kahire, Herat gibi İslam’ın bilim merkezleri inkar edilebilir mi?  
Bilimsel ve teknolojik birçok buluş, keşif buradan Batı’ya gitmemiş midir? 
El Kindi (801?-866?), Razi (865-925), Farabi (870-950), İbn-i Sina (980-1037), Ömer Hayyam (1048-1131), İbn-i Rüşd (1126-119ff8), Nasreddin Tusi (1201-1274) ve yüzlerce Müslüman düşün adamı/filozof nasıl görmezlikten gelinebilir? 
Batılılar, Eflatun’u bile Müslümanlardan öğrenmediler mi?  
Eski Yunan bilimini yeniden düşünen ve ona özgün katkılar yapan Müslüman alimler yok sayılabilir mi? 
Rönesans ortalarına kadar Avrupa’da yazılmış bütün aritmetik kitaplarının kaynağı Harezmi’nin (780-850) “Hesab-ı hindi”si değil mi? 
Ondalık kesirler sistemini Gıyaseddin Cemşid’ten (1380-1437) öğrenmediler mi? 
Trigonometriyi bütün esaslarıyla Ebu’l Vefa Buzcani (940-99ff8) yeniden kurmadı mı? 
Matematikte devrim yaratan “sıfır”ı 976’da Muhammed bin Ahmed keşfetmedi mi? 
Örnekler bu sayfaya sığmaz. 
Batı, simyadan bilimsel kimyaya geçilmesini Müslümanlara borçludur.  
Evrim düşüncesini, modern optiğin ilk tohumlarını İbn-i Heysem’in (957-1029) attığı gerçeğinin üstünü örtemezler. 
Biz hala tartışmasını yapıyoruz; “alkool” sözcüğü bile Doğu’dan Batı dillerine geçti. Sadece bir tek sözcük değil dillerine geçen; kimya, cebir, ziraat, botanik, narenç, zafran, suda, kutun, nilüfer, şerap ve yüzlercesi… 
Potasyum, aminoasit, sodyum, nitrat,ve cıvanın üretimini kim buldu? 
Çeliğe ilk su veren Müslümanlar değil miydi? 
Katarakt, çiçek ve kızamık hastalığını ilk kez Müslüman alimlerden okudular; cerrahi müdahalelerde uyuşturucu kullanmayı, yüksek ateşi soğuk su banyosuyla düşürmeyi, damardan kan akıtma gibi tedavi yöntemlerini Müslüman tıp adamlarından öğrendiler. 
Bugün sıklıkla dile getirilen, “insan bedeninin doğal iyileştirici yeteneğini” ilk keşfedenler de Müslüman tıp adamları değil miydi?  
İçi delik iğneyi 1256’da Al Mahusen’in bulduğu gerçeği reddedilebilinir mi? 
Şam’da 1298’de ölen İbn-i Al Nafis, Portekizli Servet’e atfedilen kan dolaşımı sistemini ondan 300 yıl önce keşfetti. 
Modern sosyolojinin kuruluş yolunu İbn-i Haldun açmamış mıdır? 
Kağıt daha Avrupa’ya girmeden Semerkand’ta kağıt fabrikası vardı. 
Yazıyorlar, matbaayı Gutenberg bulmuş! Matbaayı Çinliler buldu, Türkler aracılığıyla Araplara geçtikten sonra Avrupa’ya gitti. Gutenberg sadece harfleri ayrı ayrı oymayı başardı! Güya pusulayı da G. d’Amalfi icat etmişti. Pusula da aynen matbaanın izlediği seyirle Batı’ya ulaştı. 
Taberi’siz (839-922), Mesudi’siz (ö 956), İbn-i Miskeyf’siz (ö 1030) tarih yazılırsa ancak bu kadar yazılabiliyor demek ki! 
Bizans dönemin en büyük kütüphanesi İskenderun Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler açıldı. 
Dante’nin “İlahi Komedya”sı üzerinde Muhiddin Arabi’nin etkisi yadsınabilir mi?  
“Binbir Gece Masalları”nın Batılı yazarlar üzerindeki etkisinden bahsetmeye gerek var mı? 
Çok övündükleri klasik müziğin sol anahtarı ve beş hatlı notayı bile ilk Müslümanlar kullandı. 
Doğru dürüst su kanalları bile yapamıyorlardı; tarım tekniklerini El Avam’ın “Kitab-ül -hulase” okuduklarını bilmiyor muyuz? 
Kristof Kolomb 1498’de Haiti’den yazdığı mektuba göre, Amerika’nın keşfi İbn-i Rüşd’ün kaydettiği bilgiler sayesinde gerçekleşti. 
Uluğ Bey’in hazırladığı dünya haritasının kaşif kaptanlara rehberlik ettiğini bilmeyen mi var? 
Uzatmaya gerek yok.  
Soru şudur: 
8-12. yüzyıl arasında altın çağını yaşayan İslam aydınlığını kimler, neden, nasıl söndürdü? 
Televizyonlarda “özgürlük sorunu” olarak ele alınan türban tartışmalarını izlerken  
kafamda hep bu soru vardı.  
Soner Yalçın -09.10.2010  
Yazar Fahri açık 2011-11-18 23:09:53
Selami Çekmegil’in M.Akif Konferansından.! 
 
TEVEKÜL YANLIŞ ANLAŞILMIŞTI 
Endülüs düştüğü zaman Padul Tepesi’nde bırakıp çıktığı güzelim ülkesini ağlayarak seyreden ve gözyaşına boğulan Endülüs Hükümdarına annesinin tedipkar bir uslupla ne söylediğini Mehmet Akif Ersoy şöyle mısraa döker; der ki: 
“Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara 
"Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara 
"Tırmanır bir tepenin üstüne etrafa bakar 
"Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar 
"Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür 
"Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür 
"Derki: çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla, 
"Şimdi hiç yoksa kadınlar gibi olsun ağla!..” 
 
Akif bu şiiri ile, hiç bir şey yapmadan beklemenin tevekkül olmadığını, çalışmak, tehlikeye karşı tedbir almak gerektiğini telkin eder.. 
“Çalış dedikçe Şeriat, çalışmadın durdun, 
"Onun hesabına birçok hurafe uydurdun! 
"Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, 
"Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!" 
... 
Ey dipdiri meyyit, kalk, iki el bir baş içindir. 
Davransana bak el de senin baş ta senindir" 
şeklinde yazdığı üzere Akif, tevekkül üzerinde çok durur. Bunun miskinlik olmadığını, çalışmak gerektiğini söyler. 
 
- AKİF; YIKICI DEĞİL YAPICIDIR 
Çekmegil konuşmasının sonuna doğru şunları da tamamlayıcı bilgi kabilinden önemle belirtti. Ona göre:  
"Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir, 
"Onu en çolpa herifler de emin ol becerir. 
"Sade sen gösteriver 'işte budur kubbe' diye, 
"İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye. 
"Ama yeniden gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman, 
"Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan."  
diye seslenen Akif: 
-yıkıcı değil, yapıcıdır. 
-Düşündüklerini ve Müslümanlığını tavizsizce yaşayan adamdır. 
-Randevusuna uymayan ciddiyetsiz arkadaşıyla, irtibatını dahi keser. 
-Müslümanlığı, mümkün olduğunca tavizsiz ve inandığı gibi yaşamak ister. 
-Paraya ihtirası sıfırdır… 
 
Kur'an tercümesi, o günün şartlarında çok iyi bir ücret karşılığı, Mehmet Akif'e verilir. Fakat o –sözleşme yaptığı halde- bundan daha sonra rica, minnet vazgeçer..  
İstikllal Marşı için konan ve o gün için çok iyi para olan 500 lirayı da –belki de yüreğindeki safiyete gölge düşmesin diye, onu Milletim yazdı diyerek- almaz. 
 
- HURAFEYE de KARŞI  
Akif; Peygamber adına uydurmacılığa ve uydurulanlara çok kızar: 
"Yıktın da din-i Mübin i yerine baska din kurdun…” 
“ Nebiye atfile binlerce herze uydurdun..." 
Ve yine: 
Doğrudan Kuran’dan alarak ilhamı 
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı!.." diyerek dine sokulan hurafelerle mücadele eden Akif, uydurmalara kapılmış müslümanları da çok eleştirir. 
 
O Peygamber adına uydurulanlara çok kızar; “tasavvuf” adı altında zerkedilen uyuşturucu “şıra”ya, yalan yanlış nakillere, köhneliğe karşıdır… O gerçek bir ehl-i tariktir; Doğruyol -Sıratı Müstakim- üzeredir. 
Teşekkürler Çekmegil... 
Necati ÇAVDAR 
13.03.2011 14:16:19  

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 14-11-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
66505451 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net